21’inci Yüzyıl’da kaybolan Türk devlet anlayışı – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______29.05.2018_______

21’inci Yüzyıl’da kaybolan Türk devlet anlayışı

Hakan Paksoy

“Yüce Tanrı devlet güneşini Türklerin burçlarından doğurmuş,

onlara Türk adını Kendisi vermiş ve onları yeryüzünün hakanı kılmış…“

Kaşgarlı Mahmut

Divan-ı Lugâti’t-Türk

Türk Milleti ve devletimiz 24 Haziran yaklaştıkça, o dar geçide biraz daha yakınlaşmaktadır. Seçim süreci ve gündemin yoğunluğu içinde farkında olunmayan ve gelecekte bizi kaosa götürebilecek meseleler bizi beklemektedir. Birçok konudan bizce en önemlisi, Türk devlet anlayışından uzaklaşılmakta olduğudur.

On altı yıldır iktidarını sürdüren AKP, daha en başından itibaren Türk kimliği ile amansız bir mücadeleye girmiştir. Siyasetleri ideolojik bir zeminde büyüyen bu anlayış, halen bütün hızıyla mücadelesine devam etmektedir.

Bu mücadelede yeni bir döneme girilmek üzeredir. Bu hususta önemli işaret fişekleri atılmaktadır. Bunlardan birisi de AKP genel başkanının 17 Mayıs 2018 günü partisinin genel merkezinde verdiği iftarda görülmüştür.

Ancak önce Türk devlet anlayışı hakkında kısa bir açıklama önemli ve zaruridir.

Türk Devlet anlayışında kağan budunun en üst makamıdır. Orhun Abideleri: Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı… (Kül Tigin Abidesi, güney yüzü 1)” diye başlar, “Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk Milletinin ilini [devletini] töresini [hukukunu, yasasını] tutuvermiş, düzenleyivermiş. (Kül Tigin Abidesi, doğu yüzü 1)” der.

Boğulacaksan büyük denizde boğul mevzuat denizinde değil…

Töre yani hukuk devletin temelidir. Bugünün Türkiye’sine baktığımızda ise yasayı fiili duruma uygun hale getirmek için anayasa değişikliği yapan bir devlet görülmektedir. Önce bir kararın icra edilmesi, sonra bu yapılana uygun mevzuat yazılması sıradanlaşmıştır.

Bunun en üst düzeyde üç örnek durumu çok açık bir şekilde ortaya koyacaktır.

İlki, Suudi Arabistan ve BAE’nin özel kuvvetleri ile Katar emirine karşı yaptıkları darbe girişimine, Katar’la aramızdaki askeri eğitim anlaşması gereğince orada bulunan askerlerimizin, Emir’in sarayının etrafını çevirerek koruma altına almasıdır. Katar’daki gelişmelerden kamuoyunun haberi olmamıştır. Olay 5 Haziran 2017 gecesi gerçekleşmiştir. Olanlardan, sadece bir gazete, o da 26 Haziran 2017 günü, yani olup bittikten 20 gün sonra bahsetmiştir.

Gazetenin haberine göre iki yüz askerimize operasyon emrinin verilmesi ve savaş uçaklarımızın motorları çalışır vaziyette havalanma emrini beklemiş olması, bir savaşın eşiğinden döndüğümüzü göstermektedir.

Katar’daki bu gelişmenin yazı konumuzu ilgilendiren esas kısmı, Katar’la yapılan anlaşmanın, hükümet tezkeresi olarak, hadiseden üç gün sonra, 8 Haziran 2017 günü TBMM onayına getirilmesidir. Anayasa’nın 90 ve 92’inci maddelerinde yazılı olan, uluslararası bir anlaşmanın Meclis onayından sonra yürürlüğe girmesi ve yabancı ülkelerde asker bulundurma yetkisinin mecliste olması hükümlerine göre, yapılması gerekenler olayın arkasından gelmiştir.

Yine; 92’inci maddeye göre TBMM’nin uhdesinde olan savaş ilanı yetkisine rağmen, Meclis’in haberi olmadan bir savaşın eşiğinden dönmüş olmamız da başka bir tartışma konusudur.

İkinci örnek Millî Güvenlik Kurulu toplantılarıdır. MGK’nın toplantısını nasıl yapacağı kuruluş yasasında yazılıdır. Buna göre, üyeleri ve ihtiyaç duyulan hallerde ilgili bakan ya da bürokratın sadece konu ile sınırlı olmak kaydıyla, bilgi verdiği şekilde toplantı yapacağı belirlenmiştir. Ancak 2014 Cumhurbaşkanı seçimlerinden sonraki ilk toplantıdan itibaren, Cumhurbaşkanı Özel Kalem Müdürü ve daha birçok görevlinin katılmasıyla yapıldığı basından müşahede edilmektedir. Mevcut yasada bir değişiklik halen yapılmamıştır.

Üçüncüsü ise 2004 yılındaki MGK 24 Ağustos 2004 tarihinde yaptığı toplantıda, Fethullahçı terör örgütü (FETÖ) tehlikesinin işaret kararın Hükümete tavsiye edilmesine kararı almıştır. Ancak bu karar Bakanlar Kurulu gündemine getirilmemiştir. Elbette MGK kararları tavsiye niteliklidir ama bakanlar Kurulunun gündemine alınması zorunlu olsa gerekir. Bu davranışın Milletin karşısına, hain 15 Temmuz Darbe girişimi olarak çıkması da yaraya tuz basmaktadır.

Cumhurbaşkanı ve Başbakanın “mevzuata takılıp durmayın” sözleri hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Gazete arşivlerine girildiğinde bunlar hemen görülecektir. Bu yönetim anlayışı, devletin bütün kademelerine hâkim olmuş, sistemin ahengini ortadan kaldırmıştır. Ahengin kaybolması bugünü çok zora sokmuş, yarınları da tehlikeye atmıştır.

Orhun Abidelerinde, “Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, … bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk Milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış(6), kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş(7). (Kül Tigin Abidesi, doğu yüzü 6-7). de denmektedir ki günümüze çok önemli bir uyarıdır.

“Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu ölmek için türemiş.” (Kül Tigin Abidesi, kuzey yüzü 10)

16 Nisan 2017 referandumu ile yapılan anayasa değişikliği partili cumhurbaşkanı sistemini getirmiştir. Ayrıca bütün değişiklikler içinde sadece bu madde derhal yürürlüğe girecek şekilde düzenlenmiştir.

Ancak Cumhurbaşkanının ne zaman cumhuru ne zaman partisini temsil ettiği belli değildir; karışıklığa yol açmaktadır. Mesela Avrupa’daki Türklere seçim propagandası parti başkanı kimliği ile yapılmaktadır. Ama batılı devletler gelmeyin dediğinde, Avrupa’da yaşayan Türklerle Bosna Hersek’te buluşma kararı aldıklarını belirten Türkiye Cumhurbaşkanıdır.

Ayrıca; Makamın doğası gereği görev süresinin bütünlüğü içinde cumhuru temsil etmesi doğal iken, konuşmalarında, zaman zaman, Türk Milletinin yarısından fazlasını temsil edenleri karşısına alarak sarf ettiği sözler ve bunlara verilen cevaplar, Türk Devlet anlayışında büyük erozyona sebep olmaktadır.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanının parti faaliyetlerinden bahsedilirken AKP Genel Başkanı unvanını kullanmak Türk Devlet anlayışının korunması açısından önem arz etmektedir.

İşte, girişte bahsedilen iftar konuşması da böyle bir ayrıma bizi mecbur kılmaktadır.

Partisinin genel merkezinde, milletvekillerine verilen iftarda konuşan AKP Genel Başkanı: “Benim gözümde 26. Dönem TBMM, I. Meclis’ten sonraki ikinci kurucu Meclis’tir. Sizler daha Bismillah derken Türkiye’yi, kaostan kurtardınız. … Sizler, herkesin hayalini gerçeğe dönüştürüp ülkemizi yeni bir yönetim sistemine kavuşturdunuz. Kurucu sıfatını siz hak etmeyeceksiniz de kimler hak edecek?” demiştir.

Tarih bize göstermektedir ki kurucu meclisler, ya hukuk dışı yolla (darbe) ya da savaş gibi olağanüstü bir şekilde millî egemenliğin temsilcisi devletin yıkılması sonucunda oluşurlar. Bu değişim iki şekilde tezahür edebilir. Birincisi; yönetim şekli aynı kalır, yönetenler değişir; yeni anayasa yapılır. Bunun örneği 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleridir. İkincisi; hem anayasa, rejim ve yönetenler, hem de egemenliğin temsilcisi devletin yapısı değişir; ama sahibi olan bir millet aynı kalır.   Buna örnek de İstiklâl Harbi ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşudur.

Özellikle yapılacak temellerden başlayan düzenleme ile rejimin, egemenliğin ve temsilcisi milli devletin meşru güç kaynağı (sahibi) değişirse,  var olan yıkılır,  yerine bambaşka bir devlet kurulur. Ki bunun da öyle oylamayla, referandumla ya da benzer yollarla gerçekleşmesi mümkün değildir; çünkü meşruiyeti yoktur. Hele, tartışıldığı gibi %51’lik oyla hiç mümkün değildir. Zira tarihin bilinmeyen asırlarından gelen ve bilinmeyen asırlarına akıp gidecek olan bir millete ait egemenlik; tuzaklarla, aldatmalarla bir anda sağlanabilecek bir ekseriyete kurban edilemez. Tarihe bakıldığında, gerek Türklerde gerekse diğer milletlerde böyle olduğu görülecektir.

1982 Anayasasının %92’lik kabul oyunu, askeri idarenin baskısı altında olduğu söylemiyle reddedenler, Olağanüstü Hâl (OHAL) altında yapılan bir referandumun tartışmalı sonucuyla nasıl meşruiyet sağlayacaklardır? 

Birinci meclis kurucu mudur?

Birinci Meclis tam anlamıyla kurucudur. Vatanın büyük bir kısmı işgal altındadır. Her parça kendi başına bir şeyler yapmaya çalışmakta, çareler aramaktadır. Asayiş sağlanamamakta, işgal kuvvetlerinin yanında eşkıya da hüküm sürmektedir. Halk; canını, malını, ırzını ve namusunu nasıl koruyacağını bilemez haldedir.

Ayrıca ve en önemlisi de devletin başkenti işgal edilmiş ve egemenliğin temsilcisi işgal güçlerinin esiridir. Yani bir anlamda artık devlet yok hükmündedir de.

Bu şartlar altında kurulan Birinci Meclis, Türk Milletine dayanarak istiklâl mücadelesi vermiştir. Meclis üyeleri, Ankara’ya bizatihi bu amaçla seçilip gönderilmiştir. Dolayısıyla TBMM, kurucu olma vasfını tam anlamıyla, şeksiz ve şüphesiz taşımaktadır.

Ya bugünkü meclis… Kurucu mudur?

Bir an için Cumhurbaşkanının çok sık tekrar ettiği “istiklâl mücadelesi yapıyoruz” açıklamalarına baktığımızda da, bu döneme kurucu sıfatını hak ettirecek bir ilişki kurulamamaktadır. Öncelikle istiklalimiz kaybedilmemiştir. Güdülen yanlış siyasetin sonucu devlet zayıflamış, bunu fırsat bilenler içeride ve dışarıda saldırıya geçmiş olabilirler. Yanlıştan dönüldüğünde, bu ihanetlerin de üstesinden gelineceğine şüphe yoktur. Memleketin bu hali bahane edilip “istikâl mücadelesi” ve “kurucu meclis” gibi ifadeler kabul edilemez.  Devamlı soyut, muğlak ve muhayyel bir tehlikeden bahsedilmesi dikkat çekicidir. Daha önceleri hiçbir yetkili böylesine tehlikelerden söz etmezken, 16 yıl içinde yaşanan acıların sonunda sık sık “beka” tehlikesine vurgu yapılması nasıl bir ihtiyacın gereği olabilir? Bunun sorumluları, her türlü tehlikeyi bertaraf etmeyi değil de, neden çözüm olarak “değişimi”, “kurucu meclisi”’ ve “2023’de yeni bir cumhuriyeti” dile getirmektedirler?

Ülkemizde, terör örgütünün partisi hariç, hiçbir parti seçim beyannamesinde Devletin yeniden kurulması anlamına gelebilecek herhangi bir cümle de kurmamıştır. Türk Milleti beş yıllığına yönetme yetkisi verirken, kimseye, devletimizin kuruluş esaslarını değiştirerek başka bir devlet haline getirme hakkını tanımamıştır. Dolayısıyla bu açıdan da kimse kurucu sıfatını kullanamaz.

Peki, Türk Milletinin hukukuna rağmen kurucu sıfatının kazanılabilmesi için kurulacak yeni devlet nasıl olacaktır? Egemenliğin sahibi mi değişecektir?

Bu soruların cevabı AKP Genel Başkanının, 6 Mayıs (2018) günü İstanbul İl Kongresinde (ve her fırsatta) “Bu rabiadan taviz yok. Çünkü her şey burada”dediği “Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak” diye mütemadiyen tekrar ettiği cümlelerindedir. Bu ifadelerde ismi olmayan bir millet vardır. İşaret edilen milletin, Anayasa’nın 6’ıncı maddesindeki, Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.” denilen, zaten tek ve bütün olan Türk Milleti olmadığı açık değil midir? Dolayısıyla kuruculuk, “Türk Milleti” yerine ismi ve dili olmayan dört parçalı “rabia” milletine(!) dönüş için gerekli olabilir. Ancak bunun nasıl olabileceğinden de yukarıda bahsedilmiştir.

Bilgisi eksik olanlara tarihteki Türk hakanları seslenir…

Bugün, Türk Devleti, kendini silahlı kuvvetlerinin ambleminde ortaya koymaktadır. Kara Kuvvetlerinin ambleminde kuruluş tarihi olarak M.Ö. 209 yazıyor yazmakta, yani “2227 yıl önce vardım, hala da varım” denilmektedir

Lehistan (bugünkü Polonya) kralı varisi olmadan öldüğünde, kral olmak için Dersaadete “istida edilince” ve talebi divanda görüşülüp uygun bulunduktan sonra, Fransız Henri’nin Lehistan’a kral yapılması için Lehistan Naipler Meclisine ferman eden ve Ferman-ı Hümayûn mucibince davranılmasını emreden II. Selim Han Türk hakanıdır.

Sarayın bahçesindeki bahçıvanı “pis Türk” diye azarlayan bir subaya, unutma ki onun padişahı da bir Türk diyen İkinci Abdülhamit de Türk kağanıdır.

Kendisini ziyaret eden Türk Ocağı heyetine; “Ben Osmanlı padişahı, İslâm âlemi halifesi, fakat her şeyden evvel Türk hakanıyım” diyen, Osmanlı Cihan Devletinin sondan bir önceki padişahı Mehmet Reşad, bu gerçeği haykırmaktadır.

Vatan toprakları üzerinde hak talep edenleri sadece çizmelerini giydiğini göstererek baş eğdiren Atatürk de Türk Cumhurbaşkanıdır.

Bu devleti ve devletin sahibi olan milleti yöneten ya da yönetmeye talip olanlar;

Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milletinin, cihan devleti geleneği olan bir devlet ve millet olduğunu, dünyayı adaletle yönettiği ve yönlendirdiğini, bunun bir yücelik ifade ettiğini ve binlerce yıldan süzülüp gelen ve devam eden devlet anlayışı ile Türk kimliğinden asla vazgeçilmeyeceğini hiç unutmamalıdır.

Bu, vatan yaptığımız coğrafyamızda ve dolayısıyla dünyada yaşayabilmenin temel şartıdır.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları