Başlangıcından Hunlara: Genel hatlarıyla Türk tarihi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______11.10.2018_______

Başlangıcından Hunlara: Genel hatlarıyla Türk tarihi

İlhami Durmuş

 

Bu yazı, Türk Ocakları Ankara Şubesi ve
Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Araştırma Topluluğu’nun,
13.12.2016’da düzenlediği “Nihâl Atsız’ın Vefatının 41. Yılında –
Türk Tarihine Bakışımız Nasıl Olmalıdır?” adlı toplantıda,
Prof. Dr. İlhami Durmuş’un
yapmış olduğu konuşmanın çözümüdür.
Panelde yapılan konuşmalar, rahmetli Yücel Hacaloğlu tarafından
“Dört Türk Büyüğü” başlıklı bir kitap hâline getirilmiştir.
Bu çalışmanın MİSAK’ta yayınlanmasında büyük katkısı olan
Türkân Hacaloğlu’na teşekkürlerimizle…

 

Başlangıcından Hunlara kadar Türk tarihinin genel çizgisi anlatmaya çalışacağım. Türk tarihinin, tarihin derinliklerine kadar gittiğini; Türk milletinin, köklü bir kimliğinin olduğunu belirterek konuşmama başlamak istiyorum.

Bütün dünyadaki araştırmalar, tarafsız bilim adamları, tarihçiler, kültür tarihçileri bu konu üzerinde durmuşlardır. Türk bilim adamlarına baktığımızda aslında çerçevesini çizeceğim konuların, temeli atılmıştır.

Birilerinin mesele olarak ortaya koyduğu konular, üç kuşağın belirli aralıklarla çalışmasıyla birlikte artık mesele olmaktan çıkmıştır. Bu özelliğiyle baktığımızda; bundan sonra yeni kuşak tarihçiler, kültür tarihçileri, dilciler yani Türkiyat üzerine çalışanlar daha sağlam temellere basarak, birilerinin mesele olarak ortaya koymuş olduğu konular üzerinde değil, artık konuların kılcal damarları üzerinde ya da ileriye götürülebilecek belirli hususlarda daha kolay çalışabileceklerdir.

Özellikle Türk tarihi denildiğinde ilk akla gelen kültür coğrafyası Orta Asya’dır. Türklerin yayılmalarına baktığımızda; Orta Asya, Ön Asya, Doğu Avrupa ve Güney Avrupa, özellikle üzerinde duracağım dört temel kültür coğrafyasıdır.

Genelde kültürler; “yerleşik kültür, göçebe kültür ve asalak kültür” olmak üzere üçe ayrılır. Bu doğru bir tasnif değildir. Çünkü bozkır kültürü olarak tabir ettiğimiz bozkır Türk kültürünü, bu göçebe kültürü içerisinde yedirmeye çalışırlar. Onun için Türklerin içerisinde bulunduğu kültür tiplerine baktığımızda kültür tiplerini dörde ayırmak gerekir: “Yerleşik kültür, bozkır kültürü, asalak kültür ve göçebe kültürü.”

Türk kültürü basit bir göçebe kültürü değildir. “İlk Türkleri nerede arayacağız?” sorusunu sorduğumuzda; ilk Türkleri, yerleşik çevrelerde ve bozkır çevresinde aramamız gerekir.

Öncelikle Orta Asya’ya dikkat çekmek istiyorum. Türk kültürünün yayılma yeri Orta Asya’dır. Bu kültür aynı zamanda tamamen Arkeolojik devirlere kadar uzanan bir kültür tipidir. En önemli kültür tipi olarak dikkat çekmek istediğim kültür, Türkmenistan’daki Aşkabat yakınlarında bulunan Anav kültürüdür.

Anav kültürü yaklaşık kronolojisi tam kuramamakla birlikte M.Ö. 10.000’lere kadar gitmekte olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Bu kültürün; yerleşik bir kültür olduğu, ziraat kültürü olduğu ve bol miktarda at yetiştirdiği görülmektedir. Tanınmış kültür tarihçileri, bu kültürü Türklerin atalarına bağlamışlardır. Bu kültürün yayılmasını bilmeden, dünya üzerinde Türklerin yayılmalarını ve belirli dalgaları tespit edebilmek mümkün değildir. Bu çerçevede Orta Asya’dan; Çin’e, Hindistan’a, İran’a, Mezopotamya’ya, Doğu Avrupa’ya yayılan kültür, Orta Asya merkezli kültürdür.

Birileri bu konular üzerinde daha önce çalışmalar yapmış. Objektif olmanın yanı sıra bir millî bakış açısı da getirmek lazım. Kaynakları değerlendirirken, büyük Türk tarihçilerinin bize miras olarak bıraktığı millî süzgeçten geçirmek lazım. Yani Türk milletine, Türk devletine yarayışlı işler yapmak lazım. Tarih böyle ele alınmalıdır.

Bize, birileri bir Sümer meselesi dayattı. Sümer meselesi üzerine Türk tarihçiler yoğun olarak çalıştılar ve hâlâ da çalışmaktalar. Yani Sümer, Subar, Elam, Kut, Hurri, Urartu bunlar aslında birer mesele olarak sunuldu. Bunların başında da ilk olarak sunulan mesele: Sümer meselesi.

Peki, niçin Sümer meselesi? Mevcut bilgilerimizi ilk icat eden, yazılı belgeleri bırakan ve dünyada birçok ilke imza atan Sümerlilerdir. Sümerliler, sadece yazıyı icat etmekle kalmadılar. Yazı, milletlerin hafızası olarak kabul edilmektedir. İnsanlık tarihine bakıldığında, Sümerlilerin icadı olan yazı sayesinde tarih sahnesinden, günümüze kadar geçen yaklaşık 5000 yıllık zaman zarfında insanlık karanlıktan aydınlığa ulaşmıştır. Uzay çağına, bilgisayar çağına ulaşılmasında yazının temel olduğu tartışmasızdır. Sümerliler aynı zamanda; ilk kanun koyucu, ilk tıbbî uygulamaları yapan, yazılı belgelere göre eczacılıkla ilgili ilk çalışmaları yapan, matematik, geometri ve astronominin temelini atan, edebiyatta ilk büyük işleri yapan kavim olarak bilinmektedir.

Biliniz ki sonuna “mesele” konulan konuların özünde Türkler vardır. Sümer meselesi, Etnus meselesi, İskit meselesi, Hun meselesi… Hatta Türk adı geçmese “Göktürk meselesi” diyeceklerdi. Millî araştırmacılar, bu konuda epey mesafe kat etmiş durumdalar. Onun için yeni kuşak, bundan sonra bu meselelerle uğraşmayacak ve zaman kaybetmeyecektir.

Özellikle Sümerlilerin kimlikleri hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum. Bu konuda en iyi belgeler şüphesiz ki onların bırakmış oldukları yazılı belgelerdir. Bu yazılı belgelerde Türkçe ile Sümerce arasında çok yakın benzerlikler ortaya konulmuştur. Bunları destekleyecek bazı veriler de vardır. Kızıl yüzlü olup soğuk yerden geldiklerini -Akadlılara göre Türkistan’dan özellikle Kırgızistan bozkırlarından gelmişlerdir.- dört mevsim olmasına rağmen yaz ve kışı iki temel mevsim olarak kabul ettiklerini, kalın elbiseler giydiklerini, ay yüz ve badem göz diye tabir edilen yüz tipine sahip olduklarını, heykellerini o şekilde yaptıklarını belirtiyorlar.

Son halkayı oluşturanlar: Subarlılar, Elamlılar, Kutlar, Hurriler, Urartulardır. Bunlara dağ kavimleri deniliyor. Dilleri, sanatları, inançları, gelenek ve göreneklerinde birliktelik ve benzerlikler görülmekte ve buna dikkat çekilmektedir. Bir mesele olarak görülmekle birlikte, tıpkı rahmetli Zeki Velidi Togan Hoca’nın temelini atıp yürüttüğü gibi, Türk tarih ve kültür dairesinde bu kavimler üzerinde tekrar genç araştırmacıların çalışması gerektiği ortadadır. Bunun için özellikle kaynak dillerini bilmek, Batı dillerini bilmek, Türkolog olmak, Sümerolog olmak gibi bir takım vasıflar da gereklidir.

Ben de gençler ve araştırmacılar doğru yönelsin diye bu konuyla ilgili olarak; “Sümer Adı, Dili, Kimliği” ve “Sümer Uygarlığı” olmak üzere iki tane makale yazdım. (Editörün Notu: Bahsi geçen makaleler; Yeni Türkiye Dergisi Ortadoğu Özel Sayısı-II, sayı 86’da yayımlanmıştır.)

Başka bir husus; Etrüskler meselesi ortaya atıldı. Bu konuyla ilgili olarak Türkiye şartlarında en çok çalışan, Adile Ayda olmuştur. “Etrüskler Türk Mü İdi?”,Türklerin İlk Ataları” adlı çalışmaları vardır.

Etrüksler ile Sümerlerin benzerlikleri üzerine de çalışmalar yapıldı. Sümerlerde var olan iki tane kelimeye dikkat çekmek istiyorum: Dingir ve Kut. Tanrı ve Kut. Tanrı, Kut verdiği için; Kut da Tanrı tarafından verildiği için bu iki kelime bir arada bulunmaktadır. İskitlerde de “Tanrı” ve “Kut” kelimeleri vardır, Hunlar ve Göktürklerde de.

İskitler üzerinde biraz durmak istiyorum. Önceden Sakalar ve İskitler ayrı olarak düşünülmüştü. İskitlerin coğrafyası, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlar; Sakalarınki ise Türkistan coğrafyası ve Hazar Denizi’nin doğusundaki coğrafya olarak görülür.

Daha sonra yapılan çalışmalarla İskitlerin, Sakalar; Sakaların da İskitler olduğunu ortaya konulmuştur. İskitlerin coğrafyası; Orta Asya ve Doğu Avrupa, yani Avrasya coğrafyası ile Kuzey ve Doğu Avrupa, olarak bilinmektedir. Dolayısıyla, Asya ve Avrupa arasında üçüncü bir kıta şeklindedir. İskitler ve Sakaların aynı olduğu; Çin, Asur, Pers kaynakları, Grek kaynaklarına bakıldığında da görülmektedir. Şüphesiz, arkeolojik bulgular da burada son derece önemli: örneğin; kurgan buluntuları. Dolayısıyla bir bütüncül tarih anlayışı içeresinde; İskitlerin de Türk ve Türklerle doğrudan bağlantılı bir kavim olduğu görülür. Bu tarih anlayışı İskitlerin; dilleri, gelenek ve görenekleri, sanat anlayışları, adları bakımında Türk olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

İskitlerin coğrafyası; Asya ve Avrupa arasında üçüncü bir kıta şeklindedir.
İskitlerin coğrafyası; Asya ve Avrupa arasında üçüncü bir kıta şeklindedir.

Bu tür kavimler, atlı kavimler olarak değerlendiriliyor. Bu kavimlerde at kültürü vardır fakat domuz kültürü yoktur. Özellikle bundan Herederos da bahsediyor. İskitler, bırakın domuzla beslenmeyi, domuzdan nefret ederlerdi.

Son olarak; Bozkır Türk kültürü üzerine üç tane görüş ortaya konulmuştur. Bunlar “İskir görüşü, İndo-Germen görüşü ve Altaylı görüşü.” Görüş ortaya koyarken bile ikisini kavim olarak bir tanesini de coğrafyayla zikrediyorlar. Yeni araştırmacıların bu çetrefilli alanlardaki boşlukları doldurmak için gayret sarf etmeleri ve kaynaklara bakarken bütüncül tarih anlayışı içerisinde bakmaları gerekir. Kaynaklara bakarken bu kaynakları faydalı hâle getirebilmek, yazılı kaynakları arkeolojik kaynaklarla bütünleştirebilmek, arkeolojik kaynaklardaki bilgileri alarak bir tarihî bütünlük içerisinde ele almak mümkündür. Türk tarihinin ilk devirlerini arkeolojik dönemlerden başlatarak özellikle “Sümerliler, Subarlılar, Elamlılar, Kutlar, Hurriler, Etrüskler, Kimmerler, İskitler” şekilde getirip Hunlara ve Göktürklere bağlayabilmek de mümkün.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları