1944-1947 Türkçülük davası: Karabasanların başlıca sorumluları – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______17.10.2018_______

1944-1947 Türkçülük davası: Karabasanların başlıca sorumluları

Necmeddin Sefercioğlu

Bu yazı, Ankara Türk Ocağı Şubesi Yayınlarından çıkan
ve Necmeddin Sefercioğlu tarafından kaleme alınan
“Türkçülük’te Karabasa’nlar Dönemi” başlıklı kitabından iktibas edilmiştir.

 

Davanın sanıklarından Nejdet Sançar, davadaki savunmasına “Bu dava… bir dava yaratmak davasıdır” diyerek başlamıştı. Sorgulamalardan hükümlere kadarki süreç, bu gerçeği kanıtlar niteliktedir. Her girişimde görüldüğü gibi, bu davanın düzenlenmesinde ve uygulanmasında rol oynayanlar yani karabasanların oluşturucuları, uygulayıcıları ve sorumluları vardı. Bunların kaydedilmelerinin, tarihe kayıt düşülmesi yönünden bir zaruret olduğunu düşünerek, onlardan ve yaptıklarından kısaca söz etmek istiyoruz.

Cumhurbaşkanı İnönü, o yıllara kadar güttüğü Alman yanlısı siyasetten Rus yanlısı siyasete nasıl geçiş yapılabileceğinin, bu geçiş sorunun nasıl çözümleneceğinin kaygısı içinde idi. O (İnönü), öğrenci yürüyüşünün bu siyaset dönüşümünde kullanılıp kullanılamayacağını düşünüyordu; değişmez maarif vekili de onu bu yolda özendirmekteydi. Bir “Irkçılık-Turancılık Davası” düzenleme düşüncesi böylece doğdu. O, önce hükümeti etkileyerek, 18 Mayıs 1944 günü bir “Vekiller Heyeti Resmî Tebliği” yayımlanmasını sağladı. Hemen ertesi, 19 Mayıs 1944 günü, Gençlik ve Spor Bayramı söylevinin önemli bir bölümünü o konuya ayırmaktan hiç çekinmedi.[1] Bildirideki ve söylevindeki sözler, birbirinin hemen hemen aynısı idi. Bunlar açılacak davada delil sayılacaktı. Çünkü sorgulamalarda dişe dokunur bir delil veya dayanak bulunamamıştı.

İnönü, açılan bu davayı titizlikle izlemiştir. İstanbul I. Sıkıyönetim Mahkemesince yapılan duruşmalardan sonra verilen karar ile çok mutlu olmuştu. Fakat 1947’de çıkan son Askerî Yargıtay kararları onu çok sarstı ve kızdırdı. Öyle ki, bir süre sonra ziyaret ettiği askerî yargıtaydan, 40 yıllık yakın arkadaşı olan Yargıtay Başkanı Org. Ali Fuat Erden’in makamına uğramadan ayrıldı. Belki de bu ziyareti ona olan kızgınlığını göstermek için yapmıştı. Nitekim, kısa bir süre sonra, Orgeneral Erden ile kurulundaki iki üst subay emekliye ayrıldı.

Elbette bu kurmaca davanın başka sorumluları da vardı. Sekiz yıldan fazla bir süre “Maarif Vekilliği” yapan ve “Millî Şef”in çok yakını olan, annesine aşir ve Kur’an okumak için Çankaya Köşkü’ne sıkça ve teklifsizce gidebildiği söylenen Hasan Âli Yücel, bunların önde geleni idi. Irkçılık-Turancılık Davası’nın hazırlayıcısı ve uygulatıcısı konumunda idi. “İsmet hâlâ girmedi mi kodese / Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?” diyerek İnönü aleyhine şiir yazan Sabahattin Ali denen komünisti, onu öven bir şiir yazdırarak affettiren, ona öğretmenlik veren ve Atsız aleyhine dava açmaya yöneltmiş olan odur. Ayrıca, Falih Rıfkı Atay aracılığı ile Türk basınının kısa süre içinde “Irkçılık-Turancılık” aleyhinde yazdığı altmışı aşkın yazıya onu teşvik etmiş; basında yer bulan o yazıları Irkçılık-Turancılık adı altında bir araya getirterek bakanlığa bağlı bir kurumun yayını olarak yayınlatıp Türkiye’deki bütün okullara ve kütüphanelere dağıttırmış, İsmet İnönü’nün de ünlü 19 Mayıs 1944 söylevini çoğalttırıp bütün ülke okullarına dağıtarak, sınıflarda o söylevi açıklayan, yorumlayan dersler yapılmasını yine Yücel emretmişti. Ayrıca, haklarında soruşturma yapılmamış, dava dahi açılmamış olan Hüseyin Nihal Atsız ve Nejdet Sançar’ın evdeşleri Bedriye Atsız ve Reşide Sançar ile kimi başka öğretmenlerin ve DTCF Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Osman Turan’ın “vekillik emrine” alınarak aylıklarının kesilmesi, Atsız ve Sançar ile kimi başka öğretmenlere, bu davada aklanmalarına rağmen bakan bulunduğu sürece görev vermeme ısrarını sürdürmesi de Yücel’in zulüm defterine düşülecek notlardı.

Hasan Âli Yücel, ayrıca çok katı bir Atsız ve Nejdet Sançar düşmanıydı. Atsız’a düşmanlığının sebebi, kendisinin “Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış” adlı eserini Atsız’ın “Alaylı Âlimler” başlıklı yazısında, bütün yanlışlarını ayrı ayrı göstererek eleştirmesi ve yazıyı “Hasan  Âli Bey! Çizmeden yukarı çıkmayın. Ben içtimaiyat kitabı yazmaya kalkıyor muyum?[2] deyip onu istifaya davet etmesi idi. Nejdet Sançar’a olan kini ise, onun öğretmen olduğu Sivas Öğretmen Okulu’nu ziyareti sırasında kendisini, yani Maarif Vekilini karşılayan öğretmenler arasında bulunmaması idi. Sançar, Hasan Âli Yücel’i karşılamadığı gibi, daha sonra okul müdürünün odasında ve öteki öğretmenlerin önünde onunla çok çetin bir tartışmaya girme cürretini de göstermişti. Bunlar Millî Şef’in gözdesi olan bir bakana karşı yapılacak işler değildi. Zamanın Maarif Vekili, Atsız-Sançar kardeşlere olan düşmanlık ve kinini yalnızca şahıslarına göstermekle yetinmemiş, ailelerine de bu kin ve düşmanlık çerçevesi içinde acı ve sıkıntı çektirmekten geri kalmamıştı. Atsız’ın evdeşi ve lise tarih öğretmeni Bedriye Atsız’ın 13 Mayıs 1944’de, Sançar’ın evdeşi ve lise kimya öğretmeni Reşide Sançar’ın ona yakın günlerde “vekillik emrine” alınmaları, eşleri tutuklu iken onların da aylıklarından büyük ölçüde yoksun edilmeleri anlamına geliyordu. Bununla da yetinmemiş, Bedriye Atsız, herhangi bir soruşturma geçirmeden 16 Mayıs 1944 günü gözaltına alınmış ve o sırada dört buçuk yaşında olan oğlu Yağmur’u, o gün temizlik yapmak üzere evde bulunan temizlikçi Fatma kadına bırakmak zorunda kalmıştı. Temizlik yapan hanım, akşamüzeri polisler evin çevresinden ayrılınca, çocuğu aynı cadde üzerinde evleri bulunan Arnavut asıllı bir aileye emanet etmişti. Bu ailenin üç kızından biri olan Fevziye Oran, Yağmur’un bakımını üstlenmiş ve ona çok iyi baktığı için onun “ikinci annesi” olmağa hak kazanmıştı.[3] Yağmur Atsız, o çetin günleri

Ben Oran Ailesi’ne çok şey borçluyum… Bir kere hayatımı borçluyum. Çünkü eğer 1944 Tevkifatı’nda sivil polisler annemi de götürdükten sonra o ikindi vakti ben dört buçuk yaşında bir çocuk olarak evde kaldığım zaman “ikinci annem” Fevziye Abla gelip beni yanına almasaydı kim bilir ne hale düşerdim. Evet, sevgili ve rahmetli emektarımız Fatma kadın, diğer komşularımızdan Sıdıka Hanım ve daha hayâl meyâl ancak hatırlayabildiğim muhtelif komşu hanımlar da benimle ilgilenmişlerdi ama alıp evine götüren Fevziye Abla olmuştur.

diyerek anlatıyor. Bedriye Atsız’ın 26 Temmuz 1944’te salıverilmesine rağmen, vekillik emrinde bulunma durumu devam etmiş ve bu durum ancak o Kartal Ortaokulu öğretmenliğine atanınca sona erebilmiştir. Başka bir deyişle yirmi üç ay vekillik emrinde bırakılmış, sonra da lise öğretmeni olduğu halde, ortaokul öğretmenliğine atanmıştır.[4] 15 Nejdet Sançar’ın evdeşi Reşide Sançar’a gelince; o da 20 Haziran 1944 günü “vekillik emrine” alınmış, bu durumu ancak kendisine duyurulmadan Zonguldak Lisesi kimya öğretmenliğine[5] atandığı 20 Ekim 1944’de sona ermiştir. Fakat atama emri kendisine bildirilmemiş, durumu atandığı ilden merak edip İstanbul’a kadar gelen bir öğretmen arkadaşından öğrenerek, yeni görevine atanma tarihinden iki ay sonra gitmek zorunda kalmıştır. Öğrenmekte daha geç kalsa idi, belki de görevinden uzaklaştırılabilirdi. Onlar “vekillik emrinde” olarak çok az bir aylık almak durumunda bırakıldılar, büyük sıkıntılar içinde yaşadılar.

Bunlara ek olarak, Dahiliye Vekilliği de harekete geçirilerek Emniyet Genel Müdürlüğü’nde Adalet Bakanlığı temsilcisi, İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşaviri ve Emniyet Genel Müdürü’nden oluşan bir komisyon kurdurulur. Ne hikmetse, Komisyon’un başkanlığını Hasan Âli Yücel yapar. Bu komisyon hükümetin arzusuna uygun bir şekilde, “Türkiye’de Irkçı ve Türkçü Faaliyet” üzerine bir rapor hazırlar. Bu rapor da Irkçılık-Turancılık Davası’nın delilleri arasında yer alır. Bir kopyası İstanbul I. Sıkıyönetim Mahkemesi’ne, bir kopyası Maarif Vekilliğine, öteki nüshaları Dahiliye Vekili Hilmi Uran imzalı bir genelge ile İçişleri Bakanlığı Teşkilâtı’na gönderilir. Bu komisyon kararına bölüm olarak eklenen bir liste ile “Irkçı ve Turancılar” jurnal edilir. Böylece mahkemeden o listede yazılı 47 kişinin de “sanık” olarak yargılaması istenmiş olur. Fakat mahkeme bu raporu ve içerdiği listeyi hiç dikkate almamıştır.[6]

Gazeteci-milletvekili Falih Rıfkı Atay ve sonradan evinde intihar eden Ankara Valisi Nevzat Tandoğan Ankara’da gözaltına alınan öğrenci ve alakalı kişilerin gözaltı durumları ile yakından ilgilenmişler(!), ilgilileri bu yolda teşvik etmişler ve desteklemişlerdir.

Davanın İstanbul’a aktarılmasından sonra, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ndeki sorgulama ve işkence işlemlerinde, önce soruşturma yargıcı, sonra da Irkçılık-Turancılık davasının savcısı olan Kazım Alöç ile Emniyet Umum Müdür Yardımcısı Kâmuran Cuhruh, İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü I. Şube Şefi Sait Koçak, sorgulama döneminin bir “işkence dönemi”ne dönüşmesinde sorumluların başını çekmektedirler. Onlar haklarında açılan işkence davasında yargılanmaktan Demokrat Parti iktidarının çıkardığı “af kanunu” ile kurtulmuşlardır. Özellikle Kazım Alöç, Türkçülere olan nefretini Irkçılık-Turancılık Davası’nın savcısı olarak da, davanın sonuna kadar sürdürmüştür. Davanın savcılığını yapan Kazım Alöç ile birlikte I. Sıkıyönetim Mahkemesi’nin yargıçları olan Başkanı Tümgeneral Yusuf Ziya Yazgan, Duruşma yargıcı Yarbay Cevdet Erkut ve 3. üye Albay Galip Kaan da tarafsızlıktan uzak bir dava yönetimi icra etmişlerdir. Duruşmalar sırasında sanıkların sözleri sık sık kesilmiş, söylediklerinin çoğu tutanağa eksik ve aslı değiştirilerek yazdırılmış, sanıkların dinlenmesini istedikleri tanıklar dinlenilmemiş, böylece davanın bütünü ile aydınlatılması önlenmiştir. Özellikle Kâzım Alöç, duruşmalar boyunca sanıklara hakaret etmekten geri kalmamıştır. Bir duruşma sırasında kötü şartlardan ve işkence edilmesinden yakınan bir sanığın sözüne karşı, davanın savcılık makamını işgal eden Kâzım Alöç, büyük bir pervasızlıkla,

Efendim! Biz bunları huzurunuza misafir olarak değil, hükümeti devirmek isteyen vatan hainleri, katiller ve caniler olarak sevk ettik. Kendilerini Perapalas Oteli’nde oturtacak değildik. Bunları huzurunuza reisi cumhur namzedi olarak da çıkarmadık. Onun için elbette her nevi zulmü görmüşlerdir ve göreceklerdir.[7]

demekten çekinmemiş, mahkeme kurulu üyeleri de onu sessizlikle dinlemiş, sanıklarca aynen teyit edilmiş bulunan o çirkin sözler, Avukat Kenan Öner tarafından yapılan ısrarlı isteğe rağmen, tutanağa geçirilmemiştir. Öte yandan Türkçü sanıklara işkence yapıldığını açıkça ortaya koyan, hakaret ve peşin hüküm niteliğinde olan bu sözlerin mahkeme kurulunu oluşturan kişilerce “hoş” karşılanmış bulunması, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin yönettiği duruşmaların seyir durumunu açıklar niteliktedir. Tarafsızlık değil, bir taraflılık belirtisi ortaya koyan bu tutum, duruşmalar boyunca sürdürülmüştür. Kısacası, Mahkeme Kurulunun tutumu yüzünden savcının yapılan işkenceleri ağzından kaçırdığı bölümler tutanağa geçirtilememiştir.

 

[1]Bu Resmî Tebliğ ve söylevin metinleri için, bk. Irkçılık-Turancılık, Ankara: Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1944. 5-8. ss.; Necmeddin Sefercioğlu, 3 Mayıs 1944 ve Türkçülük Dâvâsı. Ankara: Türk Ocakları Ankara Şubesi, 2009. 59-62. ss.

[2]  Atsız, “Alaylı Âlimler”, Orhun, 5 (Mart 1934). 102-105

[3]  Yağmur Atsız, Ömrümün İlk 65 Yılı. 2. bs. İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı, 2006. 202.

[4]  Talat Ülker, Aynı Eser, 61

[5]  Reşide Sançar, Zonguldak’a atandığı kendisine bildirilmediği için oradaki görevine 2 ay sonra başlayabilmişti. Bu atamayı sorgulamak için Istanbul’a gelen öğretmen Ziya Özkaynak aracılığı ile öğrenebilmişti. Anlaşılan, ona duyurulmadan atamanın süresi geçirilecek, göreve başlamadığı gerekçesiyle görevine tümüyle son verilecekti.

[6] Bu Komisyon raporu ile çok acele ve özensiz hazırlandığı hemen anlaşılan 47 kişilik “Irkçılar ve Turancılar listesi ve  İçişleri Bakanı’nın imzasını taşıyan genelge için, bk. Yıldırım, Aynı Eser, 219-230. s.; söz konusu listenin düzeltilmiş ve abece sıralı listesi için, bk. Sefercioğlu, Aynı Eser,  63. s. Bu rapor ve genelge, Hilmi Uran’ın da  Türkçülük karabasanında aldığı rolü açıkça gösteriyor.

[7]  Orkun’dan Sesler: 1944’ten Hâtıralar. Orkun, 9 (01 Aralık 1944),  9

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları