Alparslan Türkeş hatıraları – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______27.09.2018_______

Alparslan Türkeş hatıraları

İbrahim Metin

 

Türkân Hacaloğlu konuştuğu sırada yanında sırasıyla Çağrı Türkeş, Sadi Somuncuoğlu ve İbrahim Metin.
Türkân Hacaloğlu konuştuğu sırada yanında sırasıyla Çağrı Türkeş, Sadi Somuncuoğlu ve İbrahim Metin.

                                                                         Ankara Türk Ocağı aramızdan ayrılan Türkçüleri anmak için paneller tertipledi.
Bu panellerde yapılan konuşmaları rahmetli Yücel Hacaloğlu
“Dört Türk Büyüğü” başlıklı bir kitap hâline getirdi.
Bu yazı, 8 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen
“Vefatının yirminci yılında Alparslan Türkeş” panelinde
İbrahim Metin’in yaptığı konuşmanın çözümüdür.

Ben sizlere Alparslan Türkeş’le ilgili hatıralarımı kısaca anlatacağım; ama bunlar uzun askerlik hatıraları gibi uzun olmayacak. Alparslan Türkeş’le tanışmamız, Türk Ocağı Gençlik Kolları’nı kurduğumuz yıllardaydı. Osman Turan’ın Genel Başkan ve Sadettin Bilgiç’in de Türk Ocağı Müdürü olduğu dönemde ilk defa biz, gençlik kollarını kurduk. Sene yanılmıyorsam 1959 idi. Bütün fakültelerde gençler arasında teşkilatlanmak istiyorduk. Her fakültede bir kişi olsa kâfiydi; ama her fakülteden bir kişi bulmak da kolay değildi. Fakülteye yeni başlamıştık. Sadi Bey’le Ticaret Lisesi’nden itibaren arkadaştık. Yeni yeni genç insanlarla tanışmak için aramızda çeşitli işaretler geliştirmiştik. Mesela otobüste gözümüze kestirdiğimiz birisi olursa ayağına basıp ‘Pardon’ diyecek, sonra da onunla tanışarak kazanmaya çalışacaktık.

Türkeş Bey’i susturmak!

Öyle bir dönemde düzenlediğimiz faaliyetlerden birisi de 30 Ağustos Zafer Günü kutlaması… Programı planlama aşamasında konuşmacıların kimler olacağına karar verirken bir konuşmacının da ordu mensubu olmasının iyi olacağına karar verdik. Çağırdığımız ordu mensubu konuşmacı da Yarbay Alparslan Türkeş. Ben o günün organizatörü olarak her konuşmacıya belirli süreler ayırarak programı hazırlamıştım. Bunu yaparken farkında olmadığım şey, Alparslan Türkeş’in konuşmacı olduğuymuş meğer. Yarbay Alparslan Türkeş, konuşma sırası kendine geldiğinde kürsüye çıktı ve başladı konuşmaya. Konuşma uzadıkça uzadı. Bense programım sarkıyor diye telaşlar içindeyim o sırada. Perdenin aralığından ‘Yarbayım tamam vaktiniz doldu…’ diye sürekli olarak sesleniyorum; ama Alparslan Türkeş bana aldırmıyor ya da beni duymuyor. Sivil olsa mikrofonu kapatacağım ve sorunum bitecek; ama karşımdaki rütbeli bir asker ve biz orduya saygı duyarız. Böylelikle ilk münasebetsizliğim bu oldu, sonra da münasebetsizliğim kaderim oldu. İşte Alparslan Türkeş ile böyle bir münasebetsizlik aracılığıyla tanışmış oldum.

27 Mayıs İhtilali’nin hazırlığı döneminde, Ankara ve İstanbul’da 27-28 Nisan öğrenci olayları yaşanıyordu. Biz de bu yapılanlardan solcuları sorumlu tuttuğumuzdan karşı devrimci gibi hareket ediyorduk. Nereden geldiğini bilmiyordum; ama bana bir yerlerden gece sokağa çıkma yasağı kartı gelmişti. Kızılay’da öğrenci olayları yaşanırken biz de Kızılay’daydık. O sırada sivil kıyafetler içinde Alpaslan Türkeş ile rastlaştık. Tabii biz onunla dertleşeceğiz diye düşünürken Alparslan Türkeş bu işlere karışmadan kenarda durmamızı söylemişti bize. O sırada da Ankara Türk Ocağı İdare Heyeti yeni seçilmişti. Türk Ocağı İdare Heyetine, Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’in Türkçü olduğunun söylenmesini istemişti. Biz Alparslan Türkeş’in sözünü elbette ki dinlemiştik ve kendisiyle ikinci şahsi görüşmemiz de böylelikle yaşandı.

Galip Ağabey’i ihtilale uyandırmak

27 Mayıs gecesi ben, Ankara Yenimahalle’de oturuyordum. Tesadüf bu ki Sadi Bey de bizde yatılı misafirdi o gece. Annemler evde değildi, Konya’ya memlekete gitmişti. Ben sabahları erken kalkardım. Kalktım ki bir hareketlilik var ortalıkta. Sadi’yi de uyandırdım. İhtilal olmuş. Hemen radyoyu açtık. Radyoda spiker konuşuyor, o konuştukça da biz basıyoruz kalayı. Sonra Sadi evden ayrıldı. Türk Ocağına gittik.

Türk Ocağında da en önemli problemlerden birisi Galip Erdem’i uyandırmaktı; ama bu vazifeyi bizden önce yapan şimdilerde rahmetli olan arkadaşımız Metin Erson’du. Türk Yurdu’nda çalışırdı. Galip Erdem, Türk Ocağının üst katında Rıza Şah Pehlevi’nin de misafir olarak kaldığı odada, yani Pehlevi’nin karyolasında yatardı. ‘Galip Ağabey, kalk!’ diye kapıyı yumrukluyorlardı. Galip Erdem’e böyle bir teşebbüste bulunduğun zaman ilk dinleyeceğin laf ‘Defol!’; çünkü sabaha kadar okur, düşünür ve yazar, sabaha karşı yatardı. Sabah da akşama yakın bir saatte ancak kalkardı. Bunlar ‘Galip Ağabey, ihtilal oldu.’ demişler. Galip Erdem de ‘Ulan, bu sefer de beni uyandırmak için ihtilali mi uyduruyorsunuz’ demiş. Neticede büyük meşakkatlerle Galip Erdem’i uyandırmışlar. Biz de Türk Ocağına geldiğimizde Galip Erdem uyanıktı.

Zeki Sofuoğlu’na gidiyoruz

Biz ne yapalım? Çünkü dertleşecek birileri lazım. Kime gidelim? ‘Zeki Sofuoğlu’na gidelim.’ dedik. Burada (Ankara Türk Ocağı salonunda- Editör) Türk Ocağı Başkanı olarak fotoğrafı da var. Zeki Sofuoğlu 1944 yılının mağdurlarından veya kahramanlarındandır. Zeki Sofuoğlu aynı zamanda ticaret lisesinde bizim müdür yardımcımızdı. Biz bu işlerle ilgili olduğunu çok sonraları öğrendik. Zeki Sofuoğlu, İstiklal Marşı törenlerinde kimseyi kıpırdatmazdı ve bu konuda son derece titizdi. Biz de Zeki Sofuoğlu’nu o titizliği ile bilirdik. O sıralarda milliyetçi aylık bir dergi, şu anda adını ve sanını hatırlamıyorum; ama bir muhabir arıyormuş. Ben de ona muhabir olmak istedim. Ben ortaokuldan itibaren biraz faaldim. Hatta bizim Namık Kemal Bey diye bir ticaret hukuku hocamız vardı, o beni tahtaya çağırırken numaram veya adımla değil, ‘Sosyal adam, tahtaya gel’ diye çağırırdı. O faaliyetler dolayısıyla ben o derginin muhabiri olmak istemiştim. Zeki Sofuoğlu’nun haberi olmuş ve bana o dergiye muhabir olmamamı söyledi. Alparslan Türkeş de Orkun Dergisi’nde ‘Kazanoğlu’ takma ismi ile makale yazdığı ve yazısı çıktığı için 1944 olaylarında mağdur veya bu olayların kahramanı olmuştu. Zeki Sofuoğlu’nun bu tecrübesi olduğu içindir ki benim o dergiye muhabir olmamı engellemişti. Tabii biz bunları çok sonradan öğreniyoruz.

İhtilale sevinmek ve tarihî mektuplar

Zeki Sofuoğlu’nun evine gittik. Kapıyı çaldık. Atatürk Lisesi’nin hemen arkasında bir yerde oturuyordu. Kapıyı açar açmaz ‘Gözümüz aydın!’ dedi. ‘Hoca herhalde olayların etkisiyle kafayı üşüttü.’ diye düşündük. İçeriye girdik ve ‘Niçin gözümüz aydın, hayrola hocam?’ diye sorduk. ‘Radyoda konuşan kimdi?’ diye sordu bize. Biz birbirimizin yüzüne bakmaya başladık. ‘Kimdi?’ ‘Türkeş’ti.’ cevabını alınca ‘Yaa öyle mi?’ diyerek sevinç çığlıkları atmaya başladık. O andan sonra bir dönüşümüz var ki. Doç marka taksinin arkasında adeta boğuşuyoruz, birbirimizin üzerine atlayıp tebrik ediyoruz. Niçin? ‘Milliyetçiler ihtilal yaptı!’ diye. Tabii geç fark ettik taşın sert olduğunu. Sonra malum olaylar oldu. 13 Kasım’da yurt dışına sürülmeleri falan. Ben o dönemi kitaplaştırdım. ‘27 Mayıs 14’ler ve Dündar Taşer’ adıyla da yayınladım. Dündar Taşer vefat edince elindeki bütün mektuplara ve evraklara el koydum. Onları tarih sahnesine çıkarabilmek için kitap haline getirdim. Orada Alparslan Türkeş’in kendi el yazısı ile Dündar Taşer’e yazdığı mektuplar vardı. Yalnız onun değil, diğer Ondörtlerin de mektupları vardı. Beni orada esas ilgilendiren Dündar Taşer’in yazdığı mektuplardı ki sadece dört taneydi. Alparslan Türkeş’in çok mektubu vardı. Muzaffer Özdağ’ın da vardı. Hem eşi Gönül Hanım’a hem de oğlu Ümit Özdağ’a sorduğumda dediler ki “Alparslan Türkeş bu mektupların hepsini İsviçre’de bir bankanın kasasında muhafaza etmek için bizden topladı. Onun için bu mektuplar bizde yok. Bu mektuplar sizlere intikal etmediyse o zaman bu mektuplara sahip çıkın. Bu mektuplar da Türk siyasi tarihine girmiş olsun. İsviçre’de banka kasasında imiş.” Bu mektuplar Türk milliyetçilik tarihî ve 27 Mayıs Dönemi’ne ait çok kritik şeyleri içeriyor. Tabii Alparslan Türkeş’in 1944 tecrübesi de olduğu için -orada her ev darmadağın edilmiş vaziyette idi- tedbirini böyle almıştı.

Sonra Milliyetçi Hareket Partisi adını alması döneminde, yani Alparslan Türkeş yurda döndükten sonra, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) gidip siyasi mücadeleye başladığı dönemde Sadi Bey’i, gençlik işlerini yönetmek ve yönlendirmekle görevlendirmişti. Biz de Türk Ocağı’nda birlikte yetişip sıkı arkadaşlık ve fikirdaşlık içinde olduğumuz için bir takım halinde Sadi Bey’in etrafında idik. Bunlar kimlerdi? Galip Erdem en başta olmak üzere, İskender Öksüz, ben, Reşat Genç, İsmail Aka, Halil Özyıldız gibi isimlerle on-on iki kişi kadar vardık. Gençlik işlerini yönetiyorduk. Gençlik çığ gibi büyüyordu. Onlara fikir vermezsen serseri mayın gibi olurlardı.

Genel Kurul soldan sağa: Sadi Somuncuoğlu, Mustafa Kemal Erkovanlı, İbrahim Metin, Alparslan Türkeş, Necati Uslu, Nihat Yazar, Hasan Çulhaoğlu, Sıtkı Çörtoğlu, Sadrettin Tosbi, Yaşar Ayıkbilgin.
Genel Kurul soldan sağa: Sadi Somuncuoğlu, Mustafa Kemal Erkovanlı, İbrahim Metin, Alparslan Türkeş, Necati Uslu, Nihat Yazar, Hasan Çulhaoğlu, Sıtkı Çörtoğlu, Sadrettin Tosbi, Yaşar Ayıkbilgin.

Yayın organı arayışı: Devlet Dergisi

Fikir vermek için de bir yayın organı gerekli idi. Bu yoktu. ‘Ne yapalım?’ diye düşünürken o dönemde ‘Bayrak’ ismiyle çıkan bir dergi aklımıza düştü. Derginin basıldığı Ayyıldız Matbaası’nın sahibi de Hami Karatay’dı. Milliyetçi bir havada çıkıyor; ama makas usulü çıkıyor, yani orijinal yazılarla değil, oradan buradan alınmış yazılarla çıkıyordu. Bayide satılmıyor sadece kütüphanelere dağıtılacak kadar basılıp Millî Eğitim Bakanlığı’na satılıyordu. ‘Bu dergiyi gidip konuşarak sahiplenelim.’ dedik. Bir ekip olarak gittik; ancak ekipte kimler vardı hatırlamıyorum. Dedik ki ‘Siz derginizin yazı işleri müdürlüğünü bize verin, derginizi bayide satılır hâle getirelim. Parası, kârı size ait olsun. Biz dergiyi daha popüler hâle getirelim. Bizler üniversitede milliyetçi asistanlarız.’ Adam da bize dedi ki ‘Çeşit çeşit milliyetçi var. Türkeş gibi ırkçılar var. Siz hangi çeşitsiniz?’ Bunun üzerine kararımızdan vazgeçip Türk Ocağına döndük. Halbuki Nejdet Sancar’ın kitaplarını filan basardı. Durum böyle olunca ben ‘Kendimiz çıkaralım.’ dedim. Bu sefer de arkadaşlar ‘Paramız yok nasıl çıkaracağız?’ dediler. ‘Israrla beceririz. Aylık herkes bir ödeme yapsın ve bir yıl müddetle bunu taahhüt etsin.’ dedik. Bu kararla listeler yaptık. Dergi çıktığı müddetçe bedava olarak abone olmayı taahhüt ettik. Sağ olsun arkadaşlar bu desteği yaptılar. Sonra da 1969 yılında Devlet Dergisi’ni çıkarmaya başladık. Ticari işlerle ben ilgilenirdim. Sadi Bey ise ağırlıklı olarak vatan kurtarma işleri ile uğraşıyordu. Genel İdare Kurulu seçimleri yapılırken Alparslan Türkeş, Sadi Bey ve beni de Genel İdare Kurulu listesine yazmıştı. Biz seçildik. Yani partinin ‘Milliyetçi Hareket Partisi’ adını ve ‘Üç Hilal’ amblemini akdığı 1969 Adana Kongresi’nde bizi de Genel İdare Kurulu’na yazmıştı Türkeş Bey.

Bilinen ajan

MHP 1969 yılında kurulmadı. MHP eğer 9 Şubat 1969’da kurulmuş ise 8 Şubat günü Alparslan Türkeş hangi partinin genel başkanıydı? Yani bu parti 1948’de kuruldu. Kenan Ömer, Fevzi Çakmak ve arkadaşları tarafından sonra Cumhuriyetçi Millet Partisi oldu. Sonra Köylü Partisi lideri Remzi Oğuz Arık bir uçak kazasında şehit olunca, bu defa oldu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi. CHP diye bir parti mi vardı? Halk Fırkası vardı.

1969 kongresinde seçilince biz kendimizi bu göreve layık görmedik. Türk Ocağı’nda görev dağılımı yapılırken Alparslan Türkeş’e Sadi ile birlikte çıkıp dedik ki, ‘Biz istifa edelim bu göreve daha layık arkadaşlar gelsin. Biz yine gençlik işleri ile uğraşalım. Sizin görevlendirdiğiniz arkadaş bu işi beceremez.’ Alparslan Türkeş de ‘Hele girin bir toplantıya.’ dedi. Toplantıya girdiğimizde baktık ki biz kendimizi bayağı iyi yetiştirmişiz. Sonra da zaten Sadi Bey, genel sekreter yardımcısı oldu, ben de genel muhasip yardımcısı oldum. Biz tabii devam ettik. Şunu da zikrederek konuyu kapatayım. Ben genel muhasip yardımcısıyım; ama Genel Muhasip hep kendi işleri ile meşguldü. Görevi ile hiç uğraşmıyordu. Yüksel Caddesi’nde iki katlı bir binada oturuyoruz. Bina kaloriferli; ama parasızlıktan dolayı kaloriferleri yakamıyoruz. Bu sebeple de Alparslan Türkeş kışın odasında sürekli paltoyla oturuyordu. Bir de Alparslan Türkeş’in özel kalem müdürü vardı. Alparslan Türkeş’e bir gün dedim ki ‘Bu görevliyi niçin tutuyoruz, gönderelim.’ Alparslan Türkeş de ‘Bunu gönderirsek o zaman bilmediğimiz birini vazifelendirirler. Onu tanıyıncaya kadar da zaman geçer. Nasıl olsa bunu tanıyoruz.’ dedi. Yani Alparslan Türkeş, görevlilerin bedava kullanmayı severdi ve düşüncesi de böyleydi.”

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları