Alparslan Türkeş’li yıllar – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______03.10.2018_______

Alparslan Türkeş’li yıllar

Sadi Somuncuoğlu
Ankara, 15 Nisan 1978, Büyük Yürüyüş, soldan sağa; Mehmet Doğan, Gün Sazak, Alparslan Türkeş, Sadi Somuncuoğlu, Turan Koçal.
Ankara, 15 Nisan 1978, Büyük Yürüyüş, soldan sağa; Mehmet Doğan, Gün Sazak, Alparslan Türkeş, Sadi Somuncuoğlu, Turan Koçal.

Ankara Türk Ocağı’nın aramızdan ayrılan Türkçüleri anmak için

düzenlediği panellerde yapılan konuşmaları rahmetli Yücel Hacaloğlu

“Dört Türk Büyüğü” başlıklı bir kitap hâline getirdi. Bu yazı, 8 Nisan 2017

tarihinde Türk Ocakları Ankara şubesinde gerçekleştirilen

“Vefatının yirminci yılında Alparslan Türkeş” panelinde

Sadi Somuncuoğlu’nun yaptığı konuşmanın çözümüdür.

Milliyetçilik, milletin bütününe aittir!

Bizim siyasi hayata başlayışımız rahmetli Alparslan Türkeş’in Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) Genel Başkanı olmasından sonraya rastlar. Alparslan Türkeş 1963’te yurda döndü. 1965 sonrasında da CKMP Genel Başkanı oldu. Millî Birlik Komitesi’nde beş buçuk ay kalabildi Alparslan Türkeş. 14’ler diye bir gruptular. Hindistan’a ve çeşitli yerlere sürülmüşlerdi. 27 Mayıs Türk milliyetçiliği tarihinde çok önemli bir kavşaktır. Önemi; Alpaslan Türkeş gibi bir şahsiyetin orada yer almasından kaynaklanıyor. Bizim yetişme yıllarımız ve geriye doğru bizden önceki nesillerin yetişme dönemlerinde Türk milliyetçilerinin büyükleri derlerdi ki; “Bizim siyasetle ilgimiz olamaz. Çünkü milliyetçilik milletin hepsine aittir. Bir partiye ait olursa öbürleri bunun dışında işlem görür. O zaman sınırlanır, gelişemez Türk milliyetçiliği. Onun için bizim işimiz araştırmak, okumak, kitap çıkarmak, dergi çıkarmak, dernek kurmak, vakıf kurmaktır. Toplumun zaten kendisine ait olan değerlere dayalı bu sistemi ve bu dünya görüşünü topluma biz yayarsak bütün milletvekilleri ve haliyle bütün partiler buradan Meclis’e giderler. Dolayısıyla kim hükûmet olursa olsun, buna göre memleketi kalkındırır.” Biz de doğrusu bunu çok dinledik ve inandık.

Alparslan Türkeş haklı çıktı…

Alparslan Türkeş ihtilale katılmakla buna itiraz etti. İddiası olan bir dünya görüşünün, bir fikrin iktidar olmaması halinde gelişme şansı yoktur. Ona hayat hakkı tanınmaz. Türk milliyetçiliğinin mutlaka devleti idare etmesi gerekir ve bunu sağlayacak iki sistem, demokrasi ve siyasi partilerdir. Meclis’e girmesi ve hükûmet olması lazım. Bu farklı iki düşüncenin 1960’tan sonra karşılaşması sonucunda rahmetli Alparslan Türkeş haklı çıktı; çünkü siyasi hayat demek, köydeki insanı da ilgilendiriyor, şehirdeki insanı da ilgilendiriyor, Cumhurbaşkanını da ilgilendiriyor, işçiyi de ilgilendiriyor. Sonuçta bir program savunuyorsunuz; ama dernek olunca laboratuvara konulmuş bir malzeme gibi sadece üyeleri biliyor. Onun dışında kimse bilmiyor. Hatta arkadaşlarımız bize acıyarak bakarlardı. ‘Bunlar çok iyi insanlar ama milliyetçilik diye yanlış bir yola sapmışlar ne yazık ki.’

Milliyetçi hareket ilerliyor…

CKMP çok küçük bir partiydi ve partinin içinde her cins insan vardı düşünce olarak. Komünist olan da vardı. Mesela Niyazi Ağırnaslı adlı Marksist ve Leninist bir senatör vardı. Alparslan Türkeş partide Genel Başkan olduktan sonra CKMP’den istifa etti. Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) kurdu. Dev-Genç ve Dev-Sol’un avukatlığını parasız yaptı. Böyle sıradan vatandaş olanlar var, milliyetçi olanlar var, ümmetçi olanlar var, menfaatçi olanlar var ki onlar daima çoğunluktadır. Böyle bir parti. Rahmetli Alparslan Türkeş partiye girince 14’lerin içinde yer alan diğer isimler de zaman içinde partiye katıldılar. İlk başta üç-dört kişi katılmıştı. Sonradan bunun sayısı ona çıktı. O askerler de siyaseti hiç yapmamışlar ve bilmiyorlar. Onların siyasetten anladıkları ve hayal ettikleri şeylerle hayatta karşılaştıkları arasında bir bağlantı kuramadılar. MHP bir dava partisi ve Türk milliyetçiliği davasıdır. Bir eğitim düzeni kurduk biz o zaman. Üniversitelerde öğrenci dernekleri açılıyordu. Oralarda sistematik bir eğitim düzeni kurduk. Dört hocamız vardı, birisi ODTÜ’de Bölüm Başkan Vekili İskender Öksüz’dü, diğerleri Kâmil Turan, Galip Erdem ve bir de Genel Başkanımız Alpaslan Türkeş’ti; ama Alparslan Türkeş programa tabi değil ve ne isterse onu konuşurdu. Diğer arkadaşlar belli bir programa göre konuşurlardı. Dersler birbirleri ile bağlantılıydı. Rahmetli Alparslan Türkeş de daha çok bir tarih bilinci uyansın diye tarihteki önemli olayları anlatırdı. Siz bir kitap yazarsınız anlatamazsınız da yaşanmış bir tarihî hadise milletin kaderinde müspet veya menfi sonuçlar doğurmuş olan o tarihî olay sizi sarsar. Hemen burada söyleyeyim benim bildiğim ve tanıdığım kadarıyla sonra Meclis’e girdik devletin üst düzey kademelerini gördük, bakanını, başbakanını, bürokrasisini gördük. Ben şimdiye kadar Alparslan Türkeş kadar tarih bilgisi güçlü olan ve şuurlu olarak tarihi bugünle birleştirip yorumlayan sağlam bilgisi olana rastlamadım. Sanki meslekten yetişmiş bir ilim adamı gibiydi. Tarih bilgisi kuru değildi.

Ülkü Ocakları açılıyor…

Kısa zamanda çok büyüdü bizim gençlik teşkilatımız. Üniversitelerde, fakültelerde dernekler açılıyor, o zaman öğrenci kulüpleri denirdi. Fikir Kulüpleri Federasyonu vardı, sonradan Dev-Genç oldu. Akıncılar vardı, Sosyal Demokratlar vardı. Adalet Partisi’nin Hür Düşünce Kulübü vardı. Bizim de Ülkü Ocaklarımız vardı. Ben 1967’de göreve başladım. 1968 sonuna geldiğimizde Türkiye’nin bütün üniversite, fakülte ve yüksek okullarında Ülkü Ocakları kuruldu. Sadece o fakültenin öğrencisi o derneğin üyesi sayılıyordu. Birbirleriyle her gün beraberlerdi. Çok sıkı bir kadro yetişti. Partideki bu fikrî yapılanmayı gören 14’lerden olup partiye girenler daha sonra bir bir istifa etmeye başladılar. 12 Mart 1971 olduğunda bir rahmetli Dündar Taşer, Ahmet Er vardı Alparslan Türkeş’in yanında. Çünkü onlar anlayamadılar bu işi. ‘Bu işler genç işi, bunlar niçin uğraşıyor bu işlerle?’ Ama o kadro 1969’dan itibaren üniversitelerden mezun olmaya başladı ve Türkiye’nin dört bir tarafına yayıldılar. Onlar motive edilmişti. ‘Gittiğiniz yerde bayrak sizin elinizde. Sokakta yürürken örnek insan olduğunuz tanıyanlar tarafından ibretle, imrenerek ‘Size baktıkları zaman keşke benim çocuğum da böyle olsa dedirteceksiniz.’ dedik. Sonra gençlerle otuz yıl sonra karşılaştığımızda ‘Örnek adam olacağım diyerek bize gençliğimizi yaşatmadınız.’ diyorlar.

Alparslan Türkeş projesi…

27 Mayıs’ı bitirmeden bir şey söyleyelim. O zaman projesi olan bir kişi vardı, o da Alparslan Türkeş. Belki bir iki de arkadaşı vardı fazla değil, Muzaffer Özdağ gibi. Numan Esin vardı, o sonra yolunu sapıttı. O zaman sol ideoloji çok güçlü idi, o tarafa kaydı. Projesi olan bir tek Türkeş vardı ve onun için çok dikkat çekti. ‘Albay ve ihtilalin güçlü adamı.’ filan dediler. Bu sebeple bütün okları ve husumeti kendi üstüne çekmişti. Üç buçuk ay içinde bazı şeyler söyledi o projesi ile ilgili. Sonra onlar gerçekleşti. Mesela TÜBİTAK’ın kuruluşu. Türk bilim politikasını biz belirlemezsek bu üniversitelerin hepsi kendi kafasına göre hareket ediyorlardı. Doktora tezleri Türk milletinin ihtiyaçlarına göre değil, ABD öve Avrupa’nın ihtiyacına göre hazırlanıyordu. Yani gelişmiş yüksek teknoloji ile ilgili ülkelerin problemlerine göre çalışıyordu bizim beyinlerimiz. Kendi meselemize göre çalışması lazımdı. Bilim politikası olursa kaynaklar en zaruri alanlara sevk edilmiş olurdu. Bunlar sonraları benimsendi; fakat daha sonra amacından saptı. Laboratuvar haline döndü orası. Bizim işlerimiz ne yazık ki böyle idi. Böylesi hayırlı, Türkiye’nin önünü açacak proje ve görüşlerin, direkt içine girilmezse saptırılıyor. Buna da ‘MASON taktiği’ derlerdi biz yetiştiğimizde. ‘Sizden görünür, aranıza girer ve sonra saptırır’ diye. Sonra Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) vardı. Türkiye’nin 1923’ten 2017’ye kadar kalkınma hızlarına baktığımızda en yüksek kalkınma hızı 1950-1960 döneminde ve bir de planlı dönemde yaşanmış; çünkü bir yılda toplanacak gelirlerden öncelikli olarak Türkiye’yi kalkındıracak hangi alanlara ödenek ayrılacağına karar veriliyordu. Bunun Türkiye’ye çok faydası oldu.

Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Kuruluşlar Davası

Turancı ve milliyetçi bir kişi olarak Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü için ilk teşebbüsü de Alparslan Türkeş yapmıştı ve nitekim bu kurum halen yaşıyor. Bugüne kadar Türkiyat’la ilgili çok değerli eserler yayımladı bilim adamlarımız. Ordu Yardımlaşma Kurumu da Başbuğ’un fikirleri arasında vardı. Demek ki sizin bir davanız varsa ve ne yapılacağı konusunda da önceden birtakım tespitleriniz ortaya çıkmışsa beş buçuk ay gibi buhranlı bir dönemde Türkiye için çok önemli şeyler yapılabiliyormuşsunuz, değil mi? Parti yönetimi ile ilgili 12 Eylül’de hakkımızda bir dava açıldı, biliyorsunuz. ‘Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’ adıyla açılan ve beş yüz civarında sanığı bulunan bu davanın dosyası 1967 sayfadan oluşuyordu. Savcı iki yüz yirmi sanık için idam cezası istiyordu. Bu davada savcı diyordu ki, ‘Türkeş faşist birisi olarak o faşist pençesi ile parti yöneticilerini öyle bir avucunun içine aldı ki, cinayet ve katliamlar karşısında istifa etmek isteyen kişiler korkusundan istifa edemedi.’ Faşist bir devlet kurmak istediğimizi iddia ederek idamımızı isteyen iddianame hazırladı; ama davalar bitince esas hakkında mütalaası istenince aynı savcı bu defa ‘İslami devlet kurmaktan’ diye iddiasını değiştirdi. Böylece faşistlik iddiasının ne kadar uydurma olduğu kendi itirafı ile ortaya çıkmış oldu.

Oylamasız toplantı olmazdı…

Bunları biz doğru dürüst anlatamadığımız için gençler de bilmiyor doğrusu. 1969’da Genel İdare Kurulu’na girdik ve 1980’e kadar beraber olduk. Alparslan Türkeş’le hükûmette iken de beraberdik, küçücük bir parti iken de beraberdik, hapishane de beraber olduk. Biz, 1980’e kadarki dönemde bütün kararları Divanda, Genel İdare Kurulu’nda ve Grup’ta gündemle ilgili müzakereler yapıp ardından her maddeyi oylamaya sunarak alırdık. Biz bu işleyişin her parti için geçerli olduğunu düşünürdük. Öteki partilerin durumu bilmiyorduk tabii. Eğer konu çok önemliyse ve kimin, nasıl oy kullandığı belli olmasın deniliyorsa kâğıt dağıtılırdı. Bir komisyon kurulur, toplar, kâğıdı sayar ve bir tutanakla genel başkana bildirirdi. En sonunda genel başkan bunu okurdu. Orta derecede önem arz eden bir konu ise el kaldırarak karar alırdık; ama konu üzerinde zaten uzlaşma sağlanmışsa o zaman oylamaya gerek olmazdı. Eksiksiz bütün toplantılara katıldığımı hatırlıyorum ve oylamasız hiçbir karar alınmazdı. Bir de önemli olan bir başka şey daha vardı. Alparslan Türkeş, kendi fikrini söylemezdi. Sadece toplantıları yönetirdi. Ayrıca hür bir ortamın teminatı da Alparslan Türkeş’in ta kendisiydi. Diyelim ki birisi genel başkanın fikrine aykırı bir fikir söyleyecek, hiç çekinmeden söyleyebilirdi. Bizim büyümemizin temelinde bana göre, böyle bir liderliğin, liderin ve metodun uygulanması yatmaktadır.

İşkencehaneler…

Bir gün 12 Eylül henüz olmamış her taraf kan deryası, köyler ve şehirler, kurtarılmış bölgeler, kıyamet kopuyor. Bülent Ecevit iktidarda. Valiler ya aşırı solcu ya da iktidara yaranmak için öyle davranıyorlar. Emniyetin de ileri gelenleri öyle. Bütün illerde bizim Türk milliyetçisi ve Ülkücü gençlere karşı işkencehaneler kuruldu. Bunun önüne bir türlü geçemedik.

12 Eylül ihtilali…

Olaylar almış başını gidiyor. Ankara’da bile güneş batınca kent, devletin elinden çıkıyordu. Biz bunları da yaşadık. Bunun üzerine bir karma toplantı olmuştu. Meclis’teki Grup ve Genel İdare Kurulu ortak bir toplantı yaptık. Ben dedim ki ‘Türkiye Ecevit’in bu kadrosu ile bu felaketten çıkamaz. Masum çocuklar akıl almaz işkenceler görüyor. Vatandaş feryat halinde, şehirler tedhiş altında siniyor adeta. Sıkıyönetim isteyelim.’ Alparslan Türkeş ise, ‘Arkadaşlar durum çok ağır, bu doğru. Ama bizim askerler siyaseti bilmezler. Gelirler yanlış iş yaparlar daha çok işler bozulur. Böyle bir şey istemeyelim.’ dedi. Ben de müzakere açılmasını önerince ‘Tamam.’ dedi. Kendi fikrini belli etti. Herkes konuştu, söz bitti, oylandı, sıkıyönetim yönünde sonuç çıktı. Bundan dolayı yüzünde herhangi bir kırışıklık, bakışında bir sertlik oluşmamıştı. Sonra dedi ki bana ‘Madem sen teklif ettin o zaman yaz bakalım bildirisini.’ Gittim yazdım. Mehmet Voyvoda da avukattı. Ona dedi ki ‘Sen de bulun da yanlış bir şey olmasın içinde.’ Ben daktiloda yazarken o da yanımda duruyordu. Anayasa’daki sıkıyönetimi istiyoruz. Bunun üzerine Ecevit ihbarda bulundu. ‘Bunlar bir zümreye darbe kışkırtması yapıyorlar.’ diye. Kısa zaman sonra 12 Eylül İhtilali oldu. Onlara karşı darbe kışkırtıcılığı yaptığımızı iddia etti.

Türkeş’in Hacca’a gidişi…

Alparslan Türkeş bir defasında dedi ki; ‘Kastamonu’da bir nurcu grup var; ama bunlar aynı zamanda Türkçü. Başındaki kişi de peygamber efendimizin Türk soyundan geldiğini ispatlamak için kitap yazmış. Onlar Hacc’a gidecekmiş, haber salmışlar bana. Sizinle birlikte gidelim.’ diye. Türkeş Bey de ‘Arkadaşlarla bir konuşayım.’ diye cevap vermiş. Bu konuyu yönetim kuruluna getirdi. ‘Arkadaşlar böyle bir teklif var, davamız, partimiz için fikriniz nedir?’ diye sordu. Tabii herkes uygun gördü ve Hacca’a da gitti öylece.

12 Eylül’de hedef bizdik!

Alparslan Türkeş her şeyi istişare ederdi. Mahkemede savcının iddiası, Türkiye’de yaygın bir iddiaydı. Belki hâlâ da vardır, tamamen ortadan kalkmış değil. ‘Faşist Türkeş, despot vs.’ Türkeş gibi bir adam kendi aday olacağı ili kendi belirler. ‘Ben Adana’dan aday olacağım.’ derse olur; ama ne yapıyor, oya sunuyor. Bu inanılmaz bir şey. Yani mücadele eden kadrolar o kadar artık emin ki alınan kararlardan; çünkü herkesin fikri var içinde. Adana merkez ilçe teşkilatı terör dolayısıyla açılamaz olmuş, gençler çok sıkıntı içindeler, partiye gidecekler kapalı şikâyet üzerine nihayet Genel İdare Kurulu’ndan üç kişiye yetki verdiler. Bu kişiler gidip incelediler, gelip hem yazılı hem sözlü olarak dediler ki ‘Gerçekten ilçe açılamıyor ve parti ilçe teşkilatı olarak burada yok.’ Tartışmalı da olsa yeni yetkilendirme yaptık. Bunu duyan teşkilatlar kendisinin ne kadar güçlü olduğuna inanmaya başladı. Bu bütün teşkilata yayılmıştı. Kusuru olmayan bir teşkilatı kapatması mümkün değildi. Bugün Türkiye’de demokrasi diye bir sistem var. Ama her gün demokrasinin faziletini anlatanlar ne yazık ki hiçbir gün ona uymuyorlar. 12 Eylül Darbesi bize karşı yapıldı. Herkes onu tam bilmez. Bunu duyduğu zaman da kimse inanmaz. Çünkü öyle bir kamuoyu oluşmadı. Esas hedef bizdik. Çünkü MHP iktidara gidiyordu. Bunun delilleri de var elimizde.

Deliller var!

Bizim Millî Düşünce Merkezi’nde bununla ilgili bir konferans verdim. Delilleri de orada saydım. Bir tanesi şu: Amerika’nın Türkiye Büyükelçisi emekli oldu Pentagon’dan daha sonra hatıralarını yazmış. 1983’te Paul Henze diye bir CIA İstasyon Şefi vardı. O, bir konferans vererek anlattı. Amerika’nın bu ihtilalle ilgili görüşünü anlattı. Diyorlar ki ‘Bizim Türkiye’deki bütün partilerle aramız iyi idi, sadece MHP kontrol edilemiyordu. Amerika’nın yetiştirmesi denilen Süleyman Demirel’le aramız ne kadar iyi ise Amerikan düşmanı denilen sosyalist Bülent Ecevit’le de o kadar iyi idi. Hatta Bülent Ecevit problemlerin çözümünde çok da yardımcı oluyordu. Ama MHP kontrol edilemiyordu.’ Yani MSP demiyor, İP demiyor, iktidardaki partileri demiyor, MHP diyor. ‘Kontrol edilemiyordu’ sözüne onun gözüyle değil kendi gözümüzle bakmamız gerekir. Ruslar ihtilal ortamını hazırladı. 1980 öncesi yaşanan o cehennemle ihtilale ortam hazırladılar. Amerikalılar da bizim askerlere ihtilal yaptırdılar. Mahkemelerde, karakollarda bizim arkadaşlarımızı, bizim gençlerimizi sorgulayanlar, komünist ve Marksist polislerdi. Nereden biliyoruz bunu? Daha sonra yapılan araştırmalarda bizim gençleri işkence ile sorgulayan polisler Kurtuluşçu, Maocu, Dev-Genç oyesi olmaktan sanık oldular. Hâkimler de öyle idi. Bizi yok etmek üzere bu yapıldı. Bir ihtilal, bir ülkenin bir partisinin genel başkanından köydeki üyelerine kadar bütün üyelerini hapishanelere doldurmuşsa ne olur? Sadece bize yapıldı bu muamele. Sorgulama için özel karakol kuruldu. Türkiye’deki bütün illerde aleyhimize davalar açıldı. TKP sanıkları dâhil, CHP, MSP ve diğer illegal fraksiyonların mensupları emniyet müdürlüklerindeki normal kişiler tarafından sorgulandı.

C-5 karakolu…

Sadece MHP için Mamak’ta C-5 diye bir karakol kuruldu. O C-5’e bu Marksist-Leninist polisler getirildi. Farkı nedir bunun? Herhangi bir karakola sizi götürseler sizi götüren o polislerin adı kapıdan girerken kütük defterine yazılır. Adınız, künyeniz, saati ve dakikası yazılır. Sorgulama bittikten sonra da tekrar çıkış tarihi yazılır. Savcılığa giden bir daha dönemez, dönerse o dava görülemez. Polise tekrar dönüyorsa o zaman bunun adı işkence demektir. C-5 bizim nasıl çalıştı? Savcılık Mamak’ta bir binanın bahçesindeki hangara bizim gençleri götürüyor, annesini, babasını, dedesini, hanımını gösteriyor ve ‘Bu tutanağı imzala, imzalamazsan eğer bunlara işkence yapacağız’ diyerek tutanağı imzalatıyordu. Olayların yaşandığı semtlerde faili meçhul suçlar var; ama karakol o suçlarla ilgili bilgi toplamış ve rapor vermiş. ‘Faili meçhul; ama olay şöyle meydana geldi, sonucu bu oldu’ diye. Onları toplamışlar, ona göre bizim çocukların ağzından ifade yazmışlar. Bizim çaresiz genç geliyor savcının önüne, savcı diyor ki ‘Bunları sen mi söyledin?’ ‘Hayır efendim bana çok işkence yaptılar. Annemi getirdiler, babamı getirdiler çaresiz kaldım, bunları kabul etmiyorum.’ diyor bizim çocuklar. O zaman savcı da ‘Peki’ deyip kapıdaki düğmeye basıyor. İçeriye giren ere ‘Bunu tekrar götürün eksik sorgulama yapılmış.’ diyor. Kaydı yok çünkü. Ölse orada kaydı yok. Bu sadece bize tatbik edildi.

Darbenin amacı neydi?

12 Eylül Darbesi’nin amacı nedir?’ derseniz eğer, yapılan muameleye bakacaksınız. MHP’nin hedef alınması büyük bir projeydi. Öyle Ahmet-Mehmet işi olamaz. Bunu anlattığımız zaman inandırıcı olmayan tarafı şudur: İki kutuplu bir dünya. Bir tarafta Sovyetler Birliği, diğer tarafta hür dünya. Hür dünyanın başı da Amerika. İkisi anlaştılar bu konuda. Niçin anlaştılar? Çok basit. ‘Eğer MHP iktidar olursa Türkiye ve Orta Doğu’daki bütün projelerimiz çıkmaza girer. Vakit varken bu işi halledelim.’ dediler. Büyük bir hadise bu, öyle kişiye bağlı bir şey değil. Bizim gördüğümüz muamele bu. Bizimle böyle uğraştılar. Bir de bizim o günkü şartlarda kitlemiz, ortanın altındaki gelir grubuna mensuptu ağırlıklı olarak. Yıllarca süren o içerideki tutukluluk hâli, Alparslan Türkeş 1985 Nisan’ın da çıktı. Bu insanlar hapishaneden çıktığı zaman ayakta duramıyorlardı. Evleri, barkları dağılmış, para-pul yok, açlık var, borç var, felaket var. Bir de devletin böyle bir takibi var. Bugün için şunu söyleyebiliriz: Türk milliyetçilerinin en acil meselesi, birliği sağlamaktır.

Türk milliyetçiliği potansiyel bir güç…

Bu kadar vakıf var, dernek var, kooperatif var, dergi var, topluluk var, biri diğerinin yanına gitmiyor. Demek ki, o ‘bir araya gelmemeleri gerekir’ dedikleri proje işliyor. Kim bilir oralarda ne söylüyorlar. Bizim Ülkücüler saftır. Daha doğrusu Türk milleti saftır. Bütün devlet tarihleri öyle yazmış. ‘Türkler saf, bir defa dostluğunu kazandın mı kimse senin düşman olduğunu anlatamaz.’ diye. Çin tarihi de böyle, Hint tarihi de böyle, Bizans ta böyle, Rus tarihi de böyle. Ayrı ayrı asırlarda yazılmış hepsi. Saf bizim Türk milleti ve bizim Ülkücüler de onun daha safı, halis süzülmüşü. Kendinden görünen insana kolayca inanıyor. Dolayısıyla bugün Türkiye’de en güçlü fikir alanı Türk milliyetçiliği alanıdır. En yüksek potansiyel buradadır; ama en zayıf da biziz. Sanatta yokuz, edebiyatta yokuz, tiyatroda yokuz, fikir cereyanlarında yokuz, yokuz. Bu kadar yüksek potansiyel niçin kamuoyunda görülmüyor? Bu ciddi bir sorun. Potansiyel güç ne demek? Durgun güç demektir. Onun enerjiye dönmesi için birliğin sağlanması lazım. Kim haklı veya kim haksız olursa olsun. Esas olan birliğin sağlanmasıdır.

Alparslan Türkeş denen adam…

‘Biz 1958-1959’da bu işe başladık.’ dedi İbrahim Bey. Sonra da daha iyi öğrendik İstanbul’u filan. Milliyetçiler bir avuçtu Türkiye’de. Bu tabiri bilerek söylüyorum ve parça parçaydı, birbirleriyle harp ederlerdi. Yıllarca böyle gitti. Alparslan Türkeş denen adam Türk milliyetçilerinin birliğini sağladı. Bugün ‘Türk milletinin yaşaması için varız.’ diyenler, bu büyük potansiyeli teşkil edenler onun devamıdır; ama bir hastalığımız var, bölündük. Bu birliği sağlamalıyız ve herkesin aklında bu olmalı. Bizim bir numaralı meselemiz parçalanmış olmamızdır. Milliyetçi ve Ülkücülerin bölünmüşlüğü ile ilgili tepkiler gösterildi; ama bunlar bir kamuoyu meydana getirmedi. Çünkü teşkilatlı bir yapınız ve gücünüz yoksa ve iletişim araçlarında bir yeriniz yoksa söylediğiniz yerde kalıyor. Mesela Erciyes Kurultayı için arkadaşlarımız devam ettirdiler. ‘Onu kabul etmiyoruz.’ dediler. Yıllarca devam etti. Ama mesele sadece bu değil. Bugün itibariyle geldiğimiz bir nokta var. ‘Bizim hiç kusurumuz yok mu?’ Yok denebilir mi, elbette var, herkesin kusuru var. Yerine ve nispetine göre bunda herkesin kusuru var. Ama camiadaki birliği sağlamadan biz bir güç olamayız. Potansiyel güç olarak bir numarayız; ama enerjiye dönüşmüş güç olarak çok gerideyiz. Bunun yolu da birliğin sağlanmasından geçer. Biz bu Millî Düşünce Merkezini bunun için kurduk. Geniş bir katılımla bir otelin salonunda defalarca toplantı yaptık. ‘Birliği nasıl sağlayacağız?’ diye. Dedik ki ‘En azından Ankara’daki dernek ve vakıflar yine açık dursun, faaliyetini yapsın; ama ortak hareketlerde ortak fotoğraf verelim. Anadolu’daki kardeşlerimiz bu ortaklığı görsünler; çünkü bu büyük bir heyecan yaratacaktır.’ Hepsi katıldı, kısa zaman sonra seçim geldi, herkes bir yerlerden Meclis’e girme sevdasına kapıldı. Zaten maya tutmamıştı; ama samimiyetle yapılan çalışmalar kendi içinde bir netice veriyor. Yine de konuştuğumuz konuyu ve derdimizi halletmiyor. Metot çok önemli. Bunun metodunu bulamadık. Önce kitleler halinde veya kuruluşlar olarak birlik sağlansa, onlar da üyelerine aynı havayı aktarabilir. Eğitimdir bunun yolu tabii; ama birbirimizi dinlemiyoruz. Eğitimdeki amacım şu: Teşkilatçılık, dava adamı olmak ve bu ülkenin Türkiye için ehemmiyetini anlatan bir bilinç kazandıran eğitim. Yoksa diğer ansiklopedik bilgiden bahsetmiyorum. Bunları söylerken kolay da yapması o kadar kolay değil. İnsanlar toplanmıyorlar, gelmiyorlar. Biraz birbirimizi sevmiyoruz. Sevgi eksikliği var.

Birbirimizi sevmiyoruz.

Rahmetli Galip Erdem bir gün ‘Türk Milliyetçilerinin Meselesi’ diye çok mühim bir konferans verecekti. Kürsüye çıktı, herkes toplandı. ‘Türk Milliyetçilerinin meselesi kendisidir. Çünkü birbirlerini sevmiyorlar. Sevgi azlığı var.’ deyip kürsüden indi. Tabii zaman öyle bir şey ki, törpülüyor insanları. Hayatın şartları ağır, göktaşı çarpar gibi değişik kayalar çarpıyor. Ülkede başka şeyler yaşanıyor. Bunların hepsine karşı belli bir Türk milliyetçiliği penceresinden bakabilmek birliği sağlar. Biz şimdi bu konuda biraz kaybettik. Rahmetli Alparslan Türkeş, Türk milliyetçilerinin birliğini sağladı. Daha önce bu birlik yoktu. Dergilerle birbirleri ile savaşırlardı. Milliyetçilik derecesi ne olursa olsun, yetişmiş büyük insanlar; ama birbirleri ile uğraşırlardı. İlk defa bir birlik sağlandı ve nasıl bir mucizevi bir güç doğdu. Diyelim ki eğer birliği yine sağlarsak yine mucizevi bir şey olur; ama onu nasıl sağlayacağız? Herkesin bu konuda düşünmesi lazım, belli insanlara havale edilerek olmaz bu iş. Düşüneceksiniz eşinizle, dostunuzla evlerde, derneklerde, iş yerlerinde, ne yaparsak biz birliği sağlayabiliriz diye. Ben 78 yaşına geldim, 1958’de başlamışız, hâlâ aynı işleri yapıyoruz. Zincirin halkası kopmuş. Halbuki bunu başkaları yapacak. Dağılma var. Bir de bu ordular savaşa girerse ve savaş olduğu sürece eridikçe erir. Ölümler olur, yaralanmalar olur, erir ve arkadan da takviye kuvveti gider. Fikir savaşları da öyledir. Bir yerde bir eğitim, bir kaynaktan takviye olmuyorsa, yeni şartlara göre fikirler geliştirilemiyorsa yorulmaya ve erimeye başlar. Birbirini suçlamak ve beğenmemek çok kolay. Birliği sağlamak kolay değil, zor iş; çünkü çok değişik rüzgârlar esiyor. Hele bir siyaset var ki çete siyaseti, Türk milletini ve devletini tasfiye etmeye çalışıyor. 1991’de Necmettin Erbakan’a verilen bir raporda diyor ki -1991’de partiler arasında bir seçim ittifakı yapılmıştı- ‘Irkçı, faşist Türkeş’le yapılan işbirliği, Güney Doğu’da bize şu şu grupları kaybettirdi. Buna karşı yeniden tedbir almalıyız. Onlardan uzak durmalıyız. Milliyetçi, muhafazakâr parti diye bizi tanıtıyorlar. Bir öyle değiliz.’ Şimdi de gitmiş, Alparslan Türkeş’in mezarını ziyaret ediyor. Ahlaki bir mesele var burada. Bu 1980 Darbesi var ya, bizi mahveden budur. Başka hiçbir şey değil. İç dinamik, iç yarış, iç rekabet, iç çatışmalarda biz hep üstün geldik; ama dışarısı bu işin içine girdi ve akıl almaz bir şekilde silindir gibi camianın üzerinden geçti. Çözülme varsa eğer zaman onu artırır; çünkü tedbir yok. Büyük bir güç var; ama bunu millî hedeflere yönlendirecek yetişmiş fikre getiremediğimiz için törpüleniyor. Zamanın merhameti yoktur. Adam neredeyse davayı tasfiye edecek.

Kenan Evren…

Kenan Evren’in Genelkurmay Başkanı olması olayı şöyle gelişti: Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki terfi sistemi üst kademenin, yani hükûmetin kararnamesinden geçti; fakat Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Ali Fethi Esener Paşa -sonra Büyük Türkiye Partisi’ni kurdu- ve İhtilalciler de daha sonra onu kapattı. Hükûmet olarak biz, onun Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na tayinini istedik. Kenan Evren 4. Ordu Komutanlığı’na yeni tayin olmuştu; fakat listeye bütün terfiler tek tek yazılmadığı ve burada istemediği kişiler olduğu için Fahri Korutürk bunu imzalamadı. 30 Ağustos olunca hepsi patır patır emekli oldular. Kenan Evren kıdemli olduğu için 4. Ordu’dan gelip Kara Kuvvetleri Komutanı oldu ve bir iki ay bu görevi yaptıktan sonra da Genelkurmay Başkanı oldu. Yani öyle bir otomatik mekanizma işledi.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları