Değerler: Bilim – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______26.09.2017_______

Değerler: Bilim

İskender Öksüz

Bilim temel değerlerden biri midir? Bu haklı bir soru ve makul bir tereddüttür.

Türklük, adalet, ahlak gibi değer olduklarından şüphe edilmeyecek kavramların yanında bilim onlardan farklı görünüyor. Gerçekten de bilim, bir temel değerden ziyade bir vasıta olmaya daha yakın gibi. Temel değerler için gayret gösterilirken yararlanılacak bir vasıta. O halde temel değerler arasında ne işi var?

Bilim, hele bilimin uygulamalı dalları muhakkak ki vasıtadır. Fakat bilim aynı zamanda dünyaya bakışımızda, problemlere yaklaşımımızda bir zihniyettir; bu yönüyle dünya görüşümüzün bir unsurudur: O halde temel değerlerimizden biridir.

Bilim nedir?

“Bilim nedir?” sorusuna en iyi cevabı, bilimin unsurlarına tek tek bakarak verebiliriz. Bu unsurlar aşağıda ele alınacaktır. Ancak günümüzde “bilim” dediğimizde kastedilen şey, insanlığın birikiminde nisbeten yenidir ve bugünkü anlamını kabaca 19. asrın ikinci yarısından sonra kazanmıştır. Eski Yunan’da, Hristiyan felsefesinde, Müslüman feylezoflarında, Uzak Doğu felsefelerinde, Ortaçağ düşüncesinde bugünkü bilimin unsurlarından biri veya birkaçı görülse de bilimin tamamı yoktur. Eskinin “ilim”i veya “scientia”sı bugünkü bilim değildir.

Bilimin gayesi

Bilimin temel gayesi olayları tahmin edebilmektir. Bilim bir sistemi ele aldığında ondan şunu bekleriz: İncelenen sistemin başlangıç anındaki şartlarını alıp, onun gelecekteki hâlini tahmin etmek. Tarih, arkeoloji, jeoloji gibi geleceği değil geçmişi keşfetmeğe çalışan bilimler, aynı süreci tersine işletirler. Bugün elimizdeki delillerle bu sefer geçmişteki başlangıç hâlini tahmin etmeğe çalışırlar.

Bilim bir problem çözme vasıtası olarak kullanıldığında bu geleceği tahmin vetiresi, bu sefer şu anlayışla ele alınır: Mevcut başlangıç şartlarını nasıl değiştirmeliyiz ki beklediğimiz olsun; veya arzu etmediğimiz sonuca gidilmesin?

Bilim metodu

Bilim metodu dediğimiz yaklaşımın başlıca özelliği, vakıaya bütün ön yargılardan soyunarak yaklaşmak; otoritelerin gerçeğine değil, gerçeğin otoritesine riayet etmektir. Bu, daha önceki bilim adamlarının tespitlerini göz ardı etmek değildir. “Bilimin bilgi birikimi” başlığı altında, daha önceki bulgulara dayanılacağını da göreceğiz. Fakat bir problemi çözerken önce problemin kendi şartları, sonra geçmişte benzer problemleri inceleyenlerin tespitleri ve sonunda kendi incelememizin sonuçlarını kullanırız. Yeni bir kural bulduğunu düşünen bir bilim adamını yaptığı ilk işlerden biri, bu yeni kuralı “nasıl çürütebilirim” sorusunu sormaktır. Zaten o bunu yapmasa da, az sonra inceleyeceğimiz “bilim camiası” bu çürütme işini yapacaktır. Bilimden sapmaların çoğu, bir iddiayı destekleyen delilleri seçici bir gayretle toplamak, desteklemeyenleri hiç aramamak veya görmezden gelmek suretiyle yapılır.

Bilim metodu, hiçbir otoriteye yanılmazlık atfetmez. Bunun bir örneği, yirminci asrın en büyük dâhisi kabul edilen Albert Einstein’in, 1925’ten itibaren gelişen kuantum teorisinine itirazıdır. Einstein Schödinger, Heisenberg, Dirac gibi bilim adamlarının ortaya attığı teoriyi reddetmiş ve içeriği “Tanrı zar atmaz” sözüyle ünlenen bir makale yayınlamıştı. Fizik camiası Einstein’in itirazı üzerine duraklamadı bile. Yeni teori daha önce açıklanamayan birçok şeyi izah ediyordu ve tahminleri arasında başarısız olduğu bir nokta yoktu. Einstein’ın itibarı azalmadı, fakat kuantum teorisi de bilim kanunları arasındaki yerini aldı. Çok daha küçük fakat yine de önemli bir örnek: Bir üniversitede, üniversitenin temel bilimler dergisinin editörler kurulundaydım. Kurul başkanı dergiye yayınlanması için bir makale vermişti. Tabi başkan, makalesi görüşülürken toplantıdan çıkmak zorundaydı. Kurul makaleyi reddetti! Başkan hepimizin sevdiği bir arkadaşımızdı ama gerçeğin otoritesi onunkinin üstündeydi.

Bilimin reddettiği otorite sadece şahıslarınki değildir. İdeolojilerin otoritesi de kabul edilmez. Sosyalist bilim, kapitalist bilim, İslami veya Hristiyani bilim de olmaz. Fakat bilim bunların her birinin tarihlerini, sosyolojilerini inceleyebilir.

Bilimin bilgi birikimi

Bilgi üst üste konarak yükselmektedir. Newton’un 1675’te söylediği, “Daha uzağı görebilmişsem, devlerin omuzlarından bakabildiğimdendir.” sözü bu yükselişin edebî bir ifadesidir. Bu üst üste koyuşun başarılabilmesi için birkaç unsurun birleşmesi gerekiyordu. Bunların en basiti, fakat en etkilisi muhtemelen matbaadır. Önce kitaplar, bugünkü bilimin olmazsa olmazı bilim dergileri hep matbaaya ihtiyaç gösteriyordu. Bilim adamlarının bir araya gelebilmelerinin fizik imkânları da bir başka unsurdur. Her hal ve kârda, bugün, bilginin yenisinin eskisinden avantajlı olduğuna şüphemiz yoktur. Bu hükümden şunu kastediyorum: Bilimin herhangi bir alanında yirmi yıl önce basılmış bir ders kitabı ile bugün basılmış olanı, yirmi yıl önce yayınlanmış bir sahayı gözden geçirme (review) makalesiyle geçen sene yayınlanmış olanı arasında şüphesiz yenisini tercih ederiz. Son birkaç asra kadar bilimin hiçbir alanı bu çapta bir birikime sahip değildi. Birikimin hızı artmaktadır. Newton’un sözü bugün de geçerlidir, ancak bugünün devleri yalnız uzun boylu değildir, sayıları da 16. asırla kıyas edilmeyecek kadar çoktur.

Bilim camiası

Birikim konferanslar, dergiler ve nihayet kitaplar vasıtasıyla yürür. Bu iletişim vasıtalarına bugün İnternet yayınları ve iletişimi de eklendi. Yayınlara hangi çalışmaların alınacağına, hangilerinin alınmayacağına; nelerin bilim, nelerin bilim dışı olduğuna da bilim camiası karar verir. Bilim camiası, her alandaki uzmanların tamamıdır. Üniversitelerde bilim adamlarının unvan terfilerine de yine bir bakıma bu camia karar verir. Bu uzmanların eşit değerde olduğu söylenebilir ama şüphesiz bir kısmı daha eşittir. Her sahada hürmet edilen otoriteler vardır ama yukarıda belirttiğimiz gibi hiç biri gerçeğin otoritesiyle yarışamaz. Dergilerin hakemleri, “peer review” (eşitlerin- eşit rütbedekilerin- değerlendirmesi) denilen mekanizmalar, bilim kitaplarının ve ders kitaplarının seçim prosedürleri hep bu camia tarafından yapılır.

Bu camia ve camianın yarattığı filtre çağdaş bilimin temel unsurlarından biridir.

Gerçeğin otoritesi üstün olsa da bazan camianın otoritesi gerçeği tehdid eder veya geciktirir. “Bilim devrimlerinin yapısı” kitabıyla şöhret kazanan Thomas Kuhn, bilim camiasına hâkim paradigmalardan bahseder. Hâkim teoriyi zayıflatan birçok delil bulunduğu hallerde bile paradigma kolay kolay değişmemekte, sonra devrim niteliğinde ve devrim hızında bir değişim meydana gelivermektedir. Bu muhafazakârlığı sağlayan da bahsettiğimiz camiadır. Tesellimiz, Kuhn’un tabiat bilimleri alanında verdiği misallerin birkaç asır öncesine ait olmasıdır. Daha karmaşık sahalar için devrimler maalesef daha yakın tarihlidir.

Bilimlerin farkı

Bugünkü anlamıyla bilimin son birkaç asırda ortaya çıktığını belirttik. Ancak bu gelişme bütün bilimler için eş zamanlı değildi. İlk ortaya çıkıp gelişenler görece basit alanların bilimleriydi. En karmaşık sistemleri ele alanlar en geç gelişti. Bilimlerin inceledikleri alanların karmaşıklığını, soldan sağa artmak üzere şöyle sıralayabiliriz:

astronomi < fizik < kimya < biyoloji < tıp < psikoloji < toplum bilimleri (ekonomi, yönetim, sosyoloji, tarih, siyaset vb)

Daha basit dediğimiz soldaki alanlarda paradigma değişiklikleri artık pek olmuyor. Bir teorinin diğerini mağlup ettiği devrimler ancak bunların uç noktalarında, mesela fizikte parçacık teorilerinde, kozmolojide genel izafiyet ve kara delikler, evrenin evrimi gibi noktalarda beklenebilir. İnsanın yakın çevresini teşkil eden bilgilerimizin; fizikte Newton kanunlarının, astronomide gezegenlerin güneş etrafında dolaşması görüşünün değişmesi artık beklenemez. Sağ tarafa gidildikçe teorilerin daha yeni ve daha oynak olduğu görülür. Tıpta 20. asrın başında bile kan akıtarak tedavi sürmekteydi. Hipnotizmanın mıknatıslarla ilişkisi araştırılıyor, bazen ona “manyetizma” bile deniliyordu. Toplum bilimlerinde hâkim paradigma sık değişmekte veya birkaç farklı bakış açısı, birkaç farklı ekol yan yana yaşayabilmektedir. Bu belirsizliklerden ötürü ideolojilerin toplum bilimlerinde hayat sahası bulması, daha basit bilimlere kıyasla daha sık ortaya çıkabiliyor.

Bilim dışı yaklaşım

Galile’nin güneş merkezli sistem iddiası yüzünden Engizisyonca yargılanıp hapsedilmesi, cezası ev hapsine çevrilse de bilim dışı yaklaşımların baş örneklerinden biri kabul edilir. Bu olay tarihî maddeciliğin propaganda dayanaklarından biri hâline gelmiştir. Stalin döneminde bilimsel sosyalist bir genetik keşfettiğini iddia eden Lysenko’nun Sovyet tarımının başına getirilmesi ve bilim dışı uygulamalarla milyonlarca kişinin ölümüne sebep olması, daha yakın bir örnektir. Lysenko’ya itiraz eden biyolog Vavilov, hapsedilmiş ve hapiste ölmüştür. Batıda bir asır önce sona eren evrim tartışmaları Türkiye’de bugün sürmektedir. Bu yazının yazılma tarihinden birkaç hafta önce bir üniversitemizde yayına sunulan makalede “bugünkü şartlarda” evrimden fazla bahsediyor diye tıp alanındaki bir çalışmanın yayını rektörce reddedilmiş, araştırmacı bu tutum karşısında istifa etmişti. “Bu şartlar”, muhtemelen iktidarın evrimi orta öğrenim müfredatından çıkarmasıdır.

Siyasette bilim ve bilim dışılık

Sosyalist biyolojinin milyonların açlıktan ölümüne yol açması ender rastlanacak olaylardandır. Bilim dışılığın felakete götürecek sonuçlarının siyasette görülmesi ihtimali daha yüksektir.

Bilimsel sosyalistlerin uzun süre dünyayı saracak bir dünya proleter devrimi bekleyip siyasetlerini bu beklenti üzerine kurmaları, sonra daha realist tutum sahiplerinin iktidara gelip “emperyalizm teorisi ve tek ülkede sosyalizm”i ilan etmeleriyle birincilerin emperyalist uşağı ilan edilip kiralık katillere havale edilmesi hep son yüz yıl içinde meydana gelmiştir. Nazi Almanya’sı, “İngilizler de aryandır ve bizimle harp etmezler” inancıyla dış politika yürütmesi de bu konudaki örnekler arasındadır.

Tarihimizde fal bakarak dış ilişkilerin yürütüldüğü, yabancı ülkelerden kuvvetli falcı talep edildiği dönemler vardır. Yıldız falıyla siyasî önlem alma ortaçağda batıda da görülürdü. Ulemanın yönettiği ve hezimetle sonuçlanan muharebe örneklerimiz de vardır.

Maddeci veya dine dayandığı iddiasındaki bir ideolojiyle hareket eden insan dış dünyayı çarpık algılar. Etki alanı sınırlı bir kişinin bu yanlış algılayışı en çok kendine ve yakın çevresine zarar verecektir. Fakat böyle insanlar kurumların ve devletlerin idaresine geldiklerinde zararın menzili artar. Bu tipleri dünyayı çarpık gösteren gözlüklerle vasıta kullanan bir şoför veya pilota benzetebiliriz. Aracın kaza üstüne kaza yapması, uçağın düşmesi beklenen felaketlerdir.

Siyaset bilimi, sosyoloji, uluslararası siyasetin milletler arasında yürüdüğünü gösterirken, taktığı ideoloji gözlüğüyle hayatın “ümmetler arası” münasebetlerle şekillendiğini, hatta mezhepler, mezheplerden de dar dinî teşkilatlar vasıtasıyla yürütülmesi gerektiğine inanan insanlar çıkabilir. Veya ekonomide hem kuru, hem faizi hem de dövizi emirle kontrol edebileceğini, emtia fiyatlarına narh koyabileceğini sanan liderler çıkabilir. Böyle pilotlar dağda havaalanı, şoförler bayırda yol serabı görürler. Siyasette bilimden sapan yöneticilerin kılavuzluk ettiği kurumlar en iyimser halde kriz üstüne kriz yaşarlar. Kötümser uçta da kurumun çökmesi, milletin egemenliğini kaybetmesi sonucuna gidilir.

Bilimin sınırları

Bilimin çok genç çağında, her şeyin, bu arada ahlak, din, adalet gibi temel değerlerin de yerine bilimin konulabileceği iddia edildi. Bu iddialar pozitivizm akımının uç noktalarında yer alıyordu. 19. ve 20. asırlarda, Marksizm gibi düşüncelerin etkisiyle bilimin anlamı, bilimle diğer kurumların sınırları ve özellikle bilim ile dinin bir birinden ayrılması ve her birinin sınırı tartışıldı.

Bacon’la birlikte bilimin indüksiyon, tüme varım metodu ile yürüdüğü ve ispatlanabilir, daha doğrusu “gösterilebilir” şeylerin bilimin alanına girdiği düşünüldü. Bilimin de çok sayıda gözlem sonucundan yapılan tüme varımlarla alanını genişlettiği kabul edildi. Bugün bu konularda bilim felsefecisi Karl Raimund Popper’in düşüncesi öne çıkmış gibidir. Popper, bilimin çok sayıda gözlemden yapılan tüme varımlarla değil problem çözerek ilerlediği kanaatindedir. Bilimin sahasının da “gösterilebilirlik, ispat edilebilirlikle”le değil, “yanlışlanabilirlik”le sınırlandığını söylemektedir. Yanlışlanabilir, çürütülebilir iddialar bilimin alanına girer. Yanlışlanmasına imkân olmayanlar bilimin alanının dışındadır.

Dinle bilimin alanlarının ayrılması konusunda evrim biyoloğu Stephen Jay Gould’un görüşleri de kayda değer. Gould, din ve bilim için NOMA (Non-overlapping Magisteria- örtüşmeyen müfredatlar) düşüncesini öne sürmüştür. NOMA’ya göre, din ve bilimin karşı karşıya gelecekleri problem alanları mevcut değildir.

Son olarak bilimin kendisi değer üretmeyeceğini belirtmeliyiz. Bilim atom çekirdeğinin nasıl parçalanıp birleştiğini gösterir. Bu bilgi ile atom bombası, nükleer santral veya radyo-tıp yapma kararını bilim vermez. Bu kararları diğer değerlerimizle alırız.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları