Mavi kelebekli soykırım – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______29.10.2018_______

Mavi kelebekli soykırım

Demet Yener
Soykırım, insanlığın bilgisi dahilinde var olan bütün suçlar içinde nitelik açısından en ağır hareket olmasının yanında hukuksal açıdan da tam bir uyumsuzluktur.
Soykırım, insanlığın bilgisi dahilinde var olan bütün suçlar içinde nitelik açısından en ağır hareket olmasının yanında hukuksal açıdan da tam bir uyumsuzluktur.

Bugün yazık ki sıklıkla kullanmak durumunda kaldığımız “soykırım” kavramı, insanlık tarihinde ilk defa 1944 yılının Kasım ayında Hukukçu Prof. Dr. Raphael Lemkin tarafından kullanılmıştır. II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yahudi, Çingene, Komünist, engelli, hasta, eşcinsel ve yaşlılara ayrım yapmaksızın uyguladığı eziyet, şiddet ve kıyımlardan yola çıkarak -ayrıca kendisi de Yahudi olan- Lemkin, Latincede ırk ve ulus anlamlarına gelen “genos” sözcüğü ile öldürmek anlamına gelen “cide” sözcüğünü bir araya getirerek “soykırım” anlamına gelen “genocide” kavramını ortaya koymuştur (Değer 2009, 63, Koçak 2010, 44). Bu yeni kavram; bir devletin, içinde varlık gösteren belli bir azınlığa karşı yürüttüğü eziyet, işkence ve yok etme hareketlerinin tamamını kapsamı içine almıştır (Schabas 2014, 1).

Soykırım, insanlığın bilgisi dahilinde var olan bütün suçlar içinde nitelik açısından en ağır hareket olmasının yanında hukuksal açıdan da tam bir uyumsuzluktur. II. Dünya Savaşı sırasında – ki o tarihe kadarki en fazla insan kaybının yaşandığı savaştır- yaşanan kötü olayların ve kıyımların yarattığı dehşetin bir daha yaşanmaması amacıyla “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” adıyla 9 Aralık 1948 tarihinde bir önlem sözleşmesi imzalanmıştır (Değer 2009, 61, Çakmak, Çolak ve Güneysu 2014, 3). Bu sözleşme, öncelikli olarak soykırım suçunu işaret etmekle birlikte insanlığa karşı işlenen bütün suçları da uluslararası hukuk alanında çeşitli anlaşmalarla tanımlamıştır. Anlaşmalara imza atan devletler, hiçbir soykırım suçuna dâhil olmayacaklarını, herhangi bir soykırım suçunun işlenmesine mutlak biçimde engel olacaklarını ve bir soykırım suçunun işlenmesi halinde uluslararası toplumun gereken tedbir ve yaptırımları uygulayabilmesi için gereken şartları oluşturacaklarını beyan ve kabul etmişlerdir (Çakmak, Çolak ve Güneysu 2014, 3).

9 Aralık 1948 tarihinde, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşmeyi Paris’te kabul etmiştir. 23 Mart 1950 tarihinde de Türkiye tarafından onaylanan bu sözleşme, 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 5630 sayılı onay yasası, 29 Mart 1950 tarihinde 7469 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır (Çakmak, Çolak ve Güneysu 2014, 3). Bu sözleşme kapsamında soykırım kavramı; etnik, ırksal veya dini bir grubun ya da bir ulusun bütününün fiziksel olarak yok edilmesi biçiminde tanımlanmıştır (Schabas 2014, 3).

BM Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1946 tarihinde alınan 96/1 sayılı kararı gereğince resmiyet kazanarak “Bütün bir insan topluluğunun var olma hakkının inkârıdır; tıpkı cinayetin, kişilerin yaşam hakkının inkârı olduğu gibi… var olma hakkının böylesi bir inkârı; insanlığın vicdanını sarsmakta, insanlık değerlerinin bu topluluklarca temsil edilen kültürel ve diğer katkıları açısından büyük kaybına yol açmaktadır.” biçiminde tanımlanan “soykırım” kavramı, böylelikle uzlaşımsal bir tanım dahilinde kabul görmüştür (Değer 2009, 68).

En büyük suçlar sıralamasında başlarda yer alan ve “soykırım” olarak adlandırılan bu suçu diğer suçlardan ayıran bazı önemli noktalar bulunmaktadır. “1948 Soykırım Sözleşmesi’nin ikinci maddesi uyarınca bir eylemin soykırım olarak kabul edilebilmesi için, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun üyelerini sırf o gruba dâhil oldukları için tamamen veya kısmen yok etmek amacı olması gerekmektedir. Bu amaç yoksa ya da var olduğu kesin olarak kanıtlanamazsa, o eylem; örneğin cinayet, katliam, insanlığa karşı suç veya savaş suçu çerçevesine girebilir, ama hukuken soykırım sayılamaz” (Tacar 2011, 1328, Değer 2009, 69). 28 Şubat 2007 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı tarafından alınan Bosna Kararı bu maddenin altını çizmektedir. 1992-1995 yılı arasında gerçekleşen Bosna Savaşı sırasında Sırplar tarafından Bosna’nın “Güvenli Bölge” ilan edilen şehirlerinden biri olan Srebrenica’da Müslüman Boşnaklara yaşanılanlar da “soykırım” olarak kabul edilmiştir.

1948 Soykırım Sözleşmesi’ni diğer tüm sözleşmelerden farklı hale getiren bir diğer önemli özelliği de soykırım suçunun işlendiği ülkede yetkili olan mahkemenin soykırım konusunda da yetkili sayılması konusu olmuştur. Buna göre, sözleşme taslağını hazırlayan Hazırlık Komitesi’nde ve 1948 Soykırım Sözleşmesi’ne son biçimini veren Uluslararası Konferans’ta soykırım denen bu büyük suçu cezalandırmayı evrensel hukuka havale etmeyi öneren değişiklik fikirleri oylama sonucunda reddedilmiştir. Uluslararası Konferans’ta yapılan oylama sonunda, bu konuyu düzenleyen altıncı madde gereğince suçun işlendiği ülkenin yetkili mahkemesinin soykırım suçunda da yetkili olduğu kararı alınmıştır. Bunun yanında adı geçen soykırım suçuna dair adı geçen tarafların konu üzerinde anlaşma yoluna gitmesi durumunda bir Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkili kılınabileceği de hükme bağlanmıştır. Bu bağlamda yetkili yargı organının verdiği geçerli bir karar olmaksızın herhangi bir soykırım suçu işlendiği söylenemez; ayrıca parlamento, senato, belediye meclisi ya da herhangi bir başka mahkeme, bir eylemin soykırım olduğuna karar vermede yetki sahibi değildir (Tacar 2011, 1328, Koçak 2010, 223).

1948 Soykırım Sözleşmesi’nin dördüncü maddesinde soykırım suçunu işleyen kişilerin cezalandırılacağı da açıkça belirtilmiştir (Tacar 2011, 329). Uluslararası Adalet Divanı’nın Bosna-Hersek davasında verdiği trajikomik karar; “Sırp olmayanlara karşı, Sırp olmadıklarından dolayı yapılan “herhangi bir saldırı” olarak tanımlanan faciada, soykırım kastı ile eziyet kastı arasında fark bulunduğu” şeklinde olmuştur (Schabas 2014, 8).

Srebrenica Katliamı, Dünya tarihinde ve Yugoslavya’nın dağılması sürecinde önemli bir kilometre taşıdır. Dört gün boyunca süren ve dünyanın seyrettiği bu katliamın nedenlerinin ve sonuçlarının tartışılması gerekmektedir. Sırp düşmanlığının temelleri ve Sırpları “Büyük Sırbistan” için kışkırtan, destekleyen ve olanlara göz yuman güçlerin asıl amaçları gözden kaçırılmamalıdır.

 

Kaynakça

Çakmak, C., Çolak, F. G., & Güneysu, G. (Dü). (2014). 20. Yüzyılda Soykırım ve Etnik Temizlik. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Değer, O. (2009). Soykırım Suçu ve Devletin Sorumluluğu: Uluslararası Adalet Divanı’nın Bosna-Hersek v. Sırbistan-Karadağ Kararı. Uluslararası İlişkileri Dergisi, 6(22), 60-95.

Schabas, W. A. (2014). Uluslararası Vahşet Suçlarına Dair Bir Paradigma Olarak İnsanlığa Karşı Suçlar. Yeni Türkiye(60), 1-14.

Tacar, P. Y. (2011). 1948 Soykırımı Sözleşmesi Bağlamında Soykırımı Savlarının Hukuksal Açıdan İncelenmesi. M. A. Zeki Dilek (Dü.), 38. ICANAS (38. Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika ÇAlışmaları Kongresi, 10-15.09.2007). içinde 1, s. 1327-1340. Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları