Farklı düşünmede Kur’an’ın rolü |                                       Farklı düşünmede Kur’an’ın rolü – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______22.04.2018_______

Farklı düşünmede Kur’an’ın rolü

Ethem Ruhi Fığlalı

Kur’an-ı Kerîm’in bünyesinde mevcut olan bazı özellikler vardır ki, insanların farklı düşünme imkânına son derece uygun bir zemin hazırlar. Bunların başında vahiylerin üslûbu gelir.

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerîm, 23 yıllık bir süre içinde parça parça indirilmiştir. Bu, ya sorulan bir soruya, ya bir olaya ya da bir ihtiyaca cevap olarak gelişinin ifadesidir. Nitekim bu konuda Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için, bölüm bölüm indirdik ve onu gerektikçe indirdik.” (İsrâ, 17/106). Bunun sonucu olarak da, Kur’an-ı Kerîm’de, aynı konu tekrar tekrar ve bazan çeşitli açılardan ele alınmış ve konular karışık bir biçimde gelmiştir, yani âyetler ahlâkî, amelî, itikadî v.b. gibi bir sıralama ile gelmiş değildir. Ayrıca Kur’an’ın kendilerine cevap indirdiği soru sahiplerinin durumları da birbirinden farklı idi. Bu yüzden Kur’an’ın hükümleri hikmet ve belâgat yönünden, sorudan soruya, olaydan olaya ve şahıstan şahısa farklılık arzetmiştir. Ancak durum ne olursa olsun, Kur’an-ı Kerîm’de diğer ilâhî dinlerde olduğu gibi, gönderildiği ümmetin dilinin hususiyetleri ile, yani üslûbu, cümleleri, deyimleri ve kelimelerdeki nüanslarına kadar, vahy olunduğu dilin her türlü edebî ve mahallî özellikleri ile gelmiştir.

Bu bakımdan Kur’an-ı Kerîm üzerinde düşünürken, üslûbun yalnızca bir vasıta, ana gayenin ise, din katındaki hakikatten ibaret olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Öte yandan, vahiylerin anlaşılma ve ifadelerindeki kesinlik yönünden aynı seviyede olmadığı göz önünde bulundurulmalı ve insanın kolaylıkla kavrayamayacağı mücerret konularla ilgili olup da insanların anlayışlarına yaklaştırmak için benzetme ve örnekleme yoluyla ifade edilmiş âyetlerdeki kelimeleri oldukları gibi, yani maddî anlamlarıyla değerlendirmekten kaçınmalıdır. Bilhassa, Allah’ın Zâtı ve sıfatları, cennet, cehennem, âhiret, kıyamet ve benzeri konulardan söz eden âyetlerin üslûp hususiyetlerine ve bu âyetlerdeki gaye ve hedefe dikkat edilmelidir.

Ne var ki Hz. Peygamber’in yakın ashâbı, vahyin arzettiği bu neviden farklılıkları ve nüzul sebeplerini bizzat Hz. Peygamberden dinlemek ve davranışlarından görmek suretiyle idrak etmiş oluyorlardı. Bu sebepten, onların gününde, Kur’an-ı Kerîm’in ve dolayısıyla vahiylerin üslûbu, indiriliş sebepleri ve anlaşılma şekilleri üzerinde herhangi bir ayrılık veya ayrılıktan doğan sorulara yer ve lüzum kalmamıştı; ama daha sonraki nesiller, Kur’an-ı Kerîm’in ana hedeflerini ve vahiylerin nüzul sebeplerini bilen ve bizzat yaşayan, anlatan ve açıklayan Hz. Peygamber ve ashabından mahrum kaldıkları için, Kur’an-ı Kerîm’in bazı âyetlerini anlayıp, açıklamak, ana hedefleri tespit edip, ona göre ifadelendirmek zorlaştı. Üstelik Kur’an-ı Kerîm’in âyetleri, ifadelerindeki sadelik ve kesinlik, anlaşılmalarındaki kolaylık bakımından aynı seviyede değildi. Bu sebepten müslümanların bu neviden âyetleri anlayış ve değerlendirmeleri de ayrı ayrı olmuştu.

Kaldı ki Kur’an âyetlerinin, anlamlarındaki kesinlik yönünden ikiye ayrıldığı, bizzat Kur’an-ı Kerîm’in ifadesiyle sabittir: “Sana Kitâb’ı indiren O’dur. Onda Kitâb’ın temeli olan kesin anlamlı âyetler vardır (muhkem); diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar (müteşâbih). Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.” (Âl-i İmrân, 3/7).

Buna göre Kur’an âyetleri Muhkem ve Müteşâbih olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Muhkem, yani kesin anlamlı âyetler, bilinen ve kendisiyle kastedilen şeylerin açıkça belli olduğu âyetlerdir. Bunları işittiğimiz veya okuduğumuz zaman, ne demek istediklerini hemen anlarız ve bunlar, belli bir anlamın dışında açıklama ve anlamaya ihtiyaç göstermez. Müteşâbih âyetler ise, mânalarının son derece gizli ve sembolik oluşlarından dolayı, kolayca idrak edilemeyen ve pek çok anlama ihtimal tanıyan âyetlerdir. Bu sebepten, bu âyetlerin açıklanması, Kur’an’ın ana hedefi göz önünde bulundurularak, muhkem âyetlerin yardımı ile olur ve kastettikleri anlamı kavrayabilmek için mutlaka te’vîle ihtiyaç duyulur.[1] Allah’ın, mahlûkatınkine benzeyen sıfatlarından söz eden âyetler, cennet, cehennem, kevser, sırat, hesap, mîzan, ölümden sonra dirilmenin keyfiyeti, Kur’an’daki muhtelif kıssalar, atasözleri, bazı sûrelerin başlarındaki hurûf-u mukattaa bu neviden âyetlerdir. Bunların mânalarını, yaklaşık olarak ve ancak te’vîl yoluyla ve anlamlarını tanıdığımız ve alıştığımız şeylere delâlet edecek kelimeler kullanmak yolu ile anlayabiliriz.

 

Maamafih İslâm bilginleri, Kur’an, müteşabihlere uyanları kötülediği için, bunların te’vîl edilip edilemeyeceği hususunda ayrılığa düşmüşlerdir. Hadîs ehlinden bir kısmının da içinde bulunduğu Selefiye, müteşâbihleri yorumlamaktan kaçınmış ve “Allah bilir” demekle yetinmişlerdir. Bunların karşısında ise, kendilerine Halefiye denen zümre, Kur’an anlaşılmak için indirilmiştir; bu sebepten onu bütünüyle anlamamız gereklidir, üstelik Kur’an’ın müteşâbihler hakkındaki yasağı geçicidir, bu bakımdan müteşâbih âyetler muhkem âyetlerin ve Kur’an’ın ana hedefi istikametinde yorumlanmalı ve açıklanmalıdır, demişlerdir. Bu zümreye mensup olanlardan bir kısmına göre, Kur’an-ı Kerîm’in müteşâbihlerle ilgili âyetinde (3. Âl-i İmrân, 7) geçen “ve’rrâsihûn” ibaresi bir önceki kelimeye, yani “illallah” ibaresindeki “Allah” kelimesine bağlanmak suretiyle, “onların yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir” şeklinde yorumlanabilir. Bu tefsîr şekline göre, müteşâbihlerin te’vîl edilmesi, yorumlanması câiz ve hattâ zorunludur. Esasen bu âyet, Hz.Peygamber (s.a.s.)’e gelen Necran Hıristiyanlarından bir topluluğun Hz. İsâ’nın şahsı hakkında yaptıkları bir konuşmada, “siz İsâ Allah’ın Kelîmi’dir diyorsunuz; bu bize yeter” diyerek mugâlataya sapmaları üzerine nâzil olduğu[2] ve Kur’an-ı Kerîm’in tamamı inzâl olunmadan te’vîle gitmek yasaklandığı için, inzâl bitip Kur’an tamamlandıktan sonra müteşâbihleri te’vîl etmekten kaçınmak doğru değildir. Bu, herşeyden önce, Kur’an-ı Kerîm’in dinamizmine ve istikrar içinde değişim ilkesine aykırı bir davranış olur.

Burada bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. İslâm tarihinde görülen muhtelif düşünce okullarının doğuşu, şüphe yok ki, muhkem ve müteşâbihler hakkındaki bu âyete dayandırılamayacağı gibi, “Fırkalar Kur’an’da bulunan müteşâbihler yüzünden çıkmıştır” da denemez. Ancak İslâm tarihinde görülen düşünce okullarının hemen tamamına yakını, siyasî ve dünyevî menfaat ve sâiklerle vücud bulmuş olmalarına rağmen, hemen hepsi de Kur’an-ı Kerîm’deki müteşâbihlerden faydalanma yoluna gitmişler ve bu âyetleri, iddiaları istikametinde yorumlayarak, kendilerine Kur’an’dan deliller bulduklarını ileri sürmüşlerdir. Nitekim bu nevi âyetlerden olan ve Allah’ın eli, yüzü, bacakları, tahtı, inmesi ve benzeri sıfâtlarını gösteren ifadeleri, kendi keyiflerince veya günlük dildeki anlamlarıyla kabul ederek Allah’ı zâtı ve sıfatları ile tecsîm eden, yani isimlendiren ve insan şekline sokan fırkalar, Kur’an’ın ana hedefini kavrayamamışlardır.

İslâm dünyasında çok çeşitli mezhep, tarikat vb. toplulukların varlığı konusu müslümanların kaçınamayacakları bir durumdur. Fikir ve vicdan hürriyetinin hâkim olduğu bir çevrede, îman ve hayat meseleleri ile ilgili bir takım görüşlerin, fikirlerin ve hattâ tartışmaların ortaya çıkması tabiîdir. Bir yanda Kur’an-ı Kerîm’in her şeyi “Oku!” emri, diğer yanda da akıl sahibi her varlığın, okumak, öğrenmek, düşünmek ve değerlendirmek mecburiyeti insanın omuzlarına kat’î birer sorumluluk ve yükümlülük olarak yüklenmiş olduğuna göre, her müslümanın Kur’an’ı Kerîm üzerinde düşünmesi ve onu kendi anlayış ve idrak seviyesine göre açıklaması yadırganmamalıdır. Bu sebepten Kur’an’ın bünyesinden, üslûbu ve metodundan çıkan bu ayrılıkları samîmî müslümanların öğrenme arzularının tabiî bir sonucu olarak mütâlaa etmemiz gerekli gibi görünmektedir. Ancak hemen şunu da ekleyelim ki, Kur’an’ın metodundan çıktığını söylediğimiz bu ihtilâflarda, taraflar kendi görüşlerini savunmak için ya tek taraflı hareket etmişler ya da delilleri yeterince kullanmamış olduklarından, ayrı istikametlere yönelmişlerdir. Oysa doğru yolu bulabilmek için, delillerin bütünün ele alınması, Kur’an’a tarihî bütünlük içinde eğilinmesi ve Kur’an’ın gösterdiği ana hedeften sapılmaması şarttır.

Ayrıca şu da bir hakikattir ki, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, insanlar, olayları ve gerçekleri, düşünmeye başladıkları andan itibaren; düşünce ve görüşlerinin vüs’atince kavramış ve böylece her düşünce seviyesine göre, farklı anlayışlar ortaya konmuştur. Bu bakımdan hakikatin, insanlarca bütünüyle kavrandığını söyleyebilmek gerçekten güçtür. Eflâtun’un, Mevlâna Celâleddin Rumî’nin ve daha başkalarının ifade ettikleri gibi, insanlar, fil’i yoklayan körler misâli, hakikatin ancak kendilerince idrak edilebilen kısımlarını dile getirebilmiş ve fil hakkındaki kendi intibalarının gerçek olduğunu iddia ile diğerlerinin kanaatlerine karşı çıkmışlardır. Aslında onlar, kendilerinin ayrı ayrı bir bütünün muhtelif tezâhürlerini dile getirmekte olduklarının idraki içinde bulunsalardı, tartışma konusunun farkında olsalardı, Sokrat’ın deyişiyle, ihtilâf ortadan kalkardı. Bunun gibi, dinin, inancın özüne dâhil olmayan meselelerine bakıştaki farklılık da mezheplerin doğuşundaki âmillerden biri olmuştur. Meselâ Hâricîlik’in doğuşundaki etkenlerden biri budur. Ayrıca mezheplerin, Kur’an-ı Kerîm’deki müteşâbih âyetlere bakış açıları, bir çok meselede farklı anlayışların zuhuruna esas teşkil etmiştir: Mürcie, Müşebbihe, Şîa, Mu’tezile gibi.

Diğer taraftan insanın içinde yaşadığı coğrafya itibariyle sahip olduğu bir takım hususiyetler, mezheplerin doğuşuna önemli ölçüde tesir etmiştir, denebilir. Şöyle ki, kısa sürede büyük gelişmeler kaydeden İslâm fütuhatı, çok değişik din ve kültür muhitine mensup insanları ya hâkimiyeti altına almış, ya da onlarla komşu olmuştur. Farklı dinlere mensup olup da, bu defa İslâm fethiyle müslümanlığı kabul etmiş insanların, bir anda eski din ve kültürlerinin tesirinden, kısaca o zamana kadar hayat tarzlarını ve karakterlerini oluşturan esaslardan tamamen uzaklaşabildiklerini söyleyebilmek çok güçtür. İnsan tabîatına göre, bu insanlar, olsa olsa eski kültürlerinden kalan ve yeni girdikleri dinin esasları ile zıt düşmeyen unsurları, İslâm’ın boyası ile boyayarak yeni bir kalıba dökmüş olmalıdırlar. Meselâ, özellikle memleketimizde kendilerine “Alevî” denen ve hepsi de samîmî birer müslüman olan kütle, eski Türk din ve kültür bakiyelerinden vazgeçemeyince, bu defa bunları, İslâm kültürünün muhtelif unsurlarıyla boyamış ve kendi anlayışlarına, hayat tarzlarına ve karakter yapılarına göre yeni bir kalıp içinde yaşatmaya devam etmiş ve etmektedirler.

Ayrıca “İsrâîliyyât” dediğimiz ve aslında Kur’an ve Sünnet’in temel esprileri içinde, kendilerine güçlükle yer bulabileceğimiz veya hiç bulamayacağımız bir takım efsâneler bâtıl inanışlar, kıssalar ve eski dinlerin kültür bakiyeleri, İslâm kültür sahasında da geçerliliğini korumuş ve mezheplerin doğuşunda olduğu kadar varlıklarını sürdürme hususunda da esaslı malzeme olmuşlardır. Meselâ, “mehdî ve mesîh” konusu, eski din ve kültürlerden gelerek İslâm kültür sahasında da varlığını bütün canlılığıyla sürdüren bu neviden kalıntıların başında gelir.[3] Üstelik her şekliyle bütün Şiî fırkalarının, günümüzdeki Kâdiyânilik, Bahâîlik gibi bazı nev-zuhûr mezheplerin “sebeb-i vücûdu” denecek kadar önemli bir kültür unsurudur. Maamafih Ehl-i Sünnet de, bu konuda, diğer mezheplerden farklı bir tutum içinde değildir.

 

[1] es-Suyûti, el-İtkan, 2/2-3.

[2] Kâdi Beydâvi, Envâru’t-Tenzil ve Esrâru’t-Te’vîl (İstanbul 1285), 1/193; Ali b. Ahmed en-Nisâbûri, Esbâbu’n-Nuzûl (Kahire 1379), 53

[3] Bu konuda bk.: E. R. Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, İst. 1999 (10. Baskı), ss. 289-334.