Çağrı Türkeş’in anlatımıyla Alparslan Türkeş – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______13.10.2018_______

Çağrı Türkeş’in anlatımıyla Alparslan Türkeş

Çağrı Türkeş
Türkeşlerin Delhi sürgününden Türkiye'ye dönüşleri. Türkeş Bey'in yanındakiler eşi Muzaffer Hanımefendi ve Dündar Taşer'dir.
Türkeşlerin Delhi sürgününden Türkiye’ye dönüşleri. Türkeş Bey’in yanındakiler eşi Muzaffer Hanımefendi ve Dündar Taşer’dir.

Ankara Türk Ocağı’nın aramızdan ayrılan Türkçüleri anmak için düzenlediği

panellerde yapılan konuşmaları rahmetli Yücel Hacaloğlu

“Dört Türk Büyüğü” başlıklı bir kitap hâline getirdi. Bu yazı,

8 Nisan 2017 tarihinde Türk Ocakları Ankara şubesinde gerçekleştirilen

“Vefatının yirminci yılında Alparslan Türkeş” panelinde

Çağrı Türkeş’in yaptığı konuşmanın çözümüdür.

Çağrı Türkeş
Çağrı Türkeş

Felaketle dolu 224 yıl!

9 Işık isimli kitabından Alparslan Türkeş’e, yani babama ait satırlarla söze girmek istiyorum: “Osmanlı İmparatorluğu’nun 1699 Karlofça Antlaşması’nı imzaladığı tarihten itibaren Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar geçen 224 yıllık zaman içerisinde Türk milleti devamlı olarak savaşlara ve saldırılara uğramıştır. Bu 224 yıl içerisinde karşılaştığımız savaşların ve uğradığımız yenilgilerin her birisi o kadar büyüktür ki, bunlardın bir tekine dahi uğrayan bir milletin bu acıyla gözlerini şiddetle açması, uyanması, silkinmesi ve bundan sonra gelecek felaketlere karşı kendini koruyucu tedbirler bulma yoluna sevk etmesi gerekir idi; çünkü bundan sonra uğranılan birçok felaket devamlı toprak kaybedilmesine yol açmış ve bu topraklarda yaşayan Türklerin imha edilmesine sebep olmuştur. İmha edilmeyenler düşman önünde göçe mecbur olmuşlar; evlerini, ocaklarını terk ederek sefil, perişan halde düşman eline geçmemiş olan Türk topraklarına kaçmışlardır. Bu göçler ayrıca birçok acı olaya yol açmış, göçmenler göçtükleri yerlerde hastalıktan, yokluktan karşılaştıkları bin bir felaketler içinde erimiş ve gitmişlerdir. Kısacası 224 yıl Türk milleti için devamlı felaket, ıstırap ve acı yılları olmuştur; fakat üzüntü ile belirtmek gerekir ki bunların hiç birisi esaslı bir şekilde milletimizin uyanmasını sağlamamış ve kendimizi kurtaracak yeni bir yaşama gücü ile bundan sonra meydana gelecek felaketlerden koruyacak bir çalışmaya, bir toparlanmaya götürmemiştir. Bunun sebebini Türk milletini idare eden ve Türk milletine yol gösteren yöneticilerle Türk aydınlarının tutumunda ve zihniyetinde aramak gerekir. Her felaketten sonra çekilen acılar unutulmuş veya halkın, milletin ıstıraplarına sırt çevrilmiş, göz yumulmuş, gerçekleri unutma yoluna gidilmiştir.”

BOP ve Ortadoğu için güvenlik planımız var mı?

Ben de bugün Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) kapsamında Orta Doğu’da yaşanan ve sınırlarımızı iç ve dış güvenliğimizi tehdit edecek biçimde gerçekleşen olaylar karşısında bu sözleri hatırlatmak ihtiyacını duydum; çünkü benzer tehlikelerle karşı karşıyayız. Suriye ve Irak yangını sınırlarımıza dayanmışken, masum çocuklar kimyasal gazlarla öldürülüp bizim evlatlarımız şehit edilirken bizim uzun vadeli bir güvenlik planımız var mıdır? Varsa nedir ve nerededir? Biz bu konuya odaklandık mı yoksa komşunun başına gelenlerden hâlâ ders almayıp ateşin bacayı iyice sarmasını mı bekliyoruz? Eskiden olduğu gibi günübirlik politikalar ve reaksiyonlarla oyalanmaya devam mı ediyoruz? Son on beş yıl içinde aldanarak ülkemizin bekasını iç ve dış güvenliğimizi tehlikeye sokan ve zafiyete uğratan dört tuzağa düşülmüştür. Önceden uyanık olup tedbir almak yerine ordumuz ve emniyet teşkilatımız pasifize edilerek düşmanın içimize sızmasına hatta kılcal damarlarımıza kadar yayılmasına, aleyhimize yığınak yapılmasına izin verilmiştir. ‘Vatanın ve Türk milletinin varlığına ilişkin hayati konularda devlet adamlarının aldanmaması için nasıl bir karaktere sahip olup, nasıl bir eğitim görmek gerekmektedir?’ sorusunu görüp doğru cevaba göre tedbir almak gerekir.

Atatürk gibi müstesna bir şahsiyet…

Alpaslan Türkeş önceden gördüğü bir sorun olarak bu konuda diyor ki: “Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunda imzalanan Mondros Mütarekesi ile Anadolu işgal altına girmiştir. Türk milleti ve Türk Devleti adeta tarih sahnesinden silinme ve yok olma durumunda kalmıştır. Bu durum içinde Atatürk gibi müstesna bir şahsiyet Türk milletinin başına geçme imkânını bulmuştur. Milletimizin kabiliyetlerini ve özelliklerini iyi tanıyan Mustafa Kemal Atatürk, milletimizin de desteğini sağlayarak o günkü şartlara göre eldeki imkânları da gayet iyi değerlendirerek milletimizin Kurtuluş Savaşı’nı başlatmış ve dört yıl süren bu savaşın sonunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmayı başarmıştır. Bu öz ifadenin açılımı Atatürk’ün bu imkânsız görünen mücadeleyi ve işgalci kuvvetlerle yaptığı savaşı nasıl kazandığıdır. Cevap: iman, millî şuur, akıl ve iradesiyledir.” Alpaslan Türkeş’in işaret ettiği gibi Atatürk’ün millî şuuru, Türk milletine olan sonsuz sevgisi, onun vicdanından, başka bir deyişle imanından kaynaklanmaktadır. O adeta vatanı kurtarmakla görevli doğmuştur. Daima vicdanında kayıtlı olan bu programın bilinci ile hareket etmiştir.

Mustafa Kemal’in galibiyet için önerisi…

Nutuk’ta, “Ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanımda saklayarak yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim.” demiştir. O Şam’da, Trablusgarp’ta vatanı için en iyisini yapmaya mecburdur ve yapmıştır. Balkan Harbi’nden üç yıl önce ülkesi için en doğrusunu görmüş ve kendini üst makamları uyarmak zorunda hissetmiştir. Temmuz 1909’da Selanik’teki Kolordu Kumandanlığına resmî bir rapor sunmuştur. Daha sonra da Yarbay Mustafa Kemal olarak Balkan Harbi yenilgisini eleştirdiği ‘Acı Bir Hakikat’ başlıklı makalesinde bu rapordan bahsederek ‘Biz o zaman hükmümüzü vermiş ve vicdanımızın sesini en yüksek perdeden en büyük kulaklara duyurma azmini göstermiştik.’ demiştir. ‘Ordumuzun son Balkan Harbi’ndeki üzücü mağlubiyeti acı bir gerçektir. Hayal kırıklığına uğrandı. Fakat bu uğursuz hakikati idrak edenler de vardı ve böyle olacağını anlamamak için gafil veya cahil olmak gerekirdi.’ demiştir. Mustafa Kemal’in o raporda harpte galip gelebilmek için yaptığı öneri şudur: ‘Bugün için kayıtsız ve şartsız girişilmesi gereken iş özel vasıflara sahip ve yeteneği ile göreve layık olduğunu kanıtlamış bir kumandan ve zabitler yani subaylar grubu oluşturmaktır.’ Raporun sonunda da ‘Vicdanen ordunun selametini düşünen namus ve ahlak sahipleri ikiyüzlülükten uzaktır.’ demiştir.

Atatürk uyarmış ama …

Atatürk, bundan sonra da Çanakkale’de ve diğer cephelerde hep üstlerini uyarmıştır. Hep önceden uzağı görmüş ve üstlerini uyarmıştır; fakat maalesef rütbesi kâfi gelmediği için dinlenmemiş, uyarıları dikkate alınmamıştır; ama sonradan Anafartalar’da da Arıburnu’nda da kendisi bizzat fiilî olarak işgal kuvvetlerine karşı çıkmıştır. Anafartalar’da haziran ayında, aşağı yukarı savaştan iki ay önce Alman Kolordu Komutanını ve o zaman Üçüncü Ordu Komutanı olan Liman Von Sanders Paşa’yı uyarmıştır. Kolordu Komutanı Esat Paşa’ya üç kere mektup yazmıştır. “Bundan sonraki çıkarma, taarruz Anafartalar’dan olacak.” Diye; fakat kale alınmamıştır bu uyarıları. Şimdi kendi sözüne tekrar gelecek olursak ‘1919 Mayıs için de Samsun’a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve vicdanımı dolduran yüksek bir manevi kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete Türk milletine dayanarak işe başladım.” demiştir. Nasıl bitirdiğini de biliyoruz. Atatürk gençliğinden beri misyon ve vizyon sahibi olduğu için millî konularda hiç aldatılamamış ve hiç aldanmamıştır.

Türkeş son kitabında; ama o arada da zaten başka harp de olmadığına göre ‘40 küsur senelik tarihimizde Atatürk girdiği hiçbir savaşı kaybetmemiştir. Kaybetmeyen tek Türk kumandanıdır.’ demiştir. Ayrıca ‘O büyük bir zekâ, iman, vicdan ve milletine karşı sonsuz sevgi, ileri görüş, engin bir vizyon sahibi olduğu için iç ve dış komplolara, tuzaklara hiç kanmamış yetkilileri ve arkadaşlarını da hep uyarmış, tedbir almış veya aldırmaya çalışmıştır.’ demiştir. Zaten Kurtuluş Savaşı’nı da biliyorsunuz, bizzat kendisi idare ettiği için başarıya ulaştırmıştır. Bunları yazmamdaki maksadım bugünkü aldanma olayı ile bir mukayese edilmesini sağlamaktır.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları