Asker Müslümanlığı Nedir?* – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______21.02.2018_______

Asker Müslümanlığı Nedir?*

Hasip Saygılı

Ucuz yollu inanç, din, mezhep, meşrep ötekileştirmesi yerine

görev odaklı bir Müslümanlık anlayışı

asker için daha kapsayıcı ve maksada uygundur.

Hasip Saygılı

İslam’ın insanlığa mesajının belli bir zaman ve coğrafya ile sınırlı olmadığını kabul ediyoruz. Diğer taraftan farklı çağ, coğrafya ve kültürlerde dinin algılanması ve hayata geçirilmesinin değişiklikler gösterdiği de bir vakıadır. Esasında bu da olağandır. Bu yüzden Bosna’daki Müslümanlıkla Afganistan’da yaşanan arasında farkların olduğunu görmek için uzmanlık bilgisine de ihtiyaç yoktur. Dahası aynı çağın ve coğrafyanın toplumu arasında da eğitim, hayat telakkisi ve mizaç farklarından dolayı da bazı farklılıklar gözlenmesi de mümkündür. Bu yüzden bu yazıda askerliği meslek olarak seçmiş olan kimselerin dini yaşayış ve algıları üzerine görüşlerimizi ifade edeceğiz.

Bir uçtan bir uca savrulmak meselelerimize çözüm getirmez

Öncelikle yanlış anlaşılmaktan kaçınma için geçmiş dönemlerde muvazzaf askerlerin şehit silah arkadaşlarının cenaze namazlarına katılmalarını bile irticaya taviz olarak gören anlayışın ordunun azımsanmayacak bir kesiminin FETÖ şebekesine teslim edilmesinde ağır bir vebal taşıdığını söylemeliyiz. Bugün geldiğimiz safhada ise geçmişteki isabetsiz uygulamaların bir nevi simetriklerine de dikkat edilmesi gereğine inanıyoruz. Bir uçtan başka bir uca savrulmanın meselelerimize kalıcı çözüm getirmeyeceği açıktır. Dinin günümüzde de dünyalık bir çıkar sağlama aracı olarak kullanılmasından hareketle kategorik bir reddin de makul olmadığı kanaatindeyiz.  Problem sahalarının görmezden gelinmeden tartışılması sağlıklı bir çıkış için şart görünmektedir.

Dindar görünme terfi ve tayinlerde rol oynarsa…

Somut bir görüntü ile konuya girelim. Afrin harekâtı ile ilgili Prizren’de bir camide yapılan dua esnasında bir haber ajansında kullanılan bir fotoğraf ise ele aldığımız meselenin düğüm noktalarından birisine işaret etmiştir (https://www.cnnturk.com/turkiye/kosovada-afrinde-sehit-dusen-turk-askerleri-icin-dualar-okundu?page=1).  Bu fotoğrafta binbaşı rütbesindeki bir subayımız hemen önünden çekildiği izlenimi veren bir kadrajda kendinden geçmiş şekilde 99’luk tesbih çekiyor görüntüsü ile çıkmıştır. İnsanların dindarlık, samimiyet ve niyetlerini sorgulamak bu yazının konusu elbette olamaz. Ancak verilen görüntünün dost ve düşman beyinlerde yaratacağı algıyı eski sistemimizde ümera denilen üst subay sınıfından bir rütbelinin tartabilecek seviyede bulunması beklenir.

Bir muvazzaf subayın kendinden geçerek tesbih çekmesinde ne sakınca olabilir denilebilir. Etrafa göstermeden yapıldığı takdirde söyleyecek bir şeyimiz olamaz. Ama Türk ordusuna 1826’dan günümüze en büyük darbeyi vuran tertibin baş aktörünün maharetle sergilediği ağlamalı sızlamalı naklen ve banttan yayınlanan dindarlık görüntülerinin nelere mal olduğunu göz ardı edemeyiz. Dahası dindar görünmenin terfi ve tayinlerde rol oynayacağı algısı zihinlerde yer ederse liyakat ve ehliyetin tamamen devreden çıkması söz konusu olur. Bu durum, büyük tarihçi filozof Will Durant’ın büyük medeniyetler içten çürüyüp çökmedikçe yok olmazlar tespitini hatıra getirmektedir.

Önceki yazılarımızda dindarlık görüntüsünün tercihinin yaratacağı yan etkilere değinmiştik. Bu çerçevede bazı muvazzaf askerlerin seçilerek devlet tarafından hacca gönderilmesi ile yüksek seviyeli generallerin haklarında karar verileceği döneme yakın topluca sabah namazına gidişlerinin sakıncaları dile getirilmişti. Yukarıda bahsettiğim tesbih çekme görüntüsünün sakıncaları bunlardan hafif değildir.

Asker kafasına vur ekmeğini al görüntüsü veremez

Kendinden geçerek tesbih çektiği görüntüsü veren bir subay, Türk milletinin düşmanlarına ordunun savaşkanlığı çerçevesinde caydırıcı bir mesaj vermiş olmaz. Subay işin tabiatı icabı barış gönüllüsü, savaş karşıtı, Yehova şahidi, vicdani retçi, LGBT, ayyaş, kumarbaz vs. olamayacağı gibi kafasına vur ekmeğini al denilen cinsten bir görüntü de veremez. Terörle mücadele esnasında da bir muvazzaf asker “her gün barış için dua ediyorum, kan dökülmesin” diye beyanat veremez. Çünkü zaten üniforma dua etmek için değil silah kullanmak için giyilir. Sn. Diyanet İşleri Başkanının Afrin harekâtının taktik seyri ile ilgili değerlendirme yapması neyse bir muvazzaf askerin de barış için dua ettiğini beyan etmesi o kadar isabetsizdir. Tekrar edelim, herkes istediği duayı ve yorumu elbette yapabilir, ancak üzerinde taşıdığı sıfat gereği bunları beyanat konusu yapması uygun değildir.

Bütün bu konuları konuşurken asker algısında müslümanlığın yerinin isabetle ortaya konulmasını gerekli görüyoruz. Önce baştan şunu söyleyelim. Kalpazanların değerli paraların sahtelerini piyasaya sürmesi gibi bir kısım siyaset (ve ticaret) erbabı dini kendi şahsi ve zümrevi çıkarları için hemen her zaman kullanagelmişlerdir. Buradan hareketle dinin sadece çıkar mücadelesinde kullanışlı bir maniveladan ibaret olduğu sonucuna gidilmesi ne kadar aldatıcı ise İslam’ın da sadece şefkat ve merhamet tebliğ ettiği de asker algısı için o kadar yetersizdir.

İslam’da askerlik

Tabiri caizse İslam askeri bir dindir. Bazı surelerin adları salt askeri kavramlardan alınmadır. Saf (askerlikte bugün kullandığımız anlamda), enfal (ganimet) ilk akla gelen sure isimleridir. Adiyat suresinde savaş atlarının harika bir tasviri mevcuttur. Dahası Allah bu atların üzerine yemin etmektedir. Kitabullah savaş vaki olduğunda bahane arayarak katılmayanları ağır şekilde uyarmaktadır. Düşmanın önünden kaçanlar lanetlenmekte,  düşman önünde sırt sırta vererek set oluşturanlar takdir edilmektedir.

Tevbe suresi müşriklere ültimatom olarak algılanmıştır. Bugünkü anlamda angajman kuralları diyebileceğimiz uygulamalar surenin ilk ayetlerinde zikredilmiştir. Bu surenin başında diğerlerinin aksine yaradanın rahman ve rahim olduğunu ifade eden besmele yoktur. Kılıç ayeti de bu sure içindedir. Buradan askerliğin icaplarının vahiy ile de teslim edildiğini kabul edebiliriz. Esma-i hüsna olarak da bilinen yaratıcının 99 ismi arasında rahman ve rahim gibi onun şefkat ve merhametini vurgulayan isimler olduğu gibi cebbar (istediğini zorla yaptıran) ve muntakim (intikam alıcı) gibi isimleri de mevcuttur.

Peygamberimiz muharipti

Hz. Resul’e atfedilen “Bir peygamber harp için zırhını giydi mi savaş bitmeden çıkarmaz” ifadesi de “Cennet kılıçların gölgesindedir” hadisi de savaşı bir olgu olarak kabul eden realist bir anlayışın İslam telakkisinde daha başlangıçtan itibaren mevcut olduğunu göstermektedir. Dahası Batılılar İslam’ın tebliğcisini zaten “kılıçlı peygamber” olarak görmüşlerdir. Makyavel, “peşinde bir ordusu olan peygamberler başarılı oldu, diğerleri testere ile boğazlandı, çarmıha gerildi” derken bunu söylüyordu. Buradan bugünlerde müşterisi çok fazla olan hemen her şeyi yaradana havale etme ucuzculuk ve kolaycılığına gelmek istiyorum. Asker içinde yaşadığı toplumun karşı karşıya kaldığı problemleri evvelemirde kuvvet kullanma dâhil kendi çabaları ile çözeceğini bilir. Kendi üzerine düşeni yapmayı hatıra getirmeden “Teröristlere lanet eyle…  Düşmanlarımızı kahreyle…” gibi dua formatında temennilerin boş lakırdı olma dışında bir işlevi olduğuna inanmaz. Kendi çocukları ve yakın akrabalarını askerlik mükellefiyetinden uzak tutanların parlak vatanseverlik söylemlerine ses çıkarmaz ancak acı acı güler.

Asker hiyerarşi dışı bir otoriteden emir alamaz

Askerin müslümanlığı sıralı amirler dışında hiçbir tarikat ve locadan emir almasına müsaade etmez. Askerliğin kurallarının Hz. Peygamber için dahi istisnası olmadığı bilinir. Harbin gereklerini yerine getirmediğinde onun dahi ağır bir bozgunu tattığını bir muvazzaf asker asla unutmaz. Harpte ve çetin zamanlarda yüce Tanrı’nın yardımına sadece işini tam yaptığında mazhar olacağını bilir. İşini dört elle yapmayan, görevini savsaklayan anlayışlara herhangi bir manevi destek olamayacağından emindir.

Toprağın altı toprağın üstünden hayırlı hale gelince “ölse gerek yiğit kendi yurdunda”

Muvazzaf askerin kendi dindarlığı gösteriş, birilerine bir şey ispatlama gayesi ile örselenmiş değildir. İşini yaparken dini inancı onu kriz zamanlarının sinir bozucu psikolojisinden korur. Basit dünyalıklar için ucuza ve kötüye kullanılmadığı takdirde dini inanç askerlik için harp şartlarında elzem olan metanet ve sebat kaynağıdır. Komutan artık akrebin kıskacından kurtulmasının mümkün olmadığını görünce Resul-i Ekrem’in işaret ettiği “artık toprağın altının toprağın üstünden daha hayırlı olduğu” vaktin çattığını anlar. Bu an zaten bir türkümüzde dile gelen “ölse gerek yiğit kendi yurdunda”nın da ta kendisidir. Kastedilen yurdun karakter sağlamlığı, helal süt emmişlik, tam zamanı gibi anlamlar taşıdığı bellidir. Bu çerçevede komutan birliğine örnek olarak postu ucuza değil, er meydanında en yüksek paha ile satar. Can verir, nam alır… Sanki Atsız Bey’in kahramanlık şiiri muharebe meydanında ete kemiğe bürünür. Asker Hakkın huzuruna şerefle giderken kahramanlığının dünyevi karşılığı olarak temiz ismi birkaç nesil boyunca daha yaşar. Canını kurtarma imkânı varken askerliğin şan ve şerefine toz kondurmamak için Oruç Reis (şehadeti 1516) ve Müşir Mehmed Ali Paşa (1827-1878) gibi nefsini feda etmeyi göze alan komutanlar kadirbilir gönüllerde hürmet ve tazimle yaşamayı sürdürürler…

Asker dindarlığı muharebenin çetin zamanlarında özellikle küçük birliklerde kuvvet çarpanıdır.  Mesela birlik komutanı salavat ayetini (Ahzab-56) şahsen okuyarak veya okutarak yaratıcıya sığınıp şimdi biz de bu ayet hükmünce süngümüzle peygambere salat ve selam getireceğiz diyebildiğinde kahraman yavrularımız arslan kesileceklerdir. Tabii burada kast ettiğimiz eğitim, tatbikat, fiziki güç kazanma, silah teçhizata hâkimiyet gibi ön hazırlıklardan sonraki moral ve motivasyon safhası içindir. Yoksa gereken hazırlıkları yapmayıp işi hamasete yüklersek hüsrana uğrarız. Ancak diğer faktörlerin varlığı moral ve motivasyon ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Asker Müslümanlığı görevinin gereklerini tam olarak yerine getirdikten sonda işi dindarane bir teslimiyetle tabii seyrine bırakır. Karacaoğlan’ın yüzlerce sene evvel söylediği “Ecelden korkup da geride kalma/Yiğidin başına yazılan gelir” mısraları bu tevekkülün özlü ifadesidir. Kurucu liderimizin muharebe meydanlarındaki tecrübelerine dayanarak söylediği “muharebede yağan mermi yağmuru sakınanları daha fazla ıslatır” sözü de aynı değerlere işaret eder.

Asker dindarlığı kimsenin dini, mezhebi, inancı ve inançsızlığı ile uğraşmaz

Diğer taraftan asker dindarlığı kimsenin mezhebini, meşrebini kurcalamaz. Verilen görevleri yaptığı sürece kimsenin inanç dünyasına bakmaz. Birlikte bulunabilecek başka din mensupları, ateist ve deistleri rencide edecek kabalıklardan kendisini men eder. Zaten ecel kuşu muharebe sahasında alçak uçuşa geçtiğinde bu gruplardan İslam’dan kopmuş olanlar muhtemelen daha unutmadıkları kelime-i şehadeti getirebilirler, sanıyoruz. Zaten özellikle son dönemde İslam’dan dönmelerin genellikle yoğun felsefi, vicdani ve fikri muhasebe sonucu olmaktan ziyade dinin yaygın bir şekilde çıkar için kötüye kullanılmasına bir tepki olduğunu da göz önüne alırsak muharebenin çetin anlarında insanların inanma eğiliminin artacağını tahmin edebiliriz. Zaten kastettiğimiz deist ve ateistlerin çok büyük bir kısmının halen formel olarak İslam olduklarını da hatırlamalıyız.

Bu çerçevede Çanakkale’de ordumuzdaki Rum tabip yüzbaşımızın maiyetindeki Ali Çavuş’a mezarımı sizinkilerden ayırmayın vasiyetindeki bütünleşme psikolojisini hatırlamalıyız. Bağlamı biraz zorlayarak 27 Mayıs yargılamalarında Yassıada’da tutuklu DP milletvekillerinin aralarında mevlid okuyup dua etmelerine İstanbul Rumlarından milletvekili arkadaşlarının da ağlayarak katıldığını söyleyelim.

Konumuza dönersek müşterek bir dini inancın moral ve motivasyon için vaz geçilmez bir manivela olduğunu bilelim. Ama hemen herkesin standart bir dini ve felsefi akideyi benimsemiş olması gerekmediğini ifade etmeliyiz. Bizim inanç sınırlarımız dışındaki insanlar da profesyonelce canlarını feda edebilir. Mesela yukarıda aziz adını andığımız Müşir Mehmed Ali Paşa’yı asilere karşı canları pahasına savunanların önemli bir kısmı mahalli Hristiyan Arnavutlardı… Bu kahramanlar son nefeslerini vermeden mareşalimizin kılına halel gelmesine müsaade etmediler. Balkan Harbi’nde de ihtiyat zabitimiz Ohannes Efendi yiğitçe savaştı, iki defa yaralandı. Arnavut redif askerlerimizin gayretsizliğini kırmak için ne kadar ağır konuştuğunu hadiseye tanık olan Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu hatıralarında aktarıyor. Yine, Birinci Dünya Harbi başlangıcında doğuda Köprüköy muharebelerinde Harbiye mezunu mülazım Vahan Pastırmacıyan’ın kahramanca savaştığını ve yaralandığı Ziya Yergök Paşa hatıralarında minnetle anıyor… Diyeceğimiz, kolaycı ucuz genellemelerin gerçeğin tonlarını görmemizi engellememesidir.

Dini söylemle milli mukavemeti baltalamak

Ancak diğer taraftan da bir kişinin inanç olarak müslüman olması asker olarak görevini mutlaka yapacağına yeterli bir kanıt olamaz. Osmanlı’nın son yüzyılının askeri tarihi, din birliğinin yeterli olduğunu savunanları susturacak ibretlik vakalarla doludur. Dahası günümüzde “İlmihal” “Müslüman’a nasihat” “Kıyamet ve ahiret” gibi kitaplarda Türk askerinin düşmana teslim olmadığı için tahkir edilmesini dikkate aldığımızda her sakallıyı baba sanmanın bizlere ağır bir bedel ödeteceği kuşku götürmez.

Bu kapsamda asker dine de dindara da elbette saygı duyacaktır. Ama milli mukavemeti baltalayan, düşman propaganda hezeyanlarını dini bir retorikle yayanlara karşı uyanık olunması gerekir. Tabii bunların, sahada çalışmış Lawrence’in anılarında itiraf ettiği cephe gerisinde barış zamanından itibaren yürütülen düşman milletin [Türklerin] mukavemetini çökertmek için zihnini tanzim faaliyetleri olduğunu siyasi makam sahiplerine birilerinin söylemesi de şarttır. Merdiven altı, kayıt dışı mütalaaların uygun bir ortamda dile getirilmez ise herhangi bir şey ifade etmeyeceği açıktır.

İfade etmeye çalıştığımız bizim asker müslümanlığı dediğimiz görev odaklı bir din anlayışının benimsenmesi ve yaygınlaşması için acilen muvazzaf asker temininde özen gösterilmesi olduğunu düşünüyoruz. Bu kapsamda özellikle subay ve astsubay tedarik merkezlerinde ise resmi hiyerarşi dışında başka otoritelere bağlı olanlar için askerlik mesleğinin uygun olmayacağı daha baştan ifade edilmelidir. Fetöş kalkışması en azından böylesi bir tedbirin lüzumunu öğretmiş olmalıdır.

Tabii daha önemlisi yetenekli, zeki ve karakter sahibi yavrularımızın muvazzaf askerliği meslek olarak seçmelerinin özendirilmesidir. Böylesi bir teşvik, itibar ve güvenliğimiz için Afrin’de mücadele eden Mehmetçiğin ocağına halis ve anlamlı bir destek olacaktır.

* Karar gazetesinde 17 Şubat 2018 günü yayınlanmış “Asker Müslümanlığı” yazısının genişletilmiş halidir.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları