Evrimdeki geçiş formlarını anlamakta niye zorlanıyoruz? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______05.08.2018_______

Evrimdeki geçiş formlarını anlamakta niye zorlanıyoruz?

Ali Demirsoy
Arkeopteriks fosili
Arkeopteriks: Yürüyen dinozorlardan kuşlara geçiş

“Evrim karşıtlarının önlenemez kusuru.”

Evrimle ilgili hangi tartışmayı izlerseniz izleyin, evrim karşıtları, ara ya da geçiş formlarını gündeme getirir ve “Gösterin bakalım ara formu buldunuz mu?” diye sorar. Bazıları da kendilerinden emin bir  tavırla  ara  formu  gösteren­lere büyük ödüller vermeye hazır olduğunu beyan eder. Sıradan vatandaşlar da buna inanarak  “Bak elin oğlu, biyoloji bilmeden bile bu evrimcileri nasıl mat ediyor” der. Çünkü çocukluklarındaki maymun adam ya da kurt adam filminin etkisinden bir türlü kurtulamamışlardır. Çok  da kınamıyorum; geçmişte de yani mitolojinin cirit attığı dönemlerde de birilerini korkutmak için ya da belirli  canlıların  gücünü insanla birleştirmek için “chimera, chimaira ya da chimaera= kimera” dediğimiz yarısı bir canlıya öbür yarısı da başka bir canlıya ait ya da birçok canlının toplamından meydana gelmiş hayali yaratıklar tanımlamış, heykelleri yapılmıştır. Onlardan medet umulmuştur; bugün de evrim karşıtları bu hayali canlılardan medet ummaktadır. Bu kadar bin yıl geçtikten sonra nereden bilebilirdik bizim evrim  karşıtlarımızın bu kimeraları, misyonerlik faaliyetlerinde  en  önemli obje olarak kullanacağım.

Yunan mitolojisinin en güzel örneklerinden biri chiron (kheiron) yani yansı at yansı insan olan yaratık bizim evrim karşıtlarının aradığı geçiş formudur.

Bu, doğaüstü güçlere ve güce inanmış topluluklar  için son derece beklenen, doğal bir hayaldir. Taş devrinden bi­limsel düşünme dönemine kadar sürmesini de mitolojinin güzel bir yanı olarak görürüz. Ancak bu kadar bilimsel birikime karşın, hâlâ kanat takmış, yarısı at yarısı insan benzeri bir yaratığı -ara form olarak- bizden bulmalarını istemelerini de doğrusu maskaralık olarak görmek gerekir. Art niyetli olarak toplumu bilimsel düşünceden uzaklaştırmaya çabalayan evrim karşıtlarını bir yana bırakırsak, gerçekçi olmak gerekiyor: Evrim dersini bugün üniversitelerde anlatanlar da benzer şeyleri karşılarında görememenin sıkıntısını yaşıyorlar; çünkü geçiş ya da ara formun ne olduğunu bilmiyorlar. Bu yazı bu sıkıntıyı gidermek için kaleme alınmıştır. Böyle bir örnek bildiğim kadarıyla bilim dünyasında ilk defa burada kaleme alınmaktadır.

Kıllarımızın bir kısmını niye yitirdik, işe yarama­yanlar niye kaldı?

İnsan büyüklüğündeki bir maymunda yaklaşık 100.000 kadar kıl kökü olduğu biliniyor. Bu kıllar, maymunları, ya­şamış oldukları ortamda güneş ışınlarının yıkıcı etkilerin­den korumaktadırlar. Dağ maymunlarında kılların boylarının artması ve güçlenmesiyse soğuktan koruyan güçlü bir post oluşturmak içindir. Maymunlarla insanların ortak atasının bir kolu bir taraftan insana doğru giden ev­rimsel bir hatta girince, özellikle de ateşi kullanmaya baş­layınca, bu arada postlardan yaptığı giysilerle vücudunu etkin bir şekilde Güneş ışınlarına ve soğuğa karşı korumaya başlayınca, daha az kıllı bireylerin de yaşama ve doğal se­çilimle korunma şansı artmıştır. Güneş  ışınlarının  her zaman etkin olarak ulaştığı baş, üst ve alt üyelerin uç kısımlarında kıllar seyrelse de koruyuculuk görevlerini belirli bir süre yerine getirmek zorunda oldukları için günümüze kadar ulaşabilmişlerdir. Saçımızın, kaşımızın hâlâ gür kal­ması bu nedenledir. Ayrıca vücudumuza her zaman mik­rop, toz ve benzeri şeylerin girmesi kaçınılmaz olan, ağız, burun, kulak, göz, anüs civarındaki kıllar koruyucu olarak kalabilmişlerdir. Koltuk altında kılların kalmasının nedeni, bir, sürtünmeyi azaltıcı etkisi olmasından, iki, akciğerlerin soğuğa karşı en korumasız yerde olmasından  kaynaklan­dığı düşünülmektedir. İman tahtası olarak bilinen göğsü­müzün orta kısmında bir tutam da olsa kıl bulunmasının yine buranın kas donanımından yoksun ve buradaki kasın işlevini yitirmiş olmasından (dolayısıyla ısı üretememesinden) yine akciğeri korumaya yönelik olarak kaldığı sanıl­maktadır. Doğrudan Güneş ışığının etkisinde kalmayan yerlerde kıl yitirilmesi hız kazanmıştır. Dolayısıyla çıplak maymun olarak da nitelendirilen insan evrimleşmiştir.

Burada yanlış anlaşılmasın diye evrimsel işleyişi  bir daha açıklamamız gerekir. Ateş kullanmak, giysi giymek, barınakta yaşamak gibi etkiler kılları azaltıcı bir etmen değildir; bu koşullarda yaşayan kılı daha az olanların şansı arttığı için ya da kılsızlık bir avantaj olarak seçilmeye başladığı için gittikçe kılsızlaşma artmıştır. Açıkça hiçbir koşul kendine uygun özelliğini oluşturmaz;  toplulukta  bulunanlar arasından uygun olanların seçilmesini sağlar; bunun  bilim dilindeki tamamı “doğal seçilim”dir.

Dolayısıyla, sonunda çıplak maymun olarak da nitelendirilen insan evrimleşmiştir. Vücudumuzun birçok yerinde seyrekleşmiş olsa da çok da anlamlı olmadan kalan ve çoğu insana da sıkıntı veren kıllar, aslında geçiş formlarının en iyi kanıtındandır. Televizyonlarda geçiş formunu bulana ödül koyan -ortalama halkımız tarafından- evrim karşıtlığıyla takdir toplayan bir şahsa, televizyonlarda karşısına aldığı güzel kadınlara istenmeyen bu kılları yok etmek için çektikleri eziyeti sormasını istemez misiniz? Aslında bu güzel kızlar geçiş formlarının kalıntılarım temizlemek için bunca eziyete giriyor. Yok edilmelerinin biyolojik  olarak  önemli bir zararı görülmüyor. Yararı yoksa niye tümüyle ortadan kaldırılmamış? Bunun yanıtı ara formların oluşum tarzında yatar. Eğer kusurlu bir form oluşturmayı istemeyen doğaüstü güç olsaydı, bir çırpıda çıplak maymunu oluştururdu. Ancak doğada evrim ne yazık ki evrim karşıtlarının istediği biçimde yürütülmüyor, bir merdivenin basamağından çıkar gibi yavaş yavaş işliyor. Bu nedenle de kıllar bir çırpıda ortadan kaldırılamıyor; maymunda görülen kıllar azalsa  da hâlâ miras olarak bir kısmı korunuyor. Daha da garibi, ellerimizin üstünde dışa bakan  kısımdaki  kılların  (Bunlar hafif bir dokunmaya bile duyarlıdır.) dağılımı, maymunlardakinin aynısı olmasını bırakın, yüzlerce milyon yıl önce­den beri yaşayan sürüngenlerin pullarındaki dağılımı da göstermektedir. Yani sadece kıllarımız maymunlardaki kıl konumlanmasını değil, aynı zamanda sürüngenlerde  kılların köken aldığı pulların dağılımını da kısmen miras olarak hâlâ göstermektedir. Evrim karşıtlarının yine de anlayamayacağımı düşünerek, bildiğim kadarıyla bugüne kadar hiçbir kitapta ve yayında örnek olarak verilmemiş bir evrimsel gelişimi, kolay anlaşılsın diye sayısal olarak anlatmaya çalışacağım. Kemiklerin ya da kasların yavaş yavaş büyümesini ya da değişmesini vermeye kalkıştığımızda, evrim karşıtları -bir kısmı gericidir, ne yaparsanız yapın- bu mikron mikron değişmeyi yine anlayamayacaktır. Bu nedenle sayılabilir bir örneği vereceğim. Dilerim bu sefer anlarlar…

İnsan kadar büyük bir maymunda yaklaşık  100.000 kadar kıl olduğu biliniyor. Bu kılların özellikle güneşin yakıcı ışınlarından koruduğu  da biliniyor. İnsanda ışının yoğun alındığı kafa kısmımızdaki deri, vücudumuzun yaklaşık yirmide birini örter ve en sık ve uzun kıllar da burada bulunur. En sık saçlı bir insanın kafasında yaklaşık 5.000 kıl kökü vardır (Zaman zaman bu sayının çok olduğu söylense bile ortalama bir değer olarak bu rakamı alabiliriz). Bunu anlamanın en kolay yolu saç ektirenlerde görülebilir. Örneğin başındaki kılların önemli bir kısmım yitirmiş biri 1.500 kadar saç kökü ektirdiğinde, başın açık kısmı neredeyse kıl­larla örtülür. Bu da başta yaklaşık 5.000 kadar kılın olduğunu gösterir. Demek ki kıl yoğunluğu bu kadar. Aslında saçımızı evrimsel değerlendirmeye sokmak çok da doğru olmayabilir; çünkü saçlarımızdaki kıllar koruyuculuk görevini sürdürdüğü için eksilmeleri azdır. Bunu vücut  kıllarıyla yapmak daha doğru olabilir ama sonucu çok büyük ölçüde değiştirmeyeceği için biz bir bütün olarak alalım.

Eldeki bulguların hemen hepsi insanın evrimleşmesi sırasında kılların yavaş yavaş yitirildiğini göstermektedir. Başta yoğun olması ışınlardan ve soğuktan korumak içindi. Ateş ve giysi bulununca da, kılların vücudumuzun her yanını etkin bir şekilde korumasına gerek kalmadı; hatta vücudu yoğun bir şekilde kaplayan lal  örtüsü  uzun  süre  koşan ve yüksek aktivite gösteren canlı için zararlı da olmaya başladı; çünkü terlemeyi önleyerek vücudun sıcaklığının yükselmesine ve bu da sıcaklık şokuna neden oluyordu. Böylece yüksek aktivite gösteren soylardaki kıl azalması, oluşturduğu yarar  nedeniyle  seçilmeye  başladı  ve kıl örtüsündeki yoğunluk giderek azaldı.

Her ne kadar topluluklara (eski evrim yaklaşımında “ırklara” ve bireylere) göre önemli ölçüde değişiklik gös­terse de bugün bir insanda ortalama olarak 30.000 kadar kıl kökü olduğu varsayılıyor. İnsan vücudunun kıllara göre evrimleşmesi de başlı başına ilgi çeken bir öyküdür. Biz sadece şu kadarını vermekle yetineceğiz; yaz ile kış arasında sıcaklık ve Güneş ışınlarının etkinliği çok farklı olan yerler­deki insan soylarının vücut kısmı daha kıllı olur (Kafkaslar’dan ve Akdeniz bölgesi civarında köken alan insanlarda olduğu gibi). Kuzeye doğru çıkıldıkça deri ve buna bağlı olarak kıl renginde, Güneş ışınlarının derinin iç kısımlarına işleyerek D vitamininin sentezlenmesini sağlayabilmesi için açılma, ekvator bölgesine inildikçe yoğun Güneş ışınların­ dan korunma için deride ve bununla bağlantılı olarak kıl renginde koyulaşma görülür. Eskimolar buzdan ve kardan yansıyan ışınları (yani albido denen ek ışınları) aldıkları için renklerinde tekrar kısmen koyulaşma olmuştur. Tekrar kıl sayılarımıza dönersek, maymunda 100.000 kadar olan kıl kökünden sadece 30.000 kadarı bize miras olarak kalabil­miştir. Geri kalan 70.000 tanesi doğal seçilimle ortadan kal­dırılmıştır.

wwwonlineı*ws08ea6                                                            kıllı hairy

İnsan atasının, maymun atasından ayrılma zamanı, bugünkü bilgilerimiz ışığında yaklaşık 7 milyon yıl öncedir. Maymun özelliğinden çok, insan özelliği gösteren en eski atamız, yine  bugünkü  bilgilerimizin ışığı altında, Ardipithecus denen bir  cinstir (Pliyosen yaşlı ratnidus ve daha eski olan geç miyosen yaşlı kadabba türü). Ardipithecus’u başlangıç noktası alırsak (http:/ / www.youtube.com/ watch?v= JXML2_SyJY4), bu demektir ki 7 milyon yıldan bu yana 70.000 kılımızı yitirmişiz. Aslında geçmiş insan ırklarının hayali çizimlerinde eskilere gidildikçe insanın vücudunun daha kıllı gösterilmesinin nedeni de bu yaklaşımdan kaynaklanır.

Primatlarda post oluşturan genler aktif duruma geçtiğinde ataya benzer kıllanma ortaya çıkabilmektedir. wwwonlinerws01vb7

Yedi milyon yılda 70.000 kıl yitirdiğimize göre kıl yitirme hızımızı da hesaplayabiliriz. Bu basit bir bölme işle­miyle yapılabilir. Örneğin 7 milyon (geçen süre)/ 70.000 (yitirilen kıl sayısı) = 100 (tekbir kılın yitirilmesi için geçen süre). Aslında evrim sürecinin neden ve nasıl yavaş işlediğini, doğal seçilim mekanizmasını doğru dürüst bilgisi olanların bile anlayamamasının en güzel örneği bu hesapta yatar. Sadece tek bir kılın bir canlı soyunda doğal seçilimle ortadan kalkma süresi 100 yıldır. 70.000 kılın birer birer ortadan kalkmasını görmek istiyorsanız, her biri 100 yıl süren 70.000 karelik bir film şeridini elde etmek zorundasınız.

Kılların sayıca nasıl azaldığını açıkladık. Ancak kılların dış etkilere karşı göstermiş olduğu tepkilerde bir değişme var mıdır sorusu da akla gelebilir. Bilindiği gibi kıl taşıyan canlılarda postun iki önemli özelliği vardır. Birincisi vücudu soğuktan ve benzer dış etkilerden koruma; İkincisi tehdit algıladığında böbrek üstü bezinden salgılanan adrenalin hormonu etkisiyle kıllarını dikleştirerek vücudunu olduğundan daha büyük gösterme ve kılların dikleştirilmesiyle korkunç bir görünüm sergilemektir. Bu özellik bu değişim sırasında nasıl bir değişime uğramıştır?

Ardipithecus ramidus            Ardipithecus’un kafatası. Giydirilmiş.

Arrektör (Arrector) pili olarak adlandırılan küçük kaslar, vücuttaki her bir tüyün köküne bağlıdır. Bunlar kasıldığında tüyler kabarır ve diken diken olur. Tüylerin ürper­mesinin ve bunu sağlayan kasların en azından insanlarda yarar sağlayan bir işlevi kalmamıştır; ancak belli ki geriye kalan 30.000 kadar kılın varlığı bu  iki  işlevin  tümüyle son- 1 anmasını geciktirmiştir.

Bu nedenle evrimciler, karara varmak için her zaman ba­samakları teker teker incelemek ve görmek zorunluluğunu duymaz; öğrendikleri evrimleşme mekanizmaları  onlara, her organ ve özellik için gerekli yolu nasıl çizeceğini öğretir. Evrimcilerin muhteşem yorum yeteneği de bu özelliklerinden kaynaklanır.

Evrim karşıtlığı görevini üstlenenler ara form ya da geçiş formlarının nasıl anlaşılması gerektiğini niçin özellikle gündeme getiriyor?

Binlerinin çıkıp da “halk deyimiyle densiz  bir  edayla” ara formu bulana bilmem kaç milyar ya da trilyon verece­ğim safsatası, olayı kavrayamamasından ya da yüklendiği yıkıcı misyonunu güçlendirmesi çabasından kaynaklanır. Kendine bilim adamı süsü veren bu tüccarlar, bir lalı eksik formu önlerine getirsek, size hemen “Olmaz diğer kıllar orada. Bu nedenle sayılmaz” diyecekler; iki kıl eksik olanı getirdiğimizde yine aynı yanıtı verecektir, 3’üncü, 5’inci ek­siğini ve diğerlerini getirsek bile onları ikna edemeyiz. Bu evrim simsarlarını ikna edebilmemiz için kılları birer birer eksilmiş 70.000 inşam bir asker sırası gibi dizmemiz gerekecektir. Diyelim ki bunları da birbiri ardına dizdik; at gözlüğüyle bakan bu kesim, bunların arasındaki geçiş sürecini yine anlayamayacaktır.  Evrim  karşıtlarının  istediği, bir anda hamama sokularak ‘Iramamotuyla”  kılları  dökülmüş bir ara form insanı karşılarında görmeleridir. Yani onların beklediği evrim, hamamın önünden kıllı bir maymun ola­rak girip arka kısımdan kılsız insanın çıkmasıdır. Çünkü doğada her şeyi bir anda değiştiren mucizelere inanan bin (bir) mantık geliştirdikleri için, bilimsel bir deyimle “graduel”, Türkçe deyişle tedrici ve adım adım değişikliğin ne anlama geldiğini anlayamazlar.

Evrimleşme sürecinde hamamotuyla muamele edilmiş bir insan olamayacağına göre bu evrim karşıtları bekledikleri geçiş ya da ara formu hiçbir zaman bulamayacak, yani evrimleşme mekanizmasını hiçbir zaman anlayamayacaktır. Bu ara formları, yani eksik halkaları bulma işlemini, bir bir, bir zincirin halkaları gibi, zaman içinde, ancak alın teriyle yıllarca araştıran, bulan ve bir araya getiren evrimsel bilinçle araştırma yapan bilim adamları başarıyor, başaracak.

Kıl, biyolojide öncelikle anlatılan bir konu değildir. Niye bunu örnek olarak seçtiğimi merak edebilirsiniz. Canlıların vücudunun bir kısmı ve her işleyiş tarzı, biraz önce anlattı­ğımız tarzda evrimleşme gösterir. Beynin büyümesi de, kemiklerimizin değişmesi de, kaslarımızın işlevine göre yapı değiştirmesi de hep aynı tarzda olur. Ancak zamana bağlı olarak değişimi sayısal olarak en tipik ve  açık  bir  biçimde kıl sayısındaki değişim gösterdiği için, “kıl” örnek olarak seçilmiştir.

Aslında evrimleşmeyi anlamak için çok daha be­lirgin örnekler vardır

İnsanın evrimleşmesini araştıran antropologlar, kıllar fosilleşme sırasında korunamadığı için onu bir inceleme materyali olarak görmez. Keza diğer tüm canlıların evrimleşmesini inceleyen biyologlar da fosilleşme sırasında ortadan zor kalkan vücut yapılarını ararlar; bunların başında kemikler ve özellikle en zor çürüyen dişler gelir. Bu nedenle bu konuda araştırma yapılan müzeler kemik ve dişlerle zenginleştirilir. Aslında dişlerin de evrimleşmeyi göstermesi bakımından kıllardan fazla bir farkı yoktur. Onlar da çevrenin ve beslenme tarzının farklılaşmasına, evrimleşen ara formlara göre sayısal- şekilsel olarak değişim gösterir, sayılan da kıllar kadar fazla olmadığından dolayı, sayılarının ve şekillerinin değişmelerinin yüz binlerce yıl alması nedeniyle ilk bakışta normal bir vatandaşın neler  döndüğünü  anlaması zor olmaktadır. Bu yüzden evrim karşıtları, birkaç diş diyerek kendilerince bu bilim adamlarını alaya alır. Bu nedenle sadece çıkış noktasını (yani maymunlardaki durumunu) ve şu andaki vardığı yeri (yani insanlardaki durumunu) bilebildiğimiz kıllar daha iyi anlaşılsın diye örnek olarak seçilmiştir.

En yaygın olarak verilen ara formlardan biri atların beş parmaktan (toynaktan) bir toynağa dönüştüğünü gösteren fosillerdir. Bunun için uzağa gitmeye de gerek yoktur. Çok yakın zamanda DTCF öğretim üyelerinden Prof. Dr. Erksin Güleç tarafından Sivas kazısında bulunan çok belirgin üç toynağı (parmağı) olan at fosili aslında iyi bir ara formdur, (http://evrimgercegi.blogcu.com / 3-toynakli-at-sivas-ta- bulundu / 4822963) Her bir parmağın körelmesi on-yüz binlerce yıl alması nedeniyle evrim karşıtlarının bunu anlaması yine mümkün olamamaktadır.

Ara formları ya da türleşmeyi görmek için uzağa gitmeye gerek yok, burnumuzun dibinde

Yüksek organizmalı canlılar kural olarak uzun yaşar, yavaş ürer, az yavru meydana getirir. Bu nedenle döller ara­sındaki değişimi kolay kolay göremezsiniz. Bir fare türünde değişimi görebilmek için binlerce yıl, bir filde değişimi görebilmek için milyonlarca yıl soylarını izlemek zorunda kalabilirsiniz. Kaldı ki iri canlılarda korunma daha gelişmiş olduğu için mutasyon kural olarak daha az ortaya çıkar ve oluştuğunda da görülmesi o kadar kolay olmayabilir. O zaman değişimi anlamak için, küçük, hızlı üreyen ve meydana gelen değişikliği (ya da mutasyonları) vücudunun bir yerlerinde kolayca görebileceğimiz bir canlı türü bizim için en iyi gözlem materyali olabilir.

Böyle bir canlı grubu, canlılar dünyasının en güzel mimarisine sahip canlılar olarak bilinen radiolaria (ışınlılar) olarak bilinen kavkılı bir hücreli hayvanlardır.

Radiolaria türleri

Bu hayvanlar tek hücrelidir ve üzerlerinde çok ince tezyinatı olan kavkılar taşırlar. Eğer bir mutasyon meydana gelirse bu kavkılardaki tezyinatın değişmesinden değişimi anlayabiliriz. Eğer bu kavkılar doğal seçilimle topluluk olarak değişmeye başlarlarsa onları bir sıraya koyarak bu değişimin kademelerini anlar ve bir zaman sonra farklı bir tür olarak tanımlarız. Bu değişimler, jeolojik dönemlerde birbirini izleyen -oransal olarak kısa zaman aralıklarında- meydana gelebileceği için, jeolojik katmanların zaman saptamasında bize çok önemli ipuçları verirler.

Bunları görebilmek için uzaklara gitmeye gerek yoktur. Ülkemizde radiolaria üzerine çalışan Sayın Prof. Dr. Uğur Kağan Tekin’in çalışmalarında tür içi, türler arası ve cinsler olarak jeolojik zaman dilimlerinde nasıl değiştiklerini bilim adamımızın izniyle aynı familyaya bağlı 6 farklı fotoğrafta vermeye çalışacağım.

Radiolaria fotoğrafları

Paulian Dumitrica • Uğur Kağan Tekin ‘Yavuz Bedi Eptingiacea and Saturnaliacea (Radiolaria) from the middle Camian of Turkey  and some late Ladinian to early Norian samples from Oman and Alaska, Pala ontol Z (2010) 84:259-292 DOI 10.1007/ Sİ2542-009-0043-3

Merdivenin basamaklarını moleküler yapıda da görebiliriz

Aslında daha ayrıntıya; sitolojiye (hücre yapısı), morfo­lojiye (vücut yapısı), anatomiye (doku yapısı) hatta davranışlara bile girdiğimizde bu basamaklı yapıyı görebiliriz. Moleküler biyoloji son yıllarda bu konuda çok önemli bilgileri önümüze sermiştir, ama sorgulama yeteneği köreltilmiş topluluklar şu soruyu hiçbir zaman -ne olur ne olmaz, imanları zayıflar diye- kendilerine soramıyorlar.  Görünürde insana hiçbir benzerliği olmayan solucanlarla genlerimizin yüzde 40, tavuklarla yüzde  60,  orangutanlarla yüzde 96,6, şempanzelerle yüzde 99 tıpatıp benzerliğimiz nereden geliyor?

Misyonları, toplumun bazı şeyleri görememesini sağlamaktır. Belki de onlara emperyalistler tarafından verilen bir görevdir

Bir  zamanlar polaroit denen bir fotoğraf makinesi çeşidi vardı. Deklanşörüne basınca makinenin altından karşıda duran nesnenin o andaki görüntüsünü veren bir kart çıkardı. Bu fotoğraftan o nesnenin geçmişini öğrenemeyeceğiniz gibi, gelecekte ne olacağım da yorumlayamazsınız. Sadece resme bakmakla yetinirsiniz. İşte hayalindeki ara formu arayanlar, istedikleri özellikleri gösteren tek bir fotoğraf görmek istiyor. Ne kendilerinin ne de savundukları görüşün ne bugün ne de dün bir şeyin aslım öğrenme gibi  bir kaygıları olmamıştır. Onlar mucizenin peşindedir ve toplumları da kasıtlı olarak mucizeler peşinde koşturmaya sürükleyerek gerçeği aramadan, bilim toplumu olmaktan alıkoymaktadır. Bu, onlara birileri tarafından verilmiş görevdir.

Bu misyon sadece Türkiye’ye yönelik bir görev değildir; dünyadaki Müslümanların tümüne yönelik yıkıcı bir gö­revdir. Evrim karşıtlığı, bilimsel düşünmenin yolunu kesmek için tezgâhlanır. Batı dünyasında bile bunun vahim sonuçları görülmüştür. Halkı kuşkulandırmak ve evrim  karşıtı yapmak için de en kolay yol, büyük emek ve çalışma isteyen ara form ya da geçiş formlarım talep etmektir.

Ara forma ödül koyanların düşünce  sistemindeki  çarpıklık da zaten bunu yansıtmaktadır. Özel görev yüklenmiş olan bir  televizyon  programında,  sık  sık  yapılan  söyleşiler de  bunu  açıklıkla göstermektedir (İnternetten                               ıvzvıv.evrimi- cokertensiteler.com). Türkiye’de evrim karşıtlığını yaygınlaştırmak üzere görevlendirilmiş  kişi, benim  ve  arkadaşlarımın çabalarıyla Erzincan/ Kemaliye civarındaki taşı, toprağı, fosili, bitkileri ve hayvanları, oradaki yüksekokul bünyesinde tahsis edilmiş alanda sergileyerek, Kemaliye ve civarı  ilçelerde  eğitim gören öğrencilere doğayı sevdirme ve koruma bilincini aşılama, mikroskopla, bazı basit düzeneklerle bilimsel gözlemler yaparak ufuklarını genişletme çabamızı, alaycı bir tavırla “evrim müzesi” kurulmuş  şeklinde niteleyip kendince bazı ipsiz sapsız yorumlarda bulunmaktadır. Aslında gerçek, burayı gezenlerin bilimsel düşünceye yatkınlığı artacak endişesidir; bu nedenle zaman geçirilmeden saldırıya  geçildi.  Türkiye’de  kurulacak  her doğa müzesi dogmanın köküne vurulacak bir baltaydı.

Daha önce evrim kuramı dinsizlik olarak halka öğretildiği için, en etkili yol doğa müzesine bir ad takılmalıydı. Doğa Tarihi Müzesi’nin adı, bu kişilerce evrim müzesi olarak tak­dim edildi. Kişisel olarak kurmaya çalıştığımız müzeye, siyasi yapı   müsaittir, hedef  gösterilsin diye Erzincan Üniversitesi’yle ortak yapıldı, dendi ve o bölgede bulunan örneklerin içinde geçiş  formlarını  sergilemek  niyetiyle müze kurulduğu samsı yaratılarak halkın dikkati başka yönlere çekilmeye çalışıldı. Keşke olanak bulup da geçiş formlarının zengin olduğu bir müze kurabilsek. O zaman gericilikten hiç kimse şikâyet etmeyecektir.

Bir söyleşide, misyon yüklenmiş kişi, müzede  ya  da başka bir müzede ara formu getirene noter kanalıyla 10 trilyon ödül verileceğini eklemeyi unutmadı.  Aslında  belirli bir ticaret yapmayan, önemli bir mesleği olmayan, yaşamı­nın hiçbir döneminde üretici olarak bir iş yapmayan, anla­yacağınız para getiren hiçbir iş yapmayan bir insanın bir çırpıda bir iddia için 10 trilyon lirayı cebinden  çıkarması size manidar gelmiyor mu? Orta halli bir ev alana bile gelirinin kaynağı sorulurken bu denli mali gücü olan birinin arkasındaki gücü araştırmak Türk emniyetinin görevlerinin içinde olduğunu düşünüyorum. Doğrusunu isterseniz, Batı’daki emperyalist güçlerin üçüncü dünyadaki tuzakları, oyunları, yönlendirmeleri, her türlü melaneti nasıl yürüttüklerini öğrendikçe, endişemin arttığını söyleyebilirim. Türklerin hatta sözde değil özde Müslümanların geleceğini düşünen herkesin bir saniye geçirmeden bu tezgâhın kaynağım öğrenmesi ve gerekli önlemi alması gerekir diye düşünüyorum.

Evrimleşmeyi öğrenme ve öğretme, sorgulamayı öğrenme demektir. Örneğin, öne sürüldüğü gibi dünyaya ilk kez Âdem ve Havva olarak indiğimizi varsayarsak vücudumuzun olur olmaz yerinde, sıkıntı vermenin ötesinde hiçbir işe yaramayan kılların varlığım neden sorgulamayız? Tanrı, çok değer verdiği insanları ve özellikle peygamberlerini, postlu bir hayvan görüntüsünde göndermeyeceğine göre, bu kıllar niye var? Bu kesimin -bir insani özellik olarak- yaşamlarında en az bir defa bir şeyi sorgulamaları gerekmez mi? Sorgulamayı öğrenemezlerse, sorgulayanların bilerek ya da bilmeyerek kölesi olurlar ve bu  toplumların en üsteki yöneticileri bile, halkının gözünün içine bakarak, en önemli işlerde, bana bir görev verildi onu yerine getiriyorum der; lalları sorgulamayanlar da alkışlar…

Evrim karşıtlarının talep ettikleri geçiş ya da ara formu.

(http: /  /  www.google.com.tr/  imgres?q=chimera&urn=l&hl=tr&sa= N &tbm=isch&tbnid)

Aslında biraz önce değindiğimiz söyleşide ve tanık olduğumuz diğer söyleşilerde/ ara ya da geçiş formlarının halka anlatılışı (Herhalde kendileri de aynı şekilde anlıyor olmalılar.) şu anlama gelecek şekilde  sunuluyor: Bir  insan ile bir solucan arasındaki geçiş formu bir kısmı solucan bir kısmı insan olan ya da bu özellikleri yarı yarıya taşıyan bir yaratık olmalıymış. Mitolojide sık sık anlatılan canlılar gibi. Bu durumda insanın evrimleşmesi süreci içerisinde bir  kılını yitirmiş bir atamız, evrimcilere göre geçiş ya da ara formlarının çok küçük bir dişlisi, evrim karşıtlarına göre de hiçbir şeydir. Evrim karşıtları bir yarısı bir canlıya diğer yarısı diğer bir canlıya benzeyen yaratık talep etmektedirler. Hatta organın biri bir canlıdan diğeri başka bir canlıdan alınmış olmalıdır. Böyle bir canlı bulmayı umuyorlarsa, önerim, sirklerdeki palyaçoları bulsunlar, bulamazlarsa  da bu yazının sonundaki cümlede önerilen eylemi gerçekleştirsinler…

Böyle bir canlıyı ne geçmişteki jeolojik süreçte bulabilecekler ne de bugün yaşayan canlıların arasında…

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları