Fikir ve inançta tektonik hareketler: Atsız, Türkçülük, Maturidî – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______30.03.2018_______

Fikir ve inançta tektonik hareketler: Atsız, Türkçülük, Maturidî

İskender Öksüz
Türküm, Türküm, Türküm ben!
Türküm, Türküm, Türküm ben!

Salonda yüzlerce genç, gırtlaklarının son gücüyle sanatçıya eşlik ediyordu. Ozan Erhan Çerkesoğlu’na… Belli ki defalarca dinlemiş, defalarca söylemiş ve ezberlemişlerdi:

Herkes iyi dinlesin
Türküm Türküm ben
Üç kez dedim anlasın
Türküm Türküm Türküm ben!

Kızlar erkekler kadar, erkekler kızlar kadar kararlı ve heyecanlıydılar, her kelime ta yüreklerinden çıkıyordu. Sonra bir başka türküyle ve aynı coşku, aynı heyecanla bu sefer and içiliyordu:

Gururumu satarsam
Türklüğe su katarsam
Gök girsin kızıl çıksın!

Daha ilk mısralardan itibaren gençler sandalyeleri itmiş, masalarını terk etmiş, Ozan Erhan’ı merkez alan bir hilalde toplanmışlardı. Eller bozkurt işareti yapıyordu.

Toplumun tektonik hareketleri

Nutuklar atılır, alkışlanır ve biter. Toplantılar yapılır, dağılır. Manşetler atılır ertesi gün unutulur. Bunlar günlük, aylık, bilemediniz yıllık işlerdir. Önemlidir önemli olmasına. Ancak bunlardan daha uzun vadeleri kapsayan, büyük değişimler vardır.

On yıllar geçer de insanlar kıta plaklarının hareketini farketmezler. O hareketlerin sonucu enerji birikir, birikir, birikir. Sessizce ve derinden ve birgün aniden o birikim deprem olarak ortaya çıkar. Deprem kısa ama etkilidir, çünkü onu süren enerji usul usul yüzyıllar boyunca birikmiştir. Ve ne kadar uzun bir birikme yaşanmışsa şiddet o kadar yüksektir. Dağlar bu hissedilmeyen hareketlerle oluştu. İtalya Avrupa’ya santim santim ilerleyince Alpler, Hindistan Asya’ya azar azar yürüyünce Himalayalar yükseldi. Türkiye bile Afrika’nın Kuzeye hareketiyle denizin üstüne çıktı, Anadolu platosu oldu. Bunlar da yavaş yavaş oldu ama olgunlaşınca dünya değişti.

Toplumlarda da depremler vardır

Toplumun ruhunda, zihninde de yavaş fakat büyük “tektonik” hareketler vardır. Bugünden yarına fark edilmez. Gelişmeleri yıllara, aslında nesillere uzanır ama ortaya çıktıklarında deprem etkisi yaparlar; önünde durulamayan bir güçle gelirler.

Milletlerin hayatında büyük dönüm noktaları, baskılar, aşağılanmalar, mağlubiyetler veya zaferler bir nesil sonra büyük hareketleri doğurur.

Yönetim Bilimi’nin kurucusu Peter Drucker, 1968’te ABD’de Berkeley, MIT gibi üniversite kampuslarında patlayıveren ve bütün dünyaya yayılan genç isyan hareketini anlatırken bunların “Baby Boomers” denilen nesil olduğu teşhisini yapar. Bu nesil, İkinci Dünya Harbi bittikten sonra eve dönen askerlerin 1946-1950 arası doğan çocuklarıdır ve ABD nüfusunda diğer bütün nesillerden kalabalıktır. Yaş ağacında der Drucker, bu nesil, kobranın yuttuğu tavşanın yılanın vücudunda yarattığı şişkinlik gibi yıllar geçtikçe yukarı doğru ilerledi. Nihayet 1968’e gelindiğinde bu kuşak 18-22 arasındadır ve sloganları, “40 yaş üstünde kimseye inanma!”dır. Drucker, bu depremden çok değil 10 yıl sonra, aynı çocukların boyunlarında kravatları, “şirket adamı” olduğunu gözlüyor. Ortada ne hippiler kalmıştır ne de Woodstock. Bu değişiklik de tektoniktir,  ağırdır ama kesindir.

Büyük Çözülme kitabında Francis Fukuyama muhafazakârlık anlayışının nesilden nesile nasıl dalgalandığını anlatır ve şu misali verir: İşe ayık gitmeyen baba, Kraliçe Viktorya devrinde çocuklarının ağızlarına içki koymalarını yasaklamıştı. Sonra dalga tekrar geri dönecektir.

Türklüğün bastırılmasından biriken enerji

Son on beş yıl, Türk milletinin hayatında büyük bir sarsınıtıdır. İşte o salonları “Türküm, Türküm, Türküm!” diye inleten gençler, Türklüğün aşağılanmasını duya duya büyüdüler. “Burda Türk var, Kürt var, şu var, bu var, 36, 69 etnik grup var” söylemlerindeki ırkçılığı duya duya büyümüş, akil adam turlarına şahit olmuş, andımız kaldırılırken, ”Ne mutlu Türküm diyene” yazıları ve  TC’ler sökülerken ilkokula, orta ve liseye gitmiş çocuklardır bunlar. Anne babaları 1980 ABD darbesini yaşamış Türkçülerin çocuklarıdır, isimleri Alperen, Kürşad, Aybige ve Bilge’dir.

Şimdi bu genç kızlar ve delikanlılar, üniversite öğrencisi veya mezunuydular ve and içiyorlardı: Gök girsin, kızıl çıksın! Atsız Beğ’in ruhu sarhoş olmuştur. Ne demişti, “Hangi ruh anılmakla olmaz ki sarhoş?”.

Atsız Mecmua’nın, Orkun’un aylı bozkurlarının birçok derneğin, birçok derginin kimliğini belirlediğinin farkında mısınız? Birçok kitap eskidikçe unutulurken Atsız’ın kitaplarının, Atsız hakkındaki kitapların satışlarının arttığını gözlüyor musunuz?

Bir heyelan, bir tufanla karşı karşıyayız. Ruhumuz okşayan bir heyelan, bir tufan. 1978’in Büyük Yürüyüş’ü dâhil çok gösteriler, çoşkular gördüm. Fakat asker geçerken bir şehrin bütün sokaklarında, pencerelerinde halkın tamamının bozkurt işareti yaptığına ilk defa şahit oluyorum. Demek ki neymiş, “bu millet” değil, “aziz millet”, “necip millet”, “milletimiz” veya “tek millet” de değil, bu ülkenin tek sahibi, bin yıldır tek egemeni Türk milleti, o ismi de cismi de var olan Türk milletinin gençleri bugüne kadarki aşağılamalara, ortaklık çağrılarına, federasyon zırvalarına tepki içindedirler. Bu geri dönülmez bir gelişmedir ve bu noktadan sonra vaz geçtim diyenin dönüş yolu sarptır, uçurumludur.

İslam bu değil! Peki ne?

Bir başka dip dalgası, yavaş ama güçlü tektonik hareket, İslamiyet’le ilgilidir. Fesli, sarıklı… “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvalı ve ilk fırsatta tecavüzcü cinsî sapıkların tasallutuna da tepki yükseliyor. Fikir yerine kamuoyu anketlerini kullananlar da bunun farkındadır ve annesinin dizinden tahrik olanlara, asansöre halvet, yorgana seks aleti diye bakanlara, kızlarla erkekler birlikte merdiven çıkıyor diye içi eriyenlere ayar vermek zarureti hissetmektedirler.

On yıllardır Müslümanlık diye sapıklıklar, saçma sapan yasaklar telkin ediliyordu. Yetmedi, El Kaide gibi, IŞİD gibi, kafa kesen, canlı bomba olup patlayan örgütler peyda oldu. Ik, mık; bunların doğru dürüst tenkid edildiğini de duymuyorduk. Yükselen en kuvvetli sözde eleştiri, “İslam bu değil” idi. Ama İslam’ın ne olduğunu kimse söylemiyordu. Ve insanlar sormaya başladı, “İslam bu değilse İslam nedir?”. Çünkü Müslümanlık diye görülen besmele çekip hırsızlık veya sapıklık yapmak ve terördü. Siyaset yolunda hutbe, yolsuzluk yolunda fetva verenler, darbeye kalkışıp halka ateş açanlar kendilerine Müslüman diyordu. “İslam bu değil”den ibaret mırıltılar insanlara kâfi gelmedi.

Sofu imam dinden… Ya ahlaksız imam?

Bu içler acısı hal insanımızı iki yola sevk etti. Bir kol, “yok” dedi, “siz öyle diyorsunuz ama apaçık ortada, Müslümanlık bu işte!”. Ve Müslümanlıktan vaz geçmeğe karar verdi. Son on beş yılda ateist sayısının hatırı sayılır miktarlarda yükseldiği söyleniyor.

Fakat din, insanların genetiğinde vardır.  Bu hükmüm, teşbih değildir. Din gerçekten genetiğimizde var. Psikolog Robert Wright, Ahlaklı Hayvan: Niçin Böyleyiz: Yeni Bilim, Evrim Psikolojisi kitabında, şöyle yazıyor: “Diğergâmlık, şevkat, empati, sevgi, vicdan, adalet duygusu; bütün bunlar; toplumu bir arada tutan ve türümüzün kendisini bu kadar şerefli hissetmesine yol açan şeylerin genetik bir temele oturduğunu güvenle söyleyebiliriz.” Maturidî’nin dediği gibi, “Kendisine tebliğ ulaşmamış insan da aklıyla Allah’ı bulur.” Hiçbir toplumun dini toptan bırakması beklenemez.

Müslümanlık adına yapılıp edilenlere, bizim kısaca “Dinbazlık” dediğimiz şeylere tepki bir azınlığı başka dinlere yöneltti. Son on yılda Türkiye’deki misyonerlerin keyiflerinin yerinde olduğu söylenir.

Fakat ana kitle daha makul bir yolu tercih etti. “Benim dinim bu maskaralıklar olamaz, benim dedelerim bu saçmalıklarla yaşamış olamaz, o halde nedir benim dinim?” sorusunu ciddiyetle sormaya başladı. Sormakla kalmadı, araştırdı da. Bilimle dini birleştirmeye eğilimleri, Müslümanlık içinde daha mistik, daha ezoterik arayışlar hep bu bunalımın sonucudur. Fakat ana kitle, yine kendi geleneğimize, akidede aklı önceleyen Maturidî’yi  keşfetti. Muhakkak ki Maturidî, din adına kalkışılan saçmalıklara etkili bir panzehirdir.  Akılla birlikte aşk da isteyenler Yesevî’ye ve onun Türkiye’deki mirasçılarına, Yunus’a Hacı Bektaş’a, Mevlana’ya, Kenan Rifaî’ye yöneldiler.

MİSAK’ın laboratuvarı

Bütün bu büyük eğilimlerin, tektonik dediğim yönelişlerin ve tepkilerin bir laboratuvarı da İnternet’te neyin ne kadar okunduğudur. Ankara’da Millî Düşünce Merkezi’nin Millî Strateji Araştırma Kurulu MİSAK’ın bir sitesi var: misak.millidusunce.com. Bu site, günlük haber ve köşe yazısı veya polemik yazılarından farklı, sosyal medya alışkanlığından da farklı. Ciddî stratejik analizleri, aktüel milletlerarası gelişmeleri ve yakın tarih incelemeleri ve akademik seviyede fikir yazılarını yayınlıyor. Yazıların uzunluğu yaklaşımına uygun ve genellikle İnternet’te alışılanın üstünde. Kaliteleri de öyle. Site altıncı ayında ve şimdiye kadar yüzün üstünde inceleme yayınlanmış. Her yazıyı kaç kişinin okuduğunu biliyoruz. Bazı makalelerin, hem de uzun makalelerin 10 000’in üzerinde tekil okuyucuya ulaştığı bir istatistik, herhalde anlamlıdır. Bu sayıyı hiçbir dergide bulamazsınız. Günlük gazetelerde de böyle yazılara rastlanmaz.

Altı ayda vardığımız sonuca göre şu konular en çok ilgi çekenler: 1944, Türkçülük ve dinbazların milliyetçiliğe saldırıları.  En çok okunan beş yazı şunlar:

“Bilinmeyen Türkeş”, İskender Öksüz, Sadi Somuncuoğlu

“Allah- Tanrı”, Ahmet Bican Ercilasun

“Yardımcı Doçentlik Ne Demek?”, İskender Öksüz

“Atsız’ın Atatürk ve Cumhuriyet Hakkındaki Görüşleri”, Ahmet Bican Ercilasun

“İyi Müslüman Olmak İçin Türk Düşmanlığı mı Gerekir?”, Hasip Saygılı

Okunacak yazılardaki sihirli kelimeler: Türklük, Türkçülük, Atsız ve Maturidî

“Yardımcı Doçentlik” başlıklı yazım aktüalitesi ve sayıca en büyük akademik kesimi ilgilendirdiği için istisnadır. Diğer yazıların Türklük, Türkçülük, Türkçüler ve Türklüğe karşı dinbaz saldırılarının defi çevresinde döndüğü görülüyor. En çok okunan on beş yazıdan ikisinin başlığında “Maturidî”nin adı dördünün başlığında Atsız ve 1944 geçmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki okuyucularımız da bize, tıpkı yazının başında anlattığım gençler gibi bozkurt işareti yapmakta ve “Üç kez dedim anlasın/Türküm, Türküm, Türküm ben”,  ve “Gururumu satarsam/ Türklüğe su katarsam/ Gök girsin kızıl çıksın” diye seslenmektedir. Bize akla, vicdana, adalete dayanan Müslümanlığı anlat, Türklüğe düşman olmayan, dinbazlıktan, hırsızlıktan uzak dinimi anlat, güzel ahlakı tamamlamak için inen, dinle siyaseti karıştırmayan, siyasete alet olmayan dinimi anlat demektedir.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları