1944-1947 Türkçülük davası: Başlıca karabasan olayları – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______09.10.2018_______

1944-1947 Türkçülük davası: Başlıca karabasan olayları

Necmeddin Sefercioğlu

Bu yazı, Ankara Türk Ocağı Şubesi Yayınlarından çıkan
ve Necmeddin Sefercioğlu tarafından kaleme alınan
“Türkçülük’te Karabasa’nlar Dönemi” başlıklı kitabından iktibas edilmiştir.

Karabasanlar döneminin olayları; Türkçü Hüseyin Nihal Atsız ile komünist Sabahattin Ali (Alı) arasındaki bir “hakâret davası”nın Ankara’da görüldüğü 3 Mayıs 1944 günü yapılan gençlik yürüyüşü ile başladı. O gün, duruşma salonu uygun büyüklükte olmadığı için, eski “Adliye” yapısının dışında biriken milliyetçi gençlerce, disiplin içinde gerçekleştirilen, yalnızca komünizm ve komünistler aleyhinde sloganlara yer verilen, hatta Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve yöneticilerin ululandığı, o zamanın Ulus’ta bulunan Başbakanlık binası önünde son bulan bu  “yükseköğretim gençliği[1] yürüyüşü” hem zamanın yöneticilerini ürkütmüş, hem de onlara, yapmak istedikleri bir dış siyaset yönlendirmesi için onu alet olarak kullanma ilhamını vermişti.

Böyle bir siyasî manevra yapılmasına ihtiyaç duyuran durum, o yıla kadar Alman yanlısı bir dış siyaset gütmüş olan tek parti iktidarının, Almanya’nın 2. Dünya Harbi’nde yenilme sürecine girmesiyle, şaşkınlık ve telaş içine düşmüş bulunması idi. O yıllarda, Büyükelçi sıfatlı ünlü bir diplomat olan Von Papen, Almanya’yı temsilen Ankara’da görevliydi. Elbette Türkiye’nin Almanya ile ilişkileri de çok iyi idi. Fakat orduları ile Rusya’nın başkentine kadar yaklaşıp yenilerek hızla Almanya’ya dönme zorunda kalan Adolf Hitler’in durumu dünya siyasetinin bir dönüm noktası olmuş, II. Dünya Savaşlarının sonunu yaklaştırmıştı. Bu olumsuz durum dolayısıyla, Almancı siyaseti bırakıp Rus yanlısı bir siyasete geçiş yapma isteği ve zorunluluğu duyuluyor, fakat bunun için bir çözüm yolu da bulunamıyordu.

O zamana kadar birçok Türk topluluğunu boyunduruğu altında inleten Sovyetler Birliği, Türk milliyetçilerinin ve Cumhuriyetimiz yurttaşlarının sevmediği bir ülke ve devlet durumundaydı. Bundan dolayı hükûmet, bir yolunu bularak Alman yanlısı siyaseti bırakıp Rus yanlısı bir siyasete geçebilmenin zorluğunu yenebilme çabasındaydı. Fakat bunu yapabilmeyi sağlayacak bir sebebe, bir bahaneye ihtiyaç duyuluyordu. Rusya’nın resmî ideolojisi olan komünizmin lânetlendiği 3 Mayıs 1944 Yürüyüşü’ nün böyle bir dönüşüm için kullanılabileceği akıllarına geldi devlet ve hükûmet yetkililerinin. Bunu sağlayabilmek için yürüyüşe katılanlar kışkırtıldılar; hükûmet aleyhinde eylem ve söylemler yapmaya zorlandılar. Bu kışkırtmalar bir sonuç vermedi ama başlatılmış olan gözaltına almalar da durmadı. Emniyet I. şubesinin acar polisleri, dönüş yolundaki genç yürüyüşçüleri, yakalayıp motosikletlerinin sepetine[2] atıyorlardı.

3 Mayıs 1944’ün ardından, Ankara ve İstanbul gazetelerinde “Irkçılık-Turancılık” üzerine, kuruntuya dayalı yazılar ve haberler yayımlatılmaya başlandı. 7-20 Mayıs 1944 tarihleri arasında, başta o sırada Hükûmet organı olan Ulus gazetesi olmak üzere, zamanın belli başlı gazete ve dergilerinde başyazı ve yazılar yayımlandı.[3] Bu yazılar hemen bir araya getirilip, bazı eklemelerle, Maarif Vekilliğince kitap olarak çıkarıldı.[4] Ayrıca birçok Türkçünün evleri, işyerleri, üzerleri arandı, mektuplarına, defterlerine, notlarına, kitaplarına, okudukları dergilere, el konuldu. Onlar, önce Ankara’da, ardından götürüldükleri İstanbul’da gözaltına alındılar ve tutuklandılar. İstanbul’da gözaltına alınan ve tutuklananlar da eklendi. Böylece yüzlerce Türkçü gencin sorgulanması yoluna gidildi.

Sorgulamaların İstanbul’a kaydırılmasının sebepleri vardı

O sırada İstanbul sıkıyönetim altındaydı; Türkçülerin orada, “Irkçı- Turancı” yaftası altında, Sıkıyönetim mahkemesinde yargılanmaları daha ilgi çekici ve ses getirici olacaktı. Bu durumun Rusya’ya ileti olması da kolaylaşacaktı.

İstanbul’da, gözaltına alınanlarla tutuklananların sorgu için konuk edilecekleri, “mutena hücre”leri bulunan çok özel yerler vardı. Türkçü sanık adaylarının sorguları; İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’nda bulunan, bu imkânlara sahip özel hücrelerinde tutularak ve kendilerine, çeşitli işkenceler uygulanarak yapılabilirdi. Ama yapılan bu işin yasal bir yanı yoktur. Çünkü “yürüyüş” Ankara’da yapılmıştı ve sorgulama ve yargılamanın da orada yapılması gerekirdi. Yani sorgulamaların yasal olması adına bir yol ve yer seçilmiş oluyordu.

Ankara’daki yürüyüş dolayısıyla başlatılan sorgulamalar, bu sebeplerle, İstanbul’a aktarıldı. Ankara’da olan kimi sanık adayları da İstanbul’a getirildi. Adı değiştirilerek “Irkçılık-Turancılık davası” denilen Sıkıyönetim Mahkemesi davasına geçilmeden önce, yüzlerce genç işkenceli, özel hücreli, falakalı, dayaklı, küfürlü ve silâh tehditli sorgulardan geçirildi.

Türkçülere uygulanan karabasanlar bunlarla sınırlı kalmadı. Kimisi, “Vekillik emri” denilen ve aylıklarını yok derecesine indiren, yönetim cezalarına uğratıldı. Kimisinin evdeşleri, sorgulanmadan ve bir sebep de gösterilmeden, gözaltına alınarak aylarca Emniyet Müdürlüğü’nde tutuldular; öğretmen olan onlar da “vekillik emri”ne alındılar; çok küçük olan çocukları, başkalarının bakımına muhtaç bırakıldılar. Böylece, dava başlamadan, sanıklar sorgulanmadan, “fiilî infaz”lar gerçekleştirilmiş oluyordu.

Sonuçta, sorgulanan yüzlerce kişinin yalnızca 26’sı için dava açılması uygun görüldü. Duruşmalar başladığında onların üçünün dosyaları (ikisinin o sırada Türkiye’de bulunmadıkları, birinin de nerede olduğu bilinmediği için) ayırıldı ve dava 23 sanıkla başlatıldı. I Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde bakılan “davaya”, 7 Eylül 1944’de tarihinde başlandı. Bu dava, yapılan 66 duruşmadan sonra, 29 Mart 1945 tarihli karar ile sona erdi.

Mahkeme, duruşmalar sonunda yargıladığı 24[5] sanığın 14’ünü beraat ettirmiş, 10’una 10 yıla kadar uzayan hapis ve sürgün cezaları vermişti: Ceza verilenler: Zeki Velidî Togan (10 yıl ağır hapis, 4 yıl Adapazarı’na sürgün), Reha Oğuz Türkkan (5 yıl ağır hapis, 2 yıl Diyarbakır’a sürgün), Cihat Savaşfer (4 yıl ağır hapis, 1,5 yıl Uşak’a sürgün), Nurullah Barıman (4 yıl ağır hapis, 1,5 yıl Kırşehir’e sürgün), Hüseyin Nihal Atsız (6,5 yıl ağır hapis) Nejdet Sançar (1 yıl 2 ay hapis), Fethi Tevetoğlu (1 yıl 20 gün hapis), Cebbar Şenel (11 ay hapis), Cemal Oğuz Öcal (11 ay hapis), Alparslan Türkeş (9 ay 10 gün hapis) idiler. Beraat edenler ise; Hamza Sadi Özbek, Muzaffer Eriş, Zeki (Özgür) Sofuoğlu, Hasan Ferit Cansever, Hüseyin Namık Orkun, Orhan Şaik Gökyay, Fazıl Hisarcıklı, İsmet Rasin Tümtürk, Hikmet Tanyu, Yusuf Kadıgil, Fehiman Altan, Heybetullah İtil ve Saim Bayrak idiler.

İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin bu kararı; Askerî Yargıtay’da yapılan “temyiz” incelemesinde, 2. Ceza Dairesi’nin 25 Eylül 1945 günü tarihli ve oybirliğiyle verilen bir kararla, tümüyle bozuldu.[6]  Tutuklu bütün sanıklar da telgraf emriyle serbest bırakıldılar. Bu kez İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde 26.08.1946 günü yeniden başlatılan duruşmalar sonucunda, bu davaya katılan 2 sanık (Nuriman ve Ahmet Karadağlı) da aralarında olmak üzere, bütün sanıklar aklandı. 31 Mart 1947’de verilen bu karar Askerî Yargıtay Genel Kurulu’nun 18 Kasım 1947 tarihli kararıyla onaylandı.[7]7 Böylece, “mürettep”, kurmaca ve yasal olmayan bu dava, aklanma ile son buldu; fakat işkenceler, iftiralar sorgusuz “fiilî infazlar” ve bir buçuk yıllık suçsuz mahpusluk pahasına!

Karabasan olaylarının evreleri

Türk milliyetçilerinin uğratıldığı karabasan olaylarının üç evreli olduğu söylenebilir: Birincisi, Ankara’daki olaylar; İkincisi İstanbul’daki sorgu döneminde yaşanmış olan olaylar; üçüncüsü, duruşmalar dönemindeki olaylar.

  1. Ankara’daki olaylar: Maarif Vekili Hasan Âli Yücel‘in başkanlığında, Gazeteci ve İstanbul Milletvekili Falih Rıfkı Atay ve zamanın Ankara Valisi Nevzat Tandoğan tarafından yönetilmiştir. Fakat bu olayların baş sorumlusu, Atatürk’ün ölümünün hemen ertesi günü Cumhurbaşkanlığı görevine getirilen ve 14 Mayıs 1950’ ye kadar o görevde kalan İsmet İnönü O, kendisine “Millî Şef” dedirterek, ülkede bir diktatörlük yapısı oluşturmaya çalışmaktaydı. Fakat vesveseli biriydi; her hareketten kuşkulanır, onlardan kendisine bir zarar gelip gelmeyeceğini düşünürdü. 3 Mayıs 1944 öğrenci yürüyüşü de onu çok kuşkulandırmış, kaygılandırmıştı. O yürüyüşü yapan gençlerin Başbakanlığın önünden sonra Çankaya’ya yürüyeceği ve Köşk’e gelip orada eylem yapacağı düşüncesi ile Muhafız Alayı’ndaki askerlerin Köşk alanı çevresinde tedbir almasını emretmişti. Oysa Ulus’tan ayrılan gençler yine Anafartalar Caddesine girip Samanpazarı’na yönelmişlerdi.

Ankara’daki olaylar, yürüyüş yapan gençlerin avlanması ile başlamıştı. Emniyet güçleri, suçsuz birçok öğrenciyi yakalayıp siyasi şubeye götürdü, gözaltına aldı. O arada, Siyasal Bilgiler Okulu’nun 60 dolayında öğrencisi ile birlikte, 175 yükseköğretim öğrencisi gözaltına alınmıştı. SBO Öğrenci Derneği’nin Başkanı Osman Gümrükçüoğlu ile son sınıf öğrencilerinden, Ali Çankaya ve Ziya Çoker, arkadaşlarını kurtarabilmek umudu ile Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ve Genel Kurmay Başkanı Kâzım Orbay’a başvurdular. Onlardan olumlu bir karşılık bulamadıkları gibi özellikle Vali’nin azarlaması ile karşılaştılar. Bu olay, Hükûmet yetkililerini ve elbette Maarif Vekilini harekete geçirmiş ve Yücel, bu üç öğrencinin okullarından temelli çıkarılması için SBO Disiplin Kurulu’nun hemen toplanmasını emretmişti. Kuruldaki görüşmeler sürerken, Okulun Müdürü Prof. Dr. Zeki Mesut Alsan, gittiği şehirden güzel bir tesadüfle Ankara’ya ve Okula dönmüş, Kurula girmiş, Gümrükçüoğlu’nun 2 yıl, Çankaya ile Çoker’in 1’er yıl okuldan uzaklaştırmasını sağlamak suretiyle öğrenimlerinin temelli olarak sona erdirilmesini önlemişti[8]. Kendi davası dolayısıyla Ankara’da bulunan Atsız da göz alına alındı. Çünkü İstanbul’a gittiğinde oradaki üniversite gençliğinin büyük gösteri, yürüyüş yapmasından kuşkulanılıyordu.

Ardından milliyetçi olarak tanınan, ancak yürüyüş olayı ile ilgisi olmayan, hatta olayla ilgili bir bilgisi bile bulunmayan kişiler de gözaltına alınmaya başlandı. Bu gözaltılarda 3 Mayıs 1944’teki Ankara yürüyüşüne katılanlarla yetinilmeyip Ardahan, Aydın, Balıkesir, Bandırma, Bitlis, Isparta, İstanbul, Samsun ve Zonguldak’ta da gözaltılar yapıldı; gözaltına alınanlar Ankara’ya getirildiler. Bu gözaltılar sırasında, onların birbirlerini görmesi, kimlerin gözaltına alındığının öğrenilmesi önlenmeye çalışıldı. Daha sonra hepsi de özel korumalar ile İstanbul’a gönderildi. Birinci evre böylece sona erdi.

“Yasal olmayan yürüyüş” davasından vazgeçilip İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na bağlı 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesine dava açılması kararlaştırılınca, Ankara’da gözaltında bulunanların hepsinin İstanbul’a gönderilmesine karar verildi. Böylece 2. evre başlatılmış oldu.

  1. Sorgular evresi: Askerî bir mahkeme sürecinde bütün sorgulanacakların Askerî bir cezaevinde bulundurulması yerine, sivil olanların bir takım özel hücreleri bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’nda bulunan Merkezinde tutulması yoluna gidildi. Asker olarak gözaltında olanlar ise, bir askerî cezaevinde konuk edildiler ve sorgulama sırasında Sansaryan Hanı’na getirilip sorguları bittikten sonra, yeniden o cezaevine götürüldüler. İstanbul’daki gözaltılarda da, Ankara’da olduğu gibi, sanık adaylarının birbirini görmelerine, birbirleri veya yakınları ile görüşmelerine asla izin Asker olmayan sanıkların Sansaryan konukluğu, dava başladıktan sonra da uzun süre sürdü.

Sansaryan Hanı denilen bu yapının üst katında 20 hücre vardı. Bunların 18’i, içerisinde bir tahta karyolanın(!) zor sığabildiği darlıkta idi. Bazısında hiç pencere yoktu; olanlarınki ise, tepede bir delikten başka bir şey değildi. Üzerlerinde yatak bulunmayan, karyola denilen tahtaların üzerinde yatılıyordu. Hücrelerin hepsi bit, pire, tahtakurusu, vb. haşereler ile dolu idi. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, getirildiği ilk gece, bu haşerelerden kurtulamamış, her birini yakalayıp öldürerek, hücresinin kapı kenarına, aşağıdan yukarıya sıralayarak yapıştırmıştı.

Ertesi sabah bunu gören görevliler, Hoca’nın hücresini yeniden badana etmek zorunda kalmışlardı. 19. ve 20.’ler ise “tabutluk” veya “mutena hücre” olarak biliniyordu. Bu iki hücre, 50×50 cm. derinliğinde, 2 m. yüksekliğinde dikine bir tabutu andıran birer oyuktu. Tepelerinde 500 vatlık 3’er lamba vardı. Sorguya alınan gözaltındakilerin veya tutukluların istenildiği gibi “ifade vermelerini” sağlamak için, sanık adayları buraya sokuluyor, yanlardaki zincirler ile kolları, bağlanıyor ve tepedeki lambalar yakılıyordu. Oturabilecek bir durum söz konusu değildi. Lambaların verdiği sıcaklıkla sanık adaylarının beyinleri allak bullak oluyor. İstenildiği yolda ifade vermeleri böylece sağlanmaya çalışılıyordu.

Sanık adaylarına uygun görülen başka yerler ve yöntemler de vardı. Bu yerler, Sansaryan Hanı’nın iki kat altında bulunan, “mezarlık” denilen hücrelerdi. İçlerinden Hanın lâğım suları geçen, duvarları, tavanları, tabanları daima nemli ve yaş olan yerlerdi. Orada kalacakların yatakları mezar kitabesine benzer uzunca, yassı bir taştan oluşuyordu. Özel sanık adayı olanlar sorgucuların takdir ettiği günler boyunca oralarda kalmak zorunda idiler. Sorgular sırasında en şiddetli cezaya Hüseyin Nihal Atsız uğratıldı. Sorguya alınmadan önce tam bir hafta süreyle  “Mezarlık hücresi”nde konuk edildi. Bu sürenin sonunda oradan ayrılırken, yanında götürdüğü şapkası küf içinde kalmıştı. (Son aylarda İnternette dolaşan bir konuşma bandı metninde yer alan ve Atsız ile Reha Oğuz Türkkan’ın bir sohbetini aktaran metne göre, Türkkan da Mezarlık denilen işkence yerinde, sorguları tamamlandıktan sonra iki gün konuk edilmişti.)[9]

Tabutlukta konuk edilenlere gelince: Onlar Reha Oğuz Türkkan, Orhan Şaik Gökyay, Hikmet Tanyu, Hamza Sadi Özbek[10] idiler. Kimi birkaç kez, kimi kısa veya uzun sürelerle oraya tıkıldılar. Fehiman Altan (Tokluoğlu)’ya ise, tabutluk kapısı açılarak içi gösterilmiş ve uygun ifade vermezse oraya tıkılacağı ihtar edilmişti.

Kimi sanık adayları da tabutluk veya mezarlık değil, sürekli kaldıklarına göre daha kötü hücrelerde yatırılıyorlardı. Sorgulama sırasında yalnızca bu tür yer gösterimleri ile yetinilmiyor; sorgulananlara küfür, dayak, falaka, başına silâh dayama dâhil, işkencenin her türlüsü uygulanıyordu. Söz gelişi, Prof. Zeki Velidî Togan’a tam iki gün, yemek, ekmek ve su verilmemişti. Bu yöntem sonradan başka sanık adaylarına da uygulanmıştı. Bunların hepsi sorgu öncesinde, sorgulananın maneviyatını bozmak için yapılıyordu. İşin ilgi çekici yanı, sorgu sonunda sanıklığı uygun görülmeyenler de bu tür işkencelere uğratılabiliyorlardı. Söz gelişi sonraki yıllarda Serdengeçti dergisini çıkaran Osman Yüksel, tabutlukta konuk edilmek şerefine ermişti.[11] 11 Sanık olmasına gerek görülmeyen tıp öğrencisi Mehmet Külahlıoğlu’nu da, falakaya yatırmak uygun görülmüştü.

Hikmet Tanyu’ya, tabutluğa ek olarak, ağır küfürler ve başına silâh dayanarak ölüm tehdidi yapılmıştır. Bu küfür ve değişik biçimlerdeki tehditlerden öteki sanıklar da paylarını almışlardır. Bütün sanıklar, bunlara ek olarak ihtilattan men (yakınları dâhil, hiç kimse ile görüştürülmemek), soruşturmalar boyunca banyo yapmaktan yoksun kaldılar. Kâğıt-kalem edinmek imkânına bile çok zaman kavuşamamışlardı. Yiyeceklerini kendi imkânları dışarıdan getirtmek zorundaydılar; aksi halde 300 gramlık ekmek ile günü geçirmeleri gerekiyordu. O ekmeğin katığı yoktu. Bir ara buna da sınırlama getirildi: Yalnız domates, salatalık, peynir ve zeytinden başka bir şey alınmasına izin verilmedi. Bu mantıksız uygulamayı bir süre sonra kaldırmak zorunda kaldılar.

Bu ikinci evrede, davanın asker sanıkları bir askerî cezaevinde tutulmuşlar, sivil sanıklara uygulanan işkencelerden genellikle uzak kalmışlardı. Fakat  “ihtilâttan men” onlara da uygulanmıştı. Askerlerin hücrelerindeki yataklar da en az Emniyet hücrelerinin yatakları kadar pis, bakımsız ve iğrençmiş. Söz gelişi o sırada yedek subay olarak askerliğini yapan rahmetli Dr. Hasan Ferit Cansever, verildiği hücrede bulunan, iğrendiği yatağa girememiş üç gün geceyi tahta bir sandalye üzerinde geçirmek zorunda kalmış. Bunun üzerine Cezaevi yönetimi, Hekim beyin evinden bir yatak getirtmiş.

Bu dayanılmaz acı günleri, Atsız Bey, Sansaryan Hanı’ndaki hücresinde bir koşma yazarak dile getirmiş. Onu, hücreler katının sessiz olduğu bir günün öğle sonunda yüksek sesle okumaya başlamış. Onu duyabilen bütün sanık adayları dikkat kesilerek o güzel şiiri dinlemeye başlamışlar. Bu duruma, kattaki nöbetçi polisler müdahale etmek istemişler. Fakat başarılı olamamışlar:

Burada güneş açmıyor,
Ümit kuşu uçmuyor,
Yol yok, kervan göçmüyor,
Dakikalar geçmiyor.

Bir kadının melali,
Bir yavrunun hayâli,
Bir evin öksüz hâli,
Gözlerimden kaçmıyor.

Döndüm vuslat yolundan,
Yandım firkat çölünden.
Tanrı rahmet selinden,
Bir damlacık saçmıyor.

Karardı gündüzlerim,
Kış oluyor yazlarım,
Dumanlanan gözlerim,
Uzak yakın seçmiyor.

Bir gönülüm: Muratsız.
Bir kartalım: Kanatsız.
Kendinden geçse Atsız,
Dakikalar geçmiyor…

31 Mayıs 1944

Şiiri büyük bir sessizlik içinde dinleyen sanık adaylarından Nejdet Sançar, hücresinin duvarına bir yumruk indirerek “Geçmez’…” diye haykırmış, öteki sanık adaylarının kimisi de “Geçer!” diyerek.

1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davasının bu sorgulamalar evresi, karabasan olaylarının en yoğun olduğu, sanıkların sanık değil birer  “tutsak”  gibi değerlendirildiği evredir. Bu dönemde sanıklar hem birbiri ile hem yakınları ile görüşme konusunda tam bir yasak hayatı yaşadılar: hatta birbirleriyle karşılaşma ihtimalleri bile önlenme yoluna gidilmişti Okuma yazma yönünden de tam bir yasaklama söz konusu oldu; hiçbir kitabı okumalarına, hiçbir gazete veya dergiyi görmelerine izin verilmedi. Yeme ve içmeleri konularındaki kısıtlamalar da ilgi çekiciydi: Bir süre kendilerince bin bir zorlukla dışarıdan getirtilmeye çalışılan yiyeceklerin neler olması gerektiğine bile karışıldı. Otuzdan çok kişinin tıkıldığı tutuklu hücrelerinde kalanlar tek musluklu bir lavabodan, sıra ile yararlanmak zorunda bırakıldılar. Onlar, aynı zamanda doğal ve bazen hayati ihtiyaçlarını gidermek için de tek tuvaleti 24 saati geçen sürelerden beklemek zorunda kaldılar. Yaşadıkları bu tür olumsuzluklardan yazılı veya sözlü olarak yakınmak yasaktı. Zaten o tür düşüncelerle yetkililere başvurmak da mümkün değildi. Çünkü sözlü yakınmalar için yetkililere ulaşmak, yazılı yakınmalar için kâğıt kalem edinebilmek imkânsızdı.

Öte yandan, sanıkların veya sanık adaylarının sorgularını, onları yapmaya yetkili yargıç değil, Emniyet Genel Md. Yardımcısı veya onunla birlikte olan Emniyet üst yöneticileri yapıyor, çoğu zaman onlara Sıkıyönetim Komutanı da katılıyordu. Fakat düzenlenen tutanağı, sanki sorgulamayı o yapmış gibi, yalnızca Sorgu Yargıcı olan Kâzım Alöç imzalıyordu. Yani, sorgulamalar yasalara aykırı biçimde ve bir “show” havasında geçiyordu.

Sorgulamalar sırasında sanık veya sanık adaylarının silâh gösterilmesi yoluyla tehdit edilmesi, küfürlerle veya başka baskıcı sözlerle sindirilmeye çalışılması olağandı. Çünkü tüm ifadelerde amaçlanan, sorgulananın sözlerinin değil, sorgulayanların istediklerinin tutanağa geçirilebilmesi idi. Bunu sağlamak için de sorgulanacak kişi,  bir gece öncesine kadar bir takım sindirme tedbirlerine tabi tutuluyordu (“Mezarlık hücresi”nde tutmak, saatler hatta günlerce tabutluk işkencesi görmelerini sağlamak veya daha kötü bir hücrede yatırmak, dayak veya falakadan geçirmek… gibi). Bu sindirme tedbirlerine rağmen istenilen ifadelerin alınamadığı durumlarda ise, o ifadeler, sorgu yargıcının (yani Alöç’ün) kalem oyunları ile değişime uğruyordu. Zaten sanıklara okutulmadan imzalatılan tutanaklar, çoklukla, sorgu sırasında zaptedilen değil, önceden hazırlanmış olan metinlerdi. Sorgulama sırasında zaptedilen metinler de, değişikliklere uğratılıyordu.

Ayrıca, soruşturma sırasında yazılan tutanaklar değişiklik ve eklemelerle duruşma dosyasına konulduğu için sorgulama yapılana, metni gösterilmeden imzalattırılıyordu. Bu metinlerin hemen hepsi, silinti, ekleme, vb. ile doluydu. Kısacası; sorgu evresine ilişkin bu belgelerin hepsi bu bakımdan da “lekeli” idi. Bu yüzden onları ne sanıkların, ned e avukatlarının görmesi istenmiyordu.

  1. Duruşmalar evresi: Duruşmalar başlarken, asker ve sivil sanıklar aynı cezaevinde bir araya getirilmişlerdi. Bu durum bazı yasakların ortadan kalmasını sağlamıştı. Fakat, ayrı bir binada olan duruşma salonuna giderken, sanıklar öğrenciler gibi sıraya konuluyor, duruşma salonunun bulunduğu yapıya sokak veya cadde üzerinden, süngülü jandarmalar arasında, halkın içinde götürülüyorlardı. Bunun sanıklar için ne kadar onur kırıcı olduğu düşünülmüyordu. Ayrıca, orada da sanıklar ve avukatları mahkeme dosyasını incelemekten yoksun kalmışlardı. Sanıkların duruşmalar sırasındaki sözleri, çoğu kez, tutanağa değiştirilerek veya eksik aktarılırdı. Dinlenmesi istenen tanıklar dinlenmemiş, sanıkların pek çok hukukî istekleri kabul görmemişti. Öte yandan, sorgulama sırasında “sanık adayı” olarak ifadesi alınan, fakat nedense “sanık” olma şansını yitiren kişilerin sorgu sırasında alınan ve savcının elden geçirdiği ifade tutanakları, mahkemeye tanık ifadeleri olarak sunulmuştu. Tanıkların çoğunu duruşmalara getirmek gereği duyulmamış, yalnızca ifadelerinin okutulması ile yetinilmişti. O ifadeler de tehditlerle alınmış, üstelik değişikliğe uğratılmış olan ifadelerdi. Duruşmalar sırasında sanık adayları dışında yalnızca üç kişi tanık olarak dinlenmişti. Ötekilerin hepsi, sanık adayı iken “tanık” yapılmış kişilerdi. Bunlardan tanık olarak alınan ve değişikliklerle “sanık ifadesi” olarak kullanılan metinlerin durumu da “lekeli”  yani  “şaibeli”  olmaktan uzak değildi.

Duruşmalar sırasında da sanıkların dosyalarını incelemeleri, vekilleri (avukatları) ile görüşmeleri mümkün değildi, yasaktı. Avukatların dahi dosyaları inceleme şansları yoktu. Onların dosya incelemiş olmalarını göstermek için, duruşmaların sonunda mahkeme kâtibinin dosyalardaki, mahkeme başkanının işaret ettiği yerleri avukatlar topluluğuna okuması yoluna gidilmişti. Yâni, bir  “hile-i şer’iye”  uygulanmıştı.

Duruşmalar, öyle olması gerekirken, alenilikten uzaktı. Onları basın görevlileri izleyemiyordu. Meraklılar veya sanık yakınları da yapılan baskılar ve dinleyicilerin oturmaları için konulan bankların zamanla kaldırılması yüzünden dinleyicisiz bir şekilde sürebilmişti. Oysa mahkemelerin, bir kapalılık kararı verilmedikçe herkese açık olması yasa gerekliliği idi. Fakat bu gereklilik, dinleyici olanlara gelenlere yapılan baskılar ve onlara karşı gösterilen olumsuz tavırlar yüzünden havada kalmış, dinleyenlerin sayısı, giderek sıfıra yakın bir sayıya düşmüştü. Böylece duruşmaların yasal bir özelliği olan “alenilik” fiilen ortadan kalkmış oluyordu.

[1] 1944 yılında Ankara’da bir üniversite yoktu. Yalnızca Millî Eğitim Bakanlığına bağlı Hukuk, Tıp ve Dil ve Tarih-Coğrafya bağımsız fakülteler, Siyasal Bilgiler Okulu, Kız ve Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulları, vb. bulunuyordu. Bir de galiba Tarım Bakanlığına bağlı olan, 3 de bölümü bulunan Yüksek Ziraat Enstitüsü vardı.

Üniversite, bilindiği gibi, 1946’da kuruldu. Bu kuruluş sırasında var olan üç fakülte ile Y. Ziraat Enstitüsü’nün iki birimi, Ziraat ve Veteriner Fakülteleri olarak, Siyasal Bilgiler Okulu fakülte olarak buna bağlandı. (Üçüncü bölümü ise, Orman Fakültesi olarak İstanbul Üniversitesine gönderildi.) Ayrıca, bir de Fen Fakültesi kuruldu. Ankara Üniversitesi Böyle oluştu.

[2] O yıllarda zırhlı polis arabaları yoktu; polisler yakalama işlerini yanlarında sepet denilen tek koltuklu eki bulunan motosikletlerle yapıyorlardı.

[3] Bu yazılar, başta Falih Rıfkı Atay’ın 11 yazısı olmak üzere, 24  yazarın  62 yazısı yayımlandı. Ayrıca, yayın adlı imza ile Ülkü dergisinde 2 ile Tasviri Efkâr gazetesinde 4, Yeni Sabah’ta 1 yazı çıktı. Bu yazılar ve haklarındaki eleştiriler için, bk. Hayri Yıldırım, 3 Mayıs 1944 olayı ve Irkçılık Turancılık Davası. İstanbul, Togan Yayıncılık, 2015. 127-186. ; Necmeddin Sefercioğlu, 3 Mayıs 1944 ve Türkçülük Dâvası. Ankara: Türk Ocakları Ankara Şubesi, 2009. 16-17.

[4] Irkçılık-Turancılık. Ankara: Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1944. (Enstitü Maarif V.’ne bağlı bir kurumdu.)

[5] Dosyası ayrılmış bulunanlardan Heybetullah İtil sonradan duruşmalara katıldığı için sanık sayısı 24’e çıkmıştı ü Bk. Necmeddin Sefercioğlu, 3 Mayıs 1944 ve Türkçülük Dâvâsı. Ankara: Türk Ocakları Ankara Şubesi, 2009, 28.s.: Talat Ülker, Hüseyin Nihal Atsız. İstanbul: Bilgeoğuz Yayınları, 2015. 65. s…

[6] Hayri Yıldırın. Askeri Yargıtay 2. Ceza Dairesi’nin Bozma Kararı. 3 Mayıs 1944 Olayı ve Irkçılık Turancılık Davası. İstanbul: Togan Yayıncılık, 2015. 495-517. s.

[7] Yıldırm. Yargıtay Genel Kurulu Kararı. Aynı Eser, 525-530. s.

[8] Osman Gümrükçüoğlu, “Mülkiye Şeref Kitabı’nın Çıkması Vesilesiyle… Mülki- ye ve Mülkiyelilere ait İlginç bir Şeref Tablosu: Tarihî Bir Anımız. Türk Yurdu, 157 (Eylül 2000), 50-53. s. Prof. Dr. Alsan’ın bu girişimi, kısa süre sonra Dekanlıktan uzaklaştırılması ile son bulmuştu.

[9] Bu konuşmanın çözülmüş bant metni için, bk. “Ek 1 – Atsız ve Türkkan’a ait   bir ses kaydının çözümlemesi. Kağan Bahadır Küçükalcan, Her Devrin Menkubu Atsız. Istanbul Aygan Yayıncılık, 2015. 531-538.

[10] Sonradan anlatılanlara göre, iri gövdeli olan Özbek, Tabutluğa sığmamış, görevliler onu oraya sokabilmek için hayli uğraşmak zorunda kalmışlardı.

[11] Osman Yüksel, bu “Tabutluk” serüvenini ayrıntıları yazmıştı. Bk. Osman Yüksel, Azap Hücrelerinde. Serdengeçti, 2 (1947).

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları