İhd/Pkk istedi, AB dayattı, Türkiye yaptı – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______02.01.2018_______

İhd/Pkk istedi, AB dayattı, Türkiye yaptı

Sadi Somuncuoğlu

 

100 yılın medeniyet projesinden beka meselesine: 17 Aralık 2004 AB zirvesinde dönüştürülen Türkiye

Avrupa Komisyonu (yürütme organı) tarafından her yıl hazırlanan İlerleme Raporları, Avrupa Konseyince onaylanıp gereği yapılmak üzere ülkelere “ev ödevi” olarak veriliyor. Ülkeler bu talepleri uyum yasalarıyla iç hukukuna geçiriyor. Raporlarda yer alan ortaklığın gereği uyum kriterleri, 35 fasıl [1] altında toplanan sosyo-ekonomik konulardan meydana gelmektedir. Bu teknik konular incelememizin dışındadır. Bu çalışmamızda, siyasi konular dediğimiz, Türkiye’yi dönüştürmeyi hedefleyen, AB’nin yetkisinde olmayan, Türk devletinin ve Türk Milletinin dokusuyla ilgili olanları ele alacağız. Ortaklık konuları dışında ve müktesebata aykırı çılgınca bir siyasi liste önümüze konmaktadır. Sanki AB siyasi bir ortaklıkmış gibi, egemenliğimize, dönük yaptırımlarla karşılaşmaktayız. Biz; “AB üyesi olduğumuzda telafi ederiz” anlayışıyla, itiraz etmeden bu tehlikeli isteklerin gereğini yaptıkça; yenileri artarak gelmekte ve üyelik hedefine yaklaşmak bir yana, daha da uzaklaşmaktayız. Bunun ilk ve yoğun örneğini 2001 yılında yaşadık; 2002 ve 2003’de devam ettik. 17 Aralık 2004 AB Zirvesinde Konsey, “Kopenhag Siyasi Kriterlerine uyum” sağladığımız gerekçesiyle müzakere tarihi verdi; arkasından önümüze öyle bir iki değil, 80’i aşan siyasi, evet siyasi yaptırımlardan oluşan koskoca bir liste koydu. Hem de, üslup olarak; istiskal ve alay etmekten, aşağılamaktan ve hakaretten perva etmeyen bir liste.  Bunun için de, AB tarihinde ilk defa, Türkiye için üç rapor; İlerleme Raporu, Tavsiye Raporu ve Etki Raporu hazırlanıp, uyum için gereğinin yapılması istendi

Bu tespitlerin ışığında, 17 Aralık 2004 AB Zirvesi özelinde ilişkilerimizi irdeleyeceğiz. İlişkilerimizin mahiyetini, açık bir şekilde ortaya koyacak; ev ödevlerimizi madde madde ele alacağız.

Giriş mahiyetindeki I’inci yazıda, AB’nin yapısı, uluslararası sözleşmeler hukuku, müktesebat ve ortak politika (35 fasıl) konular ne demektir, açıklanmıştı. Bu bakımdan, bahsi geçen üç rapordaki maddeleri çifte standartlılık, müktesebata uygunluk ve ortak politika açısından ele alarak değerlendireceğiz. Böylece, Konsey Türkiye’yi; ortaklığa mı, manda veya sömürge yapmaya mı, yoksa parçalamaya mı hazırlamak istiyor; kararı okuyucuya bırakacağız; karar sizin olacaktır.

İşte 2004 Zirvesinde yapılması istenenler ve teknik açıklamaları:

1.Lozan’ın yeniden yorumlanması

AB’nin yetkisinde olmayan,  müktesebata aykırı bir taleptir. Lozan; Türkiye Cumhuriyetini kuran, uluslararası bir Antlaşma ve egemenliğimizin tapusudur. Esasen; Birleşmiş Milletler Sözleşmesine göre egemenliklere, içişlerine, toprak bütünlüğüne ve kamu düzenine dokunulamaz; kutsaldır. Bu alana hiçbir uluslararası otorite müdahale edemez.

 Türkiye Cumhuriyeti; laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir; dili Türkçedir; piyasa ekonomisini benimsemiştir. 

  1. Kopenhag Kriterleri temelinde yeni anayasa

1’inci maddedeki açıklama burada da geçerlidir. Türk anayasası ile Kopenhag Siyasi Kriterleri uyumlu olduğundan, AB Zirvesinde Türkiye’ye müzakere tarihi verilmiştir.  Bilindiği gibi, Kopenhag Siyasi Kriterleri hukuk devleti, demokrasi, piyasa ekonomisi, insan hakları, azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasını öngörüyor; burada Türk anayasasıyla çelişen bir kriter yoktur.

Aslında, Kopenhag Kriterleri, Varşova Paktından ayrılan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri için hazırlanmıştır. Çünkü bu devletler, kolektivist sistemden yeni çıktıklarından, hukuk, demokrasi ve piyasa ekonomisi, insan hakları gibi kriterlerden mahrum durumdaydılar.

Malum olduğu üzere, Lozan’a göre azınlığımız olan gayrimüslim vatandaşlarımız, bütün haklarını fazlasıyla kullanmaktadırlar. Ama AB üyesi Yunanistan, Müslüman Türk azınlığın; kendisine Türk demesine, müftüsünü seçmesine, camileri onarmasına, vakıfları yönetmesine, gayrimenkulleri tasarruf etmesine izin vermiyor. Böylece Yunanistan; hem Lozan’ı, hem de Kopenhag Siyasi Kriterlerini ihlal etmekte; ama AB tarafından uyarılmamaktadır. Bu ikili tutumdur; çifte standarttır. 

  1. Komşu ülkelerle ilişkilerde, ulusal güvenlik stratejinin belirlenmesi ve uygulanmasında ordunun değil, sivil otoritenin ve sivil toplum örgütlerinin belirleyici olması

 AB üyesi veya aday olan ülkeler, dış politikada serbesttirler. AB ortak alanına girmeyen bu konuda AB’nin müdahale yetkisi yoktur. Uluslararası hukuka da aykırı bir taleptir. Komşu ülkelerden kasıt da, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine sürekli saldırı halinde olan ve gerginliğe yol açan Yunanistan, Kıbrıs Rumları ve Ermenistan’dır.

 Türkiye, uzmanlığı gerektiren ulusal güvenlik stratejisinin belirlenmesini ve karara bağlanmasını, her AB üyesi gibi yapmaktadır. Belirleme, devletin ilgili organ, kurum ve kuruluşları tarafından yapılmakta;  sivil otorite tarafından onaylandığında da karara dönüşmektedir.

 AB; böylesine hayati derece önemli konularda, “orduya” değil, “sivil otoriteye [hükümete] ve STK’lara” çok güveniyor olmalı ki: Türkiye siyasetinde hiç değişmeyen hedefleri;

 1.Ege adaları, Ege denizi, Batı Trakya Müslüman-Türk azınlığı, Heybeliada Ruhban Okulu ve “ekümen Patrikhane” sorunlarında Yunanistan’la,

2. Kıbrıs sorununda Rumlarla,

3. Sözde “soykırımı” dayatan, Ağrı Dağı ve altı ilimizi talep eden, batı ülkelerinde masum diplomatlarımızı katleden; Azerbaycan’da katliam ve soykırım yapan işgalci Ermenistan’la,

4. Güneydoğu’da, 40 bin vatandaşımızın katlinden sorumlu bölücü terör örgütü PKK ile

Uzlaşmasının mümkün olacağını düşünmektedir. Kısaca AB, hayati derecede önemli sorunların çözümünü, ikisi AB üyesi olan saldırgan taraftan değil de, egemenliği saldırıya uğrayan Türkiye’den beklemektedir. Yani; bu saldırganlara “evet” dememizi istemektedir. 

  1. MGK Kanunu’nun ulusal güvenliği tarif eden 2a maddesi ile TSK İç Hizmet Kanunu’nun Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevini düzenleyen 35’inci maddenin değişmesi

 AB; yetkisi olmadığı için, Türkiye’nin içişlerine karışamaz. Çünkü; ulusal güvenliğin tarifi ve İç Hizmet Kanununun değişmesi gibi devletin temel yapısına ve milli güvenliğine dair konularda karar yetkisi bağımsız Türk devletine aittir. BM Şartı’na göre, içişleri kutsaldır; hiçbir yabancı güç müdahale edemez; bu sebeple de bu talepler AB müktesebatına aykırıdır. 

  1. Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanması

4’üncü maddedeki açıklamalar çerçevesinde, AB yetki alanına girmez; AB müktesebatına aykırıdır. Türk Devletinin içyapısıyla ilgilidir; ülkenin geleneğine, ihtiyacına, kültürüne, hukukun ve demokrasinin temel ilkelerine uygun olarak gerekli düzenlemeyi, her zaman yapma yetkisi devlete aittir.

  1. Askerlerin politik, sosyal ve dış politikada açıklama, brifing veya demeç vermemeleri

AB yetki alanı girmeyen, müktesebata aykırı bir konudur. AB, Türk devlet yapısını tanzim edemez. Türk devletinin içişlerine karışılması, uluslararası hukuka aykırıdır.

  1. Cumhurbaşkanının MGK’ya ve Kıbrıs konusundaki olağanüstü devlet zirvelerine de başkanlık etmemesi

AB yetki alanına girmeyen; müktesebata aykırı bir taleptir. Gülünç ve istiskal edici bir tahakküm zihniyetinin eseridir. Türkiye’nin içişlerine hiçbir dış güç karışamaz.

  1. Kamu Reformu yapılması

Önceki maddelerdeki açıklamalar geçerlidir.

  1. Özel İdare Kanunu

Önceki maddelerdeki açıklamalar geçerlidir.

  1. Belediyeler ile Büyükşehir Belediyeleri kanunlarının çıkarılıp, ketum [merkezi] idari sistemin Ademi merkeziyetçi yapıya dönüştürülmesi

 Önceki maddelerdeki açıklamalar geçerlidir.Ademi merkeziyetçilik/yerinden yönetim

Devletin temel idari yapısını değiştiren, federasyona geçiş hazırlığı niteliğindedir. Osmanlı Devleti döneminden kalma bir taleptir. İngilizlerin adamı olarak bilinen Prens Sabahattin ve onun önderliğindeki Hürriyet ve İtilaf ile Ahrar Fırkası’nın savunduğu idare biçimidir. Buna göre, merkezi hükümet yetkileri yerel birimlere aktarılacak; böylece ülke, imparatorluktaki çeşitli unsurlar tarafından yönetilecekti. Ama Osmanlı devleti, çok zor durumda olduğu halde buradaki amacı gördü ve baskılara boyun eğmedi;1876 yürürlüğe giren Kanunu Esasi [Anayasa] ile merkezi-üniter yönetimin devamına karar verdi.

  1. AİHM kararlarının gecikmeksizin uygulanması ve doğrudan geçerli olması 

AB’nin böyle bir yetkisi yoktur. AİHM kararlarının icrasının takip yetkisi, Avrupa Konseyi(AK) Bakanlar Komitesine aittir. İlgili devletler gerektiğinde Komite ile müzakereler yaparak, AİHM kararı üzerinde bir uzlaşmaya varmaktadır; Rum Loizidou davasında olduğu gibi. 1998’de AİHM’in aleyhteki kararına Türkiye’nin, henüz ferdi yargılama yetkisi tanımadığı için yaptığı itirazı, AK Bakanlar Komitesi uygun görerek, icrasını durdurmuştur. 2004 yılında, müzakere tarihi almamız için yararlı olacağı gerekçesiyle 1 milyon dolar tazminat ödemiştir. [2] 

  1. BM İkiz Sözleşmelerindeki çekincelerin kaldırılması

AB yetki alanına girmez; müktesebata aykırıdır. Çekinceler konusu, uluslararası sözleşmeler hukukunun bir parçasıdır; böyle bir talep uluslararası hukukun ihlalidir. Çünkü çekince koyma hakkı sözleşmeler hukukunun gereklerindendir. Birinci yazının giriş bölümünde konu tartışılmıştır.

İkiz Sözleşmelerin her ikisinin 1’inci maddelerinde yer alan Halkların kendi kaderlerini tayin hakkıifadesi tartışma konusu olmuştur. [Buradaki halk; BM Sözleşmesinde de olduğu gibi millet anlamındadır; uluslararası hiçbir sözleşmede adı bile geçmeyen, sosyolojik, hukuki ve siyasi bakımdan milletin kendisinden sayılan, etnik ve dini kültürel topluluklar değildir.] Bunun üzerine BM Genel Kurulu’nun 1970 yılında kabul ettiği ve self- determinasyon hakkının ulus-devletlerde kullanılmasını içeren Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi önem taşımaktadır. Buna göre, hükümetin, halkının tümünü temsil ettiği ülkelerde, toprak bütünlüğünü ve siyasi birliği bozucu eylemler yapılması mümkün değildir denilmektedir.

İşte bu noktada Avrupa Parlamentosu (AP)’nun DEP’lilerin yargılanması üzerine 15 Aralık 1994’te Türk Hükümetinin ülkenin tümünü temsil etmediği iddiasıyla self-determinasyon hakkının kullanılabileceğine dair bir karar alması dikkat çekicidir. [3] Bu kararı iyi niyetle ve hukuk kurallarıyla bağdaştırmak mümkün olabilir mi? AB’nin terör örgüütü olarak kabul ettiği PKK’ya arka çıkmak değil midir? Nitekim; yargılanan DEP’liler, PKK terör örgütüne üye oldukları ve yardım ettikleri gerekçesiyle mahkum olmuşlardır. AP’nun, insanlık suçu işleyen bölücü terör örgütünü alenen desteklemesi; 1994’ de, kanlı terör saldırılarının zirve yaptı  sırada, Türkiye’ye karşı terör örgütünün hamisi gibi tavır alması; “kendi kaderini tayin”( self-determinasyon) hakkı anlamına gelen kışkırtmaya kalkışması; AB’nin Türkiye algılamasının mahiyetini açığa vurması açısından çok önemlidir.

  1. Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesinin imzalanması

 AB’nin yetkisinde olmayan bir taleptir. Zira, AGİT Helsinki Sonuç Belgesi’nde, (1 Ağustos 1975) “Kimlerin azınlık sayılacağına, devlet kendisi karar verecektir” denilmektedir. Buna rağmen AB İlerleme Raporunda:Resmi makamlar tarafından genellikle Lozan Antlaşması çerçevesinde görülen azınlıklar; Museviler, Ermeniler ve Rumlardır. Ancak, Türkiye’de Kürtler dahil olmak üzere başka topluluklar da vardır.şeklindeki dayatmanın yeni olmadığını; 1998’den beri gündemde tutulduğunu biliyoruz. Böylece, AB’nin, uluslararası hukuka göre yetkisi olmadığı halde, yeni azınlıklar yaratma peşinde koştuğu, bir defa daha ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan, bahsi geçen sözleşmeyi bazı AB üyesi ülkelerin imzalamadığı gibi, imzalayan bazı ülkelerin de, iç hukukuna geçirmediği için uygulamaya koymadığı bilinmektedir. 

  1. Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi’nin imzalanması

 Bir önceki değerlendirme, burada da geçerlidir. Lozan’da kabul edilen azınlıklar, her hakkını kullanmaktadır. Lozan’a, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’ne ve AİHM kararlarına göre Türkiye Cumhuriyetinin yerel dillerde eğitim, öğretim ve iletişim yapmakla mükellefiyeti yoktur. Birçok AB ülkesi bu sözleşmeyi imzalamamıştır; mecbur da değildirler. 

  1. 15-17 yaş arasındaki cinsel ilişkiye giren çocuklara hapis cezası verilmemesi 

AB böyle bir şart ileri süremez; yetkisi yoktur. Türkiye Çocuk Hakları Sözleşmesini imzalamış; yürürlüğe koymuş ve gereğini yapmaktadır. Türk Ceza Kanunu sistemini bozacak böyle bir hükmü kabul edemez.

 

  1. Anadillerde yayınlarda süre sınırı ile devletin bölünmez bütünlüğüne saygı gibi kesin prensiplere bağlı olunmaması, Çocuk programları yapılabilmesi

AB müktesebatına ve uluslararası hukuka aykırıdır. AİHS’nin hiçbir maddesinde dil hürriyetinden söz edilmediği gibi, dil hürriyetini de teminat altına almamıştır. AİHM kararlarına göre: resmi dil egemenliği belirler; kamu kuruluşlarında devlet dili [anayasada yazılı dil] esastır. Devletin dil birliği politikası olması haklı ve mantıklıdır. Bu kural alfabeler için de geçerlidir; nitekim Türk alfabesinde bulunmayan Q, W ve X harflerinin kullanması için bir vatandaşımızın müracaatını AİHM, resmi dilin esas olduğuna, buna uymayan harflerin devletin kayıtlarına sokulamayacağına karar vermiştir.

Azınlık ve anadilde yayın, eğitim, öğretim ve iletişim için AİHM’e Belçika (15.7.1965 tarih ve 233/64 numaralı kararı ile 17.5.1985 tarih ve 10650/83 DR 42 kararı s. 42) ile Hollanda        (12.1.1985 tarih ve 111000/84 DR45 numaralı kararı s. 240)’dan gelen davaları AİHS’nin 10. Maddesini  yorumlayarak reddetmiştir. [4]

Bu bakımdan hiçbir üye ülke, uluslararası sözleşmeler ve AB müktesebatı gereğince devlet kuruluşlarında azınlık ve anadilde yayın, eğitim, öğretim ve iletişim yapmamaktadır. 

  1. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün azınlık vakıflarına engel çıkarmaması 

AB’nin yetkisi yoktur; müktesebata aykırıdır. Şu AB Meselesi Üzerine I başlıklı yazımızın giriş bölümünde anlattığımız gibi vakıflar konusu, AB’nin ortak politika alanına girmediğinden, Türkiye’den böyle bir talepte bulunma yetkisi yoktur. Bugüne kadar baskıyla yaptırılan yasal düzenlemeler, yanlıştır; Lozan’a aykırıdır, düzeltilmelidir. [5] 

  1. İbadet yerlerinin açılması

 AB’nin yetki alanına girmediğinden, kabul edilemez. Türkiye’de ibadet yerleri açıktır. Ancak, her dinin yapısı ve konumu farklıdır; bu çerçevede ruhban sınıfının varlığı sebebiyle kilise tüzel kişiliktir; yönetimdir; devlet demektir. Müslümanlıkta, Allah ile kul arasında aracı sınıf yoktur. İbadet yeri olan cami ve mescidin tüzel kişiliği yoktur; kurum değildir. Bizim hukukumuzda ve uluslararası hukukta temsil ve kurum açısından tüzel kişilik millete ve devlete aittir. Ayrıca AB ülkelerinde; İslâm, din olarak bile kabul edilmemiştir; minarelerden ezan okunması yasaklanmıştır. Böyle bir yetkisi varsa AB önce üye ülkeleri düzenlemelidir.

  1. Katolik ve Protestan topluluklara vakıf kurma hakkının tanınması

 Bu talep, AB’nin yetki alanına girmez. Lozan’a aykırıdır. Çünkü Lozan’a göre, mevcut vakıfların dışında yenileri kurulamaz. Bir zümrenin temsili ve tüzel kişilik kazanması, milli egemenliğe aykırıdır; millet egemenliği dışında, yeni egemenlikler kurulamaz. Buna rağmen, AB’nin baskısıyla, azınlıklara tek taraflı olarak vakıf kurma hakkı tanınmıştır; bu yanlıştır, Lozan ihlal edilmektedir. Sonra,  acaba neden sadece Katolik ve Protestanlar için talep yapılmaktadır?

  1. Cami dışındaki ibadet yerlerinin açılması ve tamirinde koşullar öne sürülmemesi

 Böyle bir talep, ortaklık alanına girmez; müktesebata aykırıdır; Lozan’ın delinmesidir.

 Lâik devlet ibadet yerleri inşa etmez, açmaz; tamiratını yapmaz. AB ülkelerinde; meselâ Yunanistan’da camiler yapılabiliyor mu, ibadet yerleri tamir edilebiliyor mu? Hayır; aksine, Lozan’da var olanlar bile istimlak veya diğer bahanelerle yıkılıp yok ediliyor; yenileri yapılmıyor. Her milletten on binlerce Müslümanın bulunduğu başkent Atina’da, tek bir cami bile yoktur; yapımına izin verilmemektedir. AB bunları görmüyor. Buna karşılık; Türkiye’de devlet on yıldır çok sayıda kiliseyi, havrayı, patrikhaneyi ve ibadet yerini, aslına uygun şekilde onarıyor; neredeyse yeniden inşa ediyor ve bir Hristiyan vakfına devrediyor.

 Bu haksızlıktır; yanlıştır, acilen düzeltilmeli ve karşılıklılık esasına dönülmelidir.

  1. Papazların Türk vatandaşı olma zorunluluğunun kaldırılması, dışarıdan gelenlere güçlük çıkarılmaması, çalışma izni verilmesi

 Burada kastedilen Patrikhane ve burada çalışacak olan papazlardır.  Lozan’a aykırıdır; çünkü Lozan’da patrikhane yoktur; bunun yerine Hıristiyanların yalnız dini hizmetini yapacak kilise vardır. Kilise bir Türk kurumudur; papazların da Türk vatandaşı olma zorunluluğu vardır. Buna rağmen kilise adı 1949’da, tekrar, Osmanlıda olduğu gibi Ortodoks Rum Patrikhanesi yapılmıştır. Daha sonraki yıllarda fiilen, ekümen/evrensel unvanını kullanmaya başlamış; bunun sonucu olarak da, yine Lozan’a aykırı olarak yurt dışındaki Patrikhanelerin yönetim merkezi işlevini üstlenmiştir. Böylece, korsan bir devlet, ekümen Patrikhane ortaya çıkmış; şimdi de Patrikhane Kutsal Meclisinin [Sen Sinod] yasama görevini yapan papazların Türk vatandaşı olma şartının kaldırılması istenilmektedir. AB’nin böyle bir görevi ve yetkisi yoktur. Türk Milletinin egemenlik alanında ikici bir devlet olamaz. 

  1. Ekümen sıfatının aleni kullanılması

 AB’nin yetkisi dışında kalan, AB müktesebatına ve Lozan’a aykırı bir taleptir. Adı, 1949’da, fiilen patrikhaneye dönüştürülerek, ekümen/evrensel unvanını da alenen kullanmaya başlamıştır. Bu fiili durumun, Türkiye Cumhuriyeti tarafından da tanınması istenmektedir: AB’nin hedefi budur.

 Konu, 21. Maddede anlatılmıştır. Biraz daha genişi şöyledir: Türkiye, Milli Mücadelede ihanete varan çalışmalarından dolayı patrikhanenin Aynaroz adasına taşınmasını istemektedir. Ancak, centilmenlik mutabakatı bağlamında;  ekümen patrikhane unvanını kullanmaması, Anadolu’daki herhangi bir kilise ile yönetim ilişkisi kurmaması, siyasal rol üstlenmemesi ve Türkiye’nin bir kilisesi olarak İstanbul Rumlarının dini ihtiyaçlarını karşılamak şartıyla İstanbul’da kalması kabul edilmiştir. Bun rağmen; 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan  Marshall Planı çerçevesinde, statüsü değişmiştir. 1948’de, alelacele Türk vatandaşı yapılan Patrik Athenagoros’un ABD’den gelmesiyle kilise ismi Patrikhaneye dönüşmüştür.  İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi statüsünü kazandıktan sonra siyasete girerek evrensel kiliseler birliğini kurma çalışmaları başlatılmıştır. [4]

 Böylece, Vatikan gibi devletleşme yolu açılmıştır.

  1. Kilise seçimlerindeki kuralların kaldırılması

AB hukukuna ve Lozan’a aykırıdır. Maksat yukarıda anlatılmıştır. Ekümen Rum  Patriği, seçimler dahil  Lozan’ın hiçbir hükmünü tanımamakta; Türkiye dışındaki bağlısı patrikhaneleri ve Anadolu’da kurduğu cemaati olmayan piskoposlukları yönetmek suretiyle, Fener Ekümen Rum Ortodoks devletini kurmuş bulunmaktadır; bu durumun Türkiye tarafından onaylanması istenmektedir. Nitekim Türkiye Cumhuriyetinin, hiçbir denetimini kabul etmemektedir.. 

Buna karşılık, Batı Trakya Müslüman Türk azınlığı, Lozan’da tanınan haklarını kullanmaktan mahrumdur. Konumuz açısından önemli husus; AB’nin, Türkiye’ye karşı kural tanımayan gerçek tutumunu açığa çıkarmasıdır.

  1. Azınlıkların üst düzey idari ve askeri görevlere gelebilmesi

 Türkiye’de gayrimüslim azınlıklar, her göreve gelebilirler; hiçbir engel yoktur. Ancak genellikle gelmeyi arzu etmezler, çünkü devlet memurlarının maaşları çok azdır; azınlıklar ticaretle uğraşan zengin ve varlıklıdırlar. Ama, muhtelif parti listelerinden milletvekili adayı olmuşlar, seçildiklerinde TBMM’de görev yapmışlardır; 1950’den beri de bu durum böyle devam etmiştir.

  1. Süryanilerin okul açması 

Bu konuda bir sorun yoktur. Önceleri AB ülkelerine göç eden Süryanilerin nüfusları çok azalmıştı. Geri dönüşler başlayınca, Süryaniler müracaatı üzerine okul açmalarına izin verilmiştir. Hiçbir azınlık için, azınlık hakları sözleşmesine göre devlet okul açmaz. Yine bu sözleşmeye göre; azınlık hakları bireyseldir; grup kimliğine dönüştürülemez, bölücülük/ayrılık amacıyla kullanılamaz. 

  1. Gökçeada’daki Rum okullarının açılması

 Türkiye hiçbir azınlık okulunu kapatmamıştır.   Ancak Gökçeada Rumlarının, yurt dışına  yoğun göçleri üzerine öğrenci kalmadığı için, okul kendiliğinden kapanmıştır.

  1. Vatandaşların mülklerinin iadesi 

Bu konu AB’nin değil, mahkemelerin yetkisindedir; AB mahkeme değildir. Burada kastedilen azınlık vakıflarının mülkleridir. Lozan Antlaşmasına göre Osmanlı döneminden kalan azınlık vakıflarının tespiti yapılarak kendi beyanlarına dayanılarak malları tapuya kaydedilerek tescil edilmiştir. Gerek Türk Anayasası ve vakıf mevzuatı, gerekse Lozan Antlaşması dikkate alınarak, vakıfların yeni mülk edinmesine müsaade edilmemiştir. Buna rağmen azınlık vakıfları, kanunun açıklarından yararlanarak hibe” ve “miras gibi yollardan mülk edinmeye kalkışmışlardır. Bu yasa dışı tasarruflar mahalli yargıya intikal ettirilmiş ve tamamı kanunsuz bulunarak iptal edilmiştir. Temyiz edilmesi üzerine, mahalli mahkeme kararları yerinde görülerek onaylanmıştır. [6]

 Ancak çıkarılan yeni vakıflar kanunu ile Yargıtay’ın içtihadı hükümsüz sayılarak, azınlık vakıflarının yasa dışı yollardan edindiği bütün mülkler iade edilmiştir. 

  1. Alevilerin Müslüman azınlık olarak kabul edilip korunması

Bu konu AB’nin yetki alanına girmemektedir; müktesebata aykırıdır. Bu talep Sevr’de de aynen vardı.  AB ülkelerinin bir kısmı İslam’ı bile din olarak kabul etmediği halde, buna itiraz edilmeyip de, İslam’ın bir yorumu olan Alevilerin azınlık yapılmasının istenmesi; inanç yapımıza ve bütünlüğümüze vaki bir karşı hareketten başka bir şey olamaz. Yukarıda da kaydettiğimiz gibi, Viyana Konvansiyonu’na göre azınlıkları belirlenme hakkı, ülkelerin kendilerine aittir.  Anlaşılan, AB, çoğunluğa mensup Türk ve Müslüman Alevileri, Sevr’deki gibi dinsel azınlık olarak gündeme taşımaya çalışmaktadır. 

  1. Romanların göçmen olarak gelmesine izin verilmesi

 AB’nin yetki alanına girmez; müktesebata aykırıdır. AB üyesi başka bir devletin vatandaşı olan Romanların göçmen olarak kabul edilmesinin gerekçesi ne olabilir? Ayrıca, kimlerin göçmen olarak kabul edileceğine karar vermeye, Türkiye Cumhuriyeti yetkilidir. Kaldı ki, Devletimiz kurulduğundan itibaren, Türkçe konuşan ve kendini Türk sayan Romanları göçmen kabul etmiştir.

  1. Öcalan’ın yeniden yargılanması

AB’nin böyle bir yetkisi yoktur; bu talep müktesebata da aykırıdır. AİHM, temyiz mercii olmadığı için, mahkeme kararlarını bozma,  yeniden yargılama gibi kararlar veremez.

Nitekim,  AİHM’in  yargılama ve karar verme yetkisi; ancak iki esas üzerine kuruludur:
1-  AİHSnin ihlâl edilip edilmediğini tespit etmek,
2- İhlâl söz konusuysa, gerek görüldüğünde bir tazminatın ödenmesine hükmetmek; bu da bir ceza değil; tazminattır. Türk hukukunda yeniden yargılamanın şartları bellidir; yetkili merci de Türk Mahkemeleridir.

AB, bu talebiyle suçüstü yakalanmış; Türkiye üzerinde yürüttüğü bölücü politikaların kesin bir delilini daha vermiştir.  Avrupa Parlamentosu, “Bay Öcalan’a verilen cezayı la­netler…” (22.7.1999) kararıyla bu maksadı açığa vurmuştur. Bir yandan hukuk devleti derken, öbür yandan siyasi bir kurum olan Avrupa Parlamentosu kararı vermiş, Türkiye’nin buna uyması istenmektedir. Görüldüğü gibi Türkiye söz konusu olduğunda AP; hukuktan, insanlık suçu sayılan terörden, demokrasiden ve insan haklarından bihaber oluyor. Ne hazin değil mi?

  1. AİHM’in yeniden yargılama kararlarında yargılamanın bağımsız başka bir mahkemede yapılması

AB’nin yetki alanına girmemektedir; müktesebatına aykırıdır. Önceki maddenin  açıklanmasında  AİHM’in böyle bir karar verme yetkisi yoktur. Türkiye’de kimlerin hangi mahkemelerde yargılanacağı, Türk hukuk sisteminin konusudur. Ayrıca, yargılama hakkı egemenliğin temelini teşkil eder; AB’nin egemenliğimize müdahale hakkı yoktur. 

  1. Anadillerde bölgesel yayın ve eğitim yapılması

 AB müktesebatına aykırıdır; yetkisi yoktur. Bu hususta 16. Maddede gerekli açıklamalar yapılmıştır. Devletin dili anayasada yazılı olandır; Devletlerin anadilleri öğretme gibi bir görevleri olamaz; ana dilini her vatandaş, anasından öğrenir; toplumda istediği gibi kullanır. [7] 

  1. Anadillerde kurs masraflarının devlet tarafından üstlenmesi

AB müktesebatına aykırıdır; yetki alanına girmez. Konuyla ilgili olarak16. ve 32. Maddelerde gerekli izahat verilmiştir.

  1. Çıkarılacak yasalarda STK ve dini topluluklara danışılması 

AB müktesebatına aykırıdır; yetki alanı dışındadır. Demokratik toplumlarda çıkarılacak ve çıkarılmış yasalar; partiler, hür medya, hür sendika, hür STK, hür dini topluluklar ve hür vatandaşlar tarafından alabildiğine tartışılmaktadır. Uygulama Türkiye’de de böyledir; aksine bir durum yoktur. Ancak, AB tarafından fonlanan ve Türkiye’nin yedi bölgesinde teşkilatlanarak organize bir şekilde ve dayanışma içinde, AB gözetiminde çalışıp ülkeyi örümcek ağı gibi saran STK’lar kast ediliyorsa ki; böyle olduğu anlaşılıyor; bu içişlerimize müdahale demektir; kabul edilemez; anayasamıza ve uluslararası hukuka aykırıdır. 

  1. Seçimlerde yüzde 10 barajının kaldırılması

AB’nin yetki alanına girmez; devletlerin takdirine bağlı bir konudur. Bu maddenin İlerleme Raporundaki tam metni aynen şöyledir:Siyasi partilerin aşması gereken % 10’luk baraj nedeniyle azınlıkların [DEHAP’tan bahsediliyor] Parlamentoda temsil edilmesini güçleştiren seçim sisteminde hiç bir değişiklik yapılmamıştır.AB Raporlarında maksatlı ve ısrarla tekrarlanan azınlık takıntısının ve parlamentoda temsilin zorlaştırılması suçlamasının maksatlı olduğunu belirtmeliyiz. Bu tespitin daha açık görülebilmesi için, mesnet yapılan 2002 milletvekili seçimlerinde % 10 barajına takılan partilerin aldıkları oylara bakalım:  DYP:% 9.5, MHP: % 8.3, GP:%7.2, DEHAP: 6.1, ANAP: 5.3. Bu sonuca göre üç parti DEHAP’tan daha fazla oy aldığı görülmektedir. Buna rağmen sadece DEHAP’tan bahsedilmesi, diğer partilerden bahsedilmemesi, demokratik bir ilkenin değil, özel bir amacın; Türkiye bütünlüğünün hedef alındığını hatırlatmaktadır. 

İşte, AB’nin demokrasiden, hukuk devletinden ve insan haklarından anladığı böyledir!

  1. Siyasi partilerin Türkçe dışında dil kullanabilmeleri 

AB müktesebatına aykırıdır; hiçbir AB ülkesinde böyle bir uygulama yoktur. Demokrasilerde parti ile devlet yapısı arasında, uyum vardır; çünkü partiler, ülkeyi yönetmek için vardırlar. Devlet çoğunluğa göre inşa edilen uyumlu kurallar bütünü olduğundan, yerel diller ve etnisiteler devlet yapısı içinde yer alamaz; alırlarsa, bütünlük, standart yapı ve uyum bozulur; kargaşa çıkar. Anayasa devletin dili Türkçe diyorsa,  birer kamu kuruluşu olan her parti, bu dili kullanmak zorundadır. AB’nin, dünyada bir benzeri olmayan böyle bir  talepte bulunmakla, devlet içinde uyumsuzluğu ve ayrışmayı davet ettiğinin farkında olmadığı düşünülemez.

 Bu konuda 16 ve 32. Maddelerde yeterli açıklama yapılmıştır.

  1. Sivil toplumun güçlendirilmesi

 Elbette, normalde böyle olması gerekir; demokratik her ülke gibi Türkiye de bunu yapmaya çalışmaktadır. Ancak, burada, AB fonlarıyla kurulan ve Türkiye’yi örümcek ağı gibi saran ve lobi gibi çalışan STK’ların kastedildiğini bilmek gerekir. Günümüzün dünyasında devletlerin birbirlerinin içişlerine müdahalelerinin meşrulaştırma yolu olarak STK’ları keşfettiklerini ve çok başarılı olduklarını görüyoruz. STK’ların gücünü doğru anlayabilmek için, 2013 Taksim Gezi Parkı protesto yürüyüşlerihatırlanmalıdır. İstanbul ve dışında, bir anda 68 il ve ilçede başlayıp günlerce süren ve bütün ülkeyi sarsacak boyutlara ulaşan protestolar, küçümsenemez. Masum veya marjinal katılımcılar hariç tutularak değerlendirildiğinde, ülkemizi olağanüstü bir durumla karşı karşıya getirdiği gerçeği, daima göz önünde tutulmalıdır.

Konuyla ilgili olarak 34. madde ile gerekli bilgiler verilmiştir. 

  1. Vakıflar ve derneklerin yurtdışındaki kuruluşlarla ilişki kurup, para yardımı alabilmesi ve siyasi partilere para yardımı yapması 

Vakıflar konusu AB yetki alanına girmez, müktesebata aykırıdır. Buna rağmen, AB yaptırım gücünü kullanarak bazı tavizler almaktadır. AB’nin bu talebiyle;  azınlık vakıfları devletten izin almadan, yabancılarla işbirliği yapabilmek, para yardımı alabilmek, siyasi partilere yardım yardım edebilmek imtiyazını kazanmıştır. Böylece rahatça içişlerimize karışmak, Türk siyasetini yönlendirmek suretiyle egemenliğimize müdahale fırsatı verilmiştir. Sanki vatanımız işgale uğramış gibi durum hasıl olmuştur. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulamaya rastlamak mümkün değildir. 27. Madde açıklamaları burada da geçerlidir. 

  1. Güneydoğu’daki sosyo-ekonomik durumun düzeltilmesi 

AB yetki alanına girmeyen ve müktesebata aykırı bir konudur. Ancak hükümetlerimiz, senelerdir bölgelerarası dengenin sağlanması için kalkınma planlarını  yapmakta ve uygulamaktadırlar. Ancak AB, eğer kalkınma ve bütçeden yardım alma endekslerine bakmış olsaydı, Karadeniz ve İç Anadolu bölgesinin sosyo-ekonomik durumunun düzeltilmesinden bahsetmek durumunda kalacaktı.

  1. Yerlerinden edilmiş insanların geri dönüşünün sağlanması

 AB müktesebatına aykırı olduğu gibi, yetki alanına girmemektedir. İnsanlık suçu sayılan bölücü terörle mücadele Türkiye’nin yetkisindedir. Türkiye’nin bölücü terörle mücadelesini zaafa uğratacak bir taleptir. Kırsaldaki binlerce küçük köyler ve mezralarda can ve mal güvenliğinin sağlanamadığı, vatandaşlarımızın PKK terör örgütünün barınma ve lojistik ihtiyacına hizmet etmek zorunda kaldığı için, vatandaşlarımızın şehir merkezlerine taşınması uygun görülmüştür. Bu sebepledir ki; kırsalda tutunmakta zorlanan PKK terör örgütü, yayınladığı her bildiride AB’nin bu talebini gündeme getirmektedir.

 Böylece AB, terörün önlenmesini ve can güvenliğinin sağlanmasını hedefleme yerine; bölücü terör örgütünü, çekinmeden ve açıkça desteklemeyi gerekli görmüştür. 

  1. Kürt azınlıkların, diğer azınlıklara tanınan hak ve özgürlüklerden tam olarak yararlanmasına imkân verecek tedbirlerin alınması

 AB’nin yetki alanına girmediği gibi, müktesebatına da aykırıdır. Uluslararası hukuka, Türk anayasalarına ve Lozan’a aykırıdır. Viyana Konvansiyonu’na göre azınlıkları belirlenme hakkı, ülkelerin kendilerine aittir.  Kürt kökenli vatandaşlarımız azınlık değildirler, çünkü çoğunluğa mensupturlar. Etnik topluluklar ise, anayasalarımıza ve uluslararası hukuka göre milletin kendisidir; azınlık değildirler. Buna rağmen AP aldığı bir kararla; “Türk Hükümetine, PKK’ya ve diğer Kürt örgütlerine, Kürt konusunda şiddete dayanmayan ve siyasi bir çözüm bulmaları için ellerinden gelen tüm çabayı göstermeleri için çağrıda bulunur.” demektedir. (13.12.1995) Açıkça Türkiye’den; devlet talebinde bulunan PKK ile anlaşması istenmektedir. 

  1. AB’nin Türkiye ve bölge ülkeleriyle ilişkilerinde Türkiye’de ve diğer bölge ülkelerinde bulunan kayda değer Kürt azınlıklar ile AB’deki mevcut Kürt diasporasını, dikkate alacak olması 

AB yetkisinde olmayan ve müktesebata aykırıdır; ülke bütünlüğüne  karşı yapılmış saldırgan bir taleptir. AB, bütün İlerleme Raporlarında hukuk tanımaz bir pervasızlıkla, çoğunluğa mensup Kürt kökenli vatandaşlarımıza, azınlık demektedir. Tıpkı BOP haritasında  öngörüldüğü gibi;  Irak, Suriye, İran ve Türkiye’deki 4 parçayı birleştirip Büyük Kürdistanı  kurmanın siyasi ve  ekonomik alt yapısını oluşturmaya çalışmaktadır. Bu maksatla; yıllardır AB’den gelip doğrudan Güneydoğu illerimize giderek, PKK’nın siyasi temsilcileriyle gizli toplantılar yapan bakanlar, komiserler, parti temsilcileri ve milletvekillerinin, dikkate alacakları diasporayı hazırlamakta oldukları görülüyor. Görüşmelerden sonra da, işgal komutanı edasıyla ülkemizi suçlayıcı, bölücü teröristleri cesaretlendirici ve kışkırtıcı beyanatlar vermeyi de ihmal etmemektedirler.

AP’nin DEP’lilerin yargılanması üzerine 15 Aralık 1994’te “Türk Hükümetinin ülkenin tümünü temsil etmediği” iddiasıyla self-determinasyon hakkının kullanılabileceğine dair bir karar almıştır. Nereden bakılsa, ülke bütünlüğünün hedef alındığı önümüze çıkmaktadır.

  1. Gözaltı merkezlerinin bağımsız olarak denetlenmesi sisteminin kurulması 

AB yetkisine girmeyen ve müktesebata aykırı bir konu. Bütün demokratik hukuk devletlerinde olduğu gibi Türkiye’de de, yargılama öncesi yapılan ilk inceleme ve soruşturma gizlidir. Yargının bir parçası olan bu işlem, bağımsız ve tarafsız hukuk ilkesi açısından çok önemlidir. Bu işlemlerin denetlenmesi, hukuk kurallarına göre kendi sistemi içinde yapılmaktadır. 

  1. Türkiye’nin her yerinde özellikle de uzak bölgelerinde faaliyet gösterebilecek yeterlilikte insan kaynağına sahip, geniş yetkileri haiz, istediği polis merkezini istediği an denetleme yetkisi olan, bağımsız özel bir insan hakları komiserinin otoritesi altında bağımsız bir teftiş mekanizması oluşturması 

AB’nin yetki alanına girmez, müktesebata aykırıdır. İlginçtir, benzer bir talebi Yunanistan Sevr’de istemiştir. Yunanistan’ın listesindeki 11. maddesi şöyleydi: Türkiye’de Milletler Cemiyeti’nden bir temsilcinin yerleşmesi, soy azınlıklarının haklarına ilişkin olay yerlerine giderek soruşturma yapması, aramalara girişebilmesi ve yerel makamların yardımlarından da emin bulunmaları. Sevr heyeti bu isteği aşırı bularak reddetmiştir.

 Sanki AB, Lozan Antlaşması ile çöpe atılan Sevr’e göre taleplerde bulunmak suretiyle, Sevr’i devam ettirmek istemekte; Türkiye’nin bölünmesini amaç edinmektedir. İşgal orduları komutanı edasıyla, haysiyet kırıcı bir talepte bulunmaktan çekinmemektedir. 

  1. Rum kesiminin tanınması, Türkiye’nin ‘işgal kuvvetlerini’ belirli bir takvim çerçevesinde bir an önce geri çekmesi 

AB yetki alanına girmeyen ve müktesebata aykırı bir taleptir. Yunanistan’ın,  Zürih-Londra antlaşmalarına aykırı olarak adada bulunan askeri birlikleri için herhangi bir itiraz yapmamaktadır. Buna rağmen AB;  Güney Kıbrıs Rum Yönetimini (GKRY) Kıbrıs’ın bütününü temsil eden, 1960’da kurulmuş olan ve Rumlar tarafından 1963 ve 1974 darbeleriyle yıkılan Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımamızı dayatmıştır. Nitekim bu da başarılmış; önce 17 Aralık 2004’de, Gümrük Birliği Anlaşması’nın, Rum Kesimi’ni de kapsayacak şekilde genişletilmesine dair ek protokolü imzalayacağımıza dair yazılı taahhüt alınmış; sonra 29 Temmuz 2005’de,  ek protokol metnini imzalatarak, Rum kesiminin tanınmasını sağlamıştır. 

AB; Zürih-Londra anlaşmalarına göre adada güvenliği sağlayan ve halklar arasında adil bir anlaşma yapılıncaya kadar adada kalacak olan Türkiye’nin askeri kuvvetlerine işgalci diyebilmektedir. Görüldüğü gibi AB, Türk askerinin çekilmesini sağlayarak adanın Rumlara teslimine çalışmaktadır.

  1. Yunanistan’la Ege konusunda anlaşmaya varılması 

AB yetki alanına girmeyen ve müktesebata aykırı bir taleptir. Ege konusundaki ihtilaf

nereden çıkmaktadır? İhtilaf; Yunanistan’ın tek taraflı ve emrivaki ile karasularını 12 mile çıkarmak suretiyle, neredeyse Ege Denizinin tamamına el kayma kararından çıkmıştır. Türkiye,  bu sorumsuz ve barışı bozacak Yunanistan’ın kararının uygulanmaya konmasını, savaş sebebi sayacağını ilân ederek durdurmuştur. Buna rağmen, “ Yunanistan’la anlaşmaya varılması” demek; 12 mil kararını kabul etmemiz anlamına gelmektedir.

Bu gerçek bilindiği halde  Av­rupa Parlamentosu; “ Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin bir üye devleti olan Yunanistan’ın egemenlik haklarını teh­likeli bir biçimde ihlal etmesinden ve Ege’deki askeri gerginliğin artmasından ciddi biçimde kaygı duymak­tadır… Yunanistan sınırlarının aynı zamanda Avrupa Birliği’nin dış sınırlarının parçası olduğunu vurgular.” şeklinde bir karar alabiliyor. Yani; AB’nin doğu sınırları Yunanistan tarafından belirlenmiştir, bunu kabul et demektedir.

İşte AB’nin haktan, hukuktan, barıştan ve dürüstlükten anladığı… bir AB  klasiği…

  1. Türkiye ile komşuları arasındaki ikili ilişkilerin, AB’nin kuruluş ilkeleriyle uyumlu biçimde geliştirilmesi 

AB yetki alanına girmeyen, müktesebata aykırı bir taleptir. Ayrıca, bilindiği gibi dış politika konuları,  AB’nin değil bağımsız devlerin yetkisindedir. Devletlerarası ilişkilerin düzenlenmesi uluslararası hukuk çerçevesinde ilgili devletlerin takdirindedir. Bir önceki 45. Madde de görüldüğü gibi AB’nin kriterleri Türk düşmanlığına dayanmaktadır; kabulü de mümkün değildir.

  1. Ermenistan sınır kapısının açılması, soykırımın tanınması

 AB yetki alanına girmeyen ve müktesebata aykırı bir taleptir. AP’nun, 1987 yılında aldığı kararla, [Türkiye’nin AB üyeliği için yaptığı müracaatın hemen arkasından] sözde Ermeni soykırımı kabul edilmekte ve bu sözde soykırımın Türkiye tarafından tanınması istenmektedir. Bu istek, daha sonraki Parlamento kararlarıyla da tekrarlanmıştır. Bu haksız ve kabul edilemez kararları Türkiye, reddederek cevaplamıştır. Ayrıca Türkiye Ermenistan kapısının açılmasını ve diplomatik ilişkilerin kurulmasını şu şartlara bağlanmıştır: 

1) Ermenistan anayasasında yer alan hükümlere dayanarak altı Türk ilini ve Ağrı dağını kendisine ait gibi göstermekten,

2) Kendi aleyhine verilen mahkeme kararlarına rağmen, “Türklerin soykırım yaptığı”  iftirasından,

3) Azerbaycan topraklarının %20’sini 25 yıldır, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi kararlarına rağmen işgal altında tutmaktan vazgeçmesi

4) Birinci Dünya Harbi sırasında, öncesi ve sonrasında 1 milyon 650 bin yurttaşlarımızı katletmesinden,

5) Şu anda Ermenistan’ı yöneten Taşnak Partisi teröristleri tarafından AB ülkelerinde, 1973-1985 yıllarında katlettiği Türk diplomatlarından,

6) Azerbaycan Devletinin Yukarı Karabağ ve sekiz ilinde bir gece baskınıyla savunmasız sivilleri katletmesi, 1 milyondan fazlasını sürgün etmesinden ve Hocalı kentinde, hunharca yaptığı soykırımdan, [AGİT ve MİNSK Grubu raporlarına da geçen]

dolayı özür dilemesi ve tazminat ödemesi gerekmektedir. [7]

 Gerçekler böyle olduğu halde  AP, Ermeni meselesiyle ilgili şu kararı almıştır: “… Ermeni azınlığın maruz kaldığı soykırımın kamuoyu önünde kabulü ile, Türk toplumunun önemli bir parçasını oluşturan Ermeni azınlığa taze bir destek vermesi çağrısın­da bulunur.(15.11.2000) Kısacası sözün bittiği yerdeyiz.

 Türkiye söz konu olduğunda AB’nin, batı değerleri denilen  insan haklarından, demokrasiden, hukuktan, adaletten anladığı budur.

  1. AB’nin, Türkiye’nin komşularıyla ikili ilişkilerine müdahil olması

AB yetki alanına girmeyen, müktesebata aykırı bir talep. Bahsi geçen komşular ise; Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, İran, Irak ve Suriye’dir. AB’nin bu ülkelerle ilişkilerimize müdahil olması halinde, başta Yunanistan, Ermenistan ve Kıbrıs Rum yönetimi çok mutlu olacaktır. Mutluluğun gerekçeleri, İlerleme raporunda açıkça görülmektedir.

  1. Türkiye’nin Orta Asya’nın Türki dillerinin konuşulduğu bölgeleri arasında siyasi ve kültürel bağlarının bölgedeki ülkelerle olan ilişkilerde gerilimi tetiklememesi 

Dış politika, AB yetki alanına girmeyen ve müktesebata aykırı bir konudur. Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerimizin sınırlandırılması isteniyor.  AB, Topluluğa aday Türkiye’nin soydaş veya diğer ülkelerle arasının iyi olmasından niçin rahatsız oluyor? Bunu, Türk karşıtlığı ile izah edebiliriz. Bölge ülkelerinden başta Ermenistan olmak üzere, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminin rahatsızlık sebebini biliyoruz.

  1. Fırat ve Dicle havzaları üzerindeki barajlar ve sulama projeleri başta olmak üzere su kaynaklarında uluslararası yönetimin düşünülmesi

AB yetki alanı dışında ve müktesebatına aykırıdır. Bu taleple AB açıkça; Fırat ve Dicle havzaları üzerindeki barajlar ve sulama projeleri başta olmak üzere su kaynaklarının yönetimini istemektedir. Hiçbir ülkede böyle bir düzenleme yoktur. Uluslararası sözleşmelere aykırıdır. 

  1. AB’nin Türkiye ve bölge ülkeleriyle ilişkilerinde, Türkiye’de ve diğer bölge ülkelerinde bulunan kayda değer Kürt azınlıklar ile AB’deki mevcut Kürt diasporasını dikkate alacak olması

Bu talep düşmancadır; ülkemize alenen hakarettir; hazmedilmesi de mümkün değildir. Türkiye’nin parçalanması için takip edilecek yolu açıkça göstermektedir. Türkiye’den böyle bir talepte bulunulması, AB’nin bütün niyetlerini açığa vurduğu kadar, Türkiye hakkındaki düşüncelerini de ortaya koymaktadır. İşte AB budur.

Uğradığımız bu ağır hakarete rağmen devrin iktidar yetkilileri bayram havasında yurda döndüklerinde, büyük bir zafer kazanmış gibi, güpegündüz atılan maytaplarla karşılanmıştır.

  1. Irak ve Kafkaslar başta, yakın coğrafyası, insan hakları ve güvenlik çıkarlarını ilgilendiren konularda kendi ulusal tutumunda ısrarlı, AB tutumlarına katılmakta mütereddit olan Türkiye’nin, AB’nin dış politikasıyla birkaç yıl içinde ikna edici bir uyum göstermesi

AB yetki alanına girmeyen ve müktesebata aykırı bir konu. Ciddiyetten mahrum bir talep… AB, sanki  savaşa girmiş de, Türkiye’yi teslim almış edası içinde, ülkemizi resmen yönetmeye yeltenmekte; talimat vermektedir.

Değerlendirme ve çıkış yolu

17 Aralık Zirvesinde, AB’ye uyum adı altında, varlığımızı hedef alan istenenler böylece devam etti. Sırasıyla ele alınarak incelenen istekler ve anlamları üzerinde yapılan açıklamaları yeterli görerek, burada kesiyoruz. Görüldü ki istekler; siyasi veya müktesebata aykırı ya da AB yetki alanına girmeyen taleplerden oluşmaktadır. Bunların önemli bir kısmı da uyum yasalarıyla iç hukukumuza geçirilmiştir.

Anayasaya rağmen; devlet kurumlarının yerel ve ana dillerde yayın, eğitim, öğretim ve iletişimine; partilerin ve belediyelerin etnik dillerde yazışma ve propaganda yapmasına; Türk Milletini etnik bir topluluk mesabesine indirip, oluşturulan diğer etnisitelerle devletin, milletin ve vatanın paylaşılmasına ortam hazırlanmıştır. Bu iddialarla eylem yapan terör örgütü muhatap alınarak, millî ve üniter Türk devleti dönüştürülmeye başlanmıştır. Böylece, kurallar ve kurumlar bütünü demek olan devlet yapısında hasıl olan çelişki, kargaşa ve çözülme ile kamu düzeni ve kanun hakimiyeti zayıflamaya başlamıştır. AB’nin yaptırımları ve açıktan verdiği desteklerle güç ve moral kazanan terör örgütleriyle mücadelede, çok büyük can ve mal kaybına uğranılmasına rağmen, henüz sonuç alınamamış; bozulan güvenlik ve huzuru, toplumdaki bunalım ortamını tetiklemiştir.

 Yaşanan bu ağır tabloya rağmen, “ne pahasına olursa olsun” anlayışıyla, uyum yasalarının çıkarılmasına devam edilmiştir. Halbuki; 2004 İlerleme Raporunda;Türkiye’nin katılımı… ucu açık bir süreç olup, sonucunu önceden tayin etmek mümkün değildir. Müzakerelerin ve daha sonraki aşamadaki onay sürecinin sonucuna bakılmaksızın; Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa yapısına (kurumlarına) bütünüyle demirlenerek sürdürmesi sağlanmalıdır.” hükmü açıkça yazılıyordu. Özetlersek; “Türkiye üye yapılmayacaktır. Gümrük Birliği anlaşmasında olduğu gibi karar organlarında yer almayacaktır. Egemenliği Türkiye adına AB kullanacak; Konsey neyi uygun görmüşse, Türkiye onu yapacaktır. Eğer, ayrılmaya kalkarsa, AB kurumlarına demirle bağlandığından, bu mümkün olmayacaktır.

İlginçtir; AP’nun Türkiye ile ilgili kararlarının tamamı; Kıbrıs, Ermeni, Patrikhane, Heybeli Ruhban Okulu ve Ege sorunu ile bölücü terör [PKK], etnik ve yeni dini azınlık yaratmak  konularıyla çerçevelenmiştir.  Demek ki, Türkiye AB ilişkisi denilince AP, bunları anlıyor.

17 Aralık 2004 AB Zirvesinde ulaşılan sonucun özeti böyledir. Yalnız devrin Başbakanı ile Dışişleri Bakanı ve Başbakan yardımcısının, raporlara dair değerlendirmeleri önemli olduğundan, hatırlatmakta yarar vardır;  Diyorlar ki: “AB İlerleme Raporunu beklediğimiz gibi, objektif buluyoruz. Bunların hepsi de haklı ve gerçekçi taleplerdir; hatta eksik bile; gereğini yapacağız.” şeklindedir.

AB büyüsünden çıkamayınca:

1) Sovyetler Birliğinin dağılması, Türkiye’ye duyulan ihtiyacı azaltmıştı.

2) AB’nin  zaten Türkiye’yi ortak yapmayacağını düşünemedik; hatta uygun gördük.

3) “Demokratikleşme” ve “özgürleşme” aldatmacası ile iç dinamikler tahrik edildi, aldırmadık; terör saldırıları ve psikolojik savaş propagandalarıyla moraller bozuldu, zihinler karıştırılarak devlet ve millet dokusu tahrip edildi; seyrettik.

4) Türkiye Cumhuriyetini, federasyon adı altında çok ortaklı devlete dönüştürmek üzere milli-üniter yapının temelleri dinamitlendi önemsemedik; yer yer destekledik,

5)  Emperyal güçler tarafından kuşatıldığımızı fark edemedik.

AB projesine uyum sürecinde olduğu gibi, değişen dünya şartlarında da yerimizi belirleyemedik; yönümüzü, yolumuzu bulamadık; şartların gerektirdiği tedbirleri alamadık.

İşte AB – İhd/Pkk organik bağının belgesi

Yetkililerce ve kamuoyunda yaratılan rüzgârın etkisiyle, olumlu görülen bu yıkıcı taleplerin tek bir kaynağı vardır; o da, PKK’nın yan kuruluşu gibi çalışan “İnsan Hakları Derneği- İHD” ye aittir, Bu kaynağın adı, “Kopenhag Siyasi Kriterleri ve Türkiye – Mevzuat Taraması” raporudur. [8]  Çok ilginçtir; AB’nin, Türkiye’den hiçbir isteği yok ki, bu temel belgede yer almasın! Hukukçu uzmanlar tarafından hazırlandığı anlaşılan bu rapor İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül tarafından, 13 Temmuz 2000’de, İstanbul’da bulunan AB Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günter Verheugen’e elden verilmiş; [9]  daha sonra da Ekim 2000’de  320 sayfa hacminde kitap olarak piyasaya sürülmüştür. Dikkat çeken husus; İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın AB’den sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atandığı sırada, 13 Temmuz’da Ankara’da düzenlediği basın toplantısında, yaptıkları bu çalışmayı kamuoyuna tanıtmış olmasıdır.

Burada ilginç iki husus vardır; birincisi:

Bu açık belgeye göre, Türkiye’nin ABD’ye uyumunu sağlayacak kriterlerin tamamının, İHD/PKK tarafından tespit edilmiş olmasıdır. Çok teknik ve gerçekten sömürgecilik kültürünü ve uygulamasını bilenlerin hazırlayabileceği böyle bir çalışmayı, neden AB kendisi değil de, Türkiye’deki bölücü bir terör örgütünün yan kuruluşu belirlemiş olsun? Burada izaha muhtaç bir durum vardır: Acaba, bu belge/kitap, önceden AB tarafından hazırlandı da, böyle bir oyun mu oynandı? Bu kuvvetle muhtemeldir; çünkü  belge/kitap, 2000 yılında AB Komiseri Günter Verheugen’e verilmeden yıllar önce, mesela, 1994 ve 1987’de , AB’nin Türkiye’den yapılmasını istediği kriterlerin tamamı bu kitapta aynen yer almaktadır. Bu durumda, AB ile İHD/PKK ittifakı; organik bağı, bütün boyutlarıyla ortaya çıkmış  olmuyor mu?

İlginç olan ikinci husus:

Temel belgenin, güçlü bir AB yanlısı olan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın 12 Temmuz 2000’de AB’den sorumlu Başbakan Yardımcısı atandığı sırada, Verheugen’e verilmiş olmasıdır. Bu alışveriş basın toplantısıyla yapıldığına göre, bundan Yılmaz’ın da haberi var demektir. Böyleyse, Türkiye, AB – İHD/PKK oyununun içinde yer almış olmuyor mu? Durum daha da vahim demektir.

Konu buraya gelmişken bir özel bilgiyi de paylaşmak isteriz. Bilindiği gibi, Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye, Avrupa Birliği’neaday ülke” statüsü verilmişti. Konuyu görüşmek üzere, Bakanlar kurulu 10 Aralık 1999 Cuma günü saat 18’de alelacele toplandı. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz kabinede olmadığı halde, toplantıya katılmıştı. Helsinki belgesinin esası üzerinde konuşan olmadı. Devlet Bakanı olarak; Helsinki Zirvesi metninden, adaylığımızla ilgisi olmayan Kıbrıs ve Ege konularının (Yunanistan, üye olurken istenmemişti) çıkarılmasını,  aksi halde Kıbrıs ve Ege’deki haklarımızı kaybedeceğimizi; AB’nin ülkemizde yeni bir azınlık icadı projesine karşı; yazılı cevap vererek, Lozan’da belirlenen gayrimüslimlerin dışında kalan vatandaşlarımızın çoğunluğa mensup olduğu kesin bir dille bildirilmelidir, teklifini yaptık. Derin bir üzüntüyle ifade etmek isteriz ki, tekliflerimizin hiçbiri kabul görmedi; oylama istediğimizde [pek usulden değildir], bakanların tamamı karşı oy kullandı. Bu arada, yeni azınlık icadı bahsini izah ederken, Mesut Yılmaz’ın başını arkaya kaldırarak hayır demesi, dikkatimizi çekmişti. [10] Demek ki, kabine üyesi olmadığı halde, ilk defa bakanlar kuruluna katılma sebebi buymuş, diye düşündük.

Helsinki belgesinin aynen kabulü sonucunda; Kıbrıs millî siyasetimiz [GKRY, AB’ye ne kadar yaklaşırsa, KKTC’de Türkiye’ye o kadar yaklaşacaktır] terkedilerek, GKRY’nin, sanki adanın bütünüyle temsil ediyormuş gibi AB üyeliğinin önü açıldı; 1 Mayıs 2004’de  AB üyesi yapıldı. Ege’de, aynı yıl adalarımızın Yunanistan tarafından, alenen işgali başladı; herhangi bir itiraz olmayınca da, bu yayılma diğer adalara sıçradı.Yeni azınlık icadı ise, çok vahim bir ivme gösterdi. 1984’de başlayan bölücü terör saldırıları, AB’nin ilerleme raporlarıyla ve Türkiye’ye konulan silah ambargolarıyla desteklendiği halde, 1993’de başlatılan kararlı bir mücadele ile gündemden düşürülmüştü.  Türkiye’nin adaylık heyecanını iyi değerlendiren AB,  2000 Katılım Ortaklığı Belgesi, 2001, 2002, 2003 ve zirve yapan 2004 uyum yasalarıyla, verdiği destekler sayesinde bölücü terörün hortlamasını sağladı, Türkiye’yi pazarlık masasına oturtmayı başardı.

Herhalde bu tespitler, ülkemize nasıl bir oyun oynandığını; AB – İHD/PKK organik bağının ne derece etkili olduğunu göstermeye yetecektir. Aslında bu meseleyi, “İhanetin Şifreleri: İHD istedi, AB Dayattı, Türkiye yaptı.” [11] başlıklı yazımızda karşılaştırılmalı bir şekilde ele almış; AB projesinin ne olduğunu delilleriyle ortaya koymuştuk.

İHD/PKK temel belgesi kitabının yapısı hakkında da kısa bilgiler vermemiz yerinde olacaktır. Kitapta; anayasa tamamen; yürürlükteki kanunların engel teşkil eden bütün maddeleri ve cümleleri teker teker ele alınmış ve yeni şekli belirlenmiştir. Ancak, yeni anayasa ve yasaların nasıl olacağı yazılırken, devlet inşasının temel kavramları ve kuralları saptırılarak değiştirilmiştir. Meselâ; binlerce yılın Türk Milleti ret ve inkâr edilerek, etnik bir topluluk konumunda  gösterilmiştir. Yine, “insan hakları, demokrasi, özgürlük, eşitlik” gibi kavramlar, Türk Milletinin vatandaşları olan bireyler için değil de, kolektif/grup kimlikleri için geçerliymiş; “azınlıklar” ve “etnisiteler”, Türk Milletinin ayrılmaz parçaları değil de, sanki egemen unsurlar gibi gösterilerek devletin ortağı yapılmak istenmiştir. Halbuki, Kopenhag Kriterlerinde ve uluslararası hukukta böyle bir devlet inşası ve dünyada böyle bir devlet şekli yoktur. BM, Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi, AHİM içtihatları ve Avrupa İşbirliği ve Güvenlik Teşkilatı (AGİT) gibi kuruluşlar, dünya düzeninin temel kurallarını koymuştur. Buna göre, egemen olan millettir; azınlık ve etnisite gibi sosyal topluluklar milletten ayrı mütalaa edilemez; egemen unsur değildirler.

Bitmedi; diyebiliriz ki, Türkiye’yi dönüştürmek üzere hazırlanan İHD temel belgesi; PKK ve  teröristbaşı ile yapılan müzakerelerin; “Kürt açılımı”, “Habur”, “ Oslo”, “İmralı çözüm süreci” ve  “Dolmabahçe”  mutabakatlarının kaynağı olmuştur. Bütün bunlar; medya ve bazı yetkililer tarafından yıllarca, “demokratikleşme” sloganlarıyla propaganda edilerek kafalar karıştırılmış; uyum yasalarıyla iç hukukumuza geçirilerek devletin ve milletin dokusu bir ölçüde tahrip edilmiştir.

Sonuçta;

bir yandan terörle PKK, öbür yandan AB üzerinden uyum yasalarıyla İHD tarafından, güvenlik duvarlarımız aşılarak ülkemiz içeriden ve dışarıdan kuşatılmıştır. Amaç; 1923’de kurulan Türkiye Cumhuriyetinin tasfiye edilmesi ve yerine gelecek çok ortaklı yeni devletin hazırlanmasıdır.

AB, bu oyunun sahibiydi. Bu oyun, kendini Türk devletini dönüştürmeye adayanlarca canla-başla; “medeniyet projesi” sananlarca saf ve saflakça oynandı. Yıkım tuzağını görenler ise, daha sahne açılmadan “durun, kapan var” dedi; “feryat” etti, ama dinleyen, anlamak isteyen olmadı. Uyarılar, çığlıklar, güpegündüz atılan maytapların şamatasında boğuldu. Üstüne üstlük, “yüz yılın en büyük medeniyet projesine” karşı çıkmakla, Türkiye’yi içine kapatmakla suçlandı. Bütün bunlar yaşandı ve süreçte AB’nin güdümüne girildi.

Kervan yürüdü;

işbirlikçi İHD kitabındaki Türkiye projesinin ne olduğu, hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde ortadayken; hâlâ tam anlaşılmış değildir. Açıktır ki, bu proje; Türk vatanını bölmek, Türk milletinin birliğini bozmak ve Türk devletini yıkmayı hedefliyordu.

AB projesi için, Kara Harp Akademisi’nde Harp Tarihi, Askeri Coğrafya ve Jeopolitik öğretim üyeliği yapan  E. Korgeneral Suat İlhan, tespit ve analizlerimizi teyit eden şu hükmü veriyordu: “Sonuçta ulus devletin yok edilerek Türkiye’nin eyaletleşmesi; Kıbrıs ve Egeden uzaklaştırılması; İstanbul’da Ortodoks din devletinin kurulması; Türkiye’nin çok kimlikli ve federatif bir yapıya dönüştürülmesi ve Türkiye’nin üzerine Bizans’ın kurulmasını amaçladığı, gün gün aydınlanıyor.” [12]

Bu gerçekleri bir türlü göremiyoruz veya görmek istemiyoruz. Tamam da; 1990, soğuk savaş sonrasında her şeyin değiştiğini de anlayamadık; kendimizi aldatmaya veya iç politika mülâhazalarıyla ve AB lobisinin etkisiyle, gündelik hesaplara hapsolduk; irademizi kaybettik.

Şimdi ne olacak? Önce bir tespit yapmalıyız; Türkiye-AB ilişkileri, sebepler ne olursa olsun sürdürülmesi imkânsız hale gelmiştir. Çünkü, “beka” meselesi söz konusudur. Sonra; bu tuzaktan nasıl kurtulabiliriz sorusunu cevaplamalıyız.

ÇIKIŞ YOLU: BU SORUNUN CEVABINDADIR:

Çözüm için, telaşa kapılmadan aklıselim sahibi olarak, ciddi bir hazırlık yapılarak;  AB’ye açıkça ve kararlı bir şekilde sorulmalı;

Eğer Türkiye, her üye ülke gibi, gerçek kriterleri yerine getirirse, AB’ye ortak olabilecek mi? Bu belirleyici soruyu, kamuoyu önünde açıkça ve dürüstçe sormalıyız.

a )Bu soruya hayır cevabı verilirse, mesele bitmiştir; kavgaya gerek yoktur; ayrılıyoruz demek ve gereğini yapmak yeterlidir.

b) Eğer, evet cevabı verilirse: Türkiye’den; müktesebata, uluslararası hukuka ve Kopenhag Kriterlerine aykırı ne kadar talepte bulunulmuşsa, bunların tamamı geçersiz sayılmalı ve geri çekilmelidir. Eğer kabul edilirse yola devam edilir; kabul edilmezse, yol bitmiştir; ayrılmanın gereği yapılır.

Son habere göre İsveç AB’den ayrılma yolundadır; İngiltere gibi ayrılabilir de. Ancak Türkiye’nin durumu farklıdır, ayrılma işlemi o kadar kolay değildir. Çünkü Türkiye; bir yandan AB uyum yasaları ve idari düzenlemelerle, öbür yandan bölücü terör saldırılarıyla köşeye sıkıştırılmıştır. Tam sonuca yaklaşıldığını düşündükleri bir sırada, Türkiye’yi elden kaçırmak istemeyeceklerdir. Bunun için AB kapıdan kovulsa, pencereden girecektir. Ama, kararlı olunduğu takdirde sonuç almak mümkündür.

Bu girişimler sonucunda AB’den ayrılma durumunda kalınırsa, ikinci adım şu olmalıdır:

AB’nin birçok ülkeyle yaptığı “Serbest Ticaret Anlaşması” veya “Tercihli Ticaret Anlaşması”  sistemi teklif edilmelidir. Bu sistem iki tarafın da çıkarınadır; sürdürülebilir yapıdadır; çünkü ortak kararla belirlenen gümrüklere dayalı bir ticaret anlaşmasıdır. AB, Türk pazarına, Türkiye de, AB pazarına, avantajlı bir şekilde hitap edecektir. Taraflar, gerginliği sona erdirip, dostça bir ilişkiye geçmiş olacaktır. Bu sitemde AB, Türkiye’nin içişlerine karışmayacak, dünya ile ticaretine müdahale etmeyecektir. Bu alanlar gerginliğin kaynağıdır; aynı durumun devamı mümkün değildir.

Unutmayalım ki; ayrı medeniyetleri temsil etsek de, asırlardır Avrupa ile aynı coğrafyayı paylaşan; bilim, güvenlik, ekonomi ve kültürleri komşu; hatta iç içe geçmiş iki tarafız. Tarihin ve coğrafyanın emrini dikkate almak zorundayız.  Nitekim, batılı eser sahibi eski devlet adamları ve ünlü bazı bilim adamları hep uyarıyorlar. Türkiye gibi büyük bir tarihe ve medeniyete sahip ülkeyi, üye yapmayacağınız halde yapacakmış gibi aldatmaktan vazgeçin; bu tehlikelidir. Dürüst davranmak ve ilişkileri Serbest Ticaret Anlaşması sitemine göre yürütmek doğru olandır şeklinde tavsiyede bulunmaktadırlar.

Konuyla ilgili en yeni gelişme ise şöyle: Hürriyet gazetesinin 27 Aralık 2017’de “Borisov’un Türkiye gafı” başlığıyla verdiği haberde,  Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, Türkiye’nin AB’ye üye olacağı konusunda ikiyüzlülüğü bırakalım. En iyisi oturalım ve Türkiye ile AB arasında özel bir anlaşma yapalım” dedikten sonra; “Brüksel ile Ankara arasındaki mülteci krizi odaklı 18 Mart mutabakatı [Ahmet Davutoğlu’nun Kayseri pazarlığı]’na büyük önem veriyoruz. Bu yaklaşım programa yansıtılarak, “18 Mart 2016 mutabakatının bütünüyle uygulanması desteklenecek” açıklamasını yapıyor. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel de, Ankara ile “daha sıkı yeni bir Gümrük Birliği’ne gidilebileceğine” işaret ederek, “Ama Türkiye’deki durum yeniden değişmediği sürece bu söz konusu olamaz. Türkiye-AB ilişkilerinde alternatif yollar aranması gerektiğini belirterek, Brexit’in (İngiltere’nin AB’den ayrılması) Türkiye ve Ukrayna ile ilişkilerde yeni bir model oluşturabileceğini” söylüyor. Bu iki önemli açıklamayı şöyle değerlendirebiliriz:

1.AB’nin yeni dönem Başkanı Borisov’un sözü “gaf” değil, bilinen gerçeğin tekrarıdır; doğrudur. Ancak “Türkiye ile AB arasında özel bir anlaşma yapalım” teklifi ise, Merkel’in imtiyazlı ortaklık” teklifi gibidir; egemenliğimizden vazgeçip, karar organlarından dışlanmamız anlamındadır; komiktir, haddini aşmaktır. Avusturya’nın taze Başbakanı Sebastian Kurz da, Bild gazetesine verdiği röportajda, “Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde (AB) yeri yok” demiştir. [13]

  1. Bu bilgiler de, Türkiye’nin AB üyesi olamayacağını çok açık bir şekilde gösteriyor. Zaten 2004 AB Zirvesinden çıkan karar da böyle değil miydi?

AB’nin kapısında 54 yıldır bekletilen tek ülke Türkiye ise; son derece aşağılayıcı yaptırım talepleriyle bütünlüğü sarsılmışsa, hala pişkinliğe vurup anlamazdan gelmenin, faydası ve manası ne olabilir? O halde, aklımızı başımıza alıp, karşılıklı çıkara göre uzlaşmanın yeni yollarını bulmak zorundayız.

Bütün bu gerçeklerin ışığında, “Serbest Ticaret Anlaşması” girişiminden de, bütün ısrarlarımıza rağmen sonuç alınmazsa, hür ve bağımsız olarak yolumuza devam etmeliyiz. İran AB’ üyesi mi? Dünyadaki 200’e yakın devletin 28’i AB üyesidir. AB’den ayrılarak memleketimizi istismardan, vesayetten, parçalanmaktan, ihanetten ve beka meselesinden kurtarmış; kaybetmekte olduğumuz savaşı kazanmış olacağız.  Dünyamız tek pazar düzenini yaşamakta; teknolojinin ve rekabetin kurallarını Dünya Ticaret Örgütü ve bu tek Pazar şartları belirlemektedir. Rekabetin esası da kalite ve fiyattır. AB ise, bölgesel bir organizasyondur; Türkiye’ye kapalıdır; bizim için vesayet ve manda  örgütüdür.

Bundan durumdan acilen kurtulmaya mecburuz.

Bunun için: HEDEFİ BELLİ, BİLİNÇLİ VE KARARLI BİR YÖNETİME SAHİP OLMAK ŞARTTIR.

—-

[1] https://www.ab.gov.tr/37.html

[2] Sadi Somuncuoğlu, Milletvekillerine Loizidou mektubu, göre göre kapana düştü türkiyem, s. 200, Aralık 2003

[3] Sadi Somuncuoğlu, ‘AB’nin Güneydoğu Projesi: Önce Azınlık, Sonra Ayrı bir Ulus, 27 Aralık 2004 Cumhuriyet Strateji dergisi ve http://www.yenicaggazetesi.com.tr/abnin-guneydogu-projesi-1-once-azinlik-sonra-ayri-bir-ulus-19681yy.

[4] http://mehmetkarasakal.com/butun-yonleriyle-lozan-baris-antlasmasi/

[5] Sadi Somuncuoğlu, Ana dillerde yayın hukuku ve Türkiye örneği, Türk Yurdu, Ocak 2004            [6] Tarihle Hesaplaşmak, http://misak.millidusunce.com/page/6/

[7] Prof. Dr. İskender Öksüz, Star Gzt. Açık Görüş 17.12.2009, Sadi Somuncuoğlu, göz göre göre kapana düştü türkiyem, Uyum paketlerinin analizi ve AB’ye “Kopenhag Kriterlerini uy”  çağrısı s.169-175,2005,  Bilgi yayınevi,

[8] http://www.insanhaklaridernegi.org/wp-content/uploads/2007/11/kopenhag_siyasi_kriterleri_ve_turkiye_mevzuat_taramasi.pdf

[9] Sadi Somuncuoğlu, göz göre göre kapana düştü türkiyem, İhanetin şifreleri: İHD istedi, AB dayattı, Türkiye yaptı, s.402-423, 2005, Bilgi yayınevi

[10] Sadi Somuncuoğlu, Avrupa Birliği Bitmeyen Yol, s.63,Öteüken neşriyat, 2002

[11] http://ayintarihi.byegm.gov.tr/turkce/haber/temmuz-2000/350

[12] Suat İlhan, Avrupa Birliği Türkiye’yi Yok Etmeye Çalışıyor, Ankara Ticaret Odası Yayını, s. 17.

[13] https://tr.sputniknews.com/avrupa/201712241031531385-avusturya-basbakani-kurz-turkiyenin-abde-yeri-yok/

 

Yararlanılan eserler:

1.İrfan Sönmez, Anadille Eğitim Milliyetçilik ve AB Hukuku, Bilgeoğuz yayınları, 2014-06-20

2.İrfan Sönmez, Kürt Sorunu mu? Devletleşme Sorunu mu? Bilgeoğuz yayınları,

3. Suat İlhan, Avrupa Birliği Türkiye’yi Yok Etmeye Çalışıyor, ATO yayını

 

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları