Dünyanın merkezindeki ada: Kıbrıs – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______17.01.2018_______

Dünyanın merkezindeki ada: Kıbrıs

MİSAK Editörü

Milli Düşünce Merkezi ve Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi, Türkiye Barolar Birliği’nin katkısıyla 5 Ocak 2017 tarihinde İstanbul’da “Kıbrıs’ta Son Söz: Kim Söyleyecek?” başlıklı bir panel düzenledi. Açılış konuşmalarını Milli Düşünce Merkezi Genel Başkanı ve Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi Yürütme Kurulu Başkanı Sadi Somuncuoğlu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi E. Başkanı Hüsamettin Cindoruk yaptı. Panelin konuşmacıları 26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve E. Büyükelçi Şükrü Elekdağ idi.

 

Türkiye Barolar Birliği Başkanı

Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun

paneldeki konuşmasının metnini sunuyoruz.

Çok değerli hazirun, hepinizi şahsım ve Türkiye Barolar Birliği adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli Dinleyenler,

Türkiye, çok yönlü, sistemli ve varlığını tehdit eden saldırılarla karşı karşıya olduğu son derece zor ve tehlikeli bir sürecin içindedir. Güney sınırlarımızda iç savaş görünümlü, acımasız vekâlet savaşları devam etmekte, Ortadoğu yeniden şekillendirilmektedir. Yanlış ve saplantılı dış politikamız sebebiyle maalesef bu savaşlar, terör görüntüsüyle Türkiye’ye sıçramıştır.

Toplumumuzda uzun yıllardır sarf edilen gayretler sonucunda derin fay hatları oluşmuştur. Toplumumuz farklı farklı kamplara bölünmeye başlamıştır. Bu kamplaşma, fikri tartışmayı neredeyse imkânsız hale getirmiştir.

Bir yandan da, denetleme ve dengeleme mekanizmaları içermeyen bir başkanlık rejimi Anayasa değişikliği yoluyla getirilmek istenmektedir. Toplum bu açıdan da gerilmekte ve kamplaşmalar derinleşmektedir.

İşte böyle bir ortamda, Kıbrıs Türkleri ve Türkiye açısından hayati önemdeki Kıbrıs meselesinin çözümü, Rumlar ve Yunanistan açısından müjdeli, Kıbrıs Türkleri ve Türkiye açısından tehlikeli bir yolda ilerlemektedir. Ağır saldırılar altında bunalmış, bilgi edinme kaynakları sınırlanmış, hayatını günlük yaşamaya başlamış olan halkımız ise gelişmelerden habersizdir.

Biz bombalarla, darbelerle, başkanlık dayatmalarıyla uğraşırken, Kıbrıs adasında Türk varlığına son verilmek isteniyor! Dünyanın yakından ilgilendiği bu konu, kamuoyunun gündeminde bile değil!

Oysa konu, sadece ‘Doğu Akdeniz’i kimlerin kontrol edeceği” değildir. Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde aslında merkezde yer alan ancak bilinçli şekilde perdelenen Kıbrıs meselesi, tıpkı Suriye’nin kuzeyinde ayrı ve ırkçı devletin kurulmak istenmesi veya İslamı alçak emellerine alet eden vahşi IŞİD gibi, ‘ülkemizin güvenliği’ meselesidir.

Kıbrıs bizim için yavru vatan değil, ana vatandır. Kıbrıslı Türkler küçük kardeşimiz değil, can kardeşimizdir. KKTC’ye hizmet etmek lütuf değil, asli görevimizdir. Biz; Türkiye ile KKTC, iki devletiz ama tek Milletiz. Bu gerçeği hem biz unutmamalıyız hem de dünya anlamalı.

Bugün burada, işte böyle yaşamsal önemi haiz bir konuyu ele almak için toplandık. Milli bir bilinç ve bu bilincin bize düşündürdüğü kaygılarla bir araya geldik.

Toplantının adı, yaşananların bir özeti aslında. “Kıbrıs’ta Son Söz! Kim Söyleyecek?” Küresel kuklacılar mı, yoksa Türk Milleti mi Kıbrıs’ta son sözü söyleyecek?

Başta ‘Milli Düşünce Merkezi Genel Başkanı’ ve ‘Hepimiz Bir Milletiz’ Yürütme Kurulu Başkanı Sadi Somuncuoğlu olmak üzere emeği geçen herkese müteşekkiriz.

İzninizle Türkiye Barolar Birliği’nde birlikte çalışmakla kendimi şanslı gördüğüm Av. Prof. Dr. Necdet Basa’ya da özel olarak teşekkür etmek istiyorum; hem geçtiğimiz sene TBB’de gerçekleştirdiğimiz “Kıbrıs’ta Son Söz Söylenmedi” başlıklı yuvarlak masa toplantımızı organize ettiği hem de bu günkü organizasyona verdiği büyük katkıdan dolayı.

Dünya haritasını önünüze aldığınızda, haritanın ortasında yer alan bölgede Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’i beraberce görürsünüz. Bu bölge, dünyanın anakarasının merkezidir. Jeopolitik olarak dünyanın tam merkezidir. Doğu Akdeniz’in en büyük adası Kıbrıs ise, dünyanın merkezinde yer alan bu bölgenin merkezindedir. Kısacası Kıbrıs, Dünyanın en stratejik yerlerinden biridir.

Adaya en yakın ülke olan Türkiye’nin ada ile karşılıklı bağlantıları ve ortak jeopolitik konumu yeterince dikkate alınmadan, adaya en uzak ülkenin Kıbrıs üzerinde mutlak egemenlik peşinde koşması, gerçek koşullara ters bir durumdur.

Kısacası Türkiye, sadece 40 km. uzağında yer alan Kıbrıs ile kendi güvenliği açısından yakından ilgilenmek zorundadır.

Şu bir gerçek ki, dünya egemenliğine soyunan bütün emperyalist güçler, dünyanın jeopolitik merkezi olan Ortadoğu’ya girmek istedikleri zaman, Kıbrıs’ı öncelikle ele geçirmeye çaba göstermişler ve bu adayı kullanarak Ortadoğu’da kendi çıkarları doğrultusunda yapılanmaya yönelmişlerdir.

Esasen Ortadoğu’da Mezopotamya sonrası dönemdeki bütün egemenlikler Kıbrıs’a öncelik vermişlerdir. Dünya tarihi ve Kıbrıs tarihi bunun çeşitli örnekleri ile doludur. Hitit egemenliğinden Mısır yayılmacılığına, Roma İmparatorluğu’nun fethinden, Bizans egemenliğine, Arap yayılmacılığından, Venedik egemenliğine, Osmanlı’nın fethinden, İngiliz işgaline sürekli bir paylaşım kavgası altındaki Kıbrıs adasının yirminci yüzyıla girişi İngiliz işgali altında olmuş ve iki dünya savaşı süresince İngiltere Kıbrıs üzerindeki, yönetimini sürdürmüştür.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ise sömürgelerin bağımsızlığı gündeme gelmiş, bütün sömürgeler bağımsızlıklarını kazanıp Birleşmiş Milletler’e üye olmaya hak kazandıkları bir dönemde İngiltere adadan çekilmiş ve Kıbrıs adası da bağımsız devlet statüsü kazanmıştır.

Ne var ki, Megali idea ve Enosis gibi ırkçı saplantıları olan Yunan emperyalizminin adada çok geçmeden terör başlatması ve adanın yerlisi olan Türklere karşı bir etnik temizliğe kalkışması nedeniyle Türkiye, adaya müdahale etmek zorunda kalmıştır.

Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran Londra ve Zürich antlaşmalarına göre ‘garantör’ sıfatıyla ve adada sürüp giden katliamlar ve Türk soydaşlarının Rum çeteciler tarafından yok edilmesi tehlikesi üzerine harekete geçerek adaya müdahale etmiştir.

Kıbrıs Meselesi, Ortadoğu’nun Yeni Baştan Şekillendirilmesi Projesinin Merkezindedir

Ortadoğu’nun yeni baştan şekillendirildiği bu süreçte Kıbrıs meselesini, güneyimizde açılmak istenen Kürt ve İran koridorlarından, Suriye’nin kuzeyinde kurulmak istenen ırkçı devletimsiden, IŞİD canavarının bir süreliğine bazı küresel ve bölgesel güçlerin vekili olarak yaratılıp kontrolden çıkmasından, Ermenistan’la sürüp giden anlaşmazlığımızdan ve Ermeni soykırımı dayatmalarından ayrı düşünmek doğru değildir. Türkiye’nin hayati menfaatlerini doğrudan ilgilendiren bu meselelerin her biri, birbirleriyle ilişkilidir.

Konunun bir de İsrail cephesi vardır. Kıbrıs, İsrail için dış dünyaya açılan güvenli ve bu sebeple çok önemli olan yolun üzerindedir. Bu sebeple, İsrail açısından da Kıbrıs’ın geleceği, hayati öneme haizdir.

Kısacası Kıbrıs sorunu, dünya dengelerini ilgilendiren bir sorundur. Bu nedenle de, bütün küresel güçlerin, bölgesel güçlerin ve bölge ülkelerinin gündemindedir. Gücünün yettiğini hesaplayan her devlet, çözüme dair oyun kurmaya ve Türkiye’ye doğrudan ya da dolaylı baskı kurmaya çalışırken, Kıbrıs’ın öncelikle Türkiye’nin gündeminde olması gereklidir. Milliyetçilik ve vatanseverlik, hamasetle değil, milli meseleleri milli bir hassasiyetle ele almakla olur.

Türkiye ilgili bütün devletlerin yaklaşımlarını, bu yaklaşımların arkasındaki saikleri, açık ve örtülü ittifaklarını usta bir satranç oyuncusunun dikkatiyle izlemeli, doğru analiz etmeli ve kendi güvenliğini doğrudan doğruya ilgilendiren Kıbrıs sorununda milli menfaatlerine en uygun düşen çözümü ortaya koymalıdır. Bu çözüm, aynı zamanda Kıbrıs Türkünün de milli menfaatlerine uygun olacaktır. Çünkü KKTC ve Türkiye, iki devlet ama tek millettir.

Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs’ın, küresel güçler tarafından kendi aleyhine olarak bir uçak gemisi biçiminde kullanılmasına kesin olarak izin vermemelidir.

Toplumlararası Müzakereler, Anlaşmalar ve Bağımsız KKTC’nin Kuruluşu

Kıbrıs’ta toplumlararası görüşmelerin başlangıcı 1968 senesine yani 48 yıl öncesine dayanır. Bu süre içindeki görüşmelerde Rum’un ve onu mutlak surette destekleyen Batı’nın tutumu, nihai hedef olarak adadaki Türk varlığını yok etmeye yönelik’ olmuştur.

Unutulmamalıdır ki, Kıbrıs Türk Halkı ve Türkiye tabii ki, 1959-60 “Kıbrıs Cumhuriyeti” anlaşmaları ile yani Ada’da Rumlarla Türklerin yüzde 30/70 ortak olduğunu karara bağlayan Londra ve Zürih Anlaşmaları sonucu Ada’ya barış geldiğini düşünürken; Rumlar Akritas Planı’nı hazırlamakla meşguldüler.

Netice malum; 1963’ün 21 Aralığında başlayan ve 11 sene süren fiili katliam ve devamı…

15 Kasım 1967’de çete reisi Grivas’ın başlattığı Boğaziçi-Geçitkale saldırıları derken Demirel hükümetinin zorlaması ile başlayan toplumlararası görüşmeler aralıklı devam ederek bu günlere kadar gelindi.

Bugün ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 15 Kasım 1983’de rüştünü ispat etmiş, 34 yaşında, kendi toprakları üzerinde egemen bir devlettir. Bu böyle bilinmeli ve kabul edilmelidir…

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kontrolü altında olan adanın kuzey topraklarını, Kıbrıslı Türklerin yönetiminden ve bu topraklarda konuşlanmış Türk Silahlı Kuvvetlerinden arındırmak için küresel aktörler tarafından hazırlanan Annan Planı’nı da hatırlayalım. Yani 2002-2004 yılları arasındaki dönemi…

Kıbrıslı Türkler 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandum da “Evet” derlerken, hiç beklenmedik bir şekilde Kıbrıslı Rumlar “Hayır” demişler ve böylece Kıbrıs adasının Türklerden arındırılması planı akamete uğratılmıştı.

Her iki taraf referandumda “Evet” deseydi, Kıbrıslı Türklerin yönetimi altında olan topraklara 160 bin Rum geri dönecek, 2009 yılı bittiğinde Türk askeri tümüyle çekilmiş olacak, Kıbrıslı Türk memurların yüzde 85’i işsiz kalacak ve Kıbrıs Türk’ü yeni devletin içinde azınlık olarak yer alacaktı.

Şimdi ise, başka bir stratejinin uygulamaya koyulduğuna ilişkin ciddi gelişmeler, tespitler var… Yeni planlar var…

Planın özü: Kıbrıs Türk’üne “Kıbrıs Türk’ü yoktur” dedirtmek… Peki, Rumlar kendilerini nasıl görüyor?

Hedef: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması ve adanın tümünün Rum egemenliği altına girmesi.

Plan: “Kıbrıslı Türkleri Türkiye’ye karşı kışkırtarak Kıbrıslı Türklerin Türkiye’ye işgalci demelerini sağlamak ve bunu da; Türkiye’ye “İşte artık seni Kıbrıslı Türkler de istemiyor, askerini Kıbrıs’tan çek” söylemi ve çağrısı eşliğinde yeni bir baskı aracı olarak kullanmak.

Bir başka ifadeyle “Kıbrıs Türk’ü yoktur, Kıbrıslı vardır” anlayışını Kıbrıs Türklerinde yerleştirmek.

Ekim 1913 tarihinde kurulan ve Ağustos 1913 tarihinde Batılı ülkelerin Osmanlı Devleti’ne uyguladığı baskılar sonucu varlığına son verilerek Yunanistan’ın hükümranlığı altına sokulan ‘Batı Trakya Cumhuriyeti’ örneğini ve Girit’i hatırlamanın tam zamanı sanırız. Çünkü tarih, ondan ders almayanlar için tekerrür eder.

Girit’in ve Batı Trakya Cumhuriyeti’nin siyasi oyunlarla, düzenbazlıklarla ve bir tek mermi atmadan elimizden alınarak Batılı devletler tarafından Yunanistan’a hediye edilmesinden sonra, böylesine bir oyuna tekrar düşmeyeceğimizi umut ediyorum. Lozan’ı bir hezimet olarak çarpıtanlar, dileriz Kıbrıs’ı altın tepside hediye etmezler.

Değerli Konuklar,

Bu ön kabulden hareketle Türkiye Barolar Birliği olarak 19 Mart 2016 tarihinde düzenlediğimiz, başta KKTC Başbakan Yardımcısı ve Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Serdar Denktaş ve KKTC Cumhurbaşkalığı E.Müsteşarı ve Görüşmecisi Mustafa Ergün Olgun olmak üzere konunun önde gelen uzmanlarının katıldıkları “Kıbrıs’ta Son Söz Söylenmedi” başlıklı panelde, ülkemiz için çok önem taşıyan Kıbrıs konusu, muhtemel gelişmeler ve çözüm önerileriyle birlikte ele alınmıştır. Akabinde de, özellikle Kıbrıs bağlamında çok sözü edilen zengin doğalgaz yataklarına ilişkin doğruların yer aldığı bir kitapçık, hazırlanarak ücretsiz olarak dağıtılmıştır.

Ayrıca, kısa bir süre önce ziyaret ettiğim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde hem Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan hem de KKTC Meclis Başkanı ve Yüksek Mahkeme Başkanı ile bizzat görüştüm ve bu vesileyle Kıbrıs ve geleceğine ilişkin bazı görüş ve değerlendirmelerimi de kendileriyle paylaşmak fırsatı buldum.

Konu çok yönlü, çok taraflı ve karmaşık. Bu nedenle bugün burada sadece bazı önemli tespit ve değerlendirmeleri paylaşmakla yetinmek durumundayım.

İlk olarak; yapılan resmi açıklamalar çerçevesinde ‘Türkiye ne istiyor?’ sorusuna cevap arayalım:

Türkiye olası bir anlaşma ile Birleşik Kıbrıs’ın; siyasi eşitlik temelinde iki toplumlu, iki bölgeli federasyona dayalı olmasını istiyor.

BM ve AB üyesi olarak tek milletlerarası hukuki kimliğe ve Kıbrıslı Türkler ile Rumların eşit ve tek egemenliğe sahip olmasını istiyor.

Federasyonun iki tarafta eşzamanlı referandumda onaylanma sonucu ortaya çıkmasını istiyor.

Federal Anayasa’nın Birleşik Kıbrıs’ın iki eşit statüye sahip iki kurucu devletten oluşacağını belirtmesini ve bunu güvence altına almasını istiyor.

Kısacası; bizzat KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı’nın birkaç gün önce yayınladığı (30 Aralık 2016) yeni yıl mesajındaki ifadeleriyle: “…Mutabık kalınan parametreler çerçevesinde iki kesimli, iki toplumlu, iki kurucu devletin siyasi eşitliğine dayalı federal birleşik yeni bir Kıbrıs’ı oluşturmak” istiyor.

Bu hedefe ulaşmak için hazırlıklı, donanımlı, kararlı ve güçlü olmamız gerekiyor. Türkiye’nin Kıbrıs ve Ortadoğu konusunda yeterli tecrübesi, yetişmiş uzmanı ve gücü vardır. Kararlılık ise, milli bilinç gerektirir, milletin bu meseleyi sahiplenmesini zorunlu kılar. Toplantımızın amacı, uzunca bir süredir hamasetin kolaycılığına kapılanlarca aşındırılmış bu milli bilinci güçlendirmektir.

Değerli Konuklar,

Açıklanan şekliyle 9 Ocak 2017 tarihinde Cenevre’de öncelikle Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum tarafları olarak bir araya gelinecek ve 11 0cak gününe kadar üzerinde görüş birliği sağlanamayan hususlarda uzlaşma noktaları aranacaktır.

11 Ocak’ta ise, her iki taraf kendi haritalarını ortaya koyacak ve hemen ertesi gün 12 Ocak’ta da üç garantör ülkenin katılımı ile güvenlik ve garanti konuları ele alınacaktır.

Cenevre’de nasıl bir sonucun ortaya çıkacağını şu anda söyleyebilmek tabii ki mümkün değil ancak “tekerrür etmemesi için tarihten ders alınması” çerçevesinde bazı hususların yeniden hatırlanması ve hatırlatılmasının, Kıbrıs’ta yaşayan Türk ve Rum her iki toplumun da eşitlik, özgürlük ve güvenlik içinde yaşayacakları bir çözüm arayışı sürecinde yararlı olacağı kesindir.

Kaldı ki, önceki Cumhurbaşkanı Sayın Eroğlu ve Rum Lider Anastasiadis de, 11 Şubat 2014 tarihinde imzaladıkları bir ‘mutabakat belgesi’ ile “mevcut statükonun çözüm olmadığını ve sürdürülemeyeceği”ni birlikte tespit etmişlerdir.

Ancak en az bu görüşmeler kadar, Cenevre’deki gelişmeler sonucu tarafların üzerinde uzlaştığı bir çerçevenin ortaya çıkması durumunda, bu çerçevenin içinin doldurulması da önem arzetmektedir. Zira bu yeni süreçte; hem federal anayasa hem de iki kurucu devletin anayasaları, federal yasalar ve uygulama esasları ile birlikte hazırlanacaktır. Sonrası da referandumdur.

İşte bu nedenle ve Kıbrıs’ta yarım yüzyıldır beklenen adil bir çözüm için bazı “olmazsa olmazları” bir kez daha hatırlamak, sizlerle paylaşmak ve hatırlatmak istiyorum:

Yunan ve Rum basınında yer alan bilgilere göre, Rum tarafı şu konularda taviz vermemektedir:

KKTC topraklarının takriben yüzde 1,5 ila yüzde 7’sinin (Zafer Burnu dahil Karpas yarımadası ve Güzelyurt gibi…) Rumlara verilmesi,

100.000 Rum’un Türkler tarafından Rumlara verilecek topraklara dönmesi, 66.000 Rum’un KKTC’nin elinde kalacak topraklara yerleştirilmesi,

Garanti Anlaşmasının yürürlükten kaldırılması, Türk askerinin adadan çıkarılması,

Adada 4 Rum’a karşılık 1 Türk’e müsaade edilmesi ve bu oran aşıldığı takdirde her bir Türk için 4 Rum’un adaya getirilerek bunlara vatandaşlık verilmesi.

İki halkın siyasi eşitliğinin gerçek anlamda sağlanabilmesinin ön koşulu olarak 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda yer alan “Türk olan Cumhurbaşkanı Yardımcısının veto yetkisine sahip olması” düzenlemesinin değiştirilmesi talep edilmektedir. Aynı şekilde, “kanunların, iki halkın milletvekilleri tarafından ayrı ayrı kabul edilmesi” Anayasal düzenlemesinden de, istikrarsızlığa yol açacağı gerekçesiyle vazgeçilmesi gerektiği tartışılmaktadır.

Nüfus oranları dikkate alındığında bu iki güvenceden vazgeçilmesi, Kıbrıs Türk’ünü Rumların yönettiği adada siyasi azınlık statüsüne indirecektir.

Öte yandan, Kuzeydeki Rumların Türklerin sayısını aşmasına arka kapı açılması halinde, merhum Denktaş’ın Makarios’la imzaladığı anlaşmadan beri temel ilke sayılan “iki kesimlilik” de fiilen ortadan kaldırılmış olacaktır.

“Mesele çözülsün de nasıl çözülürse çözülsün” düşüncesi hâkim olur ise, diplomatik bir başarı sağlanamayacağı açıktır.

“Garantörlük” Hiçbir Şekilde Tartışmaya Açılmamalıdır

Zira garantörlük, Türklerin hayat sigortasıdır. Bu nedenle garanti anlaşması kaldırılarak Türk askerinin adadan çıkarılması sonucunda, Türkleri kendilerinden 4 kat fazla nüfusa sahip Rumların saldırılarına karşı korumak, hukuki ve askerî açıdan imkânsız hale gelecektir.

Kıbrıs Türkü’nün canını ve Türkiye’nin güvenliğini, varlığını hangi şekilde sürdüreceğini bugünden bilmediğimiz, giderek ırkçı ve popülist partilerin güçlendiği bir Avrupa Birliği’ne emanet etmemiz söz konusu dahi olamaz. Avrupa’nın, Avrupa’nın göbeğinde Müslüman Boşnakların ve Arnavutların uğradığı katliama seyirci kaldığını da unutamayız.

Kaldı ki, Türkiye’nin garantisinin ve Türk askerinin Rumların güvenliğini tehdit ettiği doğru da değildir. Türkiye’nin Rum yönetimine karşı bir tehdit amacı olsa, 1974’de tüm adayı alırdı. Oysa Türkiye, 1974 askeri müdahale sonrası, askeri üstünlüğüne rağmen Kıbrıs’ın 2/3’ünü Rum halkına bırakmış ve Rumların kendi devletlerinde özgür ve refah içinde yaşamalarına olanak sağlamıştır.

Rum tarafının talebine uygun olarak “dört Rum’a bir Türk” oranı, mevcut durumun gerisine düşmek demektir ve kabul edilmemelidir. Zira bu oranın kabulü, halen Kıbrıs dışında bulunan 950.000 Kıbrıs Türkünün adaya geri dönüşünü imkânsız hale getirecektir.

“KKTC tapularının geçerliliği”, hiçbir şekilde tartışma konusu yapılmamalıdır. Kaldı ki, Rumların Türk topraklarına yerleştirilmesi, ileride Türklerle Rumlar arasında yeniden çatışmaların başlatılması ve Türk topraklarının Rumlar tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlanabilecek bir husustur.

Öte yandan ‘mülkiyet sorunu’, toplu göç yaşanmış ülkelerin hiçbirinde uygulanmamış bir şekilde, ‘bireysel yöntemle’ yani iki halkın bireylerini karşı karşıya getirerek çözülmeye çalışılmaktadır. Böyle bir uygulamanın sonu, kaçınılmaz olarak ‘kavgadır’!

Kaldı ki, Rum tarafının toprak taleplerinin aynen kabulünün, Kıbrıs Türklerinin elinde bulunan toprağın önemli bir bölümünü de tartışmalı hale getireceği, bunun da uzun yıllara yayılacak bir çatışmayı tetikleyebileceği unutulmamalıdır.

Almanya’yla ilgili şu örneği hatırlamakta fayda var. 2. Dünya Savaşında Polonya’dan ve Çekoslovakya’dan göç eden Almanların durumu, Kıbrıs’ta 1974’de göç edenlere benzemektedir. Çekoslovakya’dan göç eden Sudet Almanları, 2004 yılında, bugün Kıbrıs’ta uygulanmak istenen yöntemle, yani bireysel olarak hak talep ederek topraklarına geri dönmek istemişlerdi. O tarihte Almanya Başbakanı olan Gerhard Schröder, bunun iki halkın çatışmasına neden olacağına işaretle, ‘artık dünyada kimsenin savaş istemediğini, her devletin kendi ülkesinde yaşayanları tazmin etmesi gerektiğini’ söylemişti. Yani Alman Başbakanı, kitleleri karşı karşıya getirecek mülkiyet konusunun bireysel olarak çözülmesini, bir çözüm olarak görmemiş, tam aksine savaşa neden olabilecek bir durum olarak nitelemişti.

Öyleyse, mülkiyet ve tazminat konularının, toplu olarak yani devletlerarasında ele alındığı bir anlaşma ile çözülmesi, en uygun yol olacaktır. Kaldı ki, bu hususta en iyi formülü Atatürk, Kurtuluş Savaşından sonra Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nüfus ve taşınmaz mal mübadele anlaşması ile ortaya koymuş ve hayata geçirmiştir. Bu formülün barışı gerçekleştirmede başarısı nedeniyle Yunan Başbakanı Venizelos, Atatürk’ü 1934 yılında Nobel Barış ödülüne aday göstermiştir.

Şunu hatırlayalım: 1950’lerden itibaren önce değerinin üstünde tekliflerle, olmazsa tefecilik yoluyla ve zorla Türklerin topraklarını ele geçirmeye çalışan Rumların bu planlı girişimleri, ancak 1958 yılının Ağustos ayında kuruluş çalışmalarını tamamlayan Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) Kıbrıs Türk halkına verdiği güven ve destek sonucu durdurulabilmiş idi.

Cenevre’de mülkiyet konusunda anlaşma sağlansa dahi, tehlikeli sonuçlar doğurabilecek toprak elde etme uygulaması, planlı şekilde sürdürülmek istenecektir. Topraksız kalan Kıbrıs Türkü göç etmek zorunda kalacaktır. Tamamı AB’ye alınmış bir adada AB hukuku geçerli olacağından ‘kişilerin, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımı’ çerçevesinde KKTC toprakları, Cenevre’de Rumlara bir sınırlama getirilse ve bu AB tarafından kabul edilse bile, diğer AB üyesi ülke vatandaşlarının hiçbir kısıtlama olmadan mülk alabilecekleri AB toprağı haline gelecektir. Bir süre sonra Kıbrıs Türkleri topraklarını satacak ve diğer AB ülkelerine göç edecektir. Bu da nüfus dengesini tamamen bozacaktır. Kaldı ki, Rumlara ve Türklere getirilen kısıtlamaların uygulanmasında doğacak uyuşmazlıkları, Avrupa Birliği organlarının Kıbrıs Türkünün kurucu unsur olma özelliğini korumaktaki haklı menfaatini gözeterek çözüp çözmeyeceği tamamen belirsizdir.

Şunu unutmayalım: Girit Meclisi’nde başlangıçta azınlıkta olan Rumlar, isyanlar ve katliamlar yoluyla Türkleri adadan kaçmak mecburiyetinde bırakarak zaman içinde Girit Meclisi’nde sayısal üstünlüğü ele geçirmiştir. Bu şekilde oluşan Girit Meclisi, 1913’de Balkan Harbi sırasında mevcut ortamdan yararlanarak Girit’in Yunanistan’a katılması kararını almıştır.

Kıbrıs Türklerinin ekonomisinde belirleyici önemi haiz ‘üniversiteler’ konusu da dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Üniversitelerin devam etmesi ve muhtemel bir çözüm halinde ‘KKTC üniversitelerinden alınan diplomaların tanınması’ hususu da, mutlaka dikkate alınması gereken bir diğer önemli konudur.

Kıbrıs’ın geleceğini tehlikeye atabilecek hiçbir ‘taviz’ verilmemelidir

Bu bağlamda; Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte yer almadıkları hiçbir birliğe/kuruluşa tamamen veya kısmen giremeyeceği, üye olamayacağı, hem Zürih ve Londra Antlaşmalarının hem de Kıbrıs’ın Kurucu Anayasası’nın amir hükmüdür. Hal böyle iken, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, milletlerarası hukuka aykırı olduğu bilindiği halde Kıbrıs’ın bütününü temsilen Avrupa Birliği’ne alınması ve Türk Hükümetinin de bu hukuksuzluğa rıza göstermesi ya da en azından seyirci kalması, fevkalade yanlış olmuştur. Bu husus hatırlanmalı ve özellikle milletlerarası kamuoyuna yeniden hatırlatılmalıdır.

Kıbrıs’ta Son Söze Doğru…

Sonuç olarak;

Kıbrıs meselesinin, Kıbrıs Türkünün ve Türkiye’nin ortak menfaatlerini koruyacak şekilde çözümü, 34 yıllık KKTC’nin varlığını kabul etmekten geçmektedir.

Kıbrıs Türkünün, Rum tarafının insafına terk edilmesi asla düşünülmemelidir.

Toplumlararası görüşmelerin eşitliği koruyucu bir sonuç vermemesi halinde, Kıbrıs görüşmelerine son verilmelidir. Kıbrıs Türküne refah getirecek şekilde, KKTC ile ekonomik birleşmenin formülleri üzerinde çalışılmalıdır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları