Atsız – Kür Şad – Bozkurtlar: Turan’a Doğru – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______17.02.2018_______

Atsız – Kür Şad – Bozkurtlar: Turan’a Doğru

Ahmet Bican Ercilasun

Kür Şad Adı Ne Zaman Doğdu?

Bozkurtların Ölümü Atsız’ın, tarihin tozlu sayfalarından çıkardığı Kür Şad’ın hikâyesidir. 639 yılında Çin sarayını basan 41 yiğidin hikâyesini Atsız Fransız kaynaklarından, muhtemelen Hüseyin Cahit’in De Guignes tercümesinden, daha üniversite yıllarında okumuş olmalıdır. Çin kaynaklarında Cie-şı-şuay olarak geçen kahramanın adının Türkçe biçiminin Kür Şad olabileceğini ne zaman düşünmüştür, bunu tam olarak bilmiyoruz. Fakat Kür Şad adını, ilk defa 1932’de yazdığı Yolların Sonu şiirinde kullandığını biliyoruz:

O sarayda bulunca tanrılaşan erleri
Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.
Hepsi sussa da “Kür Şad” uzatarak elini:
“Hoş geldin oğlum Atsız, kutlu olsun!” diyecek. 
(Atsız 1963: 10)

Aslında Atsız, 1932 yılından da önce Cie-şı-şuay adını, Türkçede Kür Şad olarak tasarlamıştır. Bunu, 13 Nisan 1931 tarihinde, Pertev Naili’nin Sabahattin Ali’ye yazdığı mektuptan anlıyoruz: “Hele şu Nihal’den aldığın mevzuu bir tiyatroya çevirirsen yok mu ya.” (Ali 2015: 74)[1]. Bu mevzu, az sonra görüleceği gibi, Atsız’ın Sabahattin Ali’ye verdiği Kür Şad mevzuudur. Nitekim Sabahattin Ali yazdığı piyeste de kahramanın adını Kürşad olarak kullanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki Kür Şad adı ve kavramı Atsız’da, daha üniversite yıllarında oluşmuştur.

İlk defa 19 Nisan 1934’te Kür Şad hakkındaki düşüncelerini açık bir şekilde yazmıştır: “Cihan Tarihinin En Büyük Kahramanı: Kür Şad”. Millî Türk Talebe Birliği’ne hitaben yazılan yazı, kendi çıkardığı Orhun dergisinin 6. sayısında yayımlanır.

Atsız yazıda önce, Çin tarihlerinde kaydedilen olayı kısaca özetler. Sonra da Kür Şad’ın niçin en büyük kahraman sayılması gerektiği konusunda yorumlar yapar. Fatih, Yavuz, Kanuni, Kapağan Kağan gibi büyük kahramanlarla, Namık Kemal ve Ziya Gökalp gibi şahsiyetlerle kısa karşılaştırmalar yaptıktan sonra Atsız şu hükme varır: “Fakat bunların hiçbiri Kür Şad gibi büyük bir maksatla ve onunki kadar güç şartlar içinde olarak çarpışmamışlardır.” Kür Şad “kahramanlık gibi feragatin de timsali”dir. Çünkü ihtilal başarıya ulaştığı takdirde kağan olmayacağını daha baştan arkadaşlarına söylemiştir. İhtilali kendisine makam edinmek için değil milletin kurtuluşu için yapmıştır. Kür Şad’ın gösterdiği “misli görülmeyen kahramanlık Çinlileri o kadar korkuttu ki onlar Çin’de esir bulunan bütün Türkleri bir an önce Türkeline göndermekten başka bir şey düşünmediler. Bu suretle, denilebilir ki, Türkleri esaretten kurtaran, Kür Şad’ın kahraman ruhu oldu. Kür Şad’ın bu kahramanca saldırışı olmasaydı Çinliler, tabii, Türkleri Çin’de alıkoyarak Çinlileştirmek siyasetinde muvaffak olacaklardı. Ve belki de bugün yer yüzünde büyük Türk milleti bulunmayacaktı.” Kür Şad’ın büyüklüğünü ve önemini vurguladıktan sonra Atsız, Millî Türk Talebe Birliği gençlerinden Namık Kemal ve Gökalp günleri gibi Kür Şad için de bir gün yapmalarını ister ve devam eder: “Kür Şad 639’da öldü. Beş yıl sonra yani 1939’da, onun ölümünün tam 1300’üncü yılında büyük bir Kür Şad günü için şimdiden hazırlık yapılsa, onun hayatı için bir piyes yazılsa ve büyük adına Üniversite meydanında tek parçalı sade bir taşla kırık bir kılıçtan ibaret bir âbide dikilse nasıl olur?” (Orhun 6, 19 Nisan 1934: 111-113).

Sabahattin Ali’nin “Esirler” Piyesi

Aslında Atsız, Kür Şad konusunun bir piyes hâline getirilmesi gerektiğini çok önceden düşünmüş ve daha 1931 yılının Nisan ayından önce konuyu Sabahattin Ali’ye vermiştir. Sabahattin Ali de 1933yılı ortalarında “Esirler” adını verdiği piyesi tamamlamıştır. Eserin bu tarihlerde tamamlandığını 01.08.1933’te Ayşe Sıtkı’nın Sabahattin Ali’ye yazdığı mektuptan öğreniyoruz:

“Senin ‘Esirler’ Pertev’in evinde temsil edilmiş ve ağlayanlar olmuş. Ben, bir defa şöyle okumuştum, bilhassa sonu fevkalade hoşuma gitmişti. İçindeki sözler mevzudan ve heyeti umumiyesinden çok daha güzel. Materyalistçe yerler nefis.” (Ali 2015: 200).

Atsız da piyesin bittiğinden haberdardır. Sabahattin Ali’ye gönderdiği tarihsiz[2] bir mektupta şunları yazar:

“… Eserinin adını Kürşad yap. Kiyeze’nin adını da böyle koy. Herkes ne derse desin. Senin tercüme-i halini yazacak olanlar (yani Pertev [Naili] ve ben) senin bu eserini hiçbir dalkavukluk maksadıyla yazmadığını biliyoruz. Bu eser sana, öyle zannediyorum ki, iyi bir şöhret temin edecektir. Ve yine öyle sanıyorum ki sen iyi bir şöhret sahibi olduktan sonra artık çocukça hareketlerden vazgeçeceksin. Onun için bu tatilde bu piyesi muhakkak Darü’l-bedayi’ye ver… Daha evvel de bir kere bana göstersen iyi edersin. Nâzım’a falan göstermene lüzum yok. Onun dar kafasının içindeki kuş beyni böyle şeylere akıl erdiremez… Sanat ciheti için Faruk Nafiz’e pekâlâ gösterebilirsin.” (Ali 2015: 224-225).

Bu mektubu yazdığı tarihte Atsız’ın “Esirler” piyesinin metnini görmediği, “bir kere de bana göstersen iyi edersin” demesinden anlaşılıyor. Piyesin yayın tarihi ise bir hayli geçtir; ancak 1936 yılı Haziran’ı ile Eylül’ü arasında Varlık dergisinde tefrika edilebilmiştir[3]. Eseri okuduktan sonra Atsız’ın bu piyesten hiç memnun kalmadığını 1940’taki kalem kavgalarından anlıyoruz. 03 Nisan 1939’da Ulus’ta tefrika edilmeye başlanan ve 1940’ta kitap olarak çıkan İçimizdeki Şeytan romanında Sabahattin Ali, Türkçülük ve Turancılık fikirlerini tezyif eder; yakından tanıdığı, selamlaşıp ahbaplık ettiği Türkçüleri farklı isimlerle eserine alır ve onları aşağılar, hatta vatan haini olarak gösterir. Atsız da 19 Temmuz 1940’ta yazdığı İçimizdeki Şeytanlar eseriyle Sabahattin Ali’yi çok sert ifadelerle eleştirir. İşte bu kitapçıkta Atsız, Sabahattin Ali’nin “Esirler” piyesinden de bahseder:

“… benden, yazacağı piyes için, tarihî ve kahramanâne bir mevzu istediği zaman ona kahraman Kür Şad’ı yazıp vermiştim. Tarihin en büyük kahramanını, iradesiz bir âşık haline sokacağını bilir miydim? Bilsem ona öğretir miydim? … Kendisine vaktiyle vermiş olduğum Kür Şad mevzuunu da Nâzım Hikmetof’un tesiriyle marksist bir kalıba sokmuş, ‘Esirler’ diye yazdığı piyeste bizim büyük Kür Şad’ımızı mümkün olduğu kadar küçülterek nefsine mağlûp bir insan haline getirmiş ve bu piyesi Varlık’ta tefrika etmişti. Bereket versin Darülbedayi piyesi zayıf bularak oynamadı. Yoksa Sabahattin’in önceden söylediği gibi Şekspirvari bir piyes olsaydı Kür Şad sahnede bayağı bir adam olarak yıllarca gözüküp bizi incitecekti.” (Atsız 1992 III: 16, 18).

Esirler piyesi 1936 yılında Varlık dergisinde tefrika edildikten sonra da Atsız, Sabahattin Ali ile zaman zaman görüşmüş ve mektuplaşmıştır. İçimizdeki Şeytanlar’da Atsız şöyle diyor: “Kendisiyle bundan sonra birkaç defa raslaştık. Her görüşmemiz uzun münakaşalara yol açtı.” (Atsız 1992 III: 18).

Bozkurtların Ölümü Ateş – Çocuklar için Dergisinde: 1937

Aralarındaki anlaşmazlık ve tartışmalara rağmen Atsız, 09 Ocak 1937 tarihli mektubuyla Bozkurtların Ölümü’nü yazmaya başladığını Sabahattin Ali’ye bildirmiştir:

“Sana müthiş bir sır vereyim mi? Haydi vereyim: Ben Kürşad’ı roman olarak yazıyorum. Beni buna sevk eden de Tahsin Demiray oldu. Benden Ateş Çocukları diye ortamektepler talebesi için çıkarttığı haftalığa milli mevzulu hikâye veya roman istemişti. Söz vermiştim. Bu sefer beni sıkıştırınca kaleme sarıldım. Her ne kadar ortamektep çocukları için yazılıyorsa da bizim münevverler de ortamektep seviyesinde olduğu için tam edebi bir roman yazıyorum demektir. Romanın adı Bozkurtların Ölümü’dür. Senin gibi tarihi tahrif etmeyerek yazıyorum. Senin berbat ettiğin Kürşad’ın şerefini de iade edeceğim. Biliyorsun ki ben şimdiye kadar hayatımda yalnız dört tane hikâye yazdım. Roman hiç yazmadım. Bu ilk kalem tecrübemdir. Bununla beraber Kürşad’ın aşkıyla muvaffak olacağım. Sen belki beğenmeyeceksin. Çünkü Kürşad orada bir sınıfı temsil etmeyecek. Roman ve temaşa işlerini iyi bilen Nihat Sami [Banarlı] romanın başlarını okudu, beğendi. İleride kitap şeklinde çıkınca sana gönderirim.” (Ali 2015: 337).

Tahsin Demiray’ın çıkardığı derginin adı Ateş Çocukları değil Ateş – Çocuklar için’dir ve 1936 Kasım’ında çıkmaya başlar. Bozkurtların Ölümü 7 Ocak 1937 tarihinde, derginin 7. sayısında tefrika edilmeye başlamıştır.  24 Aralık 1936 tarihli 5. sayının 9. sayfasında sivri kaya üzerinde uluyan bir bozkurt resmi altında “BOZKURTLARIN ÖLÜMÜ” yazısı vardır. Bu reklamla tefrikanın başlayacağı haber verilmiş olur. 31 Aralık 1936 tarihli 6. sayının 9. sayfasında şu ilan vardır: “ATEŞ’in – ATEŞ Çocuklar için – ATEŞ yazıları, başlıyor. – 1937 yılına girerken Ateş’in çevresinde eksiksiz olarak toplanmış bulunan Türk çocuklarına, gençlerine yeni yılın değil, 14 cumhuriyet yılının en güzel yazı ve resimlerini sunuyoruz: BOZKURTLARIN ÖLÜMÜ – Bu bir masal, bu bir uydurma roman değildir. Bozkurtların ölümü tam bir tarihtir. 621 yılının bir gecesinde başlar 648 yılında biter[4]. 7 nci yüzyılda Türk ülkelerinde yaşamak ve bu 1300 yıl önceki kahramanlıkların heyecanını 1300 yıl sonra yaşamak isterseniz BOZKURTLARIN ÖLÜMÜ’nü gelecek sayıda okuyunuz.”[5] Aynı sayının 15. sayfasında bir ilan daha vardır: “BOZKURTLAR’IN ÖLÜMÜ – Asya’nın merkezinde bir bora, bir kasırga koptu.. – Eski ve şanlı bir millete boyunduruk vurmağa kalktılar. Bu millet canlı ve enerjiliydi… – Komşuları ne entrikalar çevirdiler, bu milleti ne kadar sıkıştırdılarsa kuvveti ve enerjisi o kadar arttı ve… – Nihayet – Asya’da bir bora bir kasırga koptu… – İşte bu bora bu kasırga, Türkün, kendisini esir etmeğe çalışanların başında kopardığı boraların en şiddetlilerinden biri oldu ve koca Çin imparatorluğunun başında patladı.. – Bozkurtlar’ın Ölümü; Türkün tarihte yarattığı kasırgaların en şiddetlilerinden biridir.. – Ateş Çocuklar; Gelecek sayıda başlıyan bu fırtınayı beraber yaşayınız… –  Çünkü bu kasırgayı da sizin gibileri yaratıp yaşadılar… – Bozkurtlar’ın Ölümü – Türkün şanlı tarihinin bir parçası… – Gelecek sayıda başlıyor.” İlk reklam 24 Aralık 1936 tarihinde çıktığına göre Atsız’ın, Bozkurtların Ölümü’nü bu tarihten az önce yazmaya başladığını düşünebiliriz.

Derginin 7. sayısında başlayan, 29. ve 32. sayılar hariç her sayıda devam eden tefrika 40. sayıda bitmiştir. İlk sayılarda 10-12. sayfalarda bulunan tefrika uzun müddet 4-5. sayfalara konmuş, son sayılarda ise 8-9. sayfalara yerleştirilmiştir. Her sayıda konuyla ilgili iki veya üç siyah beyaz resim bulunmaktadır. Birkaç sayının kapağında da romanla ilgili renkli resim vardır. 40. sayıdaki tefrikanın sonunda “Birinci bölümün sonu” notu bulunmaktadır.

Derginin 41. sayısında, tefrikanın gelecek sayıda devam edeceği duyurulmasına rağmen tefrika devam etmemiştir. Dergi de zaten 52. sayıdan sonra çıkmamıştır.

Bozkurtların Ölümü’nün 4. baskısı 272 sayfadır ve birinci bölüm 108. sayfada bitmektedir. Demek ki Ateş dergisinde romanın üçte birinden fazlası yayımlanmıştır. Kitabın başında bulunan “Romanın Hikâyesi” bölümü, dergide yoktur.

Ateş’teki tefrika ile kitap arasında bazı küçük farklılıklar vardır. Farklılıklarla ilgili bazı örnekler aşağıda gösterilmiştir:

İçing Katun için dergide ara sıra kullanılan karı kelimesi kitapta evdeş veya kadın (s. 10) yapılmıştır. Dergideki karşı yatan kara dağa yerine kitapta karşı yatan kara dağlara (s. 10), tilkiye benziyen hayvanı yerine tilkiye benziyen bu hayvanı (s. 11), Onbaşılar! Hepiniz kendi çerilerinizi sayın! yerine Onbaşılar erlerini saysın! (s. 15), Türkellerinin yerine Türkelinin (s. 16), anlıyamıyorum yerine anlamıyorum (s. 17), çin dilini yerine Çin dili (s. 21), birkaç dakikada yerine kısa bir zamanda (s. 22), Çuluk Kağan öldü, diye sevinen iki Çinliyi iki okta deviren yerine Çuluk Kağan ölünce Çinli vurup yaşıyan (s. 24), yahşı şeyi yerine yahşı dövüşü (s. 25), Ne dedin, bir daha söyle! yerine Ne dedin? (s. 27), kılıcını kılıç kayışile yerine kılıcını kayışıyla (s. 27), kancıklık etmek ne gerek? yerine kancıklık etmek yakışır mı? (s. 28)…

Özne çokluk olunca dergide fiil de bazen çokluk biçiminde verilmiştir: … iki atlı yavaşça yaklaştılar;yirmi bin atlı Bağatur Şad’ın kağan seçildiğini öğrenmişlerdi. Kitapta bu fiiller teklik biçimine sokulmuştur: … yaklaştı (s. 20), … öğrenmişti (s. 22).

Kelime tercihlerinde de bazı farklılıklar vardır: hâkim olması – başa geçmesi (s. 10), tiz olun – tez olun (s. 12), tek dur – sıkı dur (s. 13), karangu gece – karanlık gece (s. 18), sayru – sayrı (s. 19), iğilerek – eğilerek (s. 27), denlü – denli (107), ulca – doyumluk (s. 108), halinden – durumundan (s. 108)[6]. Kitapta bugünkü şekillerin ve birkaç kelimede Türkçe kökenlilerin tercih edildiği görülüyor.

Çok az olmakla birlikte, kitaptaki metne, tefrikada bulunmayan bir cümle eklendiği de görülmektedir: O da bir sıçrayışta atından inerek Şad’a doğru ilerledi (s. 21), Çünkü o da daha uzaktan akrabları idi (s. 25). Bu cümleler tefrikada yoktur. Birinci eklemede Kür Şad’ın da, kağan seçilen Bağatur Şad’a doğru ilerlemesi, dönemin protokolu için daha uygun bulunmuş olmalıdır. İkinci eklemede ise Işbara Alp’ın, kağan sülalesinin akrabası olduğu bilgisine sonradan ulaşma veya sonradan farkına varma söz konusudur.

Fırtınadan sonraki eksik er sayısı, dergide 13, kitapta 12’dir (Sançar’ın eksik eri dergide 2). Erlerin sonraki sayıları da buna göre kitapta daima 1 eksiktir.

Bir kısım değişiklikler ise imla farkından ibarettir: almıya – almaya (s. 13), saymıya – saymaya (s. 15), çinli – Çinli (s. 17), diyiverdi – deyiverdi (s. 21), kayışile – kayışıyla (s. 27)…

Tefrikada, kitapta bulunmayan bazı dipnot açıklamaları da vardır: diz vurmak, kımız, pusat, tutsak, uçmağa varmak, kurut, Ötüken, kağan olunca yeni ad alma vb.

Dergide çizgiyle ayrılan İ-çing Katun yazılışından kitapta vazgeçilmiştir: İçing Katun. Fakat en önemli değişiklik Kara Kağanın adındadır. Dergide bu kağanın adı Küli’dir.

***

Atsız’ın 1936’da yazdığı Yakarış şiirinde de Kür Şad geçer:

Ulu Tanrı! Kür Şad’ın yenilmeyen ruhunu
Yüce Tanrı Dağında daha biraz barındır!
Geleceğiz yakında! Yarın bütün oralar
Demir bileklerdeki çelik kılıçlarındır! (Atsız 1963: 6)

Tanrı Dağı, Atsız’ın şiirlerinde kutsal bir mekân gibidir. Bütün kahramanların ruhları, bütün şehitler Tanrı Dağı’ndadır. Bozkurtların Ölümü’nün sonunda da Kür Şad’ın ruhu Tanrı Dağı’na gider ve orada Alp Er Tunga başta olmak üzere bir atalar kafilesi tarafından karşılanır. 1936’daki şiirinde de Kür Şad’ı Tanrı Dağı’nda düşündüğüne göre Atsız’ın, romanın sonunu daha o tarihte tasarlamış olduğu anlaşılıyor. Atsız’ın 1936 sonlarında Bozkurtların Ölümü’ nü yazmaya başladığını Ateş dergisindeki ilanlardan biliyoruz. Muhtemelen bütün çatıyı zihninde kurmuş, sonunu da tasarlamıştır. Sabahattin Ali’ye yazdığı mektuptan romanın ilk bölümlerini de 1936 sonlarında, arkadaşı Nihat Sami’ye okuttuğunu biliyoruz. Muhtemelen sadece Nihat Sami’ye değil, birkaç arkadaşına daha, büyük bir ihtimalle Orhan Şaik’e de, romanın ilk bölümlerini okutmuştur.  

Cezaevinde Romana Devam

Türkiye Yayınevi tarafından çıkarılan Ateş adlı çocuk dergisinde birinci bölümü yayımlanan Bozkurtların Ölümü romanına Atsız’ın uzun bir ara verdiği anlaşılıyor. Romanın yazımına, 07 Eylül 1944’ten birkaç gün sonra nakledildikleri Askerî Cezaevi’nde devam etmiştir:

“Türkçüler, Askerî Cezaevi’nin bir koğuşunda hep birlikte kalıyorlardı. Gazete ve kitap okumak serbestti… Zeki Velidî Togan, ‘Türk Tarihi’ adlı eserini tamamlamaya çalışıyordu. Atsız da ünlü ‘Bozkurtların Ölümü’ romanını yazmaya başlamıştı.” (Deliorman 2013: 72).

Maltepe’deki Ev: Roman, Gündüz Yazılıyor, Gece Aile Meclisinde Okunuyor

Ancak romanın büyük kısmı, cezaevinden çıktıktan sonra Maltepe’deki evde tamamlanmıştır. Yağmur Atsız mizahi üslubuyla bir hayli ayrıntı veriyor:

“Atsız, bu –diyelim ki– biraz nâ-hoş şartların da sâikıyle daha cezâevinde başladığı ‘Bozkurtların Ölümü’nü, tahliye edildikten sonra Maltepe’de tamamladı. O aylar âilenin yegâne düzenli geliri, Annemin Cumâ günleri ikindi üzerleri Nişantaşı’ndaki ‘British High School’da verdiği târih derslerinden gelen 30 Lira idi… Ayda otuz lira, üç nüfus… Bu arada tabii yine ecdaddan mevrus halılar vs. de peyderpey gidiyordu. Annem gerçi gitmesin diye çırpınıyordu ama nâfile… Gidiyor, hem de yok pahasına gidiyordu. Çünki muhtaç tarafın elindeki kartlar dâimâ daha zayıf olanlardır. Atsız’ın ise bütün bunlar muhtemelen pek umurunda bile değildi. Algıladığı bile şübheliydi.”

“Onun tek amacı, ‘Bozkurtlar’ı tamamlamakdı. Sarı saman kâğıtlı bir kalın müsvedde defterine yine sapsarı ve reklam olsun diye bir firma tarafından hazırlanmış yaklaşık 40 santim uzunluğundaki bir kurşunkalemle[7], 1945/46 Kışı’nın o mağmum ve rutûbetli kış ikindileri günler saat 16.00’ya doğru başını alıp giderken deliler gibi romanı bölüm bölüm nasıl tamamlamaya uğraşdığını anımsıyorum. Ortalık karardıkdan sonra da, elektrik tasarrufu için sâdece tek bir masa lambasıyla aydınlatılan alt katdaki oturma odasında o gün yazdıklarını Annemle bana okurdu. Takrir başlarken Ebeveynim arasında, artık ritüel hâlini almış şöyle bir kısa muhâvere geçerdi:”

“-Nasıl, bu bahis yine biftek gibi kanlı mı?”

“Atsız, duruma göre ‘evet’ yâhut yatışdırıcı mâhiyetde ‘Pek öyle korkulacak kadar değil.’ veyâ ‘Hayır’ şeklinde bir cevab verir, sonra ‘âyin’ başlardı.”

“Bir seferinde, yine bir Cumâ akşamı Annem o zamânın taşıtlarıyla Maltepe-Nişantaşı-Maltepe seferinden oldukça bîtâb o günki bahsi dinliyor ve bu arada biraz da bastıran uykuyla mücâdele ediyordu. Zîrâ evin bütün yükü de omuzlarındaydı. Sâdece haftada yarım gün iki derse hazırlanmak değil, benim bakımım, alışveriş, yemek pişirme vs. de onun eline bakıyordu. Atsız’ın dünyâ yıkılsa pek kılı kıpırdamazdı ol bâbda… İşte öyle bir akşam Bedriye Hanım uykuyla uyanıklık arası kolan vurur ve Atsız, Roman’ın kahramanlarından Çalık’ın bir hikâyesini tasvîr ederken Annem, kısa bir gaflet ânından sonra silkinip bağırıvermişdi:”

“-Çalığı öldürürsen gözünü oyarım!”

“Zavallı Çalık’a bu da pek kâr etmedi… Roman bitdiği vakit o koskoca, upuzun kalem bir kibrit çöpü kadar kısalmışdı.” (Yağmur Atsız 2005: 156-157).

Ateş dergisinde tefrika edilen birinci bölümde Çalık öldürülmüştü. Demek ki evdeki okumalar romanın başından başlamıştı.[8]

Romanın Baskıları

Nihayet roman 13 Nisan 1946 tarihinde saat 21.00’de bitirilir. Aynı yılın Ekim ayında Türkiye Yayınevi tarafından birinci baskısı yapılır.

Bozkurtların Ölümü, Türkiye Yayınevi tarafından yedi defa basılmıştır: 1946, 1951, 1955, 1958, 1962, 1966, 1970. Bundan sonraki baskılar Ötüken Neşriyat’a aittir. Ötüken Neşriyat, Bozkurtların Ölümü ile, daha önce Türkiye Yayınevi’nde sekiz defa basılmış olan Bozkurtlar Diriliyor romanını Bozkurtlar adı altında birleştirmiştir. 1973’teki bu birleşik yayın içinde romanın sekizinci baskısı yapılmış olmaktadır. Eylül 2010 baskısı, 101. baskıdır (Araç 2011). Temmuz 2017’de eserin 126. baskısı yapılmıştır.

Romanın, Ötüken Neşriyat dışında da baskıları yapılmaktadır. Baysan Basım ve Yayın tarafından 1990 ve 1992’de iki baskı yapılmıştır. 2004 yılından itibaren İrfan Yayıncılık da eseri basmaktadır. Ayrıca eser e-kitap olarak da yayımlanmakta ve genel ağ (internet) ortamındaki çeşitli sitelerde de romanın tam metni bulunmaktadır.

Roman Destanlaşıyor

Bozkurtların Ölümü’nün, başka romanlara pek nasip olmayacak yansımaları da oldu. Türk destan şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, eseri baştan başa destani bir üslupla şiirleştirdi. Önce Kür Şad’la ilgili kısmını yazdı ve Kür Şad İhtilâli Destanı adıyla 1970 yılında yayımladı. 1972’de de romanın tamamı Bozkurtların Destanı adıyla neşredildi[9]. Eserin başına yazdığı “Birkaç Söz” kısmında Gençosmanoğlu şöyle diyor:

“’Bozkurtların Ölümü’nü, genç bir köy öğretmeni iken okumuştum. Üzerimdeki etkisi aylarca süren bu kitabı, sonraları defalarca okuyarak âdetâ ezberlemiştim. Ezberlemekle de hızımı alamamış olacağım ki, onu nazma çekmek; böylece, büyük yazarın heyecanlarını aynen tatmak ve kahramanlarla omuz omuza bulunmak istedim.”

“İlk çalışmalarımı Nihâl Atsız beğ görmüşler ve teşvik etmişlerdi. Bu teşvik, benim için, hem büyük bir güç kaynağı, hem de büyük bir lütuf olmuştur.” (Gençosmanoğlu: 1972: 5).

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, 1950’lerin başlarında Orkun dergisinde Yıldırım Niyazi Gençaydın imzasıyla şiirleri yayımlanan Türkçü bir şairdir. 1929 yılında doğmuş ve köy enstitüsünü bitirerek ilkokul öğretmeni olmuştur. Bozkurtların Ölümü’nün yayımlandığı 1946’da 17 yaşındadır. 1940’ların son yıllarında eseri okuduğu, defalarca okuduğu anlaşılıyor.

Ülkücü Gençler Kür Şad’ı Sahneye Koyuyor

Sabahattin Ali’nin Esirler piyesinden yıllar sonra bu defa ülkücü gençler Kür Şad ihtilalini piyes olarak sahneye koymuşlardır. Çağlar Sanat Tiyatrosu adı altında bir tiyatro grubu oluşturan ülkücü gençler, Gençosmanoğlu’nun Kür Şad İhtilâli Destanı’nı Kürşad İhtilâli adıyla 1976 yılının Şubat-Nisan aylarında iki ay süreyle temsil etmişlerdir. Eserin rejisörü Devlet Tiyatroları sanatçısı İsmet Hürmüzlü’dür. Ankara Demirtepe’deki Güneypark Gazinosu’nda temsil edilen piyeste Kür Şad rolünü İsmet Hürmüzlü, Kıraç Ata rolünü Yağmur Tunalı oynamıştır (Tunalı 2013: 178-187).

Roman Türk Dünyasında – Vahabzade’nin Piyesi  

Azerbaycan’ın tanınmış şairlerinden Memmed İsmayıl 1992 yılında Bozkurtların Ölümü ile Bozkurtlar Diriliyor romanlarını Bozgurdlar adıyla Azerbaycan Türkçesine aktarmıştır. Eser 1993’te Yazıçı neşriyatı tarafından 19.000 nüsha basılmıştır.

1988 yılında Dede Korkut kollokyumu için Bakü’de bulunduğum sırada Bahtiyar Vahabzade’yi ziyaret etmiş ve Bozkurtların Ölümü’nü kendisine vermiştim. Birkaç gün sonra Azerbaycan Oteli’nden bizi uğurlamaya geldiği zaman “Bozgurdların Ölümü’nü okudum. Atsız böyük yazıçı” dediğini hatırlıyorum. 1997 yılında da, Özümüzü Kesen Gılınc (Göytürkler) adıyla Kür Şad’la ilgili bir piyes yazdı. Eser, 10 Nisan 1998’de Azerbaycan Milli Dram Teatrı’nda sahneye kondu[10]. 2000-2001 sezonunda Ankara’da, Devlet Tiyatroları Şinasi Sahnesi’nde de Azerbaycanlı sanatçılar tarafından oynandı. 2007 Eylül’ünde Bakü’ye giden Türk Devlet ve Toplulukları Kurultayı delegeleri de eseri Bakü sahnelerinde izlediler. Ahmet Yesevi Uluslar Arası Türk – Kazak Ünivesitesinin Tiyatro Fakültesi öğrencileri de hem Türkistan’da hem Türkiye’de oyunu birkaç kez sahneye koydular.

Bahtiyar Vahabzade’nin eseri Yavuz Bülent Bakiler tarafından Özümüzü Kesen Kılıç (Göktürkler) adıyla Türkiye Türkçesine de aktarılmış ve eser, 1998’de Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanmıştır[11]. Eserin Azerbaycan’da basılışı ise “B. Vahabzade, Hara Gedir Bu Dünya: Piyesler” kitabı içinde (s. 167-225) 2001 yılında Azerbaycan Neşriyatı tarafından gerçekleştirilmiştir. Piyesin Türkiye Türkçesindeki varyantı da Türkiye’nin çeşitli yerlerinde sahneye konmuştur.

Bozkurtların Ölümü’nün Kırgız Türkçesine aktarımı Kökcaldardın Ölümü adını taşır. 2000 yılında Çınıbay Tursunbekov tarafından aktarılan eser Ankara’da Bilig Yayınları arasında çıkmıştır.

Özbekistan’ın tanınmış şair ve yazarlarından Tahir Kahhar da eseri Kökbörilerning Ölimi adıyla 2001 yılında Özbek Türkesine aktarmış ve eser Ofset Print tarafından Taşkent’te basılmıştır (Burhanidinova 2011).

Ceval Kaya Nisan 2006’da I. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kurultayı’nda okuduğu bir bildiride Bozkurtlar romanını “ortak tarih, ortak coğrafya; kahramanlık, bağımsızlık, yüksek ahlak vb. ortak mesajlar” sebebiyle “Türk Dünyası’nın ortak değeri” olarak kabul etmekte ve bildirisini “Son yıllarda Türkiye Türkleri Atsız’ı yeniden keşfediyorlar. Bu keşfin gelecek yıllarda öteki Türk yurtlarında da devam edeceğine ve özellikle Atsız’ın fikirlerinin, geleceğin Türk dünyasında çok etkili olacağına hiç şüphe yoktur.” cümleleriyle bitirmektedir (cevalkaya.com/yazılar/ckˍ07ˍ08.pdf).

Daha 1990’larda Bozkurtlar Türk lehçelerine aktarılmaya ve Türk Dünyası’nda yayımlanmaya başladığına göre Ceval Kaya’nın gelecekle ilgili tahmininde isabet olmalıdır.

 

KAYNAKLAR

 Ali, Sabahattin (2015), Hep Genç Kalacağım (Hazırlayan: Sevengül Sönmez), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.

Araç, Yusuf Yılmaz (2011), “Bozkurtlar”, Ülkücü Dünya Görüşü (genel ağ gazetesi), 26.01.2011.

Atsız (1934), “Cihan Tarihinin En Büyük Kahramanı: Kür Şad”, Orhun 6, 19 Nisan 1934.

Atsız (1963), Yolların Sonu, Ankara, Afşın Yayınları.

Atsız (1992), Makaleler -III-, İstanbul, Baysan Basım ve Yayın.

Atsız, Yağmur (2005), Ömrümün İlk 65 Yılı, İstanbul, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

Burhanidinova, Saida (2011), “Kitap: Özbek Türkçesiyle Bozkurtların Ölümü” – “Özbek Türkçesiyle Atsız’ın İkinci Eseri, ‘Bozkurtların Dirilişi”, Huntürk Türkçü Turancı sitesi, 18 Ağustos 2011, 16:28.

Deliorman, Altan (2013), Atsız – Hayatı-Görüşleri-Eserleri, Ankara, Berikan Yayınevi.

Gençosmanoğlu, Niyazi Yıldırım (1972), Bozkurtların Destanı, Ötüken Yayınevi.

Kaya, Ceval (2006), “Türk Dünyasının Ortak Değeri Olarak Atsız’ın Bozkurtlar Romanı”, cevalkaya.com/yazılar/ckˍ07ˍ08.pdf

Tunalı, A. Yağmur (2013), Kavga Günleri: 1968-1980, Bilge Kültür Sanat Yayınları.

 

[1] Pertev Naili konunun takipçisidir. 25 Ocak 1932’de yazdığı bir mektupta da Sabahattin Ali’ye “Yahu merak ediyorum, şu piyesini hâlâ bitirmedin mi?” diye sormaktadır (Ali 2015: 123).

[2] Sabahattin Ali’nin mektuplarını basıma hazırlayan Sevengül Sönmez, mektubun, Sabahattin Ali’nin Konya hapishanesinde bulunduğu zaman yazıldığından hareketle tarihini 1933 olarak tahmin etmektedir (Ali 2015: 224).

[3] Piyes 1966 yılında kitap olarak yayımlanır. 2003’ten itibaren Yapı Kredi Yayınları arasında iki öyküyle birlikte çıkar: Kağnı, Ses, Esirler.

[4] Roman 648’de değil 639’da bitmiştir. Bu, sadece ilandaki bir hata mıdır, yoksa başlangıçta Atsız olayları 648’e kadar getirmeyi düşünmüş müdür? Atsız’ın böyle düşündüğünü sanmıyorum. Fakat Bozkurtlar Diriliyor’un ilk bölümünde ihtilalden korkan Çinlilerin Kök Türkleri Çin Seddi’nin dışına çıkarması anlatılır. Romanda tarihi verilmeyen bu olay 641’de olmuştur.

[5] İlanlarda, kelimeler ve cümleler arasında bulunan çizgiyi, yeni bir satıra geçildiğini göstermek için ben koydum.

[6] Atsız’ın tahliyesinden sonra roman Maltepe’deki evde tamamlanmıştır. Önce yazılanlar da dâhil olmak üzere Atsız yazdıklarını Bedriye Hanıma okuyordu (Yağmur Atsız 2005: 156-157). Değişikliklerin bir kısmı Bedriye Hanım tarafından teklif edilmiş olmalıdır.

[7] Bense bu kitabı, istediğim zaman istediğim yere eklemeler yapabildiğim bilgisayar konforuyla yazıyorum.

[8] Çalık, 1958’deki dördüncü baskının 90. sayfasında ölür. Birinci bölüm ise bu baskıda 108. sayfada bitmiştir.

[9] Haydar Ali Diriöz, Bozkurtların Destanı’nın 6176 mısradan meydana geldiğini söylüyor (Tural 1976: CXXVI).

[10] Eserin sahneye konmasıyla ilgili bilgiyi sağlayan Orhan Baldane’ye teşekkür ederim.

[11] Eserin iç kapağında “Büyük Türk yazarı Nihal Atsız’ın aziz hâtırasına! – Bahtiyar Vahapzâde” şeklinde bir ithaf ibaresi bulunmaktadır.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları