103. yılında Türk askerinin kanı ve canıyla yazdığı destan: Çanakkale Zaferi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______18.03.2018_______

103. yılında Türk askerinin kanı ve canıyla yazdığı destan: Çanakkale Zaferi

Cemalettin Taşkıran

 

Birinci Dünya savaşında İngilizler ve onlara katılan Fransızlar Çanakkale’de bir cephe açtılar. 1914 Aralık ayından itibaren, o gün için dünyanın en büyük ve o güne kadar başarısız olmamış İngiliz donanması ve yine dünyanın ikinci büyük donanması olarak değerlendirilen Fransız donanması birlikte Limni ve Bozcaada’da toplanmıştı. Bu o güne kadar dünya harp tarihinde en fazla deniz, hava ve kara savaş malzemelerinin bir araya getirildiği tek savaş ve tek çıkarma harekatıydı.

İngilizler, Fransızlar, hatta bütün dünya Çanakkale boğazının bu büyük armada tarafından kolayca geçileceğini düşünüyordu. İngiltere Deniz Bakanı Churchill Aralık 1914’de bu cephenin açılması görüşmelerinde: “…Donanmamız bir vuruşta Çanakkale boğazını geçecektir. Donanmamızın Topkapı önlerinde görünmesi, bu “Hasta Adamın” ellerini kaldırıp teslim olmasını sağlayacaktır…” diyor ve garanti veriyordu.

Çanakkale o yıllarda “Geçilmez” değildi. Aksine “kolayca geçilebilir” olarak değerlendiriliyordu. Gerçekten de Çanakkale’yi geçilmez yapan Türk askerindeki vatan sevgisi, bağımsız yaşama isteği, vatanını savunma azmi ve kararı ile göğsündeki imanı ve fedakarlığıdır. Bunlar olmasaydı Çanakkale geçilirdi. Hem de kolayca geçilirdi.

1915 yılı Mart ayında 18 zırhlı ve arkadaki 40 gemiyle Çanakkale boğazına giren “Yenilmez Armada” sabah saat 08.30’dan akşam saat 18.00’e kadar menzilleri 14-15 km.yi bulan gemilerindeki toplarla inanılmayacak kadar çok mermi harcayarak Çanakkale boğazının iki tarafındaki savunma tabyalarımızı ve topçularımızı susturmaya çalıştılar.

Ama Türkler için Çanakkale, Boğazın kilidiydi. Çanakkale İstanbul’un kilidiydi. Çanakkale Anadolu’nun kilidiydi. Bu kilit açılmayacaktı. Çanakkale’yi savunmak İstanbul’u savunmaktı, Anadolu’yu savunmaktı. Bu topraklarda var oluşumuzu savunmaktı. Bunun şuurunda olan subaylarımızdan Anadolu Hamidiye Tabyası Komutanı Hilmi bey askerlerine şöyle emir veriyordu:

“…Kimse ölü ve yaralılarla uğraşmayacak. Savaşacaksınız. Yanınızdaki şehit olursa üzerinden atlayıp geçin. Yaralanırsa ilgilenmeyin. Bu ben de olsam aynı şeyi yapın. Zira ben de size aynısını yapacağım. Savaşın…Küffarı geçirmeyin…”

Mehmetçik zaten durumu görüyor ve kavrıyordu. Canını dişine taktı, sayı ve teknoloji olarak çok üstün mağrur donanmayı 18 Mart günü geçirmedi. Olağan üstü şartlarda olağanüstü davranışlar yaşanır. Çanakkale’de de yaşandı. Akşam saat 18.00’de emperyalizmin gururu kırılmıştı. Arkasına bile bakmadan boğaza girdikleri gemilerin 3’de 1’ini kaybederek tekrar Limni ve Bozcaada’ya çekildiler.

Bir daha sadece denizden geçmeye cesaret edemediler. 1 ay sonra, 25 Nisan’da  hem karadan hem denizden ortak bir askerî harekata giriştiler. Anadolu tarafında Kumkale’ye, diğer  yanda Seddülbahir’e ve  Kabatepe – Arıburnu bölgesine asker çıkardılar.

Mehmet Akif karaya çıkan düşman askerlerini şöyle dile getiriyor:
“…

Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi, hakikat mahşer
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk,
Sade bir hadise var ortada; vahşetler denk
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela

Hani tauna da züldür bu rezil istila.        …”

Düşman güçleri 25 Nisan 1915 sabahı 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in beklediği  noktadan saldırdı. Yedek kuvvetlerin başında olduğu halde hemen oraya 57. Alay ve bir top bataryası ile koşan Yarbay Mustafa Kemal Kocaçimen Tepe’de, Conkbayırı’nda savaştı. Cephanesi biten ve geri çekilen askerlere: -Süngü tak, yere yat! emrini verdi ve ;
-«Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman  içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir» diyerek, belki de tarihin bu en büyük siper savaşını başlattı. Siperler arası uzaklık sekiz-on metre kadardı. Türk siperlerinden hiçbir asker ayrılmıyordu. Şehit düşenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Her adım başına bir mermi düşüyor; toprak adeta kaynıyordu. Düşman arkası kesilmeyen dalgalar hâlinde stratejik tepelere doğru sürekli saldırıyordu.

Türk askerleri canları pahasına stratejik tepeleri düşman askerlerine kaptırmadılar. Öldüler, öldürdüler, ama gerilemediler. Bugün “Çanakkale geçilmez” dedirten o kahramanlardır. Seddülbahir Ertuğrul koyunda Ezine’li Yahya çavuş 67 arkadaşı ile yaklaşık 9.000 düşman askerinin sahile çıkmasına engel oldu. 12 saatten fazla düşmanı karaya çıkarmadı. Ama düşman bu kahraman çavuş ve 67 arkadaşı üzerine 4650 mermi atınca o “şahane erler” kamilen şehit oldular.

1915 yılı Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında Seddülbahir’de, Arıburnu’nda ve daha sonra açtıkları Suvla koyunda çok kanlı savaşlar yaşandı. Sonuçta karadan da geçemediler. İngiliz ve Fransızlar daha fazla kalmanın anlamsız olacağını düşündüler ve 19 Aralık 1915’te Arıburnu’ndan, 9 Ocak 1916’da da Seddülbahir’den çekildiler. Arkalarında 252.000 insan hayatı bırakarak. Çanakkale böyle bir mücadele ile “Geçilmez” oldu.

Çanakkale’yi geçilmez yapan Mehmetçiğin imanıdır, fedakarlığıdır, kahramanlığıdır. Çanakkale zaferini yazdıran Mehmetçiğin vatan sevgisi ve vatanını savunma azmidir. Buna biz, zaman zaman “Çanakkale Ruhu” zaman zaman da “Millî Mücadele Ruhu”  diyoruz.

Bu ruhu bize en iyi Çanakkale Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal anlatıyor:

“…Biz kahramanlık peşinde değiliz. Yalnız size, Bombasırtı Vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafeniz 8 metre… Yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler, kurtulamamacasına kamilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayan-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. Hiç ufak bir fütur bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler, ellerinde Kuran-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale savaşını kazandıran bu yüksek ruhtur…”

Bu ruh, her türlü olumsuzluğa, imkansızlığa rağmen vatanı sevmek ve savunmaktır. Bu ruh kahramanca direnmek ve fedakarca mücadele etmektir. Bu ruh gerektiğinde gözünü kırpmadan hayatını vatanı için feda etmektir. Tıpkı Seddülbahir’de Kirte savaşlarında yaşandığı anlatılan şu olay gibi: Kirte muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperlerdekiler ileri fırlamış ölümüne bir mücadele içindedirler. Yüzbaşı da hücum için emir bekliyor. Bütün asker süngü takmış, siperden fırlamak için hazır. Bütün dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, Kelime-i Şehâdet getiriyor. Zaman geçmiyor. Yüzbaşı erlere sesleniyor:

“Yavrularım… Aslanlarım… Biraz sonra Cenab-ı  Hakkın huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim… Haydi!.. Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp, hep beraber teyemmüm edelim…”
Hep birlikte teyemmüm ediliyor… Ama hâlâ bekleme devam ediyor. Biraz sonra Yüzbaşı tekrar sesleniyor:

“Çocuklarım! Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz. Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor. Hem onlar için, hem de vakit varken, kendimiz için cenaze namazımızı kendimiz kılalım…Kabe Karşımızda…”
Arkadan Of’lu Ali çavuş bağırır… “Er kişi niyetine !” O gün yapılan hücumda, kendi cenaze namazını kılan bu yiğit askerlerden çok azı sağ kalabilmiştir.

İşte Çanakkale ruhu budur. Bu ruh önemlidir. Bu ruhu kaybetmemeliyiz. Bu ruhu kaybedenler  gerektiğinde bu vatan için mücadele etmez! Bu ruhu kaybedenler gerektiğinde bu vatan için ölmez! Buldukları ilk fırsatta yurt dışında yaşamayı seçer ve orada kalırlar… Bu ruhu kaybetmemeli, kaybettirmemeliyiz. Askerimizin kahramanlığına, vatan ve milleti için yapacağı fedakarlığına güvenmeli onun itibarını sarsacak davranışlardan kaçınmalıyız.

Çanakkale muharebeleri ve zaferinin 103. yılında bütün şehitlerimizin ruhları şad olsun!

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları