100. doğum yıldönümünde Alparslan Türkeş: Türk milliyetçisi mi; ırkçı, Turancı mı? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______04.12.2017_______

100. doğum yıldönümünde Alparslan Türkeş: Türk milliyetçisi mi; ırkçı, Turancı mı?

Sadi Somuncuoğlu

Alparslan Türkeş, 1917’de Kıbrıs’ta doğmuş bir Türk evladı; Türk Milliyetçisi, lider, asker, siyaset ve devlet adamıdır. Kendisinden öğrendiğimize göre, vatan sevgisini Kıbrıs’ta ortaokul öğretmeninden almıştır. İngiliz esareti altında yaşamanın ne demek olduğunu bilen Türkeş;  Türklerin Kıbrıs’ı mutlaka kurtaracağını, hatta kendisi büyüyünce asker olup bu işi yapacağını söylermiş. Öyle anlaşılıyor ki, bu duyguların etkisiyle asker olmayı hedef seçmiştir.  Bu durumu dikkate alan ailesi O’nu Türkiye’ye getirip askeri Kuleli Askeri lisesine kaydını yaptırır. Başarılı bir eğitim-öğretimden sonra Harp Okulu’nu bitirir, teğmen rütbesiyle kıtaya atanıncaya kadar bütün hayatı askeri okullarda geçer.  Bu süreç O’nun düşünce hayatını şekillendirip derinleştirir; güçlü bir milli ülkü sahibi olmasının,  devlete ve millete hizmet aşkının membaı olur. Bilhassa Harp Okulu ve öncesinde Türk tarihi ve edebiyatına düşkünlüğü ile devamlı okuması sayesinde, kültür ve tarih şuuru bakımından zihnen iyice olgunlaşmasını sağlar. Çok başarılı geçen kıta hayatı,  dikkatleri üzerinde çekmiştir. Bu arada,  Türk fikir hareketlerini de yakından takip eden Türkeş, dönemin değerli yazarlarıyla tanışmaya, Türkçü Atsız ile mektuplaşmaya başlamıştır; yazıları, müstear isimle dergilerde yayımlanmaktadır.

Türkeş’in hayatında, herhalde en önemli olay; yargılananların hepsiyle kendisiyle birlikte beraat etmiş olduğu, “1944 Irkçılık ve Turancılık” davasıdır. Askeri Yargıtay, kanunların suç saymadığı bir fiilden dolayı kimse suçlanamaz. Türklük sevgisi suç olamaz gerekçeyle, tarafsızlığını kaybeden 1 Nolu Mahkemenin mahkumiyet kararını bozar, tutukluların tahliyesini yıldırım telgrafla sağlar. Türkeş’in devrin en ünlü bilim, tarih ve kültür adamlarıyla birlikte tutuklanıp yargılanması, kamuoyunun Türkeş’i yakından tanımasına vesile olur.  Türkçülük/Türk Milliyetçiliği, ırkçılık, Turancılık ve ülkemizin temel meselelerine dair düşüncelerini, ilk defa ve bir bütün olarak Mahkemede verdiği ifadelerde ortaya koymuştur. Bu ifadelerin ilgili bölümleri aynen şöyledir:

Hakim: Son tahkikat kararlarında hakkınızda ileri sürülenleri dinlediniz. Bunlara karşı de diyeceksiniz?

Türkeş:  “Ben yeryüzünde milleti ve vatanı her şeyden çok severim. Kelimenin mutlak manasıyla milletsever, yurtsever bir Türk subayıyım. Son tahkikat kararında benim hakkımda “Atsız’ı gölgede bırakacak kadar Turancı, ırkçı ve menfi buyurulmaktadır.” Ben koyu bir milliyetçiyim. Zannedildiği manada ırkçı değilim. Yani memleket içinde ayrılıklara ve düşmanlıklara yol açacak hiçbir fikrim yoktur… Yalnız ben, Türk Milletinin yeryüzünde eşsiz bir yaratılışa sahip olduğuna ve kahramanlıkta bu milletten üstün bir millet bulunmadığına iman ediyorum.  Kisbî [sonradan edinilen SS] değil, fıtri olduğuna kaniyim… Bir Türk subayı elbette düşman subayından daha kahraman ve daha üstündür. Bir Türk kıt’ası, kendisinden 5-10 misli fazla kuvvette bir düşman birliğini tepeleyebilir. Tarihimizdeki kahramanlık vak’aları hiçbir milletin tarihinde yoktur ve eşsizdir. Misal olarak yakın tarihte geçen Dünya Harbindeki Çanakkale Savaşlarıyla İstiklal Savaşı’mızı gösterebilirim. Dört taraftan sarılmış olduğumuz halde, bu kahramanlığımız ve üstün yaratılışımız sayesindedir ki, bizden her bakımdan, 10 misli, 20 misli üstün düşmana karşı, üstün gelmiş ve istiklalimizi, yere düşmüş olan bayrağımızı kurtarmış ve onu tekrar yükseltmişizdir.”

Hakim: Evvela şu noktayı size sormak; Türkiye’de mevcut saf bir soydan gelme ve karışık ırktan olanların bulunmayacağı hakkındaki düşüncenizin ne olduğunu şey etmek istiyoruz?

Türkeş: Bugün devletimizin kabul ettiği ve üzerinde yürüdüğü prensip, bence de en doğru, en makul prensiptir. Yani, Türklüğü her şeyden üstün görmekle beraber, gayri Türk unsurları da gerek kültür, gerek telkin yoluyla çok kısa zamanda temsil etmek. Ben de bunu doğru görürüm. İdare işine gelince benim de şahsi kanaatim, mühim işlerimizi görecek şahsiyetlerin ya tamamıyla Türk olan, yani temsil olunmuş ve kendisini Türk’ten başka bir şey saymayan, veyahut da Türk ırkından gelen kimseler tarafından idare olunmasını uygun bulurum.

Hakim: Karışık ırklar hakkında ne olacak?

Türkeş: Arz ettim efendim. Madem ki Türkleşmiştir, dedesi veya nenesi şöyledir diye aranmasını doğru bulmam.

Savcı: Efendin, Türkleşmişse kabul ederim diyor.

Hakim: Demek, “Türk’üm diyenleri kabul ederim” diyorsunuz?

Türkeş: Türklüğü tamamıyla temessül [benzeme, özümleme SS]etmiş olanları…

Hakim: Turancılık hakkındaki fikirlerinizi söyleyiniz?

Türkeş: Benim fikrime göre, her şeyden mühim olan Türkiye’dir. Memleketimizin ilmi, irfanı, sanayi, iktisat vs. sahada en ileri dereceye ulaşması için çalışmak lazımdır. Turan, yani Türk birliği, yalnız Asya’dakiler değil, bütün Türklerdir…

Hakim: Hazırlık tahkikatında ‘küçük nüfuslu devletler tehlikeye maruzdur. Onun için, ilk fırsatta  bütün Türklerin  birleşmesi lazımdır’ diyorsunuz.

Türkeş: Efendim, izah edeyim: Bunlar benim istikbale ait temennilerimden ibarettir. Tabiatıyla takdir buyurursunuz ki, bir devletin kuvvetini teşkil eden birçok unsurlar vardır. Bunlardan birisi de devletin nüfusudur. Bu Türk birliğine ait temennilerimden birisi olabilir. Ben tahkikatta bunu arz ettim. Bugün nüfusumuz azdır, bunu çoğaltmak için hemen kalkıp birliğe doğru yürüyelim demedim. Bu da istikbale ait bir meseledir ve devletimiz için bir kuvvet teşkil eder.

Başkan Paşa: Pek bu fırsattan istifade nasıl bir şeydir?

Türkeş: Efendim mesela; 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1999’da Rusya’da bir ihtilal zuhur edebilir. O zamana kadar Türkiye harp endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur. Ve Türkiye’nin de müzahereti ile bu birliğe doğru yürünebilir. İşte fırsat budur.

Başkan Paşa: Birliğin hududu ne olacak?

Türkeş: Türklerin bir bayrak altında birleşmesi.

Başkan Paşa: Coğrafi hudutları soruyoruz?

Türkeş: Efendim, coğrafi hudutlar, Türklerin kesif olarak bulunduğu yerlerdir.

(1944 – 1945 Irkçılık – Turancılık Davasında Sorgular Savunmalar, Yavuz Bülent Bâkiler, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, s. 169,170,171,175, 2010)

 

Görüldüğü gibi, duruşma hâkimi ne sormuşsa, Türkeş açık, net ve kesin bir dille cevabını vermiştir. Bu açıklamalar karşısında “ırkçılık” ve “Turancılık” diye bir suçun olamayacağı anlaşılmıştır. Hâkim de bu kanata varmış olmalı ki, soracak bir şey bulamamıştır.

Hak yerini bulmuş; Türk Milletini var eden felsefeye dayalı Türk Milliyetçiliği mahkûm edilememiş; işkence, baskı ve zulüm, kanun karşısında mağlup olmuştur. Devrin şartları dikkate alındığında, bu sonuç çok anlamlıdır; bir zaferdir.

İlginçtir; 1 No:lu Mahkeme Başkanı Paşanın, Turancılık konusundaki “fırsattan istifade nasıl bir şeydir? Sorusuna verdiği cevap da, “Rusya’nın 1965’te veya 1999’da” yıkılabileceğini söylemesi; Sovyetlerin 1990’da dağıldığı düşünüldüğünde, adeta kehanet gibidir. Bu sezgi kabiliyeti, Türkeş’in davasına olan bağlılığının derecesini ve üzerinde ne kadar yoğunlaştığını göstermektedir. Bu bakımdan Türkeş, daha 27 yaşında bir üsteğmen iken, sorgusunda ve savunmasında fikirlerini rahatça savunmuş; vefatına kadar da aynı fikirleri savunmaya devam etmiştir. Bu O’nun, görüşlerine olan inancının ne kadar sağlam ve gerçekçi temellere dayandığının bir göstergesi olmuştur.

Yargıda aklanma, siyasette mahkûmiyet ve yok edici mücadele

Henüz, sorgulama ve yargılama başlamadan (yargılama 4.5 ay sonra, 7 Eylül 1944’de başlayacaktır) 19 Mayıs 1944 nutku ile Milli Şef  İsmet İnönü devreye girecektir. Cumhurbaşkanı İnönü, irat ettiği nutukla; gözaltına alınmakta olan Türk milliyetçilerine ağır suçlamalar yapıyor; gözaltına alınanları peşinen mahkûm ediyordu. Devlet katında alelacele böyle bir hükmün verilmesi, hazırlıkları devam eden davanın, hukuki değil siyasi olduğunu; Türk milliyetçiliğine ve Türkçülere karşı, peşinen öfke ve düşmanlıkla hareket edildiğini gösteriyordu; bu çok önemliydi.

Milli Şef’in, nutkundaki mahkûmiyet niteliği taşıyan sözleri ve devletin neler yapacağına dair açıklamaları şöyleydi; “…ırkçıların milleti bin bir parçaya ayıracak bozguncu ve bölücü zehirlerine toplumu kaptırır mıyız? … Turancılar, Türk milletini bütün komşularıyla onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için birebir tılsımı bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız.” Suçlama çok ağırdı; ama Türk yargısı bunu dikkate almadı; vicdanına göre karar verdi. Böylece, Millî Şef İnönü’nün iddialarını, yersiz ve  yasalara aykırı bulduğunu, çekinmeden ilân etmiş oldu.

Böylece Türk tarihine “IrkçılıkTurancılık Davası”  adıyla geçen ve derin izler bırakan; 7 Eylül 1944’te başlayıp, 26 Ekim 1945’te kesin hükme bağlanan olayın, adli yönü sona ermiştir. Ancak siyasi yönü; 19 Mayıs 1944 nutkunun hemen ardından başlamış, zamanımıza kadar da devam etmektedir. Kısaca; Millî Şef İnönü, “cumhuriyetin bütün tedbirleri”ni ivedilikle almaya başlamıştır. Bu “tedbirler”, kısaca 3 madde altında toplanabilir:

İlk önce; bütün okulların müfredatına Irkçılık ve Turancılık fikrinin ne kadar yıkıcı, parçalayıcı ve tehlikeli olduğu konularak; nesillerin buna göre yetiştirilmesine başlanıyor.

İkinci olarak; MAH’ın [Milli Amale Hizmet- o tarihte MİT yoktu] devleti tehdit eden üç  yıkıcı ve bölücü tehlikeyle [Komünizm, Gericilik ve Bölücülükle] mücadele görevine,  Irkçılık ve Turancılık düşüncesi de ilave edilmiş; böylece devleti kuran Türk Milliyetçiliği felsefesi, devleti yıkan  tehlike grubuna dahil edilmiştir. Ne hazindir ki; bu tehlikeli düzenleme, halen Kırmızı Kitap adı verilen Milli Güvenlik ve Siyaset Belgesi’nde yer almaya devam etmektedir.

Üçüncü olarak; Türk Milliyetçisi dergiler, kitaplar, dernekler, vakıflar, vatandaşlar ve kamu görevlileri yakın takibe alındı. Günümüze kadar devam eden, ısrarlı ve yaygın uygulama ile  milliyetçi olup da “ırkçı ve Turancı” damgası yemeyen kimse kalmadı.  Açıkça görülmüştür ki, devleti kuran Türk Milliyetçiliği felsefesi ve bu milli ülkünün takipçilerini sindirmek ve etkisizleştirip toplum hayatından çıkarmak için her yola başvuruldu.

Özetle, Atatürk’ün en büyük eserimiz dediği, Türkiye Cumhuriyeti korumasız, hatta kimliği ve kuruluş esasları her türlü saldırıya açık hale getirildi. Devlet “bindiği dalı kesmiş” ve kesmeye devam etmektedir.

Böylece, Atatürk döneminin milli eğitim ilkeleri terk edilerek; millî ülküden yoksun bırakılan, kimliksiz ve hedefsiz; kendini dünya vatandaşı zanneden nesiller yetiştirilmiştir. Diğer ifadesiyle kafalar ve gönüller boş bırakılınca, bu boşluğu yabancı ve düşman fikirler doldurmuş; Türkiye, milletçe şikayetçi olduğumuz, bugünkü milli ve manevi bunalıma sürüklenmiştir.

1944 ve sonrasında böylesine bir zihniyetle karşılaşan Türk Milliyetçileri ve Türkeş’in önüne büyük engeller çıkarılmıştır. Her türlü faaliyetleri baltalanarak, kurdukları dernekler ve dergiler kapatılmış; buna karşılık ülkede Türk Milletine yabancı ve aykırı fikir, kültür ve sanat rüzgârlarının esmesine müsait ortam hazırlanmıştır. 1944 Olayından sonrasındaki Türkeş, ayrı bir yazı konusu olarak ele alınacaktır.

 

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları