İnovasyon, Gelecek ve Türkiye – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______25.11.2017_______

İnovasyon, Gelecek ve Türkiye

Mümtaz Afşın Esi

Sizlere inovasyon ve gelecek üzerine bildiklerimi, gördüklerimi ve okuduklarımı aktarmak istiyorum. Ben her zaman üniversitelerin mühendislik günlerinde olsun; Türkiye’de veya yurtdışında veya üniversitede ders verirken hep kullandığım bir cümlem ile başlamak istiyorum; Ben hoca değilim, bu konuların uzmanı değilim sadece mühendisim. Haliyle de benim için sorunlar ve onların çözümleri vardır.

Öncelikle gelecek bilimiyle alakalı olarak, gelecekle ilgili, teknolojiyle ilgili konuşurken bizim çok büyük bir sıkıntımız var. Bizim derken bunu sadece Türkiye için değil bütün insanlık alemi için söylememiz mümkündür. Problem çözmekten kaçan, giderek sayıları artan, pasif olan insanlara karşı problem çözme gücüne, yetisine ve en önemlisi o isteğe sahip insan arayışımız var. Ne yazık ki bu arayışa Türkiye’de çok büyük ihtiyaçlar var. Ülkemizde ne yazık ki proaktifi bir kenara bırakın aktif olarak bile problemlere karşı hareket edebilecek eğitimli, düşünen ve sorgulayan insan tipini çok bulamıyoruz. Türkiye’de problemleri çözebilmek veya bir teknoloji ürünü ortaya koyabilmek gerçekten de çok zor. Neden derseniz? Bunu en kısa olarak Dünya Bankasının İş Yapma Kolaylığı endeksine bakarak söyleyebiliriz. Dünya Bankası iş yapma kolaylığı endeksinde Türkiye 69. sırada. Buradaki karşılaştırmalar çok ilginçtir, örneğin birinci sırada Singapur var. Singapur’da iş yapma kolaylığı çok farklı. Baktığınızda bir günde şirket kurabiliyorsunuz ve iki günde kapatabiliyorsunuz. Türkiye’de ise bir şirket kurma faaliyeti 15-20 gün arasında değişebilir ama kapatma neredeyse iki yıldır. Haliyle de mevcut mevzuatlar bile bir işi yapma üzerine değil ‘yapmama’ yönünde çalışıyor ne yazık ki. Bu şartlar altında bizler geleceğimizle ilgili bir fikri, bir sanayi fikrini oluştururken, yeni fikir, yeni ürün ve artan pazar paylarını da düşünmek zorundayız. Esasında baktığımızda, bu hususlar 21. yüzyılda karşımıza tüketim toplumu olarak çıkıyor. Türkiye’ye tekrar dönersek her ne kadar iğneyi de çuvaldızı da kendimize batırıyorum. Ama gene de bir durum analizi ile bir örnek sektör ile sunumun sonunda sizlere umuyorum ki sinir katsayılarımızı düşüreceğim.

Kalkınma ve Şartları

Ne yazık ki diplomalı cahiller var. Sn. İskender ÖKSÜZ Hocamın geçenlerde attığı bir tweet; “Kırklı yaşlarda herşeyi biliyoruz.”  Evet Türkiye’de herkes herşeyi biliyor, Türkiye’de herkes herşey hakkında fikir sahibi ama uzmanlık alanlarımız yok. Dört senelik mühendislik diplomasına sahip bir insandan nükleer santrale de imza atmasını bekliyoruz, bir doğalgaz projesine de imza atmasını bekliyoruz, ülkeyle ilgili fikir vermesini de bekliyoruz. Peki dünyada nasıl oluyor derseniz, her konu üzerine bir mühendis diplomaya sahip olabilir. Ama imza yetkisine sahip olamaz; öncelikle sertifika sınavlarına girmesi gerekiyor. Bu sertifika sınavlarına girebilmesi için belli bir iş tecrübesine gereksinim duyuyor. Böylelikle bir makina mühendisinin, kendi branşımla ilgili söylüyorum, imza yetkisi en kısa sürede 8-9 sene oluyor. Baktığınız zaman Türkiye’de uzmanlık sıfatı çok kolay bir şekilde veriliyor. Malcolm Gladwell “Outliner” kitabında şöyle bir ifade kullanır: Bir konuda uzman olabilmeniz için ya on sene ya on bin saat çalışmanız gerekir. Şimdi bu açıdan baktığımızda Türkiye’de kaç tane konusunun uzmanı var, gerçekten de düşünmemiz gerekiyor.

Bir de memleketimizde son dönemde teknoloji yönetimi diye bir tanımlama var. Teknoloji yönetimi konusunda yüksek lisans ve doktora programları da var. Bakıyorsunuz, bu tezleri okuyorsunuz, gerçekten de çok ulvi planlar hazırlanmış. Ama her zaman şunu düşünürüm; üretemediğiniz bir şeyi nasıl yönetebilirsiniz? Ya da  şöyle düşünmek lazım, teknoloji yönetiminden kastınız mevcut uygulamalarımızın telefondaki son versiyonlarını indirmek mi? Belki de yaptığımız sadece bu.

Dünya hiç olmadığı kadar değişiyor. Neden derseniz, 2000 yılında Dünya üzerindeki mevcut veri sayısı insanlık tarihinde oluşan tüm veri sayısıyla eşdeğer olduğu söyleniyor. Bu benim değil teknoloji dergilerinin ifadesidir. Teknolojiyi artık şu şekilde sorgulamaya başlıyoruz, yeni ne kadar süreyle yeni kalacak? Baktığımız zaman, yaşam kalitemiz teknolojiyle bir şekilde eşdeğer gibi kabul ediliyor yahut da öyle aktarılıyor. Ama bakıyorsunuz yaşam kalitesi teknolojiyse bu bize marka bağımlılığını ortaya koyuyor. Ve bugün ne yazık ki yaşam kalitesi bir marka bağımlılığı gibi dünya tarafından sunuluyor. Ancak bunu günümüzden baktığımızda söyleyebiliyoruz. Kalkınıyor muyuz? 1910’lardan baktığımızda, örneğin Avusturyalı ekonomist Joseph Schumpeter kitaplarına baktığımızda dört farklı kategoride bir kalkınmayı anlatıyor bize.

  1. Yeni ürün veya yeni bir hizmet
  2. Yeni örgütlenme
  3. Yeni üretim yöntemleri
  4. Yeni pazarlama yöntemleri

Bu kalkınma modelinin devamında da kendi kitaplarında tüketim toplumu olarak gösterilen kapitalizmin de bir gün çökeceğini söylüyor. Bunu 100 sene evvel söylemiş, günümüzde gerçekten de teknoloji anlamında ve dayatılan kalkınma ve yaşam kalitesinde bizi bekleyen ciddi sorunlarımız var.

İnovasyon ve Dalgaları

Yenilik dediğimiz zaman inovasyon tanımı ortaya çıkıyor. Bir hususa inovasyon diyebilmemiz için yaratıcı fikir, bu yaratıcı fikri destekleyen bir girişimci ve bu inovasyonun bir katma değer sağlaması gerekir. Bu bir meta olabilir, bir cihaz olabilir, bir siyasi parti bile olabilir. İnovasyon konusunda Avrupa Birliği’nin İnovasyon Endeksi adı altında raporlaması var. 2000-2009 seneleri arası Ar-ge harcamalarında yıllık %10’dan fazla bütçe aktaran tek ülke Türkiye. Avrupa’da Ar-ge bütçesi anlamında en hızlı büyüme oranını yakalayan 4. ülke. Gerçekten de çok büyük bir rakam, çünkü mevcut yaklaşım sadece yüzdelik dilimlerde en büyüğü gösteriyor. Ama öbür tarafta raporların devamında şöyle bir ibare var; 2013 yılı itibariyle kopya üretim ve kopya ürün yani lisanssız kopya edilmiş kalitesiz ürün pazarında Dünya’nın 4. büyük ülkesiyiz. Biz bu sonuçlara nereden bakacağız? Gerçekten yenilikler ortaya koyuyor muyuz? Bunları birazdan rakamsal olarak vereceğim. Dünyaya baktığımızda büyük şirketlerin ortalama ömrü 40 yıl. Türk sanayisine baktığımda 40 yıllık bir firma bulmak gerçekten de çok az. Bu noktadan başlayarak da demek ki sanayimizde son kırk yıldır ciddi sorunlarımız var demek eğer bugünü baz alırsak. Peki biz inovasyonu nerede kaybettik, nerede yakaladık? Dünyada inovasyon yani yenilik anlamında belli dalgalar var.

  1. Birinci dalga 1700’lerin sonu 1800’lerin ortası demirin kullanıldığı, suyun artık güç olarak kullanılmaya başlandığı yıllar ve dünyaya baktığımızda kasabalar kurulmaya başlıyor.
  2. İkinci dalga; 1845-1914 artık buhar gücünü kullanıyoruz, çelik üretilmeye başlanıyor dünyada ve şehirler kuruluyor.
  3. Üçüncü dalga; 1914-1950 arası artık seri üretim başlıyor, elektrik ülkenin her tarafına yayılıyor, içten yanmalı motorlar artık çıkıyor. Havacılık sektörü artık herkese hitap etmeye başlıyor.
  4. Dördüncü dalga; 1950-1990’lar artık dünya elektronik üzerine çalışıyor. Petrol gündemde. Nükleer güç çok yoğun bir şekilde kullanılıyor. Kimya sektörü çok ilerliyor, evlerimize giriyor pvc ile. Kitlesel iletişim başlıyor ve uzay yarışı ve uzay teknolojisi.
  5. Beşinci dalga; 1990-2020 günümüz dijital çağ, biyoteknoloji, hibrid teknolojisi, bilgi toplumu olduğunu iddia eden insanlık tarihi ve robotlar şu anda bulunduğumuz dönem.
  6. Altıncı dalgayı bekliyoruz. 2020 sonrası. Sürdürülebilirlik, alternatif enerji, nano teknoloji, sistem tasarımı, uzay kolonileri, toplu ulaşım.

Peki Türkiye olarak bu inovasyon dalgalarında sizce neredeyiz? Baktığınız zaman biz şu anda üçlerde geziyoruz ne yazık ki. Seri imalatımız var, Türkiye’nin her tarafında elektrik var, içten yanmalı motoru üretemesek bile montajını yapabiliyoruz. Acı bir gerçek bu. Baktığınız zaman kitlesel iletişim, bilgi toplumunda bir numarayız; Facebook sosyal platformunun en büyük kullanıcısıyız. Ama yazılım işlerinde en alt sıralardayız. PISA sınav sonuçlarında en altlardayız. PISA sonuçlarını belki bilmeyenler vardır; PISA sınavları Türkçe yapılıyor. Okuma anlamada da geriyiz.

Sanayi 4.0 ve Patentler

Bu yenilikçi yaklaşım bir de endüstriyel yaklaşım var. Şu anda Hanover 2011 fuarında Almanya bir açıklama yaptı; kısaca dedi ki ben Çin’e karşı imalat ve endüstride geri kalıyorum; verimliliğimi, kalitemi kaybediyorum. O yüzden endüstri 4.0’ı ortaya koydu. İmalatta daha fazla robotlar olacak, mavi yakayı kaldıracağım herkes beyaz yakalı olacak ve “high-tech” tabir ettikleri üst seviye üretim tekniklerini kullanacaklar. Geçtiler de. Yapıldı da hatta ve hatta bir İsveç firması Ikea, fabrikasını kapatıyor Çin’de, geri çekiyor. Ikea ahşap suntalarını robotlarla yapacağım diyor. Peki biz neredeyiz endüstri 4.0’da? TÜSİAD bu konuda senede yaklaşık 170 sunum yapıyor. Ama şöyle bir sorun var; TÜSİAD yetkililerine de sorduğumuzda imalat sektörünü anlatıyorsunuz ama ben mühendisim ne üreteceğiz diyorum? Bölgelere bağlı diyorlar. Bölgelerde ne üreteceğiz diyoruz? Girişimciye bağlı diyorlar. Ne yazık ki TÜSİAD’ın da biraz aklı karışık, ne üreteceğini bilmiyor ama üretim teknikleri konusunda çok fazla rapor yayınlıyorlar.

Türkiye ve dünyamızda bir endüstriyel kriz hakim. Bu kriz yenilikçi yaklaşımlara dair. Ama kriz eşittir tehlike artı fırsattır. Türkiye için büyük bir fırsattır bana sorarsanız. Çünkü dünyada şöyle bir tanımlama var artık; ürettiğin kadar değerin var. Ve inovasyon gücün kadar ağırsın. Şimdi bakıyoruz biz ne üreteceğiz? Biz ne yenilikçilik yapacağız? Yenilik dediğimiz zaman karşımıza patentler geliyor. Bilmiyorum hiç bakabildiniz mi? Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü patent raporları yayınlanır. Bu raporlarda kısaca;

  • Amerika’nın artış seviyesi yıllık %4,5’tur standarttır ve yıllık iki milyon patent çıkartır.
  • Çin ve Hindistan çok radikaldir, son 10 yıldır %20’nin altında artış göstermediler; yıllık ortalama 380 bin ila 500 bin patent çıkartıyorlar.
  • Baktığınız zaman Güney Kore her zaman standarttır, artış miktarı %0,5 yıllık 650 bin patent çıkartır.
  • Avrupa Birliği son yıllarda durağan, hani bahsediyoruz ya, hatta bir küçülme var. % -0,2’lerde patent sayısı var. Patent sayıları İngiltere’nin 420 bin, Fransa’nın 430 bin, Almanya’nın 514 bin.

Türkiye’nin durumu nedir? AB’de inovasyonda en fazla kaynak aktaran ülkemiz, 2011 senesinde 5510 patent çıkartmışız ve % -1,78. Daha tehlikelisi var bakın 2000 yılı sayıları; 3444 patent çıkartmış Türkiye. Ama daha acı bir değer söyleyeyim size 3444 patentin sadece 266 tanesi yerli şahıs ve firma tarafından; geri kalanlarının hepsi yabancı firmalar. Bu tablo korkutucu bir tablo. Bu tablo gerçekten PISA sonuçları kadar korkutucu.

Bize Gelişmekte olan Ülke Diyorlar. Öyle miyiz?

Peki biz gelişmişlik endeksine bir bakalım. Gelişmişlik endeksi $/ürettiğiniz ürünün kütlesidir, yani $/kg’dır. Ülkelerin gelişmişlik durumuna göre üretimleri şöyle sınıflandırılmaktadır:

  • Az gelişmiş ülkeler konfeksiyon üretimi, tarım ürünleri, demir, tuğla, çimento.
  • Gelişmekte olan ülkeler ilaç, elektronik, otomotiv, makina sanayi.
  • Gelişmiş ülkeler nano teknoloji, malzeme havacılık, kimya, bileşim, yapay zeka, yazılım.

Bu noktada artık rakamlarla konuşuyoruz; biz hangi noktadayız? Bizim artık gerçekten kendimize bir çeki düzen vermemiz gerekiyor. Dünyada Ar-ge yatırımı yapan lider sektörlere bir bakalım. En fazla ilaç ve biyoteknoloji, yazılım, donanım ve ekipmanlar, çok ilginç eğlence sektörü. %6,5 yatırım dünyadaki eğlence sektörüne gidiyor. Sağlık %6’lar. Baktığınız zaman artık %22 insanlığın sağlığını düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Uzay ve savunma %4, Kimya %3,5 ve petrol- doğal gaz yeni kuyular boru hatları %0,4.

Dünyada petrol bitiyor; 40 sene sonra Ortadoğu’da petrolden konuşmayacağız. Ve benim bu şahsi inancım, büyük devletlerin Ortadoğu ile ilgili petrol haricinde planları var. Çünkü 40 yıllık bir süre Batının kapitalist bir devlet politikası için çok kısa. Türkiye ile ilgili ilginç bir bilgi daha veriyim. Şu anda çok karamsar konuştum ama Türkiye’de 1988 yılından beri %15000 oranında büyüme var bir konuda; AVM’lerdeki metrekare miktarı. 8 milyon metrekare; AVM’lerimiz neredeyse fabrikalarımızı geçti.

Atatürk Modeli

Türkiye’deki teknoloji yönetimi konusundaki kitaplara baktığımızda bir Kore modelinden bahsediyorlar. Ben bu Kore modelini ele aldığımda 1923 Türkiyesinin politikasını görüyorum. Bakın kısaca bahsetmek isterim. Bu modelde;

  • Eğitime ağırlık verilecek yurtdışına öğrenciler gönderilip tekrar geri çağırılacak, Cumhuriyet de yapmıştı.
  • İleri teknoloji geliştirmeye odaklanma, yüksek katma değeri olan mal, hizmet, ürün geliştirme; 1920 AOÇ’nin kuruluş yılları, bakıyorsunuz pulluk yapılıyor çünkü tarım ürünü o dönemin niş ürünü pulluktu.
  • Ulusal Ar-ge sistemine geçiş ve ulusal ürünler; pazartesi günkü sohbetimizde Mustafa Kemal’in hatıralarını anlatırlarken ürün odaklı gittiğini söylediler, burada Merinos yetişecek çünkü bir ürün veriyordu, bir ürün yetiştirtti. Özel sektöre Ar-ge teşviklerini arttırıyor şu anda Samsung, LG her ne kadar kardeş firma olsalar bile mevcut Ar-ge bütçeleri Kore hükümeti tarafından veriliyor.
  • Teknoloji tabanlı KOBİ. Her ne kadar Türkiye’de KOBİ desteklerini kayıp destek olarak nitelendirse bile mevcut hükümetimiz, KOBİ’lere ağırlık verilmesi gerektiğini Uzakdoğu söylüyor. Baktığınız zaman Samsung ve LG %100 kendisi üretim yapmıyor, KOBİ’lerden gelenlerin montaj hatlarına sahip.
  • Kopya taklit ürün kullanmama. Hangi birimiz kullanmıyoruz, herkes kullanıyor ama kişisel haklara o kadar bağlılar ki kopya ürün kullanmamayı tercih ediyorlar.
  • Kademeli ileri teknolojiye geçiş var.
  • Odak sektör yaratma, ürün odaklı Ar-ge, ulusal patent sayısını arttırma.

Efendim ben bu Kore modeline baktığımda 1923 Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişim modelini görüyorum. Biz kaybettik, onlar gerçekleştirdi. Şimdi iki tane örnek vermek istiyorum size.

Hepimizin kullandığı I-Phone, bir teknoloji ürünü. I-Phone ilk çıktığı senelerde dünya üzerinde çok büyük bir pazarlama yaptılar ve bugün Apple’ın tüm ürünleri birbirine benzer; endüstriyel ürün tasarımı. Markasını saklayın ürünü gösterin dünyadaki herkes tanıyor, buna Afrika da dâhil, yapılan bir araştırma var çünkü. I- Phone 3G 2010 senesinde tasarlandı, üretildi. Parça maliyetlerini size vermek istiyorum, buna lojistik de dâhil. 172 dolar parça maliyeti var, artı lojistik. Peki bu Çin’de üretiliyor, Çin’in cebine giden para sadece 6,5 Dolar bir I-Phone’da. Toplam maliyet işçilik lojistik dâhil olmak üzere I-Phone 3G’nin 178 Dolar. 2010 senesi satış fiyatı 400 Dolar’dı. Büyük pastayı Amerika yiyor. Amerika’nın cebine her bir I-Phone 3G satışından 221 Dolar kalıyor. I-Phone 5 çıkarttılar geçen senelerde. Yarın I-Phone 10’u satacaklar. I-Phone 5’teki kar oranları bir telefon başına 442 Dolar, katlıyorlar. Yarın tanıtılacak I-Phone 10’da da en az satış fiyatının yarısından fazlası kar olarak Amerika’ya kalacak. Adamlar yeni teknoloji ürettiler onu sattılar, onu yönetiyorlar.

Kısır Döngüden Kurtulabilir miyiz veya                                              Yaptıklarımız Yapacaklarımızın Teminatıdır

Şimdi eğer vaktimiz varsa kendimizden bir örnek vermek istiyorum. Çok karamsar konuştum farkındayım. Ama bir de iyi tarafından bakalım. Dünyada ilk uçak 17 Aralık 1903’de Wright kardeşler tarafından Kuzey Caroline’da Kitty Hawk kasabasından havalandı. 12 saniye uçtu 37 metre. Öyle üretim hattı filan olmayan, Anadolu kasabalarından daha basit bir kasaba, dümdüz bir ova. Türkiye’de ne zaman başladı derseniz. Türkiye’de havacılık faaliyetleri hava harp sanayii diyelim Temmuz 1911’de Yüzbaşı Feza Evrensel ve Teğmen Kenan’ın Fransa’da bir uçak fabrikasına uçuş okuluna gönderilmesiyle başlandı. 1912’de Türkiye ilk iki uçağını satın aldı. Ve o tarih itibariyle Türkiye’de, Osmanlı’da uçak kullanımları başladı. İlk okulumuz 1912 yılı sonu 17 uçakla Yeşilköy Tayyare ve Makinist Mektebi olarak açıldı. Dünyada o tarihlerde yeni yeni uçuş okulları açılıyordu. 24 Haziran 1923 Allah gani gani rahmet etsin, Vecihi Hürkuş, Halkapınar Tayyare atölyesinde Vecihi K-6 uçağını tasarlayıp üretti. 1925’te tüm test uçuşları bitti, artık kullanım hakkı her türlü koşulda kullanılabilecek bir Türk tasarım uçağa sahiptik. 1925’te daha Lockheed Martin kurulmamıştı, daha Boeing bilinmiyordu, Amerika’da yerel uçak fabrikaları vardı. 1925’te Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle Türk Tayyare Cemiyeti kuruldu. 1939’da Kayseri Tayyare Fabrikasında 112 uçak lisans altında üretildi. Yani lisans paraları verilerek başka yabancı firmalar adına üretimler yapıldı; Türk uçağı değildi. 1 Kasım 1937’de TBMM açılışında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece uçaklarla ilgili bir sözü var; ‘Bundan sonra bütün tayyarelerimizin ve motorların memleketimizde yapılması ve harp sanayimizde bu esasa göre oluşturulması gereklidir’ diyor. 1941-1950 Etimesgut Tayyare Fabrikası kuruluyor. Ve burada THK-1’den THK-16’ya kadar %100 Türk Malı -motor hariç- uçaklar yapılıyor. Bunlar içerisinde THK-13 Delta kanat uçaktır; şiddetle öneririm THK Müzesinde bunun küçük bir modeli var. THK-16 uçağı Mehmetçik koduyla üretiliyor, tasarımında jet motoru konulması düşünülüyor. 1950’lerden bahsediyorum, Amerika ile aynı pozisyondayız. 1948 THK Gazi Uçak Motoru Fabrikası kuruluyor. Kendimiz motor tasarlayıp, motor üretiyoruz. Kendi uçaklarımızı kullanıyoruz. 1950 Ankara Rüzgar Tüneli kuruluyor. 1936’da başlayan Nuri Demirağ’ın çalışmaları var. Kendi uçaklarını uçuruyor; NUD-36, NUD-38. Bu arada THK-5 Danimarka’ya ambulans uçağı üretip oraya satıyor. 2 tane motordan bahsetmek istiyorum. Bana sorarsanız Türkiye’deki inovasyonun mihenk noktası olabilecek iki tane motor… Bunlardan bir tanesi THK Müzesinde yerde duran motor. Diğeri Gazi Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölüm Başkanlığının önünde duran Şükrü Er’in tasarımı olan yine 10 beygirlik bir araba motorudur. Tarihler 1950. Bir kişiden daha bahsetmek istiyorum – Allah rahmet eylesin- Şakir Zümre, bilmiyorum hiç ismini duydunuz mu? Bomba fabrikası kuruyor. 1939’da 100, 300 ve 500 kg’lık uçak bombası üretiyor, tasarlıyor. Tapa tasarlıyor. Dünyada tapa yapan çok az ülke var hala. Mayın üretiyor, 1937’de Yunanistan’a 1,5 milyon Türk liralık satış yapılıyor. Sonrasında ne oldu? Soba ürettiler ve kapandılar.

1950’ye kadar kendi uçağımızı, kendi motorumuzu göklerde uçurabildik. Eğer devam etsek ne olurdu? Ben size söyleyeyim ne olacağını. F-16’dan konuşmazdık, THK-16’dan konuşurduk. Yeni nesil savaş uçağı belki Türkiye’de tasarlanır, üretilirdi.

Ve günümüz. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin ürünleri Lockheed Martin ile ortak olarak dünya üzerinde pazarlanıyor. Kendi motorumuzu yapamadık ama yapma niyetimiz var, umarım gerçekleşir. Türkiye’de 3 tane firma kendi insansız hava aracını üretiyor. Türkiye kendi mühimmatını, kendi roket yakıtını yapıyor. Türkiye kendi patlayıcılarını, kontrolcüsünü yapıyor. Ama korktuğumuz bir nokta var, bunu devam ettirebilecek miyiz? Çünkü bizlerin sermayesi insan ve ne yazık ki yaratıcı, geleceği düşünen, millî menfaatlerimize göre hareket eden mühendis az buluyoruz. Baktığımız zaman nerede düzeleceğiz? Ne yapacağız? Belki de Bilge Kağan’ın söylediği gibi titreyip kendimize gelmemizin artık vakti. 6. dalgayı ya yakalayacağız, ya da ömrümüz boyunca sadece montaj yapacağız, civata sıkacağız. Teşekkür ederim.

 

Not: Bu yazının ilham ettiği düşünce ve tartışmaları okumak için buraya tıklayınız.

Yazarın MİSAK'taki yazıları