12 Eylül 1980 İhtilali ve Kurduğu Düzen – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______28.09.2017_______

12 Eylül 1980 İhtilali ve Kurduğu Düzen

Sadi Somuncuoğlu

 

 

SADİ SOMUNCUOĞLU’NUN
12 EYLÜL1980 İHTİLALİ İLE İLGİLİ SORULARA CEVAPLARI

S.1 – 12 Eylül 1980 öncesinde darbeyi hazırlayan süreçte neler yaşandı?

C.1 – Ülkemizin her yerinde “anarşi” vardı. Bazı il, ilçe, kasaba, köy ve mahalleler işgal altındaydı; kurtarılmış bölgeler oluşturulmuştu. 1979’da, devletin giremediği Fatsa’da komün idaresi kuruldu; komünist sistemle şehir yönetilmeye başladı. Örgütlü yoğun saldırılar karşısında kamu düzeni sarsıldı; can güvenliği kalmadı. Günde 20-25 kişinin can verdiği dehşet ortamında, herkes evinden çıkarken, ailesiyle helalleşiyordu. Dış servislerin de karıştığı çok tehlikeli mezhep çatışmasına dönük olaylar da yaşandı. Özellikle Sünni-Alevi çatışmasının kışkırtılması önemliydi. 1 Mayıs 1977’de İstanbul’da toplumu sarsan kitle katliamı oldu. Aralık 1977’de, Adalet Partisi milletvekillerinden 12’si istifa ettirilip 11’ne bakanlık verilmesi üzerine CHP 5 Ocak 1978’de iktidara geldi; kanlı eylemler de patlama yaşandı, siyasi istikrarsızlık arttı. 1978 yılında ilk sıkıyönetim Maraş olayları üzerine 13 ilde ilan edildi. 1978’de İstanbul Ümraniye’de öldürülen 5 ülkücü işçinin cesedi bulundu, Sivas’ta önemli olaylar yaşandı, aynı yıl MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı ve oğlu Mustafa katledildi, 1 Şubat 1979, Milliyet gazetesi yazarı Abdi İpekçi öldürüldü, 3 Aralık 1979 MHP’li yazar Kemal Fedai Coşkuner öldürüldü, 30 Haziran 1979 akşamı MHP Genel Merkezi, yüzleri kar maskesiyle kapalı bir grubun silahlı ve bombalı saldırısına uğradı ve iki ülkücü katledildi, 27 Mayıs 1980, MHP Genel Başkan Yardımcısı E. Gümrük Tekel Bakanı Gün Sazak, evinin önünde öldürüldü, Mayıs 1980’de başlayan Çorum olaylarında çok sayıda kişi öldü, 2 Eylül 1980, silahlı ve resmi kılıklı bir grup tarafından Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliğine yapılan bombalı ve silahlı saldırıda 4 ülkücü mühendis katledildi… Örnekleri verilen bu kanlı olaylarda 5250 kişi hayatını kaybetti. Bir türlü önü alınamayan olaylar vatandaşı tedirgin ediyor, günlük hayat daha çok tehdit altına giriyordu.

Bu iç savaş manzarası, 12 Eylül 1980 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve komuta kademesinin ülke yönetimine el koyması ile son buldu. 12 Eylül günü akan kan 13 Eylül günü birden durdu; çatışmalar sona erdi.

Bu cehennemi tablo, elbette kendiliğinden meydana gelmedi; başlangıcı 12 Mart 1971 öncesine kadar gitmektedir. 12 Mart’ta, sosyalist bir devlet kurmak üzere darbeye hazırlananlar 9 Mart günü suçüstü yakalanıp cezalandırılmış; devrim başarısız kalmıştı. Kısa bir süre sonra, 1974 affıyla serbest kalan bu darbeci militanlar, gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra 1978’de anarşiyi tekrar başlattılar. Bu defa stratejiyi değiştirip tepeden değil tabandan, halk kileleriyle devrim yapmak üzere harekete geçti. O tarihte adına “36 silahlı fraksiyon” denilen örgütler, gece gündüz demeden eylem halindeydiler. Hedefte yine bağımsız Türk Devleti ve devletini inançla savunanlar vardı. Karşılarında ciddi bir devlet tedbiri de olmayınca, kısa sürede, yukarıda özetlendiği gibi ülkeyi yangın yerine çevirdiler.

S.2 – Siz o dönemde aktif siyaset içerisinde yer aldınız. Türk Milliyetçisi bir devlet adamı olarak o dönemi nasıl değerlendirirsiniz?

C. 2- 12 Eylül öncesi ve sonrasında meydana gelen olayları şöylece özetleyebiliriz. Askeri İhtilal, görünen yüzüyle ülkeyi iç çatışmalardan kurtarmak üzere yapılmıştı. Tabii bunun için, Türkiye’yi yeniden düzenlemek gerekiyordu. Bir sistem kurmak, bunu anayasa teminatına bağlayarak kontrollü bir şekilde demokrasiye geçmek olarak düşünülüyordu. Böylece Türkiye’yi kurtarmış olacaklardı. Masum görünen bu düşüncenin ne kadar çocuksu olduğu kısa zamanda görüldü. Türk Milletinin tarihten gelen köklü meseleleri, sosyal ve kültürel dokudaki bozulmalar, siyasetin girdapları ile çağın idraki dikkate alınamadı. Tepeden inmeci hukuki yaptırımlarla her şeyin düzeleceği zannedildi. Baskı – tepki mekanizmaları tetiklenerek işler, daha da kötüye gitti, yeni meseleler üretildi.

Bu çerçevede; demokratik hayatımızla yaşıt olanlar dahil bütün partiler toptan kapatıldı; bütün siyasetçilere “siyaset” yasağı getirildi. Yeni partiler tecrübesiz kişiler tarafından kuruldu. Vizeli, vetolu, önce ikili; sonra ABD’nin araya girmesiyle üçlü parti düzeni dayatıldı. Devlet hayatında tecrübe, belki de bilgiden de değerli iken bunun önemi görülmedi. Hür demokratik rejimlerde neyin olabileceği veya olamayacağı dayatmayla belirlenmeye çalışıldı.

Sonuçta, yeni dönemde sağda ve solda aynı tabanı temsil etme iddiasıyla, tecrübesiz kişilerce kurulan birden çok parti çıktı. Bunlar arasında temsil kavgaları başladı. Sonunda siyaset sektöründe büyük bir kargaşa başladı. Dengeler bozulmuştu; bu devlet yönetiminde keşmekeş anlamına geliyordu; çok önemliydi. Nitekim bozulan siyasi dengeler hala kurulamadığından Türkiye yönetilemiyor. “Yönetemeyen demokrasi” bu olsa gerek. Bu kronikleşen bozulma, sosyal yapıda, hayat tarzında, ve tercihlerde öylesine değişime yol açtı ki, 1980 öncesinin Türkiye’si ile günümüz Türkiye’sini kıyaslayamaz oldum.

Bu savrulma ile küreselleşme rüzgarları ve Sovyetlerin dağılmasıyla bozulan dünya dengeleri birlikte ele alındığında; ülkemizin her alanda nasıl bir çözülme sürecine girdiğini, yabancı güçlerin etkisi ve belirleyiciliğinin nasıl arttığını düşünmek gerekir..

S. 3- Sizce 12 Eylül 1980 darbesinin maksadı neydi?

C. 3 – Sovyetler Birliği 1960’lı yıllarda, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yandaşlarıyla saldırıya geçti. Hedefleri darbeyle hükümetleri yıkıp, yerine sosyalist devlet kurmaktı. Bunun için batı ülkelerinde mitingler, gösteri yürüyüşleri, grevler, medya ve komünist partilerin gayretleriyle büyük boyutlu anarşik olaylar meydana getirildi. 1968’lerden itibaren gerilla metotlarıyla çalışan İtalya’da Kızıl Tugaylar, Japonya’da Kızıl Ordu, Almanya’da Baader-Meinhof (RAF) ve Fransa’da Kızıl Dany çetesi ülkenin altını üstüne getirdi. Devletler bu ideolojik anarşi saldırısını bastırmak için yıllarca uğraştı.

İşte bunların benzerleri, hatta daha yaygın olanı da ülkemizde yaşandı. Zamanın hükümetleri, Sovyetlerin planladığı bu devrimci eylemleri bir bütün olarak göremedi; gelip geçici bir moda zannetti. Gerçekçi tedbirler alınmadı. Aynı şekilde, devrimciler ne yapacaklarını bildiri ve dergileriyle açıkça yazdıkları halde güvenlik güçlerimiz de, bir darbenin gelmekte olduğunu göremedi. Türkiye’yi 1980 askeri ihtilaline sürükleyen 1978,79, 80’li yıllardaki son derece tehlikeli silahlı eylemler, yurdun her yanına yayıldı. Bunlara karşı tedbir alınması yerine, bazen de, çok rahatsız edici ve kışkırtıcı nitelikli tertipler yapıldığı anlaşılıyor.

Kısaca, asıl hedefin Türk Devleti olduğu görülmedi; hasmın diliyle “sağ-sol kavgası” adı verilip, övünülerek sözde tarafsız kalındı. Bu affedilmez zafiyeti gösteren sadece iki örnekten bahsetmek isterim.

1) 1980 İhtilalinin hemen sonrasında, devletin zirvesine verilen brifingde, sunumu yapan Orgeneral Turgut Sunalp’ın, şu itirafıdır; kısaca: “Brifinge başlamadan önce bir hakkı teslim etmeyi namus borcu sayıyorum. Ülkemizde yaşanan kanlı eylemlerin ne olduğunu biz önce anlayamadık. Ama bir kesim vardı ki onlar, ülkücü Türk Milliyetçileri idi, onlar gerçeği gördü. Bu tehlikeye karşı devleti uyandırmaya çalıştı, ancak uyanan olmadı.” (Brifing metninin tamamı arşivimizdedir)

2) lginçtir, Sunalp paşanın bu tespitini çok daha kapsamlı şekilde rahmetli Celal Bayar’dan dinledim. 1982’de İstanbul’da katıldığı bir nikah yemeğinde Celal Bayar ile birlikteydik. Rahmetli Genel Başkanımız Alparslan Türkeş ve bazı arkadaşlarımızın tutukluluğu devam ediyordu. Bayar, bana, “Sizin başınıza gelenler nedir” diye sordu. Ben de, “Efendim, biz bunları anlatıyoruz. Asıl olan üç devri bilen bir devlet adamı olarak zatı aliniz ne düşünüyorsunuz? Bu daha önemli” deyince, içini dökmek ister gibi uzun uzun konuştu. Konumuzla ilgili olanını özetlemeliyim. Türkeş dahil ülkücülerin hala tutuklu kalmasından çok üzüntü duyduğunu ifade etti. Sonra:, “Gelecek için derin endişeler taşıyorum. Bir gün Türkiye’nin başına böyle haller gelirse kimler karşı koyacak diye düşününce, uykularım kaçıyor, uyuyamıyorum” dedi. Arkasından; “Sovyetler tarih boyunca sıcak denizlere inmeye çalışıyordu. O fırsatı yakaladığını düşünerek darbe ile hükümeti düşürüp, davet üzerine Türkiye’ye gireceğini hesaplıyordu. Bu tehlikeyi kimse göremedi; sadece siz gördünüz ve devlet kuvvetlerini uyandırmaya çalıştınız. Ama uyanmaları mümkün değildi; çünkü bu tarz düşmanı tanımıyorlardı. Ama siz yine vazgeçmediniz, vatandaşı ve gençliği harekete geçirip, komünist darbeye karşı çıktınız. Darbeciler beklemedikleri bir engelle karşılaşınca patinaj yapmaya başladılar. Tam bu sırada Afganistan’da program dışı darbe oldu ve davet üzerine Kızıl ordu oraya girdi; Türkiye kurtuldu.”

Görüldüğü gibi daha önce birbirini tanımayan bu iki önemli şahsiyetin görüşleri tam olarak örtüşüyor; bu çok önemlidir. Bunun bir anlamda açıklamasını, şu iki kaynakta bulabiliyoruz. Biri; ihtilal sırasında ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olan James Spain ile 1983’de yapılan röportaj. Diğeri; CIA’nın Ortadoğu istasyon Şefi, strateji uzmanı, tarih ve jeopolitik doktoru Paul Henze’nin aynı yıl Ankara ABD Kültür Merkezinde, seçilmiş 33 kişiye verdiği konferanstır. Söylenenler özetle şöyledir: “Türkiye’deki bütün partilerle aramız çok iyiydi, ama MHP kontrol edilemiyor; hızla gelişiyordu. Ruslar, Türkiye’deki taraftarlarıyla şurada burada tabanca, bomba patlattılar, ama bu tepkiye yol açtı, büyümelerini hızlandırdı. Bu duruma hiçbir çare bulunamıyordu. Sağ olsun, 1980 İhtilali her şeyi halletti. Türkiye, bundan sonra öyle standartlar üzerine oturtulacak ki, Batı emin olsun ki, kendisini rahatsız edecek hiçbir gelişme olmayacaktır.

Bu kehanet günümüze kadar aynen tutmuştur. Bırakınız rahatsız etmeyi, inançları itibarıyla “Hıristiyan Dünya” diyerek Batı karşıtı iken, batı işbirlikçisi oldular.

Genel planda verilen bu bilgilerin ışığında, askeri ihtilalin iki hedefinden daha bahsetmek isterim.

Birincisi; Yunanistan, NATO’nun askeri kanadına dönmesidir. Kenan Evren bunu bir telefon emriyle 20 Ekim’de kolayca sağladı. AB üyesi olan Yunanistan, bölgede dengeleri Türkiye aleyhine bozuyordu. Buna karşılık Türkiye’nin NATO üyesi olması ise bozulan dengeleri düzeltiyordu. Bu önemliydi. Nitekim önceki hükümetler, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü hep veto ediyorlardı. Ama Evren bu işi becerdi.
İkincisi; İhtilalin daha önemli ve gizli hedefi, Milliyetçi Hareket Partisi; daha geniş ifadesiyle yükselen Türk Milliyetçiliğiydi. Buna dair deliller ve güçlü emareler vardır. Burada onlara girecek değiliz. Şu kadarını söyleyelim ki, MHP çok güçleniyor, önüne geçilmezse iktidara gidiyordu. Bu, Türkiye ve bölgede hesapları olan büyük güçlerce (ABD ve Sovyetler vb.) hiç istemeyen bir durumdu. Zira, bütün hesapları bozulacaktı. ABD ve Sovyetler anlaşmazsa, tek başlarına yapacakları bir şey yoktu. Anlaştılar, biri ortamı hazırladı, diğeri de askeri ihtilali yaptırdı.

Bakınız, 12 Eylül akşamına kadar memleket yangın yerine dönüyordu, ama 13 Eylül’den itibaren her şey sütliman oluverdi. 12 Eylül’e kadar her gün binlerce eylem yapılırken, 13 Eylül’den itibaren nerdeyse sıfırlanmıştı. Neden? Güvenlik güçlerimiz görevini tam yaptığı için mi? Hayır. (Arzu edenler istatistiklere bakabilirler.) Aşırı solun ihtilal eylemleri, “Üst Komuta Merkezi” tarafından birdenbire durdurulmuştu. Halbuki devrim stratejisine göre, mücadele ile demokratik rejimden askeri rejime geçilmesi bayram demekti. Zira, bir adım sonrasında devrim vardı. Sahada terör yapanlar buna bir anlam veremediler. Devrimcilerin bayram hevesleri kursaklarında kaldı. Demek ki onlar da oyuna getirilmişti.

Hapishaneler korkunçtu. Bütün Türkiye’de sadece ülkücüler için askeri kışlada C-5 gibi sorgulama barakaları kurulmuştu. Hemen, askeri savcının makamının yanında idi. Özel ve iğrenç işkence metotlarıyla imzalatılan tutanaklarla savcıya giden bitkin haldeki kişi “efendim işkence ile alınan bu ifadeyi kabul etmiyorum” dediğinde, kendini tekrar işkence barakasında buluyordu. Tekrar edelim, bu uygulama sadece ülkücülerle ilgiliydi. Neden? Liderlerden tutukluluğu en son kaldırılan Türkeş oldu. Neden? Hiç anlamı yok mu?

Bu yaşananların hiçbiri, bana göre tesadüfle izah edilemez.

S. 4 – O dönemde cuntacılar özellikle ülkücülerin üzerine gittiler. Bizim ‘Taş Medreseli’ dediğimiz o dönemde hapishanede yatmış, zulüm görmüş ülkücüler aynı dönemi yaşamış solcular gibi yaygara kopartmıyorlar. Sizce bu durumun sebebi nedir?

C. 4- Haklısınız, Türk milliyetçisi ülkücüler çok zulüm gördü. Önce de izaha çalıştığımız gibi hedefteydiler. Aşırı solcu ihtilalcilerin nazarında Türk devleti yıkılmalıydı. Onlar için; gördükleri her kötü muameleyi abartmak, her türlü yaygara ve karalama yapmak, eylem sayılıyordu. Türk Milliyetçisi ülkücüler için böyle bir şey düşünülebilir mi? Asla… Onlar, devletlerini savunmayı mukaddes bir görev bilip istikballerini ve canlarını verdiler. Evet, devlet düşmanlarından daha fazla zulüm görmeyi bir türlü anlayamadılar, hazmetmediler… İçlerinden, sessiz sedasız bir şeyler koptu, yıkıldı. Gönül kırgınlığı yaşadılar, ama küsmediler. Bu zulmü benim devletim değil, yöneten kadrolar yaptı, sorumlu olan bu zihniyet dediler.

“Devlet bizim dert bizim, feleğin gözü kör olsun” deyip, her çileyi içlerine gömdüler. Doğrusunu da yaptılar. Onlara selam olsun!

S. 5- Sizce 12 Eylül İhtilalinin tesirleri devam ediyor mu?

C. 5- Elbette, hem de çok fazla. Türkiye bugünlere gelmişse, bunun baş sorumlusu 12 Eylül 1980 ihtilalidir. Türk Devleti de, Türk Milleti de öyle bir sarsıntıya kapıldı ki, bir türlü kendine gelemiyor. Zira ihtilali yaptıran dış mihraklar yakamızı bir türlü bırakmıyor. Eğer, ihtilalciler sömürgeci haçlıların aklına kapılmayıp da, demokratik rejim içinde kalarak 36 silahlı fraksiyonun üzerine hakkıyla gitseydi, ülke yangın yerine dönmeden her şey halledilir; bu kadar kayba da uğramazdık. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Ama olanlar oldu, biz ah vah diyerek tarihe mal olan bu olayların kavgasını yapacak değiliz. Çünkü tarihten kavga çıkarılması yanlıştır. Ayrıca, bugünkü tablo daha da ağırdır. Geçmişten ders alarak gündemimize yoğunlaşmak zorundayız.

S. 6- AKP hükumeti tarafından ‘askeri vesayet ile yapılan anayasayı değiştireceğiz’ sloganıyla 2010 senesinde bir referandum yapıldı. Ancak referandum akabinde gelişen süreçte askeri anayasaya dair pek bir şeyin değiştirilmediğini görüyoruz. Bu husus hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

C. 6- Şu anda yargımız en sorunlu dönemini yaşıyor. Yargı, iktidarın ortağı ile (ortağın adı sonradan ‘paralel devlet’, şimdi ‘FETÖ’) 2010 senesinde yaptığı referandumda tamamen siyasetin emrine girdi. Ortaklar arasında kavga çıkınca HSYK, iktidar tarafından kaç defa yenilendi; yine olmadı ki 16 Nisan 2017 referandumu ile anayasa değiştirilerek tek adamın denetimine geçti. Zira yüksek yargı organlarının bütün üyelerini tek adam ve partisi seçecek konuma geldi. Adalet, devletin ve milletin temelidir. Mecrasından çıkınca, iyiye giden hiçbir şey kalmaz.

S.7- Türkiye Cumhuriyet’i siyasi tarihinde üç kalkışma, iki darbe oldu. Son olarak 15 Temmuz’da bir kalkışma meydana geldi. 15 Temmuz Askeri Kalkışmasıyla alakalı düşünceleriniz nelerdir?

C. 7- 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin, devleti ele geçirip, kendi ideolojilerine göre yeni bir devlet kurmak ve yönetmek amacıyla yapıldığını düşünüyorum. Diğer ifadesiyle, Türk Milleti tarafından kurulan ve adları Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti olan devletlerimizin milli ve üniter yapısına itiraz eden bir zihniyetin ürünüydü. Türk Devleti ortadan kaldırılacaktı. Bugün açığa çıkan dış bağlantıları da dikkate alınacak olursa, nasıl bir devlet kurulacağı iyi düşünülmelidir.

Daha önceki üç kalkışmanın ikisi, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 teşebbüsleri, “devleti biz daha iyi yönetiriz” iddiasının eseriydi. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş esaslarına itirazları yoktu. Kalkışma, Kahraman Ordumuz ve devrin hükümeti tarafından önlenmiştir. 12 Mart 1971 girişimi ise, Sovyetlere dost sosyalist bir devlet düzeni kurmak üzere planlanmış, 9 Mart’ta Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ikilisinin öncülüğünde, elebaşları derdest edilerek önlenmiştir.

S. 8- Fetö ile mücadelede yapılanları yeterli görüyor musunuz? (fetö mü, muhalif avı mı?)

C. 8 – Hem eksik, hem yanlış buluyorum. Açık bilgilere göre tepedeki elebaşları görmezden gelinirken, tabandaki masumların pervasızca harcanması kabul edilemez. Nitekim, hakkında yargı kararı olmadan 10 binlerce vatandaşın işinden gücünden edilmesi, yargı yolunun bir türlü açılmaması doğru değildir. Acilen hukuk yolu açılmalıdır.

“Balkan Komitacılığı”na dönülmesinden endişe ederim. Toplumu sarsacak boyuttaki olayları, muhalifleri de içine katarak halletmeye, tarihimizde bu isim verilmiş. Bazen de bu halletme işi, tertiplenen suni olaylarla da yapılabiliyordu. Geçen gün bir AKP’linin, “Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır.” iddiası gelinen noktayı göstermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Erdoğan’ın tasfiyeye çalıştığı ortağı için “Menzilimiz aynıydı” ifadesi de sanki bu iddiayı teyit ediyor. Erdoğan’ın gündemde tuttuğu “Rabia” söylemi de böyle değil mi? Adı ve dili olmayan “tek millet” ve “tek devlet” ne demektir? Kendisi bunu 1 Nisan 2017’de Diyarbakır konuşmasında; “Kardeşlerim dikkat ediniz. Türk demiyoruz, Kürt demiyoruz, Çerkez, Laz, Roman, Boşnak demiyoruz. Hepsini birden içine alan bir ifade kullanıyoruz, tek millet diyoruz.” şeklinde açıklamadı mı? Hayatta ve kitapta görülmeyen bu ucube tarifle, sadece Türk milleti inkar edilmiş olmuyor mu? 14 yıldır devletin kuruluş esaslarına ve Anayasaya aykırı olarak yapılan yasal, idari ve fiili değişikliklerin amacı neydi? 2023’de “Yeni Türkiye” böyle mi kurulacaktır? Eğer yapılmak istenenler buysa, çok yanlıştır, tehlikelidir; kabul edilemez.

FETÖ’nün yolu samimi olarak kesilecekse, bunun panzehiri, Türk Milletinin birliğini, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve vatanımızın bütünlüğünü güçlendirmektir.

S. 9 – Sizce Türkiye’ de büyük yaralar almış, zedelenmiş ‘adalet’ kavramı nasıl tedavi edilebilir?

C 9 – Türkiye’yi, Allah’tan gerçekten korkanların ve “Adalet Mülkün temelidir” özdeyişine, sözde değil özde inananların yönetmesiyle mümkün olur. Hak, her şeyden ve herkesten üstündür inancı devlet yönetimine hakim olmalıdır. Bunun yolu da, hür, adaletli, baskısız ve korkusuz seçimlerden geçer. O halde bu gerçeği görenlerin ibadet aşkıyla, daha da çok çalışması şarttır.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları