Doğru bir Kur’ân tercümesinde semantik metodun önemi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______28.10.2018_______

Doğru bir Kur’ân tercümesinde semantik metodun önemi

İsmail Yakıt
Prof. Dr. İsmail Yakıt_Doğru bir Kur’ân tercümesinde semantik metodun önemi
Prof. Dr. İsmail Yakıt_Doğru bir Kur’ân tercümesinde semantik metodun önemi

 

Yazı, Prof. Dr. İsmail YAKIT’ın “Kur’ân’ı Anlamak”
kitabından alınmıştır.

 Semantik hakkında

Semantik kelimesi, Grekçe “sémantiké-sémantikos”dan gelme bir kelime olup, “anlam veren, anlamlayan, anlamını belirten” demektir. Buradan hareketle bir disiplin adı, “semiologie=anlam bilimi” türetilmiştir ki, Arapçada buna “ilmu’l-ma’nâ=anlam bilimi” terimi karşılıktır.

Semantik, bir bilim dalı olarak, kelimelerin anlamlarını analiz eder, etimolojik kökten itibaren tarih boyunca kazandığı türevlerinin ve anlamlarının bir analizini verir. Hangi anlamın sonradan girdiği, hangi anlamın çarpık ve kökten uzak olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Bir kelimenin veya bir kavramın semantik analizini yapabilmek için ilkin o kelimenin veya kavramın etimolojisi bilinmelidir. Daha sonra semantik kurallar gereği tarih boyunca diğer anlamları ve o kelimeden üretilen diğer kelimelerin anlam­larını tespit etmek gerekir. Bu işlemlerden sonra etimolojideki anlam esas tutulmak kaydiyle hepsinde gizli olan bu kök mânâ aranmalıdır. Buna uygun olmayanlar sonradan kazandırılmış anlamlardır. Uygun olanlar zaten semantik tanıma hazırdır. Semantik tanımlar, esas itibariyle dilin mantık örgüsüne uygundur. Etimolojik sözlüğü tam olarak hazırlanmamış bir dilin kelimelerinin semantik analizini yapmak mümkün olmaz. Semantik analizi yapılamayan bir dil üzerine ilmî terminoloji oturtulamaz. Bugün semantiği yapılabilen ilme temel olmuş diller bilindiği kadarıyla; Sanskritçe, Grekçe, Arapça ve Lâtince’dir. Bugün Avrupa dilleri bile kendi etimolojilerini Grekçe ve Lâtince üzerinden yapmakta, semantik analizleri de bu dillerden gelen kelimelere göre yürütülmektedir. Meselâ İngilizcenin kendi başına bir semantiği yoktur. Zira İngilizcede bir fonetik birlik yoktur. Pek çok kelime, müstemlekelerden toplanmış olduğundan etimolojileri de farklıdır. Türkçemiz, semantik analize uygun bir görünüm arz etmektedir; ancak tarihî ihmaller sebebiyle etimolojisi hazırlanmamıştır.

Semantiğin çeşitleri nelerdir?

Semantiğin birçok çeşitleri vardır: Analitique (analitik), structurale (yapısal), synchronique (eş zamanlı), diachronique (art zamanlı/ tarihî) gibi. Bunların her birini açıklamak bu bölümün sınırlı çerçevesi içinde pek müsait olmayacağından burada sadece ismen bahsetmek istiyoruz. Kısaca semantik; anlam ile kelime, kelime ile obje ilişkilerini, anlam değişikliklerini, kavram kargaşasını, eş anlamlı, çok anlamlı kelimeleri ve onların yapısını vs. inceleyen bir bilim dalıdır. İlim olarak kuruluşu yeni; ama varlığı dillerin ortaya çıkışı kadar eskidir. Bir ilim olarak değil de kısmen de olsa semantikle meşgul olanlar yok değildir. Eflatun, Aristo, İbn Fâris, İbn Sînâ, İmam Mâturidî’yi sayabiliriz. Günümüzde İzutsu, zıt kavram semantiği üzerinde durmuş bir Japon araştırıcıdır. Batı’da Bloomfield, Buyssens, Guirand, Katz, Saussure, Mounin vs. gösterebiliriz. Şurası muhakkaktır ki Batılılar, Grekçe ve Lâtinceye dayalı bir semantik yapmaktadırlar.

Semantik kavram kargaşasını önleme metodudur

Kısaca semantik bir ilim dalı olduğu kadar, kavram kargaşasını önlemede, doğru anlamı bulmada bir metottur. Ülkemizde bu ilim henüz çok yenidir. İzutsu’nun “Kur’ân’da Allah ve İnsan” adlı eserini tercüme eden Dr. Süleyman Ateş, zıt kavram semantiği konusunda bazı bilgileri dilimize kazandırmıştır. Prof. Hüseyin Atay, kardeşleriyle beraber hazırladıkları “Arapça-Türkçe Büyük Lüğat”ta semantik tahlile imkân verecek etimolojiler üzerinde durmuştur. Ayrıca bu satırların yazarı da 1973’ten beri bu konuya kafa yormaktadır. Nitekim şimdiye kadar yaptığım analizlerden bazılarını neşrettim. Özellikle 1982’ de Fransızca olarak kaleme aldığım “Analyse Sémantique et Sens Scientifique du Mot “alaqa” dans le Coran” (Kur’ân’daki “Alaka” Kelimesinin Semantik Analizi ve İlmî Anlamı) adlı makalem Kahire Arap Dil Akademisi Başkanı Sayın Dr. İbrahim Madkur’un tensibiyle Prof. Z. M. Hudayrî tarafından “El-Alaqatu ve Hakikatuhe’l-ılmiyyetu” (Alaka ve İlmî Gerçeği) adıyla Arapçaya tercüme edilip “El-Urvetu’l-Vusqâ”da (S. 34, s. 63-65, Ağustos-Eylül, 1982, Kahire 1982) yayımlanmıştır.

Arapça deve, Türkçe at, Grekçe deniz dilidir

Yukarıda Arapçanın tarihte bir ilim dili olarak kullanıldığını ve semantik analizler için son derece elverişli oldu­ğunu, bunun için de etimolojik sözlüklerinin çok güzel ve geniş hazırlandığını söylemiştik. Arapçadan dilimize geçen kelimelerden birkaçını örnek alarak semantik analizler sonucu ortaya çıkacak gerçek tanımlarını yaptıktan sonra asıl konumuz olan Kur’ân ve semantik ilişkilerine geçeceğiz.

“Akıl” kelimesi dilimize Arapçadan girmiş ve “ukl” kökünden gelen bir kelimedir. Semantik olarak “bağlamak” anlamındadır. Zira etimolojik olarak öz Arapçada “deve kösteği”nin adıdır. Devenin muayyen bir mekândan uzaklaşmaması için ön ve arka ayaklarından birerini çaprazlama olarak bağlayan kösteğin veya bağın adı iken, bilâhere bu kelime insanın başına kadar bir evrim geçirmiş ve semantik anlamını orada da korumuştur. Çünkü “duygu ve düşünceleri, kavramları ve olayları birbirine bağlayan ruhî melekeye” akıl denmiştir. Batı dillerinde akıl kelimesi “intelligence” kelimesi ile karşılanmaktadır. Latince “intellectus” olan bu kelime Grekçe “selectus”tan gelmedir. Selection yani, seçme, tercih etme anlamındadır. O halde Batı dillerinde akıl “iyi ile kötüyü, büyükle küçüğü, faydalı ile zararlıyı vs.yi seçen, ayıran veya ayıklayan melekemize” denmektedir. Öz Türkçede akıl, “us” kelimesiyle ifâde edilmektedir. Negatif hali kullanılmayan bu kelimenin etimolojisini henüz bilmediğimizden kullanılışına göre bir hüküm vermek gerekirse, herhalde “davranışları kontrol eden melekeye” denir demek daha doğrudur. Görüldüğü gibi, akıl ruhî bir me­lekedir ve Arapçada bu melekenin “bağlama” özelliği dikkate alınırken Grekçe ve Lâtincede “ayıklama” vechesi esasa alınmış, Türkçede de “kontrol etme” yönü vurgulanmıştır. O halde aynı ruhî melekenin farklı vecheleri dikkate alınmıştır.

“Hikmet” kelimesi de tıpkı akıl kelimesi gibi, dilimize Arapçadan girmiştir. Kök harfleri “H-K-M”dir. Bu kök etimolojik olarak “Devenin dizginlerini tutmak, taşkınlığına mani olmak” anlamındadır. Buradan anlaşılıyor ki bu kök kısaca “engel olmak” anlamındadır. Bu kökten türeyen kelimeler şayet bu kök anlamı ihtiva edecek bir tanıma müsait iseler, türeyen ile kök arasında semantik bağ vardır denir. Şayet böyle bir bağ tesis edilemiyorsa o zaman tanımda bir hata vardır ve o tanım sonradan kazandırılan bir tanımdır denir. Şimdi “H-K-M” kökünden gelen müştakları verelim ve onların semantik tanımlarını gösterelim:

HâKiM : zulme engel olan

maHKeMe : zulmün engel olunduğu yer

HeKiM : hastalığa engel olan (Hakim kelimesinin tahfifi)

HaKeM : kuralsızlığa engel olan

taHKiM : yıkılmaya, çökmeye engel olan

istiHKâM : düşmanın ilerlemesine engel olan

HüKüMet : anarşi ve kanunsuzluğa engel olan

HaKîM : sapık fikir ve inançlara engel olan

HiKMet : sapık fikir ve inançlara engel olma, dalâlete engel olan bilgi

Bu semantik tanımlar uzun araştırmalardan sonra elde edilmiş olup, burada sadece neticeleri gösterilmiştir. Görülüyor ki, “hikmet” kelimesi “hakikat dışı olan ve kişiyi dalâlete sevk eden her şeyi engelleyen bilgi veya iksir”e ad olmaktadır. Buna ister ilham veya vahiyden kaynaklanıyor diyelim isterse ilim veya felsefeden kaynaklanıyor diyelim fark etmez.

Semantik için son derece önemli olan kelimelerin etimolojisi aynı zamanda o kavmin öz kültürünü de yansıtır. Mesela eski dilcilerin şu sözü meşhurdur: “Arapça deve dilidir.” Deveden örneği olmayan bir kelimenin muarrap (Arapçalaşmış, yabancı) olduğu düşünülebilir. Türkçe; ok, yay ve at dilidir. Kelimelerin etimolojilerinde bunlarla ilişki veya bunlardan örnekleri olmalıdır. Grekçe deniz dilidir. Denizcilik veya balıkçılıktan örnekleri olan kelimelerle mücehhezdir. Semantik bağ kurulurken cisimden isme, isimden mefhuma geçişte bu özellikler önem taşır.

Kur’ân öz Arapçadır ve anlamı Arap semantiğinde aranmalıdır

Konuyu Kur’ân açısından ele alırsak meselenin ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Kur’ânî kavramların semantik analizleri, Kur’ân’ı çok daha iyi ve doğru anlamamıza yarayacaktır. Bu hususa bizzat Kur’ân işaret etmektedir. Kur’ân’da birçok kere geçen “lisânen arabiyyen”, “Kur’ânen arabiyyen” tabirleri, bir yandan Kur’ân’ın Arapça olduğunu vurgularken diğer yandan da Arapçayı bir lisan haline getiren temel veya köke dayanıldığında daha iyi anlaşılacağını ima etmektedir. Çünkü onun Arapça olduğunu vurgulamak muarrap olmadığını ispat etmektir. Bunun için de öz Arapçada kelimenin kökünü aramaktır. Tabiri câizse kelimelerin deveden örneklerini bulmaktır. Dolayısıyla semantik bağları oluşturmaktır. Öyleyse semantik metod Kur’ân’ın metodudur. Zaten Kur’ân diğer yandan kendi sistematiği içinde âyetleri birbi­riyle tefsir etmekte, bir âyete verilen anlamın diğer âyetlerle tevfiki vurgulanmakta ve insanoğlu âyetler üzerinde tefekküre davet edilmektedir. Bir kere daha tekrar etmek gerekirse, semantik, Kur’ân’ın bize önerdiği kendi metodudur diyebiliriz.

Semantik analizler sadece kavramlarda değil, kontekslerde ve stilistik anlatımlarda da görülür. Kontekst semiolojisi diyebileceğimiz bu özellik Kur’ânî icazda daha sık rastlanmaktadır. Meselâ

واذ قال ربك للملئكة انى جاعل فى الارض خليفة قالوا اتجعل فيها

من يفسد فيها ويسفك الدماء ونحن نسبح بحمدك ونقدس لك قال

انى اعلم مالا تعلمون (Bakara, 2/30)

âyet-i kerimesini hemen hemen her müfessir veya mütercim “Hatırla o vakte kim Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Melekler de ‘orada kan dökecek, fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın? Halbuki biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz’ dediler. Allah da ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi” şeklinde tercüme ediyorlar ki, böyle bir tercüme kontekst semiolojisi bakımından yanlış bir tercümedir. Bir kere “ce’ale halifeten” halifeyi tayin etmek demektir ve buradan gelen “câ’ilun…  halîfeten” (halifeyi tayin etmekte olan hattâ tayin eden) demektir. Cenâb-ı Hakk burada gelecekte yapacağı bir işi değil, halihazırda yapmakta olduğu bir işi haber veriyor. Öte yandan kontekse göre, halife yaratmak söz konusu değil. Yaratma bitmiş sıra halife tayinine gelmiştir. Kontekst göre söz konusu olan da budur. Bu tayinin insan türü lehine bir gelişme göstermekte olduğuna şahit olmakta olan melekler de gelecek (istikbal) zaman çekimiyle değil “hal” (şimdiki zaman) çekimiyle “orada fesat çıkarmakta ve kan dökmekte olanı mı halife tayin ediyorsun Ya Rabb” şeklinde ifadede bulunuyorlar. Bu konudaki geniş açıklamaları Fransızca kaleme aldığımız doktora tezinde belirttik. Kısaca bu âyet-i kerime şöyle tercüme edilmelidir: “Hani Rabb’in meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife tayin etmekteyim’ dediğinde onlar da: ‘Orada fesat çıkarmakta ve kan dökmekte olanı mı, Ya Rabb tayin ediyorsun? Halbuki biz Seni hamdinle tesbih ediyor ve Seni takdis ediyoruz’ dediklerinde Allah da onlara ‘Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi”.

Bu şekilde bir tercüme Kur’ân’ın nassına en uygun olan tercümedir. Pek çok tefsir hatalarından bizi korur. Pek çok sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkar. Müslümanları, birtakım Yahudi hurafele­rinden ve muharref Tevrat yorumlarından korur.

Yeryüzünün hiçbir hukuk sisteminde olmadığı gibi, ilâhî hukukta da olmayan bir yorum

Semantik analizlerin kontekstle alakalı olanları hakkında Kur’ân’dan pek çok örnek gösterebiliriz. Bunlardan en meşhur ve en çarpıcı olanı Kur’ân’ın ismini vermediği ama geleneğin “Hızır” adını verdiği zatın fiilleriyle ilgili kontekstin tahlilidir (Kehf 18/65-82). Çok kısa belirtmek gerekirse burada üç fiil söz konusudur: Geminin delinmesi, birinin öldürülmesi ve duvarın doğrultulması. Dikkat edilirse yorumlar kısmında bu fiilleri meydana getiren iradeler ve hattâ fâil farklı gösterilmektedir. Şöyle ki: Gemiyi deldiğinde( فاردتُ ان اعيبها) “onu kusurlu kılmak istedim”; birini öldürdüğünde (فاردنا ان يبدلهما): “bundan daha hayırlısıyla değiştirmek istedik”; duvarı doğrulttuğunda: (فاراد ربك) “Rabbin istedi” şeklinde açıklamada bulunmaktadır. Şu hâlde birinde “ben istedim” derken, ikincisinde “biz istedik”, üçüncüsünde ise “Rabbin istedi” diyerek adı geçen fiilleri farklı iradelere dayamaktadır. Bu bir anlamda bütün fiilleri üç ana kategoride toplamamızın mümkün olduğuna bir işarettir.

1) Kişinin kendi iradesiyle meydana gelen fiiller.

2) Tanrı’nın iradesiyle kulun iradesinin ayniyetiyle meydana gelen fiiller (“Oku sen atmadın Allah attı” âyetinde olduğu gibi).

3) Sadece Tanrı’nın iradesiyle meydana gelen fiiller.

Bütün bu olaylar genel anlamda elbette Tanrı’nın iradesiyle cereyan etmiştir ama Cenab-ı Hakk’ın kullarına verdiği yetki ve irade neticesi kullar da bazı fiilleri işlerler. Kehf sure­sinde geçen bu hadislerin semantik analizlerini değerlendirmelerini uzun uzun ele alacak değiliz. Bizi burada ilgilendiren en önemli iki hususa işaret edip, tekrar edilegelen bir tefsir hatasını göstereceğiz.

1) Âyette geçen “el-ğulâm” kelimesi “çocuk” diye tercüme edilmektedir. Böyle bir tercüme hem kontekse hem de Kur’ân’ın özüne uymamaktadır. Çünkü “ğulâm” kelimesi, ana babaya nisbetle “evlat” anlamındadır. Babası diyelim ki seksen yaşında olan altmış yaşındaki bir kişi, ebeveynine nisbetle onların ğulâmıdır. Hattâ İbn Sîde’nin dediği gibi, doğumundan saçların ağarmasına kadar hayatın her safhasıdır. O halde âyette geçen “el-ğulâm” kelimesini reşit biri olarak anlamak ve onu “evlat” veya “delikanlı” diye tercüme etmek daha doğrudur.

2) Yeryüzünün hiçbir hukuk sisteminde olmadığı gibi, ilâhî hukukta da olmayan bir yorum söz konusu edilegelmiştir. O da istikbalde işlenmesi muhtemel bir fiilin, daha işlenmeden en ağır bir ceza ile tecziyesidir. Bu husus, tekrar edilegelen bir tercüme ve hattâ bir tefsir hatasıdır. Kontekstin semantik bir analizi yapılmadığından bu nevi tercüme hataları ortaya çık­maktadır. Delikanlının veya anası babası mü’min olan evladın katli konusunda, olaya bir açıklık geti­ren zat

وامّا الغلام فكان ابواه مؤمنيْن فخشينا ان يرهقهما طغيانا وكفرًا

şeklinde belirtmektedir. Bu âyete hemen hemen her mütercim ve müfessir “Çocuğa gelince, onun anası babası mü’min idiler. Çocuğun onları isyana ve küfre sevkedeceğinden korktuk.” şeklinde tercüme etmekte ve bu minval üzere yorumlamaktadırlar. Böyle bir tercümenin yanlış olduğunu hep beraber görelim. Âyette geçen “خشى” fiili genel olarak “ummak” ve “korkmak” manasındadır. Kendisine “nâ” zamiri bitiştiğine göre bu zat yalnız değildir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, ilâhi irade ile kulun iradesinin ayniyetiyle işlenmiş bir olay söz konusudur. Durum böyle olunca “haşiye” fiilinin yaygın anlamları olan “ummak” ve “korkmak” anlamları bu tefsire uygun düşmez. Zira Allah ne umar ne de korkar. O halde bu fiilin semantik bir analizi gerekecektir. Uzun tahlillerin kısa neticesini burada göstermeye çalışalım. Buraya uygun olan semantik anlam “kerihe=uygun bulmamak, uygun görmemek” anlamıdır. Ayrıca (ان يرهقهما) mastar müevveldir. Mastarlar isim grubundandırlar ve zamansız fiildirler. Şu halde bu mastarı istikbal sigasiyla (gelecek zaman çekimi) tercüme etmek yerine hal sigasıyla (şimdiki zaman çekimi) tercüme etmek kontekste daha uygundur. Yani “sevkedecek” şeklinde değil, “sevketmekte” şeklinde tercüme en uygun olanıdır. Bütün bunları bir araya getirirsek âyetin tercümesi şöyle olur: “Delikanlıya gelince, anası-babası mü’min idiler. Onun, onları küfür ve isyana sevketmekte oluşunu uygun görmedik”. Bu tercüme Kur’ân nassına en uygun olan tercümedir. Semantik analiz sonucu ortaya çıkan tercüme budur. Delikanlı o suçu işlemiş ve işlemektedir. Anası babası mü’min olduğuna göre kendisi değildir. Dinsizin dindar üzerinde bir baskısı vardır. Bu keyfiyet semâvî dinlerin hukukuna göre katli gerektiren bir fiildir. Nitekim infaz edilmiştir. İnfaz bir sâbiye değil bir reşite olmuştur. Kısaca Kur’ân muciz, insanoğlu âcizdir.

Görüldüğü gibi, semantik metod Kur’ân’ın kendi metodudur ve onu en iyi anlayabileceğimiz bir metoddur.

Ne yapılmalı?

Yeniden yapılacak olan Kur’ân meal ve tefsirinin mutlaka Kur’ân’ın kendi metodu olan semantik metodla yapılmasını, Kur’ânî kelime ve kavramların semantik analizlerinin bir ekipce gerçekleştirilmesini ve buna göre bir uzman heyet oluşturulmasını teklif ediyorum. Aksi halde tarihî tercüme ve tefsir hatalarını bir kere daha yineletmiş olmanın vebali kimindir? Allah bilir.

 

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları