İbn Haldun-Marx ilişkisi üzerine bir değerlendirme – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______16.12.2018_______

İbn Haldun-Marx ilişkisi üzerine bir değerlendirme

Umut Berhan Şen
İbni Haldun-Karl Marx
İbni Haldun-Karl Marx

İbni Haldun ve toplumsal değişim

Toplumların kendi iç dinamiklerine göre değişimi ve bu değişime bağlı olarak gelişimlerinin tespiti, İbni Haldun’a gerçekten üstün bir nitelik kazandırmıştır. 1332–1406 yıllarında  yaşamış bir Orta Çağ düşünürünün  yaptığı bu tespit 21. yüzyılda dahi geçerliliğini korumaktadır.

Turan Dursun’a göre, İbni Haldun, her şeyin her an “değiştiğini” yeri geldikçe vurgular. “Doğma, gelişme, erginleşme, yaşlanma, ölüm” gibi evrelerden söz etmesi de, her şeyin, bu arada toplumun ve devletin de durum değiştirdiklerini anlatmak içindir; çünkü İbni Haldun’a göre her şey birbirine bağlıdır ve her şey “sürekli” durum değiştirir.

İbni Haldun’un yaptığı analizin doğruluğu ve temeli ancak 19. yüzyıla gelindiğinde ortaya çıkmaktadır. Bu yüzyıla gelindiğinde, yani 15. yüzyıl Rönesans’ı  ve Rönesans’ın yol açtığı 1789 İhtilali ve 18. ve 19.yüzyıllardaki Sanayi Devrimlerinden sonra varılan düşünsel gelişmeler ve özellikle Karl Marx’ın analizleri sonucunda İbni Haldun’un “üç dönem” yaklaşımını akılcı bir gözlemleme sonucunda elde ettiğini görüyoruz. Üç aşamalı gelişimin nedenlerinin bilimsel temellerinin açıklıkla belirlenebilmesi için, Rönesans’ın ve buna bağlı olarak aklın egemenliğinin hakim olması ve sanayileşme sonucu feodal üretim ilişkileri yanında kapitalist üretim modunun yarattığı değişiklikler ve bu değişikliklere bağlı olarak mülkiyet ilişkilerinin farklılaşmasının gözlenebilmesi gerekmiştir.[1]

Karl Marx’ın “Her olgunun temelinde ekonomi biliminin kuralları çalışır, onun üzerindeki her olay bir gölgedir.” demesine karşı İbni Haldun, “Çözülen ve ölen her şeyde aynı zamanda ‘doğuş-doğma-varoluş’ vardır.’’ demektedir.  İbni Haldun, burada bir evrim ve tez-antitez ilişkisini ifade etmektedir. Bir varlık, doğması halinde diyalektik olarak kendi antitezi olan ölümü de içinde taşır. Haldun, Marx’ın temel olarak kabul etmediği kültür, hars gibi kavramların, yani insan yaşamının da ekonomik yapılar dahil olmak üzere önemini vurgulamış olmaktadır. Dolayısıyla İbni Haldun, Karl Marx tarafından geliştirilen “tarihi determinizm” yaklaşımlarını sanki Marx’tan sonra yaşamışcasına kendi düşünce sistemi içerisinde barındırmaktadır.

Marx’tan dört buçuk asır önce yaşamış bir modernist: İbni Haldun

Şu basit gerçeği de net biçimde vurgulamak gerekiyor; İbni Haldun’u okurken, onun 14. yüzyılda yaşadığının, dolayısıyla Sanayi Devrimi’nin yarattığı toplumsal hareketliliği gözlemleme imkânına sahip olmadığının bilinmesinde yarar vardır. Bununla birlikte, İbni Haldun’u özel olarak herhangi bir felsefi geleneğe yerleştirmek de oldukça zordur. Zira İbni Haldun, bir emprisist olduğu kadar bir rasyonalisttir de ve insanın tarihsel süreç içerisinde geliştiğine inandığı için de bir tarihselcidir. Karl Marx’tan yaklaşık olarak dört buçuk asır önce yaşamasına rağmen düşüncelerinde birçok “modern” unsur görülebilir.

Toplumsal değişme kuramı, modern sosyolojik değişme kuramlarının öncüsüdür. Karl Marx’ın, İbni Haldun’un bu çalışmasından haberdar olup olmadığını elbette bilemeyiz. Fakat İbni Haldun’cu bazı temalar Marx’ın ekonomi politiğinin toplumsal ve felsefi dayanaklarında açıkça görülür. Dolayısıyla, bu toplumsal ve felsefi dayanakların temelinde, ‘’İbni Haldun’un beşeri tarih biliminin önemli bir kurucusu olduğu’’ gerçeği yatmaktadır.

Bu yazımın konusu olan karşılaştırmayı yaparken şu hakikati de vurgulamak istiyorum; tarih dediğimiz bilgi dalı, sadece insani ihtiyaçların tatmin edilme anlatısı değildir,  ancak aynı zamanda, onların ortaya çıkışı ve gelişmesinin de öyküsüdür. Halbuki hayvanlar kendi içgüdüsel dünyalarında yaşarlar, insan yaradılıştan gelen fıtratı nedeniyle toplumsal ve tarihseldir. Dolayısıyla bütün sosyal kurumlar, insani ihtiyaçların karşılanması üzerine tasarlanmış ve tarihseldir.

Karl Marx’a göre, tarih insani ihtiyaçların dile geldiği, karşılandığı ve karşılanamadığı bir süreçtir. Hayvanların ihtiyaçlarının aksine, insan ihtiyaçları sabit değildir ve onlar maddi koşullardaki değişimlere bağlı olarak değişirler. İbni Haldun ise, tarihsel değişimlerde maddi güçlere önemli bir rol verir, ancak bunları tek unsur olarak görmez; ancak Karl Marx, tarihsel değişim sürecini, toplumun içinde bulunduğu maddi koşullar bağlamında görür. Bazı Marx okumaları tarihin ilkel komünal dönemden başlayan ve kölelik, feodal, kapitalist, sosyalist ve nihayet komünist -maddi güçler tarafından belirlenen bir tür teleolojik ilerleme- aşamalarından geçen bir hareket olduğunu ileri sürer. Lakin İbni Haldun’a göre tarihte bir nihai telos ya da bir son aşama bulunmamaktadır. İbni Haldun’a göre, kültür kendi başına bağımsız bir olgu değildir. Bilakis, kültür insanlar arası etkileşiminin bir ürünü ve erkek ve kadın için doğal olan bir şeye referans olmalıdır.

Tek başına bir bireyin yaşaması mümkün değildir

İnsanlığın milyonlarca yıllık serüvenindeki esas gücü, düşünme ve davranma kapasitesidir. İnsanın bir şeyler yapma kapasitesi anlayışlı bir akıl yeteneğindedir. Ayrıca insanlar, ortak olarak iyi şeyler gerçekleştirmek için kendileriyle ve hem cinsleriyle ilişkilerini organize etme kapasitelerine sahiptir. İşte bu, bireysel ihtiyaçların ortaklaşa karşılanması için kolektif faaliyetlere katılmak anlamına gelir. Çünkü tarih, bize gösterir ki tek başına bir bireyin yaşamı mümkün değildir Zira bireylerin yetersiz doğası, onları sosyal yapar ve bu onların kesinlikle tüm ihtiyaçlarını işbirliği halinde karşılamanın temel sebebidir.

İbni Haldun da, tıpkı Marx gibi, insan ihtiyaçlarının toplumsal karakterine inanır. Şehirler, kasabalar ve köyler insanlık tarihindeki evrimi ve çeşitli tarihsel süreçleri gösterir ve ayrıca insan ihtiyaçlarının durumdan duruma ya da zamandan zamana göre farklılık gösterdiğine işaret eder. İnsan ihtiyaçlarının belirsizliği insan toplumsallıkları için alan açar; kültür ve medeniyet insan ihtiyaçlarını zamanın maddi koşullarına uyarlama organizmalarıdır. Yani, insanın işbirliğine yatkınlığı onu içgüdüsel olarak önceden belirlenmiş hayvan dünyasından farklı kılan bir özelliktir.

Zenginlik ve refah arttıkça ‘asabiyet’ azalır

Bir diğer açıdan da bakarsak, Bedevî toplumda mübadele üreticinin ihtiyacından fazla gelen malı, diğer üreticilere değiş-tokuş etmesidir. Oysa üretim yapmayan tüccarın tekrar satmak için satın alması, iki üretici arasında ve bunların zararına kâr etmesi uygarlığın işleyişinin ilk ve önemli belirtisi olmuştur. Ekonomideki bu artı-değeri daha sonraki dönemde Karl Marx ortaya koymuştur. Marx’a göre kapitalist, ürettiği şeyin serbest piyasada aldığı üretim araçları ve emek gücünden fazla olmasını istemektedir. İşte üretilen bu artı-değeri kapitalist gasp etmektedir. Yani artı-değer, işçinin ödenmeyen emeğidir, burjuvanın emekle elde etmediği geliridir.

Devlet denilen aygıt açısından meseleye yaklaştığımızda, devletin çöküşünde ekonomik yapı kadar siyasal, mali ve toplumsal yapı da etkilidir. Devletin gelişmesi ile siyasi otoritenin yetkileri de aynı gelişim oranında artar. (Bu noktada karşımıza İbni Haldun’un şu meşhur ‘asabiyet teorisi’ çıkıyor[2]). Zira zenginlik ve refah arttıkça ‘asabiyet’ azalır.[3] Dolayısıyla insanlar devleti korumaktan uzaklaşır. Asabiyet azaldıkça da adaletten, tebaadan uzaklaşılır. Siyasi otorite yetkisini toplumun yararına değil, kendi çıkarına kullanmaya başlar. Devletin savunulmasında hayati önem taşıyan asker ihmal edilmeye başlanır. Dolayısıyla devletin savunması zayıflar ve saldırılara açık hale gelir. İsraf, lüks arttıkça da devletin ekonomisi zayıflar ve toplumsal bunalım baş gösterir. Birlik ve dayanışma duygusu, ahlaki yapısı zayıflayıp bireyselleşen toplumlar da diğer kurumlar gibi dejenere hale gelir. Bu sonuç her devlet için kaçınılmaz bir son olabilir.

Orta Çağ’da bir determinist…

Sonuç olarak şunu diyebilirim ki İbni Haldun bugünkü anlamda modern bir dünyada yaşamamasına rağmen toplumsal değişmeye ilişkin fevkalade modern bir çözümleme geliştirmiştir. Dolayısıyla o, tarih felsefesi ve sosyolojinin kurucu babalarından biridir. Yasalar arayışında, tarihsel süreçteki insan faktörü görüşünü kaybetmedi. Ona bu açıdan bir ‘’Orta Çağ deterministi’’ de diyebiliriz. Yani, insan dediğimiz temel unsurun farkında olan bir determinist. Kuşkusuz İbni Haldun empirik bilimsel yönteme ve çağdaş sosyolojik düşünceye de büyük katkılar sağlamıştır.

 

KAYNAKÇA

-İbni Haldun (2015). Mukaddime (S. Uludağ, Çev.) İstanbul: Dergâh.

-İbni Haldun (2015). Mukaddime II (S. Uludağ, Çev.) İstanbul: Dergâh.

-Marx, K. (2000). Kapital (1. Cilt), Çev: Alaattin Bilgi, Ankara: Sol.

-Mardin, Ş. (2006). İbn-i Haldûn, İslâm Araştırmaları Dergisi, Sayı 15, İstanbul, syf. 3-4.

 

[1] mode of production: Üretim biçimi ya da başka bir deyişle Üretim tarzı, Marksist teoride genel olarak belirli bir tarihsel dönemdeki üretimin niteliğini ya da üretimin karakteristik formunu ifade etmek anlamında kullanılır. Esas itibarıyla üretim sürecinin nihai sonucuyla üretim araçları arasındaki ilişkiyi belirtir.

[2] İbni Haldun’un asabiyet tanımı: ‘’Asabiyet şerefin sırrıdır. Asabiyet bir hakime (yöneticiye) insanları zapturapt altına alma ve kendi yoluna sevk etme gücünü veren unsurdur. Asabiyetin varlığı sayesinde ancak insanlar samimi bir şekilde bir siyasî otoriteye boyun eğerler. Asabiyet sadece nesep birliğinden veya o manadaki diğer bir şeyden hasıl olan bir unsurdur. Asabiyet kabilelerin tüm boyları ve kollarını kuşatacak ölçekte geniş olabilen, aynı zamanda daha alt siyasî ve sosyal birimlerde de görülebilen, iç içe geçen halkalar misali, farklı ölçeklerde ve farklı derecelerde tezahür edebilen bir unsurdur. Asabiyet aile ve şerefin kaynağıdır. Asabiyet şerefin sırrıdır. Asabiyet nihaî gayesi mülk olan bir unsurdur. Asabiyet; himaye, müdafaa ve hak aramanın ancak kendisiyle mümkün olduğu bir unsurdur. Diğer bir deyişle asabiyet, her türlü kolektif eylemin gerçekleşmesi için zorunlu olarak bulunması gereken bir unsurdur. Asabiyet, bir rütbeye ve kademeye ulaşınca sahibinin onun üstündekini talep etmesine neden olan bir unsurdur.’’

[3] İbni Haldûn’un devlete ilişkin görüşlerinin temelini asabiyet kavramı oluşturmaktadır. Asabiyet kavramı İbni Haldûn’a özgüdür. Başka bir düşünürde göremediğimiz bu kavramın tanımını çok farklı ve özgün şekillerde yapmıştır.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları