Diplomasi tükendi mi? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______20.05.2018_______

Diplomasi tükendi mi?

Mehmet Alp Şirin

Sıkıntı, dostlar öngörülemez şekilde davranmaya başladıkları zaman…
Aslinda AB kendisine teşekkür etmeli, çünkü ona ilüzyonun sona ermesini borçluyuz…
…Böyle dostlar varken, insan kendine ‘düşmana gerek var mı?’diye soruyor.”

Donald Tusk, Avrupa Konseyi Başkanı, 

Trump ve AB-ABD ilişkileri hakkında 16 Mayıs 2018, Sofya, AB Toplantısı

2015’de İran ve E3+3’ün (İngiltere, Fransa, Almanya, + ABD, Rusya ve Çin) imzaladığı İran’ın nükleer yapılanması hakkındaki anlaşma, Trump’ın tek taraflı feshettiği ilk anlaşma değil ama bu feshetmenin Trump’tan alışık olduğumuz ölçülere göre bile bayağı ileri giden bir karar olduğu kesin.

Nasıl George W. Bush’un barındırdığı riskleri hesaba katmadan Ortadoğu’yu askeri müdahale ile yeni şekle sokma planının günümüzde başarısı çok tartışılır ise ABD başkanı Donald Trump’ın uluslararası zeminde sergilediği tavır da en az o kadar risk içermekte. Uyguladığı dış politikanın ABD ve İsrail dışında her ülkenin başına büyük sıkıntılar açacağı kesinken, gelecekte ABD ve İsrail açısından bile başarı olarak sayılabileceği kanaatinde değilim. Zira Trump’ın dış politikası ABD açısından istenilen sonuca varacağı çok muamma olmakla beraber, sadece Ortadoğu’yu değil, aynı zamanda ABD’nin müttefiki Avrupa ile ilişkilerini ve Soğuk Savaş sonrası Doğu Blok’u ile olan dikkatli ‘yakınlaşmayı’ tehlikeye sokmakta.

Bunun için evvela ABD / Trump’ın İran’da asıl hedeflediği ne olduğunun sorgulanması gerekir.

Çünkü asıl hedef, İran’ın nükleer silah üretmesini engellemek olsaydı, Trump’ın tek taraflı feshettiği ‘Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA)’ isimli anlaşma fazlasıyla yeterliydi. ABD hariç, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da dâhil olmak üzere JCPOA’yı imzalayan her ülke, İran’ın anlaşma gereği uyması gereken sorumluluklarını yerine getirdiğini teyit etmekte. Aksini iddia eden anlaşmanın taraflarından biri olmamalarına rağmen sadece Netanjahu yönetiminde İsrail hükümeti ve artık Donald Trump yönetiminde ABD.

Bence bu iki tarafın İran’a yönelik hedefleri, ülkede rejimin değişmesidir. ABD ve İsrail ile mesafeli, onları işlerine karıştırmayan bir İran, başta bu iki ülkenin ve bölgede hâkimiyet iddiaları olan Suudi Arabistan ve yörünge ülkelerinin çıkarlarına aykırı. İran’da gerek askeri tehdit, gerekse ekonomik baskılar uygulayarak İran halkının yönetimine karşı isyan emesini; böylece Rusya, Çin ve ŞİÖ’nün etkisinde olan Molla Rejimi’ni zora sokarak Şah döneminde olduğu gibi ABD / Batı’nın çizgisinde olan bir rejimin konumlanmasını sağlamak istiyorlar. Bu niyetlerini uluslararası zeminde sürekli İran’a ‘terör devleti’ olmakla ve bölgede saldırgan tavır sergilemekle itham ederek meşrulaştırma peşindeler.

Oysa bölgede ülkelerin silahlanma için harcadıkları paraya baktığımızda karşımıza çıkan durum farklıdır. Örneğin 8,3 milyon nüfuslu İsrail, 2017’de savunma sanayii için 15,5 milyar dolar harcamış. Bu, kişi başına yaklaşık 1870 USD demektir. Aynı dönemde 31,8 milyon nüfuslu Suudi Arabistan’ın savunma sanayi harcamaları ise 69,4 milyar USD. Bu ise kişi başına 2040 USD harcama yapar. İran’a baktığımızda yaklaşık 80 milyon nüfusu ile 14,019 milyar USD’lik bir savunma sanayii harcaması söz konusu. Yani, İran’da kişi başına düşen meblağ 175 USD’den ibaret.

Bu rakamlar üzerinden değerlendirildiğinde, bölgede diğer ülkelerin aslında İran’dan daha saldırgan bir tavır sergilediği sonucu çıkıyor. Özellikle Suudi Arabistan’ın harcadığı 69,4 milyar USD ile toplam 66,3 milyar USD harcayan Rusya’yı ve nüfusu 1 milyarı aşkın olmasına rağmen savunma sanayiine ‘sadece(!)’ 63,9 milyar USD harcayan Hindistan’ı bile geride bırakarak, dünya çapında üçüncü olması çok dikkat çekici.

Peki, Trump İsrail ve bu ikili ile aynı hizada olan ve ortak hedefleri olan Araplar başarılı olabilecekler mi? Bu sorunun cevabı için İran’ın sahip olduğu seçeneklere bakmak gerek.

İran’ın kendine çizebileceği iki yol var

Bunlardan birincisi, belki ufak tefek yapısal değişimler katarak, anlaşmanın imzalandığı diğer ülkelerle anlaşmaya devam etmek. Zaten her iki taraf da bu şekilde devam etmek istediklerini belirten demeçlerde bulundular. 08 Mayıs 2018’de AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, AB adına yaptığı basın açıklamasında; AB’nin anlaşmaya uymaya kararlılığını vurguladı, uluslar arası cemiyetin anlaşmanın devam etmesi için gerekeni yapmalarını beklediklerini söyleyerek İran halkı ve yönetimine yönelik şu cümlelerle açıklamasını sonlandırdı:

Kimsenin bu anlaşmayı bozmasına müsaade etmeyin. (Bu anlaşma) Diplomasinin başardığı en büyük edinimlerden biridir. Ve biz bunu beraber başardık. Bu, diyalog, taahhüt ve sabırla her tarafın aynı anda kazanabileceğinin, farklı görüş ve hedefler olsa da ortak zeminin bulunabileceğinin, saygının küresel bir lisan olduğunun göstergesidir. Bu anlaşma her birimize aittir. Taahhütleinize sadık kalın. Bizim kendi taahhüütlerimize sadık kalacağımız gibi. Ve beraberce, uluslararası cemiyetin gerisi ile beraber, biz bu anlaşmayı kurtaracağız.” Federica Mogherini, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi

Diğer yandan ABD hariç diğer tarafların anlaşmaya sadık kaldıkları takdirde, İran kendilerinin de sadık kalacaklarını vurgularken, gerek AB’nin, gerekse Rohani’nin işlerinin çok zor olduğu kesin. Çünkü ABD sadece anlaşmadan kendi vazgeçmekle kalmayıp, İran’a uygulayacakları yaptırımlara karşı davranan AB ülkelerine ve şirketlerine karşı cezalar keseceklerini açıkladı.

Bu cezalar olmasa bile, anlaşmadan sonra AB’nin İran ile ticaret hacmi 21 milyar USD’ye ulaşırken, ABD ile yapılan ticaretin dünya ticaret hacminin %30’u civarı olması, AB şirketlerinin anlaşmaya karşı gelmekle ne kadar büyük bir pazar kaybedeceklerinin göstergesidir. AB’nin ABD’de yaptığı ihracat yaklaşık 300 milyar Avro civarındadır.

İran’da ise anlaşmaya başından beri karşı olan şahinler, ABD’nin anlaşmayı feshetmesiyle birlikte haklı duruma geçerek İran’ın da anlaşmadan çıkması için baskı yapmaktadırlar. Amerika ile ticareti kaybetmemek için İran’la yeniden gelişen ticari ilişkilerinden vazgeçen AB’li şirketler, İran’ın ekonomik bir dar boğaza girmesine sebep olur. Bu da daha ılımlı sayılan Rohani’nin güç kaybetmesine ve şahinlerin güçlenmesini sağlar.

Şahinlerin güçlenmesi sadece İran’ın anlaşmadan geri çekilmesi değil aynı zamanda İran’ın bölgede ama özellikle İsrail’e karşı, çok daha saldırgan hareketlerine yol açar. Bu da zaten İran ile doğrudan karşı karşıya gelmek için fırsat arayan mevcut İsrail hükümetinin siyasetini meşrulaştırmak için aradığı zemini hazırlar.

İran’ın ikinci şıkkı, birincisinden çok da daha iyi değil

Rohani rejimi şahinlerin daha fazla siyasi güç kazanmasını engellemek için doğrudan anlaşma konusunda onların çizgisine gelerek, artık anlaşmaya bağlı olmadıklarını açıklar ve tehditlerini gerçekleştirerek yapılanmasını nükleer silah üretimi için kullanmaya başlar.

Bu şekilde yine İsrail, İran’a karşı olan tutumunda meşruiyet kazanır ve nükleer silah üretimini engellemek için ABD’nin de onayı ve hatta belki de desteği ile önleyici saldırılar düzenler. Bu durumda İran muhtemelen başta Hizbullah olmak üzere bölgede kendine bağladığı güçleri İsrail ve bölgedeki müttefiklerine karşı sahaya sürer.

Böyle bir durumda en korkutucu senaryo İran ile İsrail’in eninde sonunda doğrudan karşı karşıya gelmeleri olur ama bu gerçekleşmese bile bölgenin yangın alanına döneceği kesindir. Bu boyutta bir çatışmanın o bölgede sadece iki ülke arasında kalması imkânsızdır. Geçenlerde Suriye’ye karşı saldırıda ABD ile beraber hareket eden Fransa, İngiltere ve başka ülkeler ile Avrupa da dâhil olacaktır. Yine aynı şekilde diğer ağır top Rusya, olayın boyutuna bakarsak Çin ve muhtemelen başka ŞİÖ ülkelerin de olaya karışması beklenebilir. Mevcut şartlardan hareket edersek, bu tür bir olaya Türkiye’nin kayıtsız kalması istese de istemese de maalesef imkânsız görünmekte.

Bu yazdıklarımı çok aşırı veya gerçek dışı bulanlar lütfen bölgede yaşanan gelişmelere dikkat etsin.

ABD’nin Soğuk Savaş sonrası bölgede uyguladığı, Obama döneminde ivme kaybeden planların Trump’la beraber tekrar en kaba şekliyle canlandığını görmekteyiz. Hatta bu konuda ne pahasına olursa olsun ABD’nin bu tehlikeli oyundan bir türlü vazgeçmemesinin bir kanıtı, İran’ın Mayıs 2003’te Bush’a sunduğu ve ABD’nin ‘asla kötülerle pazarlık yapmayız’ gerekçesi ile reddettiği tekliftir.

Orijinalini NY Times’in arşivinde bulduğum bu teklifin en önemli başlıkları ise şöyle:

  • İran’ın sivil kullanım için nükleer enerji geliştirebilecek
  • ABD’nin İran’da rejim değişikliğine desteğinden vazgeçecek
  • İran’a karşı ekonomik yaptırımların kaldırılacak
  • ABD’nin İran dışında rejime karşı hareket eden Halkın Mücahitleri ve başka örgütlere desteği kesecek

buna karşılık;

  • İran’ın kitle imha silahları hakkında tamamen şeffaf olacak
  • Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun kurallarına tamamen uyacak ve kurum tarafından denetlenecek
  • İran’ın Irak’ta etkisini ABD ile koordine edecek
  • Hizbullah’ın Lübnan’dan çekilecek
  • Arap Birliği’nin Beyrut hakkında kararlarına uyacak ve hatta Filistin’de Hamas gibi örgütlere olan desteğini kesecek

Bu teklifi Bush döneminde reddeden ABD, Trump yönetiminde 2. Dünya Savaşı2ndan sonra Batı Avrupalı müttefikleriyle bile yolunu ayıracak kadar ileriye gitmekte.

ABD – AB ilişkileri artık o kadar kötü bir durumda ki; Brexit’le beraber yüzünü neredeyse tamamen ABD’ye çeviren İngiltere hariç Kıta Avrupa ülkeleri, bu durumdan rahatsızlıklarını açık açık ifade etmekteler.

Çünkü ABD’nin uyguladığı bu politikasının ceremesini batı dünyasında her zaman en çok ve ilk olarak Avrupa çekmekte. Örneğin ABD, Rus şirketlerine ambargo uygular; AB’yi ambargoya uyma mecburiyetinde bırakır; Avrupa ticari zarar görür. Bu yetmezmiş gibi ABD, gazının sadece %3’ünü Rusya’dan alırken; AB, gazının üçte birinden fazlasını Rusya’dan ithal etmektedir. Yani, Rusya’nın gazı kesme tehlikesi ile karşı karşıya olan AB’dir, ABD değil.

ABD Ortadoğu’yu karıştırır, mülteci akımı Avrupa’ya başlar, ABD’nin pek umurunda olmaz!

Peki, bu durumda AB’nin yapabileceği ne var?

Aslını söylemek gerekirse pek bir şey yok. Ben AB’nin olaylara karşı ‘otur ve bekle’ politikası uygulayacağını düşünüyorum. Yani, bir taraftan İran’ın yanında görünür gibi anlaşmaya bağlı kalacaklarını açıklayacaklar. Böylece İran’ın da bağlı kalmasını umacaklar. Diğer yandan hiçbir AB ülkesi kendi şirketlerini İran ile ticaret yapmaya zorlayamaz. Dolayısıyla özel sektörde uluslararası iş yapan tüm şirketler -ki hepsinin ABD’de ticari iştiraki bulunmakta- hükümet zorlaması olmadan İran’dan uzak duracak. Sadece ABD ile ticaret yapmayan küçük şirketler İran pazarında bulunmaya devam edecek. Fakat bu durum İran’ın sıkıntılarını çözmeye yetmez, zira ülkenin ağır sanayi yatırımına ihtiyacı var, İran’dan halı alıp AB’de satan şirketlere değil.

AB özel sektörünün Rusya veya Çin üzerinden aracı kullanarak büyük çapta iş yapması pek mümkün görünmemekte, zira uluslararası para transferi zaten ABD’nin kontrolünde. Ayrıca mevzu bahis durumda, ticaretin gizli kalması neredeyse imkânsızdır.

Trump ABD’si tarafından köşeye sıkıştırılan AB, eski dengelerin artık geçerli olmayacağını ta Trump’ın adaylığı esnasında tahmin etse de Trump, artık resmen başkan seçildikten sonra her geçen gün çok daha bariz şekilde farkına varıyor. Bunun belki de en son örneği Fransa’nın Cumhurbaşkanı Macron’un, Trump’a karşı sergilediği çok yakın tavra rağmen ABD’nin gerek gümrükler konusunda, gerekse İran anlaşması konusunda yine bildiğini okumasıdır. Trump yönetimindeki ABD, Avrupa’yı bir birlik olarak algılamıyor. Trump, birliğin üyeleri ile bilateral ilişkiler sürdürmek istemekte. Bu ise birçok konuda AB’nin mevzuatına aykırı.

Lakin AB’nin kendi konumuyla alakadar bazı çıkmazları var

Birincisi; 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın büyük ülkeleri, özellikle Almanya ve Fransa, her ne kadar uluslararası sahada ekonomik bir güç olmayı başarsa da kurulan AB, birlik olarak askeri bir güç olmayı başaramadı. Sovyetler Birliği’nden oluşan nükleer tehdit karşısında ABD’nin koruması altına giren bu ülkeler AB’yi oluşturduktan sonra da kendi askeri gücünü kurmayı ihmal etti. Dolayısıyla AB sahip olduğu tüm ekonomik güce rağmen tekrar iki kutuplu şekle gelen dünyada ABD ve Rusya karşısında üçüncü bir kutup oluşturmayı başaramadı.

İkincisi, AB’nin temelinde Doğu Bloku’na karşı ABD kaynaklı gelişen bir oluşum olması. Yani, AB aslında hâlâ kendi içinde homojen ve ortak hedef takip eden bir yapı değil. Her ne kadar bu yapının içinde Fransa ve Almanya çekici güç olarak nispeten daha uyumlu görünseler de AB’nin karşı karşıya olduğu sıkıntıları tek başlarına çözebilecek bir konumları, birliğin yapılanması itibari yok. Bu yapılanmadaki zayıflığın bariz şekilde hissedilmesi, ilk olarak ABD’nin AB’ye ihtiyaç duymamasıyla beraber İngiltere’nin AB’den kopması ile yaşandı.

Üçüncü sıkıntı ise birliğin üyeleri arasında kültürel, sosyolojik ama özellikle ekonomik konularda farkın çok büyük olması. Dolayısıyla birliğin küçük üyelerinin hedefleri ile büyük üyelerinin hedefleri birbirlerinden çok farklı. Her ne kadar İngiltere’nin ayrılması, ABD tarafından uygulanan gümrük ve İran anlaşması konusunda birlik olarak kararlı görünme çabasında olsalar da üçüncü bir kutup olarak algılanmaları için gereken beraberliğe sahip değiller.

Bunun da bariz örneklerinden biri AB komisyonunun teklif ettiği ‘Kudüs’te hiç bir AB ülkesi elçilik açmayacak’ bildirisinin Avusturya ve Doğu Avrupa ülkeleri tarafından imzalanmamasıydı. Bu örnek AB içinde, Fransa-Almanya ikilisine karşı bariz bir ‘Avusturya, Macaristan’ ve diğer doğu ülkelerinin bloklaştığını gösterdi. Diğer yandan ise zaten 2008 finans krizinden beri gelişen bir Güney Bloku vardı. Son İtalya seçimlerinden sonra İtalya’nın da artık bariz şekilde bu Güney Bloku’na kaydığı tahmin ediliyor.

İngiltere’nin AB’ye sırt çevirmesinde nasıl ABD’nin payı varsa, diğer kutuplaşmalarda da Rusya’nın katkısı olmadığını düşünmek büyük yanılgı olur.

Dolayısıyla Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler haricinde de AB’nin zaten stres altında olduğunu söylemek mümkün. Yaşanan bütün bu gelişmeler çok zayıf bir ihtimal AB’nin daha da kaynaşmasını sağlayabilir ama birlikte zaten mevcut olan fay hatlarının kırılganlığını artıracağı bence daha büyük bir olasılık.

Yukarıda belirttiğim ‘otur ve bekle’ politikası ile AB ne kadar başarılı olur, İran’ı ne kadar oyalayabilir veya Trump’ın başkanlığının bitmesini bekleyecek kadar vakti var mıdır, bilemiyorum. O kadar vaktin kalmadığına ve yakın zamanda Ortadoğu’da durumun iyice kızışacağına inananlardanım.

İçinde bulunduğumuz bu durumun bazı ülke yöneticilerinin iç politik güçlerini sağlamlaştırmak için temsil ettikleri ülkelerin uluslararası sorumluluklarını umursamamasının sonucu olarak değerlendirilebilir. Özellikle Trump ve Netanjahu’nun davranışlarını bu şekilde değerlendirmek mümkün. Hatta durumun iç politika için basit bir popülizmden ziyade daha kapsamlı geniş bir planın hamleleri olduğunu düşünenler var.

Sebep ne olursa olsun, dünya içinde bulunduğu bu durumdan sadece çok akıllı ve ileri görüşlü diplomasi ile çıkması mümkündür. Lâkin bahsi geçen kilit isimlerden, böyle bir ‘devlet adamlığı’ beklemek mümkün görünmüyor. Bu feraseti sergileyebilecek olanlar ise duruma yön verebilecek kadar güçlü değiller.

Onun için bence tüm dünyanın karşı karşıya olduğu bu tehlikeyi önleyebilecek güçlü bir hareketi Avrupa’dan beklemek mümkün değil ama bundan daha da önemlisi Almanya ve Fransa’nın nasıl bir tutum sergileyecekleridir.

Bence bu iki ülke Rusya / ŞİÖ’ye yakınlaşmaya mecbur kalabilirler. Lakin onlar için bunun da bir bedeli olacağını Putin, Angela Merkel ile Soçi zirvesi öncesi, Esad’ı davet ederek gösterdi.

Bunun tercümesi benim için ‘Evet ortak çıkarlarımız doğrultusunda hareket edebiliriz, ama bunun bedeli var, Suriye’de Esad rejimini kabul edeceksiniz.’ demektir.

Öyle veya böyle; Avrupa’nın bu gelişmelerden kayıp edeceği ABD’nin kaybedeceğinden çok daha fazla ama Türkiye olarak bizim karşı karşıya olduğumuz tehlike bunlardan çok çok daha fazla.

Olayları derlediğimizde arası açılan ve bir ticari çekişmeye doğru sürüklenen ABD / AB, bölgeyi ateşe vermek pahasına İran’ın bölgedeki gücünü yok etmeye kararlı bir İsrail ve buna destek veren AB, ABD’nin çizgisinde bölgede hâkimiyet iddia eden ve İsrail ile aynı tarafta olan bir Suudi Arabistan, Obama döneminde doğan boşluğu çok doğru değerlendiren bir İran ve onunla beraber bölgede gücünü ve etkisini artıran bir Rusya / ŞİÖ karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz.

Türkiye eskiden sahip olduğu etki alanına kesinlikle sahip değil ve maalesef gelişmelere karşı kararlı, çizgisi belli olan bir dış politikamızı da göremiyorum.

Ne yapmamız gerekiyor?

Bilmiyorum. Daha doğrusu, yapılacak çok şey var; bu noktaya gelmemesi için çok şey yapılabilirdi. Oysa ben şimdilik 24 Haziran seçimlerinden sonra gelecek olan hükümetin durumun ciddiyetinin farkında olması için ancak dua edebiliyorum.

Bu yazı tahtaPod’dan alınmıştır.

İran’ın Mayıs 2003’te Bush’a sunduğu ve ABD’nin reddettiği teklif için tıklayınız.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları