Çağlayanlar ve Millî Mücadele |                                       Çağlayanlar ve Millî Mücadele – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______21.04.2018_______

Çağlayanlar ve Millî Mücadele

Konuralp Ercilasun

Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun Çağlayanlar’ı edebiyatımızda önemli bir klasik olarak gösterilir. Uzun yıllar sonra tekrar elime aldım, okudum. Okurken hissettiklerimi, eskiden hissetmemiştim. Bu sefer Çağlayanlar üzerinden dönemle ilgili daha önce somutlaştıramadığım bazı düşünceler şekil buldu zihnimde. Bunlar aynı zamanda muhtemelen tarihe nasıl bakmamız gerektiği hakkında düşüncelerimin kendi üzerimdeki yansımalarıydı da…

Müftüoğlu’nun çeşitli zamanlarda yazdığı hikâyeler toplanarak 1922’de bir kitap hâlinde basılmış, adı Çağlayanlar olmuştu. Kitabın harf devriminden sonraki basımlarında her hikâyenin altına yazıldığı tarih verilmekle kalmamış, bunların miladi karşılıkları da parantez içinde verilmiş. Buna göre kitapta en erken hikâye 1911 ve en son hikâye de 1922 olarak görünüyor[1]. Bir tek Altın Ordu hikâyesi ve Yakarış’ın tarihleri altında verilmemiş. Yakarış’ı kitabın bir sonucu gibi düşündüm. Bu sebeple, kitap dolayısıyla yazıldığını ve tarihinin 1922 olduğunu tahmin ediyorum. Altın Ordu hikâyesi ise zaten üslubu bakımından da diğerlerinden ayrı göründü gözüme. İlk baştaki efsanevi Alparslan Masalı’ndaki hikâyenin geçtiği zamanı dahi çok eski zamanlar diye söylemek mümkünken Altın Ordu hikâyesindeki zaman tayinim “zamansız” veya “zamandan münezzeh” şeklinde oldu. İçindeki konu zamandan münezzeh olan Altın Ordu’nun yazılış zamanı da ilginç bir tesadüf olarak belirsiz bırakılmıştı.

Burada her bir hikâyenin ne olduğu, bana ne hissettirdiği gibi ayrıntılara girmekten ziyade daha genel, belli hikâyeler beni nereye götürdü ve bunun sonucunda dönemle ilgili kendimi de şaşırtan nasıl bir duyguya ulaştım; bunun üzerinde duracağım. Dolayısıyla kitaptan bahsedildiğinde hemen akla gelen hikâyelerin peşinde değilim. Dönemin ruhunun peşindeyim. Aslında lise derslerimizdeki gibi o dönemde edebî akımların neler olduğunu, dönemin aydınlarının neler düşündüğünü ve aralarında hangi tartışmaların geçtiğini bu kitabı yeniden okuyunca bir kere daha hissettim.

Alparslan Masalı’ndan başlarsak… Güzel destani bir anlatım diye okuduğum bu hikâyenin meğer gerçekten bir Türk efsanesinin yeniden hikâye tarzında üretilmesi olduğunu sözlü olarak babamdan öğrendim. Bu efsane, 14. yüzyılda yaşamış, babamın da çok meşgul olduğu Ebûbekir bin Abdullah bin Aybek ed-Devâdârî adlı, Kahireli bir Türk tarihçi tarafından nakledilmiş. Müftüoğlu da bu efsaneyi hikâyeleştirmiş[2]. Destanların ve efsanelerin milletlerin tarihî hafızalarında ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bunlar sözlü geleneğimiz zamanında dededen-nineden toruna anlatıla anlatıla gelişmişler, her anlatımda yeniden üretilmişler, bu şekilde kimileri günümüze kadar ulaşmayı başarmış. Modern dönemde ise bunlar artık yaygın bir şekilde yazıya geçirilerek çoğalmış. Müftüoğlu veya Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi bu destan ve efsaneleri bazen yeniden kaleme alanlar olmuş. Bunun ne kadar önemli olduğunu çocukken okuduğum bir Sepetçioğlu hikâyesinin önce lise ve üniversite yıllarımdaki derslerde, sonra da bizatihi Çince kaynağın kendisinde Motun Tanrıkut’un başından geçen olaylar olarak gördüğümde anlamıştım. Demek ki çocuk edebiyatı üzerinde önemle durulması ve destan, efsane veya gerçek tarihî olayların yeniden üretilerek anlatılması, hafıza aktarımı açısından önemli oluyor.

Kitaptan devam edip “Sümbül Kokusu” hikâyesine baktığımızda 1918 tarihli bu hikâyenin şu diyaloğu dönemin ruhundan bana küçük bir kesit sundu:

“Hüseyin Ârif şimdi fırlamış ‘yaşamak alçaklıktır’ diyerek rövelverini tekrar kavramıştı. Siyâvuş üstüne atıldı. ‘Hayır sanırım ki böyle odada ölmek alçaklıktır’ dedi.

– Ne yapabiliriz?

– Çanakkale’de ölebiliriz.”

İki bedbaht arkadaşın konuşmalarındaki bu kısacık bölüm aslında bize Çanakkale Savaşı’nın Türk insanında bıraktığı etkiyi anlatıyor. Hikâyede bir Çanakkale havası da var zaten. Dikkat ediniz! Hikâye 3 Şubat 1918 tarihli, daha Birinci Dünya Savaşı bitmemiş. Çanakkale’den sadece 2-3 yıl sonra… Savaşta birçok cephe var. Ama Müftüoğlu’nun aklına Çanakkale geliyor. Mustafa Kemal Samsun’a çıkmamış, Millî Mücadele olmamış, Cumhuriyet ilan edilmemiş ve Müftüoğlu’nun aklına gelen cephe Çanakkale… Muhtemelen devir edebiyatını incelesek veya gazetelerini incelesek yine aynı durumu göreceğiz. Bunu o dönemi esas alan uzmanlar zaten incelemiştir de şimdiye kadar… Çanakkale başlı başına büyük bir çarpışma ve zafer… Bu kanıya daha savaşın içindeyken varılmış. Aslında tek başına Mehmet Âkif bile yeter… Ama onunla sınırlı olmadığı anlaşılıyor. Bu kısacık konuşmadan Çanakkale’nin bugün bazılarının zannettiği gibi sonradan büyütülmediği, hep büyük olduğu bir kere daha görülmektedir.[3]

Kitapta gezinmeye devam ediyoruz. “Turhan Nasıl Çıldırdı”ya baktığımızda Türkiye dışında doğup büyümüş bir Türk’ün Türklük hakkındaki düşüncelerini ve duygularını coşkun bir şekilde sindiriyoruz. Bundan sonrasını hikâyedeki amcadan dinleyelim:

– Oğlum, İslâm cemaatleri arasında Türkiye’den başka müstakil hükümet, Türklerden gayri faâl bir millet kalmadı. Dinin temeli, İslâmın hâmisi Türklerdir. İstanbul’a git, yine millettaşlarınla çalış! İstediğin feyzi orada bulursun!

Turhan’ın amcasının sözlerinin şiirdeki bir yansıması Yahya Kemal’de de mi var acaba?

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.

Turhan, Türklüğü ve İslam’ı kurtarmak için İstanbul’a gidiyor ve büyük bir hayal kırıklığı… Turhan’ın Türklük hakkında Türkiye dışında iken adım adım gelişen duyguları İstanbul’da acı gerçeğe çarpıyor. Bu da Turhan’ın sonunu hazırlıyor. Hikâye, Müftüoğlu’nun diğer birçok hikâyesi gibi karamsar ve acıklı. Ama hikâyenin arka planında bugün dahi doğru olan bir gerçek var. Türkiye ve Türklük, sadece yüzeyde görülen, gazetelerde okunan, televizyonlarda izlenenlerden ibaret değil. Turhan’ın o zamanın İstanbul’unda karşılaştıkları ile günümüz aydınının bugün eleştirdikleri görüntüler arasında aslında büyük benzerlikler var. Her ikisinde de gönlünün derinliklerinde ve beyninin bilinçdışı bölgesinde yatan büyüklüğü bilmeyen bir dış görünüş var. Kişinin kendinin bile farkında olmadığı öz ise içinde ortaya çıkacağı zamanı bekliyor.

Bu hikâyeden sonra “Ayşe Kızla Vato”ya geçiyoruz. Burada karşımıza Gördes seccadesine yabancılar tarafından yapılan bir güzelleme çıkıyor. Macar evsahibinin koleksiyonundaki her parçadan, bu arada Vato’nun tablosundan bile daha değerli gördüğü Gördes seccadesi… Onun ve diğer yabancıların bu el emeğine yaptığı övgüler sırasında Türk anlatıcının duygulanması… Bütün bunların bir başka görünümü Ömer Seyfettin’in “Gizli Mabet”inde karşımızda değil mi? Aynı dönemin aydınları, aynı sorulara cevap arıyorlar. Osmanlı, bir yüzyılı aşkın bir süredir kayıp içerisinde… Geri kalmışlık var, Avrupa’nın teknik ilerlemesi var. Buna karşı çare arayışları var. Bu arayışlar sırasında benliği kaybetme korkusu ve hatta benliğin yeniden keşfi var. İşte bütün bu duygu ve düşünceler, Müftüoğlu’na “Ayşe Kızla Vato”yu yazdırırken Ömer Seyfettin’e de “Gizli Mabet”i yazdırmış. Peşine düştüğüm şey, bir edebî eser tahlili, kim kimden etkilenmiş arayışı değil. Burada daha büyük bir olgunun, dönemin aydınlarının ruhunun bir yansımasının bulunduğunu düşünüyorum.

Aynı yansımayı “Yatağan”da da görüyoruz. Sevgilisi tarafından terkedilen Tuğrul bağırıyor:

– Artık, medeniyetten, bu yalan medeniyetten, bu sarraf, bu haydut medeniyetinden nefret ediyorum. Ortadan makineyi, makinenin terakkisini çıkar; medeniyetten ne kaldı? Ne ahlâk var, ne vefâ var! Ne şeref var, ne muhabbet var! Ne büyüklük var, ne güzellik var! Hiç, hiç bir şey yok! Yalnız meydanda bir makine kuvveti, bir de hayvâniyet ihtisası var…

Bu satırları ve devamını okuyan hangi Türk’ün zihninden İstiklal şairimizin

Garb’ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?

kıtası geçmemiştir ki? Dediğimiz gibi aynı devrin insanları, aynı meselelere kafa yoruyorlar. Bir öncekinde içindeki özü keşfetme kaygısı varken burada teknik üstünlüğe ve yok edilen insanlığa isyan var.

Dönemin aydınlarının bir kısmını düşünelim: İsmail Gaspıralı, Hüseyinzade Ali, Ahmet Hikmet, Mehmet Âkif, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Resulzade ve bana Ahmet Hikmet’in şiir yüzü gibi gelen Mehmet Emin Yurdakul ile daha niceleri… Zihnimizde bir resmigeçit yapıyorlar… En yaşlıları Gaspıralı.[4] O vefat ettiği zaman saydığımız isimlerin en genci 30 yaşında… Hepsi aynı dertle dertlenmiş ve hepsi kendilerince çareler üretmiş.

İşte tarihe bakarken dönemin ruhunu sadece anlamanın değil, yaşamanın da yolu bu eserler olsa gerek…

[1] Bu arada, bu yeniden basımların hiç kontrol edilmediğini de bir kere yapılan tashih hatasının her basımda tekrar edildiğini görünce anlıyoruz. Bayram hikâyesinin miladi tarihi yanlışlıkla 1930 olarak verilmiş, hâlbuki 1336 senesi 1920’ye denk geliyor. Zaten kitabın kendisi 1922’de basılmış. Ancak bir kere daktilo hatası olarak yapılan bu hata, sonraki baskılara da sirayet ederek sürekli tekrarlanmış.

[2] “Alparslan Masalı”na ilham olan efsanenin Mısır’dan Atina’daki Oryantalistler Kongresi’ne ve oradan da Ahmet Hikmet’in dimağına seyahati için bakınız: Bilge Ercilasun, “Ahmet Hikmet ve ‘Alparslan Masalı’”, Türk Roman ve Hikâyesi Üzerine, İstanbul: Dergâh, 2013, s. 289-302.

[3] Evet, Çanakkale daha o zaman büyüktü. Ama iş bununla da kalmıyor. Atatürk de daha o zaman büyüktü. Bunu da Mehmet Emin’in daha 1915’te yazdığı şiirden ve Ruşen Eşref’in 1918’de yaptığı röportajdan anlıyoruz. Röportajın başlığı bile yeter: “Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal ile Mülâkat”. Bu konu ayrıntılı olarak şurada işlenmiştir: Bilge Ercilasun, “İstanbul’dan Ankara’ya”, Türkiye Türkologlarının Kalemiyle Türklük Bilimi El Kitabı, editör Tuncer Gülensoy, baskıda.

[4] Yazıyı bitirdim. Okumaları için Ahmet Bican Ercilasun ve Bilge Ercilasun’a yolladım. Çanakkale’nin daha o zaman büyüklüğü konusunda Bilge Ercilasun’dan “Atatürk de daha o zaman büyüktü” eklemesi geldi. Bundan bahsettiği makalesi “İstanbul’dan Ankara’ya” baskıdaydı. Okumak isteyince gönderdi. Okuyunca gördüm ki benim burada seçtiğim isimlerin büyük kısmı Millî Mücadele sırasında Ankara’ya geçmişler ve fiilî olarak mücadelenin de içinde olmuşlardı. Onların faaliyetlerini de ayrıntılarıyla Bilge Ercilasun kendi yazısında işlemişti.