İşrak filozofu Sühreverdi El-Maktûl İranlı mı yoksa Türk mü? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______01.06.2018_______

İşrak filozofu Sühreverdi El-Maktûl İranlı mı yoksa Türk mü?

İsmail Yakıt

Böyle bir çalışma yapmamızın sebebi, gerek internet ortamında ve gerekse Sühreverdî üzerinde yapılan Türkçe ve yabancı dildeki birçok araştırmada onun milliyetinin İranlı olarak gösterilmesidir. Klasik kaynaklar iyice incelenmeden, bazı yazarların temelsiz ve ciddiyetten uzak yanlış yorumları ile kasıtlı açıklamaları gibi sebepler dolayısıyla o maalesef İranlı gösterilmektedir.

Diğer filozoflarımızda da olduğu gibi, Sühreverdî’de de durum aynıdır. Güney Azerbaycanlı olan bu meşhur filozofumuzun, adı geçen bölgenin şu anda İran sınırları içerisinde olmasından dolayı, İranlı sayılmasını ayrıca kolaylaştırmıştır. 2009 senesinde Halep Üniversitesi’nin davetlisi olarak bir kongreye katılmıştım. Halep kalesini gezerken, oranın zindanlarında kalan Sühreverdî’yi hatırladım ve mezarının nerde olduğunu sordum. Sühreverdî’yi tanıyan çıkmadı. Sonra biraz hayatından ve felsefesinden Arapça bahsettim ve nihayet bir öğretim görevlisi onu tanır gibi oldu ve şehirde bir cami içinde türbesi olduğunu söyledi. Bahsedilen yere gittim. Adına yapılmış bir mescid gördüm. Kitabesinde “Mescidu İmami’s-Suhreverdî” yazılıydı. Mescidin iç duvarında yeşil bir bezle örtülü yarım bir mezar vardı. Mezarının diğer yarısı da, temelin içinde ve özel mülkiyet olan diğer tarafta imiş. Başucunda Arapça olarak yazılmış bir levhada kısa özgeçmişi vardı. İranlı olduğu yazılıydı. İlgililer İran Sefaretinden gelip bu levhayı astıklarını söylediler. Ben de oradakilere, bunun Azeri Türk filozofu olduğunu, doğduğu yer şu anda İran sınırları içerisinde olduğu için öyle yazmışlar dedim. Bu ve buna benzer hazin tablolarla karşılaşmak artık son değil ve maalesef de son olmayacaktır. Çünkü ülkemizin politikaları, kendi büyüklerine sahip çıkma ve onları yurt dışında tanıtma gibi bir onurdan uzaktır.

Şimdi önce Sühreverdî’nin hayatı ve kısaca fikirlerini verip onu tanıttıktan sonra, İranlı olmadığı, bilakis Türk olduğuna dair kaynaklar doğrultusunda bir takım analizlerden bahsedelim.

Sühreverdî el-Maktûl kimdir?

Şehabeddin Sühreverdî hakkında bilgi veren klasik kaynakların başında, İbn Ebi Usaybia’nın (öl.1270) “Uyunu’l-Enba Fî Tabakâti’l-Etibbâ” adlı biyografik eseri gelir. Yine bir diğer klasik kaynağımız İbn Hallikan’ın (öl.1282) “Vefeyâtu’l-Ayan ve Enbâ’u Ebna’i’z-Zaman” adlı eseridir. Sühreverdî hakkında bilgi veren bir diğer klasik kaynak da Şemseddin Şehrezuri’nin (öl. 1298) kısaca “Nüzhetu’l-Ervâh” olarak bilinen, asıl adı “Nüzhetu’l-Ervah ve Ravdatu’l-Efrah” adlı eseri gelmektedir. Her ne kadar bazı kaynaklar ve kendisi de Şehabeddin Sühreverdî’nin öğrencisi olarak bahsetse de onun eserleriyle öğrencisi demek daha doğru olur. Çünkü vefat tarihleri arasında -şayet H. Corbin’in izahına bakarsak- bir asırdan daha fazla bir zaman vardır. (La Phylosophie. İslamique, s. 14) Şehrezuri aynı zamanda Sühreverdî’nin “Hikmetu’l-İşrak” adlı temel eserini de şerh etmiştir.

Kaynaklarda asıl adı; Ebu’l-Fütûh Yahya bin Habeş bin Emirek Şehabeddin Sühreverdî el-Maktûl Şeyhu’l-İşrak şeklindedir. Güney Azerbaycan’ın Zencan eyaletinin Sühreverd köyünde H. 550/M. 1155 yılında dünyaya gelmiştir. İsminin bu derece uzun olması, onun aynı köyden çıkmış Ebu’n-Necip es-Sühreverdî ile Ebu’l-Hafs Şehabeddin Ömer Sühreverdî gibi hemşehrisi, adaşı ve akrabası diğer ünlülerle karışmaması içindir.

Ebu’l-Fütûh, künyesidir. “Fetihlerin babası” anlamındadır. Felsefesi gereği manevî ve kalbî fetihleri, derin manevî açılımları esas aldığı için böyle bir künye kendisine verilmiştir. Künyesinden sonra gelen “Yahya”, asıl adıdır. Kaynaklardan İbn Hallikan, adının Ahmet olduğunu da söyler. “Habeş”, babasının adıdır. Habeş kelimesi, muhtemelen Bilal-i Habeş’in ismini almış olmasıdır. “Emirek” dedesinin adıdır. “Küçük emir, küçük hükümdar” anlamında olup, Azerbaycan Türklerinin kullandığı bir isimdir. “Şehabeddin” veya “Şihabeddin”, “dinin yıldızı” anlamında olup felsefî derinliğini belirten lakabıdır. “Sühreverdî”, orada doğduğu için coğrafî nisbesidir. “El-Maktûl”, “öldürülmüş” anlamında olup sıfatıdır. Bu sıfatı, adaşı diğer Sühreverdî’den ayırmak için de kullanılır. Sevenleri ona ayrıca “Eş-Şehid” veya “Eş-Şeyh”(Önder) de derler. “Şeyhul işrâk” da şöhretidir.

Sühreverdî ilk tahsilini doğduğu köyde yapmış daha sonra da gençliğinin baharında tahsilini devam ettirmek için Doğu Azerbaycan’ın Merağa şehrine gitmiş ve orada tefsir, fıkıh ve kelam ve felsefe gibi ilimlerde geniş bilgisi olan ve aynı zamanda ünlü Fahreddin Razi’nin de hocası olan Meşşai ekolden ünlü filozof ve hekim İbn Sina’dan etkilenen Mecdüddin el-Cîlî’den (öl. 584/1188) kelam ve felsefe tahsil etmiştir.

Sühreverdî, Merağa’da tahsilini tamamladıktan sonra, İsfehan’a gider, orada, vaktiyle Şiraz’da okuduğu için kendisine Farisî denilen ve Zahir el-Farisî olarak meşhur olan, Bağdat’ın Numaniye kasabasında doğan, Hanefi mezhebin’den Hasanu’z-Zahir’den Arapça ve Farsçasını geliştirmek için Arap ve Fars Edebiyatı başta olmak üzere, fıkıh, mantık, hesap, hey’et (astronomi), tıp ve aruz gibi ilimleri de tahsil eder. Ondan ayrıca Ömer bin Sahlan es-Savî’nin İbn Sina mantığını özetlediği “el-Besâiru’n-Nasîriyye” adlı eserini okur.

Sühreverdî’nin felsefe alanında derinleşmesine yardımcı olan hocalarından biri, Fahreddin el-Mardinî olarak bilinen Muhammed bin Abdüsselam el-Ensarî’dir. Bu zat, Mardin’de doğmuş, Hemedan’da felsefe ve tıp okumuş, İbn Sina felsefesini benimsemiş, Halep ve Şam’da bulunmuş ve Mardin’de ölmüştür (öl. 594/1198).

Sühreverdî tasavvuf sahasında da derinleşmek için birçok mutasavvıfla sohbetler eder ve bunun için bir takım seyahatlerde bulunur. Zühd, takva ve özelikle riyazetle meşgul olur. Vaktinin büyük bir kısmını tefekkür ve tecritle geçirir. Hatta o bir eserinde: “Manevî basireti benim kadar yüksek olan bir dost aradım ama bulamadım” der.

Sühreverdî seyahatleri sırasında Anadolu’ya gelmiş ve burada pek çok yerde bulunmuştur. Özellikle Diyarbakır’da kalmış, oradan Harput, Niksar, Konya, Mardin, Bağdat, Şam ve Halep’te ikamet etmiştir. Bu dönemde önemli eserlerini de kaleme almaya başlamıştır. Artuklu sülalesinden İmadüddin Karaarslan adına “Elvah-ı İmadiye” adlı eserini yazmış ve onun sarayında dersler vermiştir. Keza “Pertevname”yi yazmış ve Sultan II. Kılıçarslan’ın oniki oğlundan özellikle Koyulhisar ve Niksar Emiri Şehzade Berkyaruk(Berkyarefşah)’a ithaf etmiştir. Hem ona, hem de Konya’da vezir Kemaleddin Kamyar’a felsefe ve hikmet dersleri vermiştir.

Sühreverdî Halep ve Şam’a uğramadan önce sohbetlerini devam ettirdiği hocalarından Fahreddin el-Mardinî’ye uğramıştır. Kaynaklardan İbn Ebi Useybia, İbn Ömer’den şöyle rivayet eder: “Şehabeddin Sühreverdî, Şeyhimiz Fahreddin Mardinî’ye bazen uğrardı. Aralarında sıkı bir dostluk vardı. Şeyh Fahreddin bize, ‘zamanımızda bu genç kadar zeki ve fasih (açık ve net konuşan) birini görmedim. Fakat korkarım ki, aldırmazlığı, aşırıya kaçan sözleri, söylenenlere kulak asmaması, kendini yeterince korumaması, helakına sebep olacak’ demişti. Şehabeddin Sühreverdî şehrin doğu tarafından ayrılıp bize veda etti. Şam’a yöneldi ve nihayet Halep’e vardı, orada fakihlerle münazaraya girdi. Hiçbiri onu geçemedi… Ölüm haberi şeyhimiz Fahreddin Mardinî’ye ulaşınca, bize ‘ben bunu önceden söylememiş miydim? Onun hakkında zaten bundan korkuyordum’” dedi. (s. 641-642)

H.579’da Sühreverdî, bu seyahatinde Şam’a gitmeden önce, Halep’e gelerek önce Hallaviye medresesine uğrar. H.579 (s. 584) Orada Şerif İftarüddin’in derslerine katılır. Bunun talebesi olsun olmasın bütün Halep fakihleri ile tartışmalara girer, onlara ilmî kuvvet ve derecesini gösterir. Olayı Selahaddin Eyyubî’nin oğlu Halep hükümdarı Melik Zahir duyar. Onu huzuruna çağırır. Ayrıca Halep’in meşhur müderris, fakih, mütekellim bütün âlimlerini de toplar, huzurunda tekrar tartıştırır. Melik Zahir, ilim ve faziletteki büyüklüğünü görür. Sühreverdî, Melik’in son derece hürmet ve teveccühüne mazhar olur. Kendisine sarayda özel bir yer tahsis edilir. Önemli eserlerini, özellikle meşhur eseri “Hikmetu’l-İşrak”ı burada tamamlar.
Halep’te kendisini çekemeyenler Sühreverdî hakkında çirkin iftiralar yaymaya başlarlar. Onu küfür ve zındıklıkla itham ederler. Hatta hazırladıkları bir tezkereyi, o sıralar da Şam’da bulunan Selahaddin Eyyubî’ye götürürler. “Eğer Halep’te kalırsa Melik Zahir’in itikadını bozacak, şayet serbest bırakılırsa hangi beldeye giderse gittiği yeri bozacak” derler. Bunun üzerine Selahaddin, Kadı Fadıl’ın hattıyla oğlu Melik Zahir’e Şeyh Sühreverdî hakkında içinde idam fetvası bulunan bir mektup gönderir: “Bu Şehabeddin Sühreverdî’nin katli hemen icra edilmelidir. Hiçbir şekilde sağ kalmasına yol yoktur.” (Tabakatu’l-Etibba, s. 642) Aynı kaynak şöyle devam etmektedir: “Bu emir Şehabeddin Sühreverdî’ye tebliğ edilince, öldürüleceğine kesin olarak inandı. Ölümden hiçbir şekilde kurtuluş yoktu. Kendisi Allah’a kavuşuncaya kadar, yemekten içmekten men edilerek tecrit edilmeyi (riyazeti) seçti. Öyle de yapıldı ve yaşı otuzaltı kadardı.” (s. 642). Nefahatü’l-Üns yazarı, vefatından sonra Sühreverdî hakkında çeşitli söylentilerin dolaştığını, kimine göre ilhad ve zındık olduğunu kimisi de keramet ehli olduğunu söylemiştir. Onun kafir olduğundan dolayı öldürüldüğü haberini duyan meşhur Şems Tebrizî’nin şöyle dediğini nakl eder: “Onun kafir olması hâşâ mümkün değildir. O kâmil bir insandı. Ancak, ilmi aklını geçmişti.” (s. 659)
Daha sonra hem Selahaddin Eyyubî hem de oğlu Melik Zahir, Sühreverdî’yi öldürtmekten çok pişmanlık duyarlar. Hatta Melik Zahir, Halep’te onun aleyhinde olan âlimlere son derece sinirli davranır. Onları hapse atar, bazılarını sürgüne gönderir ve mallarını müsadere eder. (Yörükan, Şeyh Sühreverdî, Mihrab, S.13-14/s. 462; Şeşen, s. 361)

Sühreverdî, Halep kalesinin zindanlarında vefat ettikten sonra, kalenin oldukça dışında bir yere defnedilir. Şimdi o yer şehrin ortasında kalmış ve çok sonra bir türbe yapılmıştır. Bu türbe, yukarıda bahsettiğim gibi adına inşa edilen bir mescit içerisindedir. Ruhu şad olsun.

Sühreverdî’nin Eserleri ve Kısaca Felsefesi

Sühreverdî’nin kitap ve risaleler halinde olmak üzere irili ufaklı doksanın üzerinde eseri vardır. Bunların pek çoğu günümüze ulaşmıştır. Çoğu yazma halinde olan eserlerinin içinde felsefesinin temelini oluşturanlar tasnif edilip basılmıştır. Bu konuda Fransız araştırmacı H. Corbin’in tasnifi meşhurdur. Corbin, Suhreverdî’nin önemli eserlerini “Opera Metafizica et Mistica” adıyla üç cilt halinde; I. cildi, İstanbul (1945) ve II. Cildi, Paris (1952), III. Cildi, Tahran (1970)’te neşretti. Daha sonra “Archange Emproupré” adıyla 15 kadar risalesini de Fransızca’ya tercüme edip bastırdı. S. Hüseyn Nasr da Bazı Arapça ve özelikle Farsça risaleleri Tahran’da bastırdı. Temel eserleri Arapçadır. Meşşai Felsefeyi, İşrak Felsefesini ve Sembolik dille yazdığı felsefesini eserlerinde görmek mümkündür. Özelikle Telvihat (Levhalar), Mukavamat (Karşı Koymalar) ve Mutarahat, Hikmetu’l-İşrak (Aydınlanma Felsefesi), Heyakilu’n-Nur (Nur Heykelleri), Avaz-ı Parr-ı Cebrail (Cebrail’in Kanat Sesleri), Lüğât-ı Mûrân (Karıncaların Dili), Hâlât-ı Tufuliyye (Çocukluk Halleri), İtikadü’l-Hukemâ (Filozofların İnançları), Kıssatu’l-Gurbeti’l-Garbiyye (Batı’ya Yolculuğun Hikâyesi), Akl-Sorh (Kızılımsı Akıl), “Munisu’l-Uşşâk (Aşk Ehlinin Rehberi) gibi eserleri meşhurdur. Bunlardan Nur Heykelleri, hem Saffet Yetkin ve hem de Yusuf Ziya Yörükan tarafından, Hikmetu’l-İşrak adlı eseri Tahir Uluç tarafından, Filozofların İnançları ve Batıya Yolculuğun Hikayesi ve ayrıca Aşk Ehlinin Rehberi adlı eserleri ise İsmail Yakıt tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.

Sühreverdî’nin felsefesine gelince: İslam dünyasında Meşşai felsefenin karşısında ona bir reaksiyon olarak geliştirilen ve adına İşrak felsefesi denilen bir felsefedir. İşrak kelimesi Arapça’da “güneşin doğuşu”na verilen bir isimdir. Nitekim “Meşrık” kelimesi doğu demektir ve güneşin doğu şuna nisbet edilir. Felsefede ise, hakikatin içe doğuşu, gerçek bilginin aydınlanma (illumination) yoluyla içe doğmasını, içe açılmasını ifade eden, teosofik ve gnostik (irfanî) bir terimdir. Hem felsefe hem de mistik boyutları olan bir ifadedir. İslam felsefesi özellikle Meşşai ekolle (İslam dünyasındaki Aristocular’ın ekolü), hakikatin kıyas ve istidlal (akıl yürütme) yoluyla elde edilebileceğini savunurken Sühreverdî ekolü yani İşrakiler onun bir nevi zihnî sezgi ve iç aydınlanma ile elde edilebileceği kanaatindedirler. Keşif, ilham ve sezgi, epistemolojilerinin temel unsurudur. Dolayısıyla mantık ve akıl yürütmeyi esasa alan Meşşailere karşı gelirler. Tasavvuf felsefesiyle benzer özellikleri olsa da tam olarak örtüştükleri söylenemez. Sühreverdî mutasavvıflara karşı felsefeyi, filozoflara karşı da tasavvufu savunmuş bir filozoftur.

Sühreverdî, “İslam dünyasının Eflatunu” veya “Müslüman olmuş Plotinus” olarak tarihe geçmiş ve “İslam’da ilk felsefe şehidi” olarak bilinen bir filozoftur. Bunun sebebi Eflatun ile Yeni Eflatunculuğun kurucusu Plotinus’un fikirlerini, İslamî inançlarla bir araya getirme ve yorumlama çabasıdır. Ayrıca Hermetik inançlarla, Zerdüşlüğün Nur-Zulmet (Aydınlık-karanlık) terimlerini, Antik Grek ve Hint düşüncelerini “İşrakî hikmet” potasında bir araya getirmeye çalışmıştır. Sühreverdî kendisini “ezelî hikmetin” (=Philosophia perennis = el-Hikmetu’l-Leduniyye) temsilcisi sayar. Ona göre bu hikmet, önce Hz. İdris (Hermes)’te, sonra Hint’te, İran’da, Babil, Mısır ve Platon (Eflatun)’a kadar Grek’te var olmuştur. Felsefeyi rasyonel sistemler olarak görmekten ziyade hikmetle bir tutar. Ona göre felsefe tarihi, Eflatun ve Aristo ile başlamaz, bilakis onlarla sona erer. Hatta Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içine sokmuş, perspektifini sınırlamış ve kendinden önceki filozoflardan ayrılmıştır. Felsefenin babası İdris peygamberdir ve onu bir vahiy olarak almıştır. Bu hikmeti tarihsel olarak Grekler, Zerdüşt ve Sabii bilgeler ve daha önceki uygarlıkları kendisinde birleştiren İslam bilgeleri takip eder.

Ona göre sembolik olarak anlattığı iki türlü âlemden bahsedilebilir: Doğu ve Batı âlemi. Yani Doğudan kasıt hakiki âlem, yani metafizik âlemdir. Batı ise içinde yaşadığımız fizik âlem yani nesneler dünyasıdır. İnsanın hakikati bedeni olamaz. Bunun da ötesinde asıl cevherini oluşturan ruhtur. Ruh, metafizik âlemden fizik âleme oradan da tekrar metafizik âleme yani asıl vatanına bir dönüş içindedir. Buna göre beden karanlığı (zulmet), ruh aydınlığı (nur) temsil eder. Eğer beden, az uyku, devamlı riyazetle (oruç) zayıflatılırsa ruh güçlenir ve hürriyetine kavuşur ve metafizik âlemi seyr ü temâşa eder.
Sühreverdî’ye göre ışık (nur) hakikatin cevherinden başka bir şey değildir. Bir şeyi kavrama ve anlama ışığın bir bilinç aydınlığı oluşturmasından meydana gelir. Doğrudan ve iç aydınlanmayla oluşan bilgi, Tanrı katından gelen bir bilgi olması hasebiyle insanüstü sayılır. Bu anlayışla sufi geleneğe yakındır. Sühreverdî’ye göre ışık veya ışınların çeşitleri vardır. Bazıları kontrol altına alınabilir, bazıları alınamaz. Sühreverdî, ışık hızını bile kendi çağında düşünebilmiş bir filozoftur.
Sühreverdî’nin felsefesinin bütün detaylarını burada anlatmaya imkânımız yoktur. Hatta onun özel olarak simya ilmini bildiğine dair kaynaklarda yer alan çeşitli olaylardan bahsetmemizin bir anlamı da yoktur. O, İslam dünyasında işrak felsefesinin kurucusu olmuş, zamanında bilgide ve tartışmalarda kimsenin geçemediği bir bilge olarak tarihe adını yazdırmıştır.

Sühreverdînin düşünceleri genellikle Sünnî çevrelerce İslam inançlarına ters görülmüş ve tenkit edilmiştir. Bundan dolayı Şii gelenek içinde görüşleri devam ettirilmiştir. Sünnî yöneticiler tarafından da İşrakiler, tarih boyunca takibata uğramışlardır. Sühreverdî’nin yolundan giden meşhurlardan; Şemseddin Şehrezurî (öl. 1298), Kutbuddin Şirazî (öl.1236), Celaleddin Devvanî (öl.1503) ve Katip Çelebî (öl.1657)’yi sayabiliriz.

Sühreverdî’nin Etnik Kökeni Hakkında

Yukarıda Zencan’ın Sühreverd köyünde doğduğunu söylediğimiz İşrak felsefesinin ünlü temsilcisi Sühreverdî el-Maktûl’ün milliyetini belirtmek için önce doğum yeri ve içinde yaşadığı halkın etnik yapısı hakkında bilgiler verelim.

Zencan vilayeti, Güney Azerbaycan’ın, onların diliyle Cenubî Azerbaycan’ın yani bugünkü ifadeyle İran Azerbaycanı’nın kuzeybatısında yer alan bir kenttir. Aynı zamanda bir eyalet adıdır.

Güney Azerbaycan, dört eyaletten oluşmaktadır. İran’ın Doğu Azerbaycan’ı, Batı Azerbaycan’ı, Erdebil ve Zencan eyaletleri. Yaklaşık 220.000 km. karedir. Kuzeyde Aras Nehri, güneyde Hamse, Gilan ve Hazar Denizi, batıda Türkiye ve Irak ile çevrili bir alandır. Güney Azerbaycan Türkleri 25–30 milyon olarak tahmin edilmektedir. Bölge demografisinde Azerbaycan Türkleri % 90’ın üzerinde demografik bir nüfusa sahiptir. Bölgede yaşayan Türk boylarına gelince; başta Afşar boyu olmak üzere Kaşkaylar, Şahsevenler, Kaçarlar, Karapapaklar, Mukaddem Boyu ve Hamse Türkmenleri ağırlıktadır. Bölgedeki aşiretler ise oldukça fazla olup, geçmişte olduğu gibi halen de aşiret yapısını devam ettirmektedirler. Bunların belli başlıcaları; Akkoyunlu, Akvanlı, Başoğuz, Beybağlu, Çardovlu, Çarıklı, Çeğini, Darılu, Delikanlu, Develi, Hıtaylı, İlhanlı, İmarlular, Kalaçlı, Kapanaklar, Karababalı, Karaçaylı, Karadolaklı, Karaenikli, Karakoyunlu, Karasanlı, Kelişanlu, Kıyamandili, Kızılayak, Kızılkeçili, Kiresunlu, Kovanlı, Mişkinler, Muganlı, Mukriler, Osanlı, Porsunlu, Şabsanlı, Tahtakapılı, Uğurlu, Umanlı gibi aşiretlerdir. (Bkz. Vikipedia Ansiklopedisi, Azerbaycan(İran) maddesi)

Bu aşiretler, bölgede asırlardır yaşayan Türk aşiretleridir. Fuzulî, Şehriyar ve Nebatî gibi şairler bu bölgeden çıkmıştır. Güney Azerbaycan’da aslında bölgesel olarak bir çok devlet kurulmuştur. Önceleri Sünnî iken, 16. asırda Şah İsmail tarafından kılıç zoruyla Şiileştirilmiştir. 1941’de İran, İngiltere ve Sovyet Rusya tarafından işgal edilip, bölünmüştür. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yani 1946 ise Sovyetler Birliği tarafından İran’ın bu Azerbaycan bölgesinde, “Azerbaycan Millî Hükümeti” kurdurulmuştur. Daha sonra Sovyetler, Doğu Avrupa’daki çıkarlarının daha fazla olduğunu görerek bu bölgeden geri çekilince, Azerbaycan Milli Hükümeti, Batı Bloğu ve İran’a teslim edilmiştir. İranlılar da Azeri Türkçesiyle eğitim veren bütün okulları kapatmışlardır. (Vikipedia) Şimdi gelelim Sühreverdî’ye:

1- Sühreverd köyü, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Güney Azerbaycan’ın Zencan (Zincan da denir) bölgesinde bir Türk köyüdür. Bugün bile öyledir. Giden arkadaşlardan öğrendiğim kadarıyla, bugün o köye gidenler, onların, her ne kadar İran baskısından dolayı Türkçe konuşmak istemeseler de, konuştuklarında Azeri Türkçesiyle konuştuklarına şahit olurlar ve köy de tipik geri kalmış bir Türk köyüdür ve diğer İran köylerinden farklılık arz eder. Zira, yukarıda bahsettiğimiz Türk boyları ve aşiretlerinin bir kısmı bu bölgede yaşamaktadırlar. Dolayısıyla Sühreverdî bir Azeri Türküdür. Ya İranlı yazarlardan Muhammed Kemal’in, Sühreverd köyüne Türk köyü demekten kaçınıp, hiçbir sağlam gerekçe göstermeden “Kürd” köyü demesine ne demeli?. (Bkz. Mulla Sadra’s transcendent philosophy, 2006) Kaldı ki, Yakût el-Hamavî, Mu’cemu’l-Buldan’ında, buranın Azeri beldelerinden olduğunu ve bu beldelerde kimsenin anlamadığı Azerice konuşulduğunu söyler (Bkz. C. I, s. 156).

2- Klasik kaynaklardan İbn Ebi Useybia’nın “Uyunu’l-Enbâ Fî Tabakati’l-Etibba” adlı meşhur eserinde, Sühreverdî’yi İran ve Arap Beldeleri bölümünde değil de “Şam Beldeleri” (=Biladu’ş-Şam) bölümünde (Bölüm No: XV) anlatmıştır. Bu bile onun İranlı ve Arap olmadığının bir diğer kanıtıdır.

3- Sühreverdî’nin hayatını konu alan eserlere bakıldığında onun Fırat Nehri’ni geçince, “ben bu topraklarda kalacağım” dediği ve o zamanlar Türklerin yoğun yaşadığı Diyarbakır’da kalmayı çok sevdiği, özellikle Türk nüfusun yoğun olduğu mekânlarda kalmayı tercih ettiği anlaşılıyor. Onun üzerinde ciddi çalışmalar yapan ve Türk ilim hayatına Sühreverdî’yi tanıtan merhum Prof. Yörükan, şöyle demektedir: “.. Gerçekten Şeyh buraların halkını severdi ve bu memleketlerde yaşamayı tercih ederdi. İhtimal ki Türklerin arasında yaşamayı sevdiği için Şeyh’in Azeri olduğu sonucunu istidlal, hatta Oğuz Türklerinden bulunduğunu istihrac edebiliriz” demektedir. (Heyakilu’-Nur Terc. Basılmamış Dokt. Tezi, s. 16)

4- Klasik kaynaklardan İbn Hallikan ve ona dayanarak isim ve künyesinden bahseden eserlere baktığımızda, dedesinin adının “Emirek” olduğunu görürüz. Bu isim de İran da kullanılmayan Türkçe isimlerden biridir.

5- Klasik kaynaklardan İbn Ebi Usaybia, -zannımca karıştırmış olmalı- isminin Ömer olduğunu kaydetmektedir. Bu onun hemşehrisi ve adaşı olan meşhur mutasavvıf diğer Şehabeddin Sühreverdî’dir. Buradan anlaşılan odur ki, Sühreverd köyü, Ömer isminin rahatça verildiği bir beldedir ve buranın ahalisi de Şii olamaz. Çünkü İranlılar Ömer ismini hiç sevmezler ve oğullarına vermezler. Bu bile, Sühreverd köyünün bir Pehlevi köyü olmadığı ve bu köyden olanların da İranlı veya Şii olmadığının bir diğer delilidir.

6- Yine bu meyanda onun İranlı olamayacağı hususunda söylenebilecek bir diğer nokta da, İranlıların Sünnî mezhepler olan Hanefîlik, Hanbelîlik, Şafiîlik ve Malikîlik gibi fıkhî mezheplere itibar etmemeleridir. Hâlbuki İbn Hallikan’ın ifadesine göre Sühreverdî el-Maktûl, Şafii mezhebinden idi (Ve kâne şâfi’iyyu’l-mezheb). (İbn Halikan,Vefeyât., 6/172; Keklik, TİFA Felsefenin İlkeleri, s. 147) Sühreverdî, Gazzalî’nin fıkıh usulündeki eseri olan “el-Mustesfâ”yı özetlediği bir eser olan “et-Tenkîhât”ı kaleme almıştır. Sünnî ve özelikle Şafiî fıkhında önemli olan bu eseri, Şii bir İranlı’nın yazamayacağı açıktır. Bu bile onun İranlı olamayacağının açık bir göstergesidir.

7- Yine klasik kaynakların tamamında yer alan bir anekdota göre, Sühreverdî bir grup arkadaşıyla birlikte Şam civarında bir yere giderlerken bir koyun sürüsüne rastlarlar. Arkadaşları bir koyun alıp kesip yemek isterler. Sühreverdî onlara “Yanımda on dirhem para var, alın ve gidin kendinize bir koyun alın” der. Onlar bir koyun beğenirler. Ancak çobanın arkadaşı daha küçük bir koyun almaları gerektiğini, verdikleri parayla beğendikleri koyunu alamayacaklarını söyler. Çoban Türkmence konuştuğu için anlaşamazlar. Çoban onların peşini bırakmaz. Sühreverdî, arkadaşlarına “siz gidin, ben onu durdurur, razı ederim” der. Türkmen çobanla “Türkmence” konuşup onu bir şekilde ikna eder. İbn Hallikan’ın, İbn Ebi Useybia’dan rivayeten aldığı Arapça ifade ile “yetehaddesu meahu ve yutibu kalbehu” (=onunla konuşur ve onun kalbini ferahlatır (ikna eder). (Bkz. Uyunu’l-Enba, s. 642; Vefeyatu’l-Ayan, 6/269). Aynı olay Molla Cami’nin “Nefahatu’l-Üns” isimli eserinde ise Lamii Çelebi tarafından şöyle tercüme edilmiştir: “Şeyh hazretleri Türkmanî kelimat ile (Türkmence kelimelerle) hoş dil eyledi.” (Nefahatu’l-Üns, s. 658) Görüldüğü gibi, Sühreverdî Türkmenceden başka dil bilmeyen Türkmen çobanı ile Türkmen lehçesi ile konuşmuştur. Yani Sühreverdî tabiri caizse kendi ana dili olan Türkçe ile konuşmuştur. Çünkü kaynaklardan onun sonradan Arapça ve Farsça öğrendiğini biliyoruz ama sonradan Türkmen lehçesi veya Türkçe öğrendiğine dair bir bilgiye rastlamıyoruz.

8- Sühreverdî’nin hayatına incelediğimizde görürüz ki, o, bir müddet Doğu Anadolu ilerimizde yani Diyarbakır ve Mardin dolaylarında dolaşmış ve Türk Artuklu Hükümdarlarının himayesini görmüştür. Bu arada “Elvah-ı İmadiyye” (İmadeddin Levhaları) isimli eserini Artuklu sülalesinden Harput Emiri İmadeddin Karaarslan bin Artuk’a ithaf etmiştir. Anadolu’da Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’un da himayesinde bulunmuş ve eserlerinin büyük bir kısmını Anadolu’da yazmıştır. (H. Corbin, L’Archange Emproupré, s. 63; Krş. Keklik, a.g.e., s. 148)

Görüldüğü üzere, yukarıda maddeler halinde sıraladığımız gibi, Sühreverdî’nin İranlı sayılması için hiçbir sebep yoktur. Onun Türk aslından, özelikle Azerî Türk’ü olduğuna dair pek çok delil bulunmaktadır

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları