Karanlık tarafa geçmek; güç kiminle olsun? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______12.10.2018_______

Karanlık tarafa geçmek; güç kiminle olsun?

Liath McGorman

 

McKinsey ve benzeri firmaların da finansman tekniği bakımından temiz bir işçilik görüntüsü vermek ve danışanlarının halka karşı imajını koruyup kollamak adına kullanacağı yöntemler de bu tür uygulamalar oluyor.
McKinsey ve benzeri firmaların da finansman tekniği bakımından temiz bir işçilik görüntüsü vermek ve danışanlarının halka karşı imajını koruyup kollamak adına kullanacağı yöntemler de bu tür uygulamalar oluyor.

Yazımızın başlığı ilk etapta kulağa, 70’lerde ortalığı kasıp kavuran gişe canavarı “Yıldız Savaşları” üçlemesine, gözünü para hırsı bürümüş yapımcıların sinekten çıkarılacak yağa ayarlı hassas kapitalist kantarlarında tartılarak eklenen olmaz olasıca devam filmlerinden birisinin adı gibi gelebilir.  Her ne kadar durum bu değilse de bugünkü konumuz savaş, hırs, para, kapitalizm kavramları ve özellikle sinekten yağ çıkarma gayreti ile doğrudan ilintili. Ele alacağımız mesele en tehlikeli türden bir finansal risk; gizli türden. Üstelik son günlerde, McKinsey ekseninde son derece haklı ve anlaşılır nedenlerle geliştirilen onca farklı teorinin komplo sularına erişen boyutlarına gerek bırakmayacak gerçeklikte. Finans dünyasının hakikaten karanlık tarafına ait bir olguya değinmek istiyorum; bilanço dışı muhasebe.

Farkındayım; ilk telaffuz edildiğinde kulağa kamu maliyesi ders kitaplarının en sıkıcı bölümünün başlığı gibi geliyor. Ancak, tam aksine, çoğu zaman özünde heyecanlı ve elinizden bırakamayacağınız, “gerilim kasırgası” diye reklamı yapılan hava alanı romanlarının olay izleğini aratmayacak bir alandır bilanço dışı muhasebe. Nasıl olmasın ki; sonuçta halının altına süpürülmek istenen ve gerçek mali tabloların görünen yüzü “makyaj” kaldıramayacak kadar bozulduğunda gündeme gelen bir uygulamalar bütününden bahsediyoruz. McKinsey ve benzeri firmaların da finansman tekniği bakımından temiz bir işçilik görüntüsü vermek ve danışanlarının halka karşı imajını koruyup kollamak adına kullanacağı yöntemler de bu tür uygulamalar oluyor. Dilerseniz, malum firmanın adını iki kez kullanmanın ve Allah’ın hakkı üçüncü kereyi yazının sonuna saklamanın verdiği rahatlıkla, işbu bilanço dışı muhasebe kavramını karanlık tarafa geçiren finansal oyunların başlıcalarının neler olduğuna birlikte göz atalım:

Bilanço oyunların denilince adının anılmaması imkânsıza yakın olan Enron ile söze başlamak bu mevzunun vazgeçilmez girizgâhı olmaya daha uzun süre devam edecek gibi. Konunun meraklılarına hararetle izlemelerini tavsiye ettiğim “Enron: Odadaki En Zeki Adam” (“Enron: The Smartest Guy In The Room”) belgeselinde enine boyuna ele alınan “finansal haydutluk” türlerinin gölgesindeki “yaratıcı muhasebe” (!) ürünleri özünde çoğu zaman şu temel amacı gerçekleştirme arzusuna indirgenebiliyor: Sahte nakit akımları oluşturarak hayali kâr göstermek. Bu kötü niyetten beslenen karanlık gayenin edinilmesinde Enron’un başvurduğu bilanço dışı muhasebe yöntemleriyse gerçekten insanı hayrete düşürecek cinsten:

  • Henüz inşaatına başlanmamış enerji santrallerinin yirmi yıl sonrasına uzanan gelecek kârlarının dağıtılması ve bu işlemlerinin kayıtlarının SPV (Special Purpose Vehicle) denilen (Özel Amaçlı Araç/Kuruluş) yapılarda gizlenerek enerji anlaşmalarının olası kârlarının tahakkuk ettirilerek toplam kâra yansıtılması. Bu yapılırken elde edildiği kaydedilen paranın bilerek en az birkaç şirketin bilanço dışı varlıklarında “gezdirilerek” kaynak takibinin taammüden güçleştirilmesi.
  • Varlıklar/Borç oranını düşük göstererek borçlanmanın kaynak maliyetinin (faiz) düşük ve şirket itibarının yüksek tutulması için borçların bilanço dışı kalemlere “park edilmesi” (ifade bana ait değil, maalesef sorgulanmadığında fark edilmeyecek yaygın bir uygulamanın uluslar arası finansman camiasındaki gerçek adı).
  • İştirak, bağlı ortaklık, vb. şirketin ilişkili olduğu yapılara dair kamuya yapılması yasal olarak zorunlu olan bildirimlerden yine bilanço dışı varlıklara ilişkin istisnai hükümlerden yararlanılarak “kaçınılması”.
  • Kâr rakamlarının çifte kayıt yöntemiyle şişirilmesi; mesela holdinge bağlı bir şirketin kârının hem şirketin kendisi hem de holdingin bilançosunda ayrı ayrı gösterilmesini elverecek bilançoya dışı kayıtlara yer verilmesi,
  • Alacakların varlıkmış gibi kaydedilmesi,
  • Gerçekleşen maliyet hesabı yerine finansal mühendislik ürünü olduğu iddia edilen “piyasaya endeksli” (Mark to the Market) model ile maliyetlerin düşük, gelirlerin yüksek gösterilmesi.
  • Tek seferlik gelirlerin (büyük bir arsa/gayrimenkul satışı, tekil bir projenin kârı, vb) şirketin süreğen gelir kaynaklarından birisiymiş gibi her muhasebe döneminde kâra eklenmesi,
  • İçinde bulunulan dönemin giderlerinin bir sonraki muhasebe dönemine ötelenmesi,
  • Yukarıda değinilen ilk örnekteki durumu genelleştirerek sonraki dönemlere ait olası bütün gelirlerin öne alınarak kâra etki edecek biçimde kayıtlara alınması, gelir dönemi geldiğinde aynı gelirin tekrar kaydedilmesi,
  • Kanunen ayrılması zorunlu karşılıkların muhasebe oyunlarıyla bilanço dışına çıkarılıp “pişirilerek” tekrar bilançoya sokularak gelir rakamlarına “yedirilmesi.”
Kâr rakamlarının çifte kayıt yöntemiyle şişirilmesi; mesela holdinge bağlı bir şirketin kârının hem şirketin kendisi hem de holdingin bilançosunda ayrı ayrı gösterilmesini elverecek bilançoya dışı kayıtlara yer verilmesi,
Kâr rakamlarının çifte kayıt yöntemiyle şişirilmesi; mesela holdinge bağlı bir şirketin kârının hem şirketin kendisi hem de holdingin bilançosunda ayrı ayrı gösterilmesini elverecek bilançoya dışı kayıtlara yer verilmesi,

Kabul etmek lazım ki pek de sıkıcı konular değil, ne dersiniz? Kaldı ki burada bunların sadece küçük bir örneklemine yer verebilmiş bulunuyoruz. Peki, şirketleri, holdingleri ve hatta zaman zaman – hani olacak iş değil deriz ama – çarpık bir büyüme modelinin yakıtını tüketmenin verdiği telaşeyle bir ülkeyi yöneten hükümetleri bile böylesi yanıltıcı uygulamalara iten temel nedenler ne ola ki? Bu kök neden arayışının bizleri götüreceği temel başlıklar da şunlar; daha sağlıklı bir bilanço/kamu maliyesi görüntüsü ile amaçlanan hedefleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Daha yüksek miktarda, daha uzun vadeli, daha düşük maliyetli borçlanma imkânlarına ulaşmak veyahut eldeki borçlanma kanallarını korumak (mesela bir ülkenin kredi notunu yüksek tutma isteği),
  • Şirket değerlemesi sonucunda çıkacak rakamı olabildiğince yüksek göstermek (ki bir ülke için bu hala elinde kalan/özelleştirilmemiş kamu varlığı varsa bunların satışında daha da kritik bir itki haline dönüşebilir),
  • Hisse senedi fiyatını çekici kılmak (ülke içinse hazine bonolarını),
  • Yönetim kurulunda kalmak (Günün sonunda her hükümetin derdi gelecek seçimler değil de nedir? Tıpkı gerçek devlet adamlarının derdinin gelecek nesiller olması gibi…),

Karanlık taraftan dem vurarak başladığımız yazımızın tümden karamsar bir havaya bürünmesini şartların elverdiği ölçüde engellemek adına, bütün bu muhasebe ve finansman oyunlarının çıplak gözle de farkına varılabilecek belirtilerine değinerek devam etmek yerinde olacak sanki. İşte, bilanço ya da kamu maliyesi dışında bir “gölge sistem” ile yürütülen ve bir şirketin/ülkenin başını er ya da geç derde sokacak olan bu tür uygulamaların varlığına ilişkin belirtiler genellikle aşağıdaki türdendir:

  • Zayıf bir iç kontrol sisteminin varlığı: Şirketlerde teftiş kurullarının yönetim kuruluna değil de genel müdürlükteki herhangi bir birime bağlanması ve dolayısıyla bağımsızlık ve objektiflik ilkesinin ciddi ölçüde zedelenmesi. Bunun devletteki karşılığı denetleme kurullarının kaldırılması ya da Danıştay benzeri yapıların etkisizleştirilmesi olarak ifade edilebilir.
  • İddia edilen büyüme ile gerçekte olan arasında artık saklanamayacak boyutta bir farklılığın belirgin hale gelmesi. Şirketlerde bu durum; personel maaşlarının kredi ile/borçlanarak ancak ödenebildiği bir ortamda şirket hisselerinin borsada çok yüksek bir puandan işlem görmesi olarak baş gösterebilir. Devletlerdeyse; açıklanan enflasyon ile “sokağın enflasyonu” arasındaki farkın açılması, işsizlik rakamlarıyla atanamayan personel arasındaki uçurum gibi veriler bunun benzeri bir durumu ele verir.
  • Atama demişken, şirket yönetiminde kamuoyunun sorgulayacağı türden “nepotizm” (akraba kayırma) etkisiyle yapılmışa benzeyen yetki ve görevlendirmeler baş gösterir. Bunun yarattığı algı, olası bir panik ya da kriz anında şirket yönetiminden ayrılırken elde edilen varlıkları “aile içinde” korumak yönünde bir gayretin olduğudur. Bir devlette ise bu durum… Aynıdır, farklı bir örnek vermeye gerek olmadığını düşünüyorum açıkçası!
  • Kurumsal yapının karmaşıklaştırılması ile yetki ve sorumluluk alanlarının kargaşa içerisinde bırakılması ve sadece CEO’nun imzasıyla işlerin yürütülebildiği bir karar alma mekanizmasının oluşturulması. Benzetmek gibi olmasın ama bunun bir devletteki karşılığı olsa olsa tek adam rejimi olsa gerek…

Sözün özü; eninde sonunda öne konulacak bir bilançonun acı gerçeklerinden kaçmanın uzun vadede imkânı yoktur. McKinsey ya da benzeri bir danışmanlık firmasıyla çalışılsın ya da çalışılmasın; TL’yi “Te-Lâm” diye telaffuz eden İstanbul beyefendilerinin son örneklerinden eski(mez) bir üstadımızın ölümsüz deyimiyle; “ Kayda giren derde girer.”

 “ Kayda giren derde girer.”
“ Kayda giren derde girer.”
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları