Kıbrıs’ta Son Söz: Kim Söyleyecek? – I- – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______13.11.2017_______

Kıbrıs’ta Son Söz: Kim Söyleyecek? – I-

MİSAK Editörü

Milli Düşünce Merkezi ve Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi, Türkiye Barolar Birliği’nin katkısıyla 5 Ocak 2017 tarihinde İstanbul’da “Kıbrıs’ta Son Söz: Kim Söyleyecek?” başlıklı bir panel düzenledi. Açılış konuşmalarını Milli Düşünce Merkezi Genel Başkanı ve Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi Yürütme Kurulu Başkanı Sadi Somuncuoğlu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi E. Başkanı Hüsamettin Cindoruk yaptı. Panelin konuşmacıları 26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve E. Büyükelçi Şükrü Elekdağ idi.

26. Genel Kurmay Başkanı
İlker Başbuğ’un
paneldeki konuşmasının metnini sunuyoruz.

 

Büyük Millet Meclisinin Sayın Başkanı Hüsamettin Cindoruk ve değerli konuklar; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

71 km uzaklıktaki Türkiye mi yoksa 900 km uzaklıktaki Yunanistan mı?

Kıbrıs sorunu, Kıbrıs davası, elbette Türkiye’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin millî bir konusudur, millî bir davasıdır; bundan kimsenin en ufak şüphesi olmaması lazım. Millî davasıdır, çünkü Türkler bu adayı 400 yıldan fazla yönettiler. Herhalde tarihsel olarak Türklerden daha uzun süre bu adayı yöneten başka bir millet yok.

Tarihsel olarak, elbette Kıbrıs konusu Türkiye’nin millî davasıdır. Elbette coğrafya açısından bakarsanız, Kıbrıs Anadolu’nun devamıdır, Anadolu’nun parçasıdır. Coğrafyada Kıbrıs’ı elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin millî davası, millî sorunu yapıyor. Yani, Türkiye Cumhuriyeti 71 kilometrede olan bir adayla ilgilenmeyecek, 900 kilometrede olan bir devlet ilgilenecek. Yunanistan… Bu olur mu?!

Coğrafya elbette millî dava yapıyor. Elbette Türkiye’den giden Türkler yani,, şu anda Kıbrıslı Türkler var orada. O Kıbrıslı Türklerin güvenliği refahı geleceği elbette bizim sorunumuz, bizim davamız. Dolayısıyla Kıbrıs davası Türkiye Cumhuriyeti’nin millî davasıdır ve millî menfaatlerinde hayati öneme haizdir. Ancak özellikle içinde bulunduğumuz anlarda, bu gerçeklere rağmen Kıbrıs sorununun ne kamuoyunda ne medyada yeterli derecede yer alınmıyor olması, hakikaten çok düşündürücü ve düşündürücü olduğu kadar da üzücü. Çünkü bir noktada Türkiye’nin güvenliği, Türkiye’nin menfaatleri de bir noktada tartışılıyor ve konuşuluyor.

Ben sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Çünkü burada bu panelin ismi böyle isimlendirilmiş; son sözü kim söyleyecek? Elbette son sözü Türk Milleti söyleyecek. Elbette son sözü Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi söyleyecek.

Bu Kıbrıs davasının millî dava olmasının nedenlerinden bir tanesi de bildiğiniz gibi Türkiye’nin üç garantör devletten bir tanesi olmasıdır. Garantör devlet olarak da Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’a yönelik elbette sorumlulukları var.

Bir söz vardır; bu sözü hep kulaklarımızda tutmamızda yarar var. Deniyor ki “tarih ilerisini görmeyenler için çok acımasızdır”. Şimdi biz 5 Ocak 2017’deyiz ama “bugün neye karar vereceğiz, ileriye nasıl gideceğiz?” diye düşünürken veya tartışırken, ilk önce “geçmişte neler yaşandı, özellikle hangi hatalar yapıldı” bunları bir hatırlamak lazım. Çünkü eğer siz bunları hatırlamazsanız, geçmişte yaşadıklarınızı unutursanız, gelecekte atacağınız adımlarda yanlışlık yapma ihtimaliniz çok fazla.

Başvuracağımız tek rehber Mustafa Kemal Atatürk’tür!

Öncelikle geçmişe çok kısa olarak bir bakmamız lazım. Özellikle Kıbrıs konusunda ne zaman, ne hatalar yaptık? Bunları bilmek ve hatırlamak mecburiyetindeyiz. Kıbrıs konusu aslında elbette bir uluslararası dava yani, uluslararası bir sorun. Şimdi bakınız, uluslararası sorunlarda, daha kısaca söylememiz gerekirse, diplomaside yapılan hataların telafisi fevkalade zordur. Diplomasi öyle bir alan ki o alanda bir adım attınız ve bir hata yaptıysanız, bu hatadan sonradan dönmeniz hemen hemen imkânsızlaşıyor bazen. Maalesef diplomaside bugün yapılan hataların ne olduğunu da size neye bedel olacağını da o an pek anlamıyorsunuz.

Şimdi buradan ilk önce yine her zaman her yerde söylediğim gibi sıkıştığımız zaman bizim başvuracağımız tek rehber vardır, o da Mustafa Kemal Atatürk’tür demeliyim.

Bakınız, 1936 Montrö Antlaşması’nın öncesi günlerdeyiz. O anda o süreçte dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Başbakan İnönü’yle konuşur. Derler ki “artık bu Boğazlar konusunu –çünkü Lozan’da tam çözemedik- uluslararası platforma getirelim”. Dışişleri Bakanı Mustafa Kemal Atatürk’ün huzuruna çıkar, konuyu anlatır ve kendisinin bu konudaki emirlerini ve direktiflerini ister. Aynen Tevfik Rüştü Aras’ın hatıratından aktarıyorum.

Atatürk konuyu dinler. Dinledikten sonra Tevfik Rüştü Aras’a şunu söyler; “biz böyle bir adım attıktan sonra bir daha geri dönemeyiz”. O halde uluslararası ilişkilerde ilk adım atmanız kararı da çok önemli. Bir karar aldıktan sonra geri dönüşler fevkalade zor. Zaman alıyor ve bazen de imkânsız oluyor. “Biz böyle bir adım attıktan sonra bir daha geri dönemeyiz. Bu yüzden çok daha acı sonuçlar da doğabilir. Millet –buraya dikkat edelim, Tevfik Rüştü Aras’a diyor ki- o vakit senin kafanı koparır…” Bakın dış politikanın önemini daha nasıl izah edeceksiniz? Dışişleri Bakanına diyor ki “senin kafanı koparır, fakat faydası olmaz. Bunun için git tekrar düşün, eğer en küçük tereddüdün varsa bu teşebbüsünden bana bir daha bahsetme. Ben de seni böyle bir teklifte bulunmamış sayarım.”

Tevfik Rüştü Aras, İnönü’yle tekrar görüşür. Gelirler, bazı sualleri vardır Mustafa Kemal’in. Ona cevapları verdikten sonra ikinci görüşmede der ki “tamam sizin kanaatinizin kati olduğunu şimdi gördüm, benim görüşüme göre de Avrupa durumu böyle bir teşebbüs için müsaittir. Git keyfiyeti hükümete aç ve benim de uygun gördüğümü söyle ve bu işte behemehâl muvaffak olacağız.” Atatürk’ün zaten attığı her adımda muvaffak olmak yani,, başarı sağlamanın dışında ikinci alternatif hiçbir zaman yoktur. Montrö öncesi Tevfik Rüştü Aras’a bu söyledikleri çok önemli, dış politikanın ne kadar hassas olduğunu gösteriyor.

Şimdi haklı olarak sorabilirsiniz, Mustafa Kemal Atatürk şimdi kalksa 5 Ocak 2017’de, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikada geldiği noktaları görse, bugünkü Dışişleri veya bu konuda sorumlu olan Dışişleri bakanlarına, hükümetlere acaba ne derdi?

Kraliçe Victorya’dan ne istendi?

Kıbrıs konusunda yapılan bir-iki önemli hataya da değinmekte yarar var. Bakınız, Kıbrıs’ı Osmanlı İmparatorluğu nasıl İngiltere’ye verdi? İşte biliyorsunuz 93 Harbi veya 1877 Osmanlı Rus savaşı var. Savaşı kaybederiz, Ruslar Yeşilköy’e kadar gelirler. Dönemin padişahı Abdülhamit çaresiz kalır, İngiltere’ye müracaat eder. Kraliçe Victorya… Kraliçe Victorya’ya der ki “biz Ruslara karşı zor durumdayız bize yardım edin”. İngiltere yardım eder biliyorsunuz, sonra Yeşilköy Ayastefanos Antlaşması imzalanır. Fakat 3 Mayıs 1878’de Yeşilköy Antlaşması imzalanıyor, ondan neredeyse 20 gün sonra 30 Mayıs’ta İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir notayla şunu istiyor. Diyor ki “Osmanlı İmparatorluğu’na güvence verebilmem için yani,, benim size güvence verebilmem için -buraya da dikkat edelim- Anadolu ve Suriye kıyılarına yakın bir yere sahip olmam lazım; Anadolu ve Suriye kıyılarına yakın olan bir yer. Kıbrıs bu amaca uygundur ama ada yani, sizde kalacak, diplomaside böyle aldatmalar maalesef yanıltmalar da var. Esasında Osmanlı İmparatorluğu ile ilk imzalanan antlaşmada, adanın İngiltere’ye devri filan söz konusu değil. Diyor ki “ada sizde kalmaya devam edecek, sadece biz İngiltere olarak adayı kullanacağız. Hangi amaçlarla kullanacağız? Askeri amaçlarla kullanacağız, stratejik düşüncelerle kullanacağız”. Osmanlı İmparatorluğu bu şekilde adayı esasında 1879’da İngiltere’nin kullanımına veriyor. Bazı tarihçiler biliyorsunuz, yıllık 92 bin altın karşılığında da adanın kiralandığını da iddia ederler. Fakat önemli olan şu: bakın, hemen akabinde İstanbul’daki İngiliz büyükelçisi Londra’ya bir mesaj çekiyor. Hemen akabinde, üç gün sonra, 1878’de çekilmiş mesaj ama 2017 için de geçerli, önemli olan nokta bu. Diyor ki “Rumlar Türkleri her şeyden yoksun bırakmak ve adadan kovmak gayesiyle büyük çaba harcayacaklardır. Bütün Kıbrıs topraklarını elde etmek için her türlü sahtekârlığı yapacaklar ve böylece Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak isteyeceklerdir.” Söyleyen kim? İngiltere’nin İstanbul’daki büyükelçisi… Bu adam akıllı da bizde niye akıllı insanlar yetişmiyor onu da bir sormak lazım. Adam daha 1878’de, antlaşmanın yapılmasından iki gün sonra, neredeyse bugün neler olacağını, nelerin isteneceğini çok açık şekilde ifade etmiş.

Sonuçta biliyorsunuz Osmanlı İmparatorluğu 1 Kasım 1914’de Birinci Dünya Harbi’ne girer; dört gün sonra da İngiltere der ki “ben adayı tek taraflı olarak ilhak ettim”. Osmanlı İmparatorluğu ne yapacaktı? Tabii birinci dünya harbine girecekti, sadece ve sadece protestodan başka hiçbir şey yapamayacaktır; çünkü gücü yok. Tabii bu noktaya nasıl geldiniz? Bunların ayrı bir değerlendirilmesi lazım.

Şimdi İngiliz büyükelçisinin söylediği yıllar sonra, biraz süre geçecek, yıllar sonra hemen ortaya çıkacak. Bakın, ilk defa Rumlar Yunanlılar, Kıbrıs Adası’nın Yunanistan’a ilhak edilmesini ne zaman istediler biliyor musunuz? 1929’da istiyorlar ilk defa resmî olarak Kıbrıs Adası Yunanistan’a ilhak edilmesini. İstedikleri tarih 1929’dur. Tabii karşılanmaz ve adada ayaklanmalar başlar.

Ah Makarios ah!

Sonra biraz olaya kesit olarak bakarsak, 15 Ocak 1950’ye geleceğiz. Kıbrıs’ta kilise… Kilise de çok önemli bir rol oynuyor, onu da kabul etmemiz lazım. Kilise yani,, Kıbrıs’taki Ortodoks Kilisesi Yunanistan’la birleşmek için gayri resmî bir halk oylaması yaptırıyor 1950’de. Halk oylaması, tabii ki Yunanistan’a ilhak noktasına çıkar ve bunun akabinde de hemen Makarios Kıbrıs’ta Baş Piskopos olur.

Sayın Başkanım bahsettiler, bunlar olurken o anda Dışişleri Bakanı olan Necmettin Sadak’a sorarlar ne oluyor? Der ki “Kıbrıs meselesi diye bizim bir sorunumuz yoktur”. Sonra iktidar değişir biliyorsunuz. 21 Haziran 1950’de yine Dışişleri Bakanı olan Fuat Köprülü’ye sorarlar. O da der ki “Kıbrıs meselesi gibi bir meselemiz yoktur”. 1 Nisan 1955’de gizli EOKA teşkilatını kurar ve eylemlere başlar.

Bizim bunun karşıtı olan TMT’yi kurmamız için üç yıl geçecektir. Hep zaman kaybediyoruz, hep olayların gerisinden geliyoruz. Sonra adaya özerklik verelim, muhtariyet verelim, taksim olsun hep önerileri atılır. Türkiye genellikle baktığınız zaman, özerklik muhtariyet hele taksime hemen “evet” der. Fakat ne Rum tarafı ne Yunanistan tarafı hiçbir zaman ne özerkliğe ne muhtariyete ne taksime evet demiştir. Ta ki Makarios bağımsızlık fikrini atıncaya kadar. En sonunda biliyorsunuz Makarios bağımsızlık fikrini atar.

Sonra geliriz 63 Aralık’ına ve Kıbrıs’ta eylemler başlar. Tabii Ankara Hükümeti zor durumdadır. Kıbrıs’taki katliamları önleyemiyor. Çare ne? “NATO kuvveti gitsin” denildi. İngiltere önerir “NATO kuvveti gönderelim”, Yunanlılar ve Makarios der ki “hayır, biz NATO’yu istemeyiz.” “Ne istersiniz?”, “Birleşmiş Milletler Barış Gücünü” isteriz. Birleşmiş Milletler Barış Gücü konusu Birleşmiş Milletlere gelir. Toplantılar sürer. Şimdi orada bir 186 sayılı karar var. İşte bugün de başımızın belası olan bir karar, 186 sayılı karar; Güvenlik Konseyi’nden çıkan karar. Karar diyor ki 4. maddesinde; Kıbrıs’ta barış gücü kurulmasını tavsiye ederken, bunu “Kıbrıs Hükümeti’nin rızası alınmak kaydıyla” yani, 186 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı, Kıbrıs’ta yönetimin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak kabul eder ve bu karara maalesef biz de imza atarız. İşte bunu şimdi hâlâ, bakın 64’te çıkan bu Birleşmiş Milletler’in 186 sayılı kararını hâlâ bugün geri döndürmekte zorlanıyoruz. Her zaman karşımıza bu çıkıyor. Bakın diyorlar ki 186 sayılı kararda siz Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, Kıbrıs’ın devleti temsil eden devlet olarak kabul ettiniz. Çıkamıyoruz işin içinden.

Şimdi ikinci önemli nokta; bugün özellikle Kıbrıs Rum Kesiminin Kıbrıs Türk Kesimine karşı, toplumuna karşı onları güçlü kılan en büyük silah güç; maalesef ve maalesef Kıbrıs Rum tarafının AB’ye tam üye olmasıdır. Yani, bir de onun olmadığını düşünün. Yani, şu anda Kıbrıs Rum Kesiminin AB üyeliğinin gerçekleşmediğini düşünün. Belki şu anda karşılaşacağımız senaryo çok farklı olacaktı. Ama bugün Kıbrıs Rum Kesiminin AB’ye tam üye olması, maalesef ve maalesef zaten onlara en büyük güç vermektedir.

Peki, nasıl üye oldular? Bakın Haziran 1993, AB Komisyonu diyor ki “Kıbrıs’ın üyeliğini uygun buluyoruz” diye bir rapor veriyor. Şimdi geliyoruz 6 Mart 1995’e, kilit noktası; Türkiye AB Gümrük Birliği Antlaşması söz konusu, Türkiye çok ısrarlı. O Gümrük Birliği Antlaşması ki kanaatimize göre AB Türkiye Gümrük Birliği Antlaşması felaket kötü bir antlaşma, çok kötü bir antlaşma. Hatırlarsınız bir hafta evvel Başbakan dedi ki “bu Gümrük Birliği Antlaşması’nı mutlaka gözden geçirmemiz lazım” diye de bir ifadesi oldu biliyorsunuz.

Şimdi Türkiye 6 Mart 1955’te AB Türkiye Gümrük Birliği Antlaşması’nın onaylanması için âdeta Kıbrıs Rum Kesiminin AB ile tam üyelik görüşmelerine olur vermiştir, ışık vermiştir. Bunu gizleyemeyiz, yani, bu bir gerçektir. Çünkü 6 Mart 1995’de AB Türkiye Gümrük Birliği Antlaşması imzalanıyor, 17 Temmuz’da Kıbrıs ile AB arasında tam üyelik görüşmelerinin başlamasına onay veriliyor. 13 Aralık 1995’te de esasında Gümrük Birliği Antlaşması tam parlamentolarda kabul edilecektir. Hep emniyetli gidiyor.

Peki, Türkiye buna engel olabilir miydi? Olabilirdi. Elinizde kapı gibi senet var. Bunu ben söylemiyorum, bu işin uzmanlarına bakın, bütün şeylerine bakın ki Garanti Antlaşması’nın 1. maddesi diyor ki “Kıbrıs Cumhuriyeti ayrıca tümüyle veya bir bölümüyle herhangi bir devlet veya hiçbir şekilde siyasi ve ekonomik bütünleşmeye gidemez” diyor. Eğer yine bu konuda karşı görüşleriniz varsa, Millî Güvenlik Kurulunun Sayın Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel’in başkanlığında, Millî Güvenlik Kurulunun bu konuyla ilgili verdiği karara bakın. Yanlış olduğunu ifade etmiştir Millî Güvenlik Kurulu kararıyla. Tabii biz burada Türkiye’nin oluru olmadan aslında Kıbrıs Rum tarafının Avrupa Birliğine tam üye olması mümkün değildi. Garanti Antlaşması bize bu olanağı veriyordu, ama maalesef kullanamadık.

Peki, hiç başarı yok mu?    

Bunlar kanaatimce ana hatalar. Peki, hiç başarı yok mu? Yani, diplomaside, özellikle Kıbrıs ilişkisinde hiç başarı yok mu? Elbette başarılarımız da var. Başarılarımız dediğimiz zaman, tabii ki her şeyden evvel Zürih, Londra ve Lefkoşa Antlaşmaları neticesinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ve ortaya Garanti ve İttifak Antlaşmalarının çıkmasıdır.

Peki, bu büyük başarıdır, belki de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Montrö’den sonra dış politikada… Tabii önce Hatay var, sonra Montrö var belki ondan sonra üçüncü olarak ifade etmemiz gerekirse, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması Londra Zürih ve Lefkoşa Antlaşmalarıyla, elbette uluslararası ilişkilerde diplomaside Türkiye’nin bir başarısıdır, bir zaferidir. Peki, bu zaferin başarının mimarları kim? Onları da hatırlamamız lazım, unutmamamız lazım.

İki mimarı var. Bir, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu; iki Rauf Denktaş. Eğer o sürece detaylı olarak bakarsanız, gerçekten Fatin Rüştü Zorlu’nun bu Kıbrıs konusunda yaptığı mücadele takdire şayandır. Rauf Denktaş zaten söylemeye gerek yok, Kıbrıs dediğiniz zaman herhalde ilk aklımıza gelen isim Rauf Denktaş. Maalesef, ama tarih çok acımasız, böyle bir başarılı Dışişleri Bakanı’nı sonra bu ülke bu millet maalesef asacaktır. Bu da bir ayıbımızdır, büyük bir acıdır.

Pekâlâ, başarı başka ne derseniz; elbette 74 Kıbrıs Barış Harekâtını unutamayız. Peki, Kıbrıs Barış Harekâtının mimarı kim? Diplomaside bakarsanız, siyasi kanatta da bakarsanız Bülent Ecevit. Yani, Bülent Ecevit’in gerçekten Londra görüşmelerinde olsun, Kıbrıs Barış Harekâtı esnasındaki tutumu davranışı, tam millîdir ve Kıbrıs tarihine ismini elbette altın harflerle yazdırmıştır. Bunun da altını çizmemiz lazım.

Tabii ben de bir genç kurmay yüzbaşı olarak o dönemde Genelkurmay Karargâhında görevliydim Kıbrıs Barış Harekâtı esnasında. Dolayısıyla hem Bülent Ecevit’i rahmetli, hem de dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’ı yakinen tanımaya şahit oldum. Tabii elbette Bülent Ecevit ne kadar mimarıysa, bu işin ikinci mimarı da Türk Silahlı Kuvvetleridir ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin o dönemde komutanı olan Semih Sancar’ı da unutmamamız lazım.

Türkiye’nin denizlere açık bir ülke olması engellenmek isteniyor!

Biraz da Kıbrıs Adası’nın önemine değinelim. Şimdi elbette Kıbrıs Adası iki açıdan önemli; bir, Kıbrıslı Türklerin yani, kardeşlerimizin güvenliği, refahı, geleceği bizim sorumluluğumuzda. Birinci önemli nokta bu, ama Kıbrıs’ın önemi sadece buradan gelmiyor. Kıbrıs’ın Türkiye açısından da önemi var. Bazen bunları bazıları görmek istemiyorlar. Efendim nedir? İşte 70 kilometre, ne olacak, ne stratejik önem verecek? Bakınız Kıbrıs’ın önemini Türkiye’ye olan mesafesiyle değerlendirmeye kalkarsanız, büyük bir cehalet örneği verirsiniz. Yani, Kıbrıs’ın stratejik önemi 70 kilometrelik bir yakınlıkla değerlendirilemeyecek şekilde farklı bir boyuttadır.

Bakın yine değerli rahmetli Cumhurbaşkanlarımızdan Fahri Korutürk ne demiştir Kıbrıs’la ilgili hatırlayalım. Dedi ki “Kıbrıslının bütünüyle Türkiye’ye muhasım bir gücün kontrolüne geçmesi demek, Türkiye’nin denizlere açık bir ülke olmasının engellenmesidir.” Söyleyen kim? Fahri Korutürk, Deniz Kuvvetleri Komutanımız, sonra Cumhurbaşkanımız.

Şimdi bu aslında diğer bir anlamda, siz Kıbrıs’ı muhasım bir devlete… Yani, şimdi ne derseniz deyin, Kıbrıs’ta Kıbrıs Rum Kesimi hâkim olursa, bu Türkiye’ye çok dostane politika mı yürütecek? Böyle düşünürseniz çok yanılırsınız, mümkün değil. Hele onların istediği gibi, Yunanistan’a ilhak edilmesi –ki söz konusu olamaz- ama öyle bir şeyi düşünün. Orada size dostane bir politika izleyecek bir devlet mi olacak? Bu demektir ki Türkiye’nin Anadolu’ya hapsedilmesi demektir, bu kadar basit.

Tabii bir de şunları dikkate almamız lazım. Bakınız, Kıbrıs’ın Türkiye açısından önemi, Doğu Akdeniz’deki Türkiye’nin hak ve menfaatlerinin korunması açısından da fevkalade önemlidir; hem askeri boyutu var, hem ekonomik boyutu var. Ekonomik boyutu dediğiniz zaman, bakınız o bölgede bir Ekonomik Münhasır Sahalar konusu var, doğalgaz konuları var, biraz evvel de bahsedildi İsrail Kıbrıs Rum Kesimiyle beraber işbirliği yapıyor, devamlı şeyler yapıyor. Ama Türkiye’nin bu konuda ne yaptığını bilmiyoruz. Bir söz de çıkmıyor, karşı bir şey de çıkmıyor. Ama bunların acısını, bu sessizliğin acısını belki yıllar sonra hissedeceğiz ve anlayacağız.

Bir de bizim için çok önemli olan bir nokta var. Kıbrıs Adasının hele hele Yunanistan’ın kontrolüne girmesi demek, Türk-Yunan dengesinin ortadan kalkmasıdır. Yani, zaten Ege’de ciddi sorunlarımız var. Ege de ayrı bir konu, soru-cevaplarda olursa belki değinme şansına sahip olabiliriz. Bir de düşünün ki Kıbrıs’ın onların… Zaten ha Kıbrıs Rum yönetiminin kontrolünde olsun, ha Yunanistan’ın kontrolünde olsun. Aslında o ikisi aynı şey, fark etmiyor aynı amaçları aynı hedefleri olan toplumdan bahsediyoruz.

Dolayısıyla şu sözü her zaman söyledim, yine de söylüyorum. Kıbrıs sadece Kıbrıslı Türklerin meselesi değildir. Bazıları öyle zannediyorlar, Kıbrıs sadece Kıbrıslı Türklerin meselesi midir? Hayır, Kıbrıs sadece Kıbrıslı Türklerin meselesi değildir, Türkiye’nin güvenliği de söz konusudur. Dolayısıyla burada son söz her zaman Türk Milletinde ve Türk Parlamentosu’nda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde olmak mecburiyeti var.

Adil ve kalıcı çözüm nedir?

Çok kısa olarak, Kıbrıs’ta eğer gerçekten adil kalıcı bir çözüm isteniyorsa, bunun ana parametresinin neler olması lazım? Onlara da değinip, konuşmamı tamamlamak istiyorum.

Bir, iki eşit egemen halka ve devlete dayalı bir çözüm olması hayati öneme haiz. Buradan rahmetli Rauf Denktaş’ı tekrar yâd ediyorum, anıyorum hatırasını. Onun bu konular, üzerinde en hassasiyetle durduğu temel noktalardan bir tanesi buydu. Yani, Kıbrıs’ta eğer bir çözüm olacaksa, bu iki eşit egemen halka ve devlete dayalı bir çözüm olacak. Bu ne demek? Biraz karışık bir şey söylüyoruz belki ama bu şu demek. Eğer bir çözüm olduktan sonra çözüme ulaşılırsa, Kıbrıs’taki Türk Devleti’nin başkanı kurucu devleti olarak o yasaları o antlaşmaları imzalaması lazım ve sonra da mutlaka ve mutlaka o anlaşmaların ilk önce Kıbrıs’taki parlamentodan geçmesi ve kayda geçirilmesi lazım. Bu fevkalade önemli; çünkü neticede bir federal devlete gidiyorsunuz.

Biliyorsunuz genellikle federal devletler bağımsız devletleri kendi rızasıyla birleşmesiyle olur ve genellikle de federal devletler aynı zamanda istedikleri anda bu federal devletler ayrılma hakkına sahip olmaları lazım ama siz eğer bu anlaşmalarda kurucu devlet olarak, Kıbrıs’taki kurucu Türk devleti olarak var olduğunuzu bu anlaşmadan evvel bazı belgelere koyamazsanız ve bu anlaşma Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı gibi bir yapıya sahip olursa, geleceğiniz riske girer; bu fevkalade önemli olan hususlardan bir tanesi.

Garanti ve İttifak Antlaşmaları… Şimdi Garanti Antlaşmaları dediğiniz zaman, Garanti Antlaşması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini garanti altına alıyor. Yani, bu uluslararası ilişkilerde bir ülkenin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, siyasi bütünlüğü, güvenliği, anayasasının korunması, bir noktada.

Şimdi mevcut Garanti Antlaşması bize bu hakkı veriyor. Hatta 3. maddesi, Türkiye’nin gerektiği zaman tek başına bu amaçları sağlamak için adaya müdahalesine de yetki veriyor; bu çok önemli, Garanti Antlaşması. Peki, şu anda Garanti Antlaşmasıyla ilgili neler düşünülüyor? Onlara ben şu anda değinmeyeceğim, soru-cevaplar üzerinde bu konulara sorarsanız, şu anda nedir ortada, nasıl olması lazım? O bölüme bırakmak istiyorum.

İttifak Antlaşması unutuluyor. İttifak Antlaşmasıyla biz, orada Türk askerini bulunduruyoruz. İttifak Antlaşması kalkarsa Türk askerini tutamazsınız, Türk askerini Adada tutan uluslararası vesika İttifak Antlaşmasıdır ve Garanti ve İttifak Antlaşmaları aynı zamanda Kıbrıs Anayasası’nın, ekidir. Bunlar anayasal güce sahip Antlaşmalardan bahsediyoruz, fevkalade önemlidir.

AB’ye üyelik bir hayal mi?

Diğer önemli bir konu, AB müktesebatının uygulanması; şimdi bana sorarsanız Türkiye bir gün AB üyesi olacak mı? Ben Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olabileceğini hiç zannetmiyorum.

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olması gerçekten şu anda bir hayalden fazla ileri gidecek bir nokta değil. Veriler göstergeler, Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üye olmasını biraz çok hayalci bir noktaya götürdüğü kanaatindeyim. Şimdi Türkiye’nin AB üyesi olamayacağı bir ortamda, Yunanistan AB üyesi, Kıbrıs Rum Kesimi AB üyesi, bir de çözüm buldunuz çözüme evet dediniz. Şimdi burada eğer Kıbrıslı Türkleri Avrupa Birliği müktesebatına karşı koruyucu tedbirler almazsanız, bakın Avrupa Birliği müktesebatı kullanarak Kıbrıslı Rumlar Avrupa Birliği, Kıbrıs Türklerini çok yakın bir zamanda azınlık statüsüne getirir. Hiç bundan şüpheniz olmasın. Bu nedenle hep Türkiye bunun üzerinde ısrarla durmuştur. Demiştir ki Türkiye AB üyesi oluncaya kadar –ki olması bana göre çok zor- mutlaka bazı delegasyonların olması lazım ve bu delegasyonların da birincisi hukuk olması lazım; bu da çok önemli bir nokta.

Şimdi diğer son kritik noktalardan bir tanesi ki en önemli noktalardan bir tanesi, iki kesimliliğin korunması ve güçlendirilmesi: İki kesimliliğin korunması ve güçlendirilmesi denildiği zaman, sadece olaya lütfen nüfus açısından bakmayınız. Sadece nüfus değil, mülkiyet de önemli. Burada Birleşmiş Milletler kriterlerine göre sarih nüfus çoğunluğu kavramı var. Yani, sarih nüfus çoğunluğu şu: Yüzde 51’i bile sarih sayamazsınız, yani, yüzde 51’den daha yükseklerde olması lazım. Bu Birleşmiş Milletlerin bir parametresidir. Soru- cevaplarda sorulursa bu konulara daha detaylı gireriz. İki kesimliliğin korunması ve güçlendirilmesi için sarih olarak hem nüfus çoğunluğunu, hem de mülkiyet çoğunluğunu kendi yöneteceğiniz bölgede elinizde bulundurmanız mutlaka ve mutlaka zorunlu.

Şu andaki görüşmeler bu konuyu dinamitliyor. Şu andaki yürütülen görüşmelerdeki hususlar, iki kesimliliği ve bırakın güçlendirmeyi dinamitliyor. Detayına isterseniz sonra girelim.

Son konu toprak ve harita düzenlemesi: Şimdi toprak ve harita düzenlemesi denildiği zaman şu önemli, siz Garanti ve İttifak Antlaşmaları çerçevesinde güvenlik konusunda bir anlaşmaya varmadan… Bakın burasını tekrarlamak istiyorum. Garanti ve İttifak Antlaşmaları artık bu çerçevede güvenlik konularında bir anlaşmaya varmadan, ana prensiplerde anlaşmadan toprak konusunu tartışmaya girerseniz büyük hata yaparsınız, stratejik hata yaparsınız ki şu anda neredeyse yapılmak istenilen de bu. Bunun da detayına isterseniz soru-cevaplarda gireyim.

Dolayısıyla bize göre kalıcı ve adil bir barış istiyorsanız, bunun büyük ana parametreleri var. İki eşit egemen halka ve devlete dayalı bir çözümü mutlaka düşünmeniz lazım, Garanti ve İttifak Antlaşmalarının sulandırılmaması lazım. Bakın, Garanti Antlaşması kalabilir, ama sulandırılırsa berbat olur. Dolayısıyla Garanti ve İttifak Antlaşmalarını, onu da soru-cevaplara detayını bırakayım. AB müktesebatının birincil hukuk haline getirilmesi çok önemli, iki kesimliliğin korunması ve güçlendirilmesi çok önemli, toprak ve tabii ki harita düzenlemesi de önemli parametrelerden bir tanesi.

Türkiye İsviçre’de ne diyecek?

Türkiye’nin millî davası olan Kıbrıs konusu, önümüzdeki hafta İsviçre’de uluslararası bir platformda konuşulacak değerlendirilecek. Şimdi peki, bu konuda ben Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti’ndeki arkadaşlarla da konuştum, basına medyaya yansıyan bilgiler dışında resmî açıklamalar yok. Ne görüşülecek, ne yapılacak?

Şimdi o kadar önemli bir konu olan millî davada, ben Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin bu konuda neler düşündüğünü de duymadım. Bilmiyorum, belki ben duymamış olabilirim. Yani, bu İsviçre’de yapılacak görüşmelerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin görüşleri ne? Temel noktalara yönelik neler söylüyorlar, neler düşünüyorlar? Ben şahsen duymadım. Bilmiyorum duyanınız var mı? O zaman bu bir noktada bilinçli olarak yapılıyor. Bilgi verilmiyor topluma. Türkiye’ye de bilgi verilmiyor, Kuzey Kıbrıs’ta da bilgi verilmiyor; bu fevkalade önemli bir nokta.

Garanti ve İttifak Antlaşması ne kadar önemli?

Şimdi gelelim İsviçre’de yapılacak toplantılar bazında tehlikeli mayınlar nerede? Sayın Büyükelçim çok güzel değindi, ben de bu konulara ilişkin bir-iki değerlendirme yapmak istiyorum.

Şimdi tabii ilk önce en önemli olan konu, Garanti ve İttifak Antlaşmaları… Garanti ve İttifak Antlaşmaları üç devletin konusudur bir kere, bunu bir bilmemiz lazım, hatırlatmamız lazım bazılarına. Bu üç devlet kimdir? Türkiye, İngiltere, Yunanistan… Bu hal böyleyken, Sayın Akıncı basına çıkan açıklamalarından okuduğumuz, çünkü resmî bir açıklama yok. Bu Garanti ve İttifak Antlaşmalarıyla ilgili diyor ki iki husus da yanlıştır. Neymiş bu yanlış olan? Bir, sıfır asker, sıfır garanti düşüncesi de yanlıştır. Fakat noktası virgülü değişmez olduğu, yani, Garanti ve İttifak Antlaşmalarının noktasının ve virgülünün değişmez olduğu, biz bu konuları tartışmamız demek de yanlıştır. Sayın Akıncı bu konunun muhatabı sen değilsin, bir kere bunu bir açıkça ifade edelim. Bu Garanti ve İttifak Antlaşmaları Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkanının konusu değil. Bu konu Türkiye’nin ana konusu, bu konu Yunanistan’ın ana konusu, bu konu elbette İngiltere’nin ana konusudur.

Sayın Akıncı böyle konuşuyor, ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkililerinden bu konuya ilişkin bir cümle duymadım; bu fevkalade yanlış bir husus. Devam ediyor diyor ki efendim Yunanistan artık ben garantör olmayı düşünmüyorum, Kıbrıs Rum tarafı da garantilere ihtiyacı yokmuş, bizim var diyor. Yani, Kuzey Kıbrıs’ta bizim Türklerin ihtiyacı var. Yani, şunu getirmeye çalışıyor: Garanti anlaşmasını değiştirelim, maddelerini altüst edelim, Garanti ve İttifak Antlaşmaları sadece Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Türkleri kapsasın. Bu da fevkalade yanlış bir yaklaşımdır.

Diğer bir ifadesi, belirli sayıda asker kalsın. Evet, belirli sayıda asker kalsın, 15 yıl sonra ama 2033’te tekrar bunları gözden geçirelim. Garanti ve İttifak Antlaşmaları gerçekten Kıbrıs konusunun en önemli temel direklerinden birisidir. Buradan ben Sayın Akıncı’ya şunu söylüyorum, şunu ifade ediyorum. Bakınız, bu Garanti Antlaşmaları ve ittifak Antlaşmalarını eğer siz noktası ve virgülüyle bugün oynarsanız, yarın bu anlaşmalar biter ortadan kalkar. Bu kalkma durumunda da ne Kıbrıslı Türklerin güvenliği söz konusu olur, ne de bundan sonra neler olacağı söz konusu olur.

Buradan dolayısıyla şu çağrıyı özellikle yapmak istiyorum ben de. Bu Garanti ve İttifak Antlaşmalarıyla ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin nedir politikası, ne düşünüyorlar? Acaba Sayın Akıncı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ona söylediği bir düşünceyi mi aksettiriyor? Yoksa bu düşünce sadece Sayın Akıncı’ya mı ait? Bilmiyoruz, ama tekrar şunu ifade etmek lazım. Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nın noktasıyla virgülüyle oynarsanız, o antlaşmalar elinizden kayar gider ve Kıbrıs’ da kayar gider.

Bakın, Garanti ve İttifak Antlaşmaları her şeyin dışında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne tek taraflı olarak, tek başına Kıbrıs’a müdahale hakkını dahi veriyor bu Antlaşma. Siz bunu eğer müzakereye açarsanız, çok tehlikeli bir yolun başlangıcına gidersiniz.

Şimdi önümüzdeki hafta yapılacak toplantıların iki kademede olacağı düşünülüyor anladığımız kadarıyla. İlk önce iki toplum beraber olacaklar, sonra da bir konferans deniliyor, galiba 12 Ocak’ta yanılmıyorsam. 12 Ocak’taki bu toplantıya üç garantör devlet, artı iki toplum, bir de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeleri de katılacak gibi bir bilgi var. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış bilmiyorum. Bu da anlaşılması çok zor bir olay; yani, şimdi bu Garanti ve İttifak Antlaşmaları üç devletin konusu, bu konuların görüşüldüğü bir toplantıya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeleri niye katılıyor? Basit, sonuç ortada. Türkiye’ye baskı sağlamaktır, baskı unsuru olmaktır. Belki de orada önerecekleri çarelerden bir tanesi, işte biz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olarak karar veriyoruz veya size bu konuda söz ve destek veriyoruz. Belki Birleşmiş Milletler Barış Gücünü tamamen veya güçlendirerek orada bulundurulacak hal tarzları güdecekler.

Şimdi bu toplantının 9-10-11 Ocak’ta iki toplum arasında olması, sonra 12 Ocak’ta konferansa dönüşmesi ve bu konferansta özellikle güvenlik konularının ki bunlar Garanti ve İttifak Antlaşmalarının görüşülmesi tartışılması anlamına geliyor. Buna Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en üst seviyede katılmasını ki Sayın Şükrü Elekdağ ifade ettiler Sayın Büyükelçi. Çok doğrudur, ben de yüzde yüz katılıyorum, bu tuzaktır. Yani, bu İsviçre’de yapılacak toplantılar Kıbrıs konusunda bir tuzaktır. Sizi taviz vermeye, sizi zorlamaya gidiyor. Dolayısıyla bu özellikle 12 Ocak ve devamında yapılacak toplantılara Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en üst seviyede katılmasının da ben de doğru olmadığı kanaatini taşıyorum ve aynı kanaati paylaşıyorum.

Diğer önemli bir konu, bakınız toprak ve güvenlik konusu birbirinden ayrılmaz. Toprak ve güvenlik konusu dediğiniz zaman karşınıza Garanti ve İttifak Antlaşmaları çıkıyor. Şimdi anladığımız kadarıyla çelişkili ifadeler var. Fakat sanki 9-10 Ocak’ta, özellikle 11 Ocak’ta Türk tarafının, iki tarafın da toprakla ilgili düşüncelerini ve haritalarını sunacağı ifadeleri var. Şimdi siz Garanti ve İttifak Antlaşmalarını tartışmadan, tartışılması bile belki doğru değil, ama o konu görüşülmeden toprak konusuna girerseniz, haritalar konusuna girerseniz, bu da fevkalade stratejik bir hata olur, çok büyük yanlış olur. Orada zaten Türkiye devamlı taviz vermeye gidiyor. Annan planında 29,2’ye gelinmişti. Sonra bu zorlamalarla işte 30,8’e vesaireye çekildi. Şimdi bilgiler doğruysa, yine 29,2 ama Rum tarafı herhalde 28 üzerinde istedikleri şekilde bilgiler var ama burada önemli olan şu: Siz Garanti ve İttifak Antlaşmalarını noktasına virgülüne dokunmayacağının garantisini almadan, toprak konusunun tartışmasına girerseniz büyük hata yaparsınız. Burada önemli olan budur. Garanti ve İttifak Antlaşmalarını garantiye almadan, bozulmayacağını anlamadan görmeden toprak konusuna girer taviz verirseniz, burada çok büyük stratejik hata yaparsınız, çok yanlıştır.

 Dün Güzelyurt, bugün Karpaz!

Şimdi Güzelyurt hep tartışmada, Annan planında da tartışma konularından bir tanesiydi. Şimdi bir de Karpaz’ı çıkarttılar doğruysa, basından anladığımız. Karpaz niye çıktı? Nedeni çok açık, Doğu Akdeniz Suriye’ye böyle burun gibi uzanan bir parça. Acaba Karpaz’ın Rum tarafına verilmesini istemenin altında başka nedenler mi var? Onu da çok iyi düşünmek lazım.

Bu arada diyorlar ki Güzelyurt ve Karpaz’ı siz bize verin, biz bu bölgelerde size özel bölge federal bölgeler filan verelim. Bunlar aldatmacadır, bunlar sizi tamamen iki kesimliliğin yok edilmesine götürür.

Kıbrıslı Rumlar kuzeye gelirlerse…

Son olarak şuna da değinelim; iki kesimlilik çok önemli. Şimdi yine açık kaynak bilgilerine göre, Kıbrıslı Türklerin hâlihazırdaki nüfusu 220 bin civarında hesap ediliyor. İşte bunun yüzde 20’sine tekabül eden bir rakam da Kıbrıslı Rumların kuzeye gelmesi. Yani, bu da 44 bin civarında hemen hemen. Annan planında da aynıydı. Dolayısıyla bu bir noktada Annan planının bir devamı gibi gözüküyor. Şimdi bunun yanında, bu özellikle iki kesimlilikte geriye götüren, Annan planından bile –ki beğenmediğimiz- geriye götüren önemli bir nokta var. Bakınız, Annan planında bu yoktu. Annan planı daha doğrusu şöyleydi. Deniliyordu ki güneydeki Kıbrıslı Rumlar, işte bu 44 binin dışında sadece kuzeye geçici kalma ve tatil yapma nedeniyle gelebilir. Annan planında öyleydi. Şimdi ne deniliyor? Şimdi diyor ki sınırsız sayıda Kıbrıs’ın her yerine gelebilir, iş kurabilir, kalma hakkına sahip olabilir. Kalma hakkı, mülk sahibi olabilir.

Şimdi bazı aklı evveller diyorlar ki efendim ne olacak? İşte bu iş kurabilme kalma, mülkiyet edinme önemli değil, oy hakkı veremez. Yanlış! Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konuda kararı var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı diyor ki bireylerin yaşadıkları hizmet aldıkları bölgelerde, o hizmeti veren uygulayan otoritenin seçimlere katılma hakkı vardır. Siz bu Kıbrıslı Rumların kuzeye kalıcı şekilde gelmelerine, yani, kalma hakkı verirseniz, en kısa zamanda… Görülsün bu konu, bu çok önemli, Kuzey Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türkler azınlık durumuna düşer, hemen ertesi gün düşer. Annan planında bile güneyden gelecek Kıbrıslı Rumların kuzeye gelmesi yıllara sâriydi. Büyükelçi hatırlar, yıllara sâriydi. Şimdi bu plan ne diyor biliyor musunuz? Antlaşma imzalandı, ertesi gün bu 44 bin kişi hemen gelecek. Bu berbat bir şey; yani, özellikle iki kesimlilik, iki toplumluluğu siz öldürürsünüz, hele sınırsız sayıda gelirse. Bu söz konusu olamaz yani, bunun bence düşünülmesi bile fevkalade yanlış bir şeydir.

Cenevre’den çözüm çıkar mı?

Bir de bu görüşmelerde anladığımız şu var. Daha önce Kıbrıs görüşmeleri Birleşmiş Milletler’in kriterlerine göre yürütülüyordu. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, ama genelde bazı yine kriterler tespit edilmişti. Burada Sayın Rauf Denktaş’ın da çok büyük emeği var. Şimdi bunlardan bir tanesi mesela bu iki toplumluluk iki kesimlilikte, bölgelerde toplumların sarih nüfus ve mülkiyet çoğunluğuna sahip olmasıydı; bu fevkalade önemli bir konu.

Şimdi şeyi duyuyoruz, dört özgürlük. Dört özgürlük nedir? Avrupa Birliği Müktesebatı… Ne görüyoruz? Özel bölgeler olsun. Ne görüyoruz? Yasal ikamet olsun, kalma hakkı olsun. Yani, konu biraz Birleşmiş Milletler çerçevesinden Avrupa Birliği çerçevesine doğru kaydırılmaktadır.

Netice olarak şunu söylemek uygun olur. Bu Cenevre’de görüşülecek çözümün parametreleri ve bu parametreler sonucunda muhtemel çıkabilecek bir sonuca bakmak gerekirse, bir kere şunu hiç unutmayın. Sonuç Annan planından bile kötü. Bu çok net, Annan planından bile kötü bir çözümle karşı karşıyasınız. O günlerde hatırlayın 2004’te, Türkiye bu konularla yatıp kalkıyordu ve bu konulara olan hassasiyeti ortadaydı, şimdi hiç yok. Ama bu parametreler içindeki bir çözüm, ifade ettiğim gibi Annan planının sizi çok çok çok  gerilerine düşürüyor.

Netice olarak şu: Yunanistan Avrupa Birliği üyesi, Kıbrıs Rum tarafı Avrupa Birliği üyesi; eğer Kıbrıs Rum tarafı bir çözüme evet diyorsa, yine unutmayın o çözüm şudur. Kıbrıslı Türklerin en kısa zamanda azınlık statüsüne götürülme planıdır.

Teşekkür ederim.

SORULAR

Seçkin Ahmet ÇAKIR- Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü son sınıf öğrencisiyim. Öncelikle Sayın Feyzioğlu teşekkür ediyorum sözü bana verdiğiniz için Emekli Büyükelçim Elekdağ ve Emekli Genelkurmay Başkanım Sayın Başbuğ, sizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.

Sayın Elekdağ benim size bir sorum var ilk olarak. Annan planı geçmişte Kıbrıslı Türkler tarafından yüzde 65 veya yüzde 75 oranıyla kabul edilmişti. O tarihte kabul edilmesinin –ki daha ağır şartlar var şimdi- bu zamanda da böyle bir referanduma gidilse yine kabul edilir mi sizce? Bunu sormak istiyorum.

Diğer bir sorum Sayın Başbuğ’a olacak, emekli Genelkurmay Başkanımız Başbuğ, sizi tekrar sevgiyle selamlıyorum. Yaşamış olduğunuz süreçte o düzmece davalardaki duruşunuzdan bir adım olsun taviz vermediniz. Bunun için size ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Orada yapmış olduğunuz mücadelede, ben de bizzat katılma şansına sahip olmuştum. Yine olsa yine tabii ki de hep bütün Türk gençleri olarak geleceğiz, hiç endişeniz olmasın.

Benim size biraz konunun dışında olacak, ama başka bir sorum olacak. Bugün Türk Özel Kuvvetleri dönüştürülme çabası içerisinde. Bugün içerisindeki birçok komutanlar tasfiye ediliyor ve KPSS 50 puanla Türk Özel Kuvvetleri’ne girme şansı sağlanmaya başlandı. Şu anda başvurular alınmakta. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Şöyle yorumlar var; geçmişte Saddam’ın ikinci bir ordusu vardı Cumhuriyet Muhafızları diye. Bugün de Tayyip’in ikinci bir ordusu kurulması çabası içerisinde olunduğu söyleniyor. Buna katılıyor musunuz? Devletin en düşük yerlerine bile 50 puanla alınmıyor KPSS’yle, ama dünyanın en iyi ordusuna -hatta NATO’dan tescillenmiş bu- 50 puanla subay-astsubay alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Teşekkür ederim.

İlker BAŞBUĞ (Eski Genelkurmay Başkanı)- Şimdi 2004’te Annan planı sürecine dönersek, denilenlere katılıyorum. O dönemde özellikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti, bu Annan planının Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilmesi, evet oyu verilmesi yönünde büyük bir propaganda faaliyeti yürüttü, doğrudur.

Burada iki faktör var. Bunlardan bir tanesi, işte o süreçte Türkiye’nin AB ilişkileri, yani, görüşmeyle ilgili görüşmelerin alınması yönünde bir başlangıç tarihi alınması konusu vardı. O dönemlerde ve özellikle iktidar partisi için AB ilişkileri hayati öneme haizdi; bu bir etken bir faktör. Şimdi bu pek yok bu faktör, bir kere onu öyle görelim.

Ama esas önemli olan, belki de bunu kitapta yazdık, ama belki de ilk defa söylüyorum veya söyleyeceğim. 2004 Annan planı sürecinde, bizim Dışişleri Bakanlığımız çok riskli bir hareket tarzını kabul etti. Riskliydi, çok büyük riskliydi. Bence pek doğru değildi. Nedir o riskli hareket tarzı? Dediler ki veya değerlendirmeleri öyleydi, Rum tarafı hayır diyecek kesin. O halde biz evet diyelim ve bunun faydasını alalım. Bu tabii çok riskli bir hareket tarzı, ya aksi olursa? Bu da o özellikle 2004’te yüzde 65’e varan evet oyunun çıkmasında önemli bir faktördü. Dışişleri Bakanlığını hatırlar Sayın Büyükelçim de, oyun planı Kıbrıs Rum tarafının hayır diyeceği tezine veya hipotezine dayanıyordu. Bu riskli, ya olmazsa!

Dolayısıyla bu iki faktör bir noktada o yüzde 65’in alınmasında büyük etken oldu. Bugün bu faktörler yok ve ben de katılıyorum. Eğer bir çözüm olur da, bir referanduma giderse, ben kolay kolay Kıbrıslı Türklerin buna çoğunlukla evet diyeceğini pek düşünmüyorum, o şekilde değerlendirmiyorum.

İkinci sorunuza gelince, konu Kıbrıs’la ilgili değil, ama Kıbrıs kadar önemli bir konu. Çünkü Türkiye’nin bekasıyla ilgili bir konu ve hatta daha açık söyleyeyim, Kıbrıs’tan daha önemli bir konu. Ama Türkiye’de bu konunun önemini daha anlayanlar yok.

Mustafa Kemal Atatürk ne demiştir? “Bir ordunun kıymeti komuta heyetinin kıymetiyle ölçülür.” Yani, ordu demek komutan demek, komutan demek ne demek? Subay demek. Şimdi bu konu fevkalade önemli. Şimdi 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, burada da bir ironi mi dersiniz bir benzetme mi dersiniz? Bakın, Kıbrıs’ta 74’de Nicos Samson’un yaptığı darbe de 15 Temmuz’dur, Türkiye’de geçtiğimiz Temmuz ayında yaşanan darbe tarihi de aynı tarih. O da bilemiyorum, tarihin cilvesi.

Şimdi bu başarısız darbe girişiminden sonra OHAL ilan edildi ve OHAL kapsamında hükümet kanun hükmünde kararnameler çıkarttı. Kanun hükmünde kararnamelerin bir bölümü, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yapılanmasıyla ilgiliydi ki bu konulara yanılmıyorsam Türkiye’de ilk defa ben açık şekilde değindim. Hatırlarsınız, 1 Ağustos 2016 günü CNN’de yaptığımız programda bunlara değindim.

Şimdi çok konu var. Türk Silahlı Kuvvetleriyle ilgili birden fazla konu var. Ama üzülerek görüyorum ki kamuoyu da ve bu konuyla ilgili olan kişiler de o konuların içinde en önemli konunun daha hâlâ farkında değiller. Ben bunu 1 Ağustos’ta da söyledim, bu kitapta da son kitabımızda da var. Geçen gün yine bir televizyon programında da söyledim. Bakın, şimdi hep bazı güncel konulara veya kamuoyunda çok öne çıkan konuları önemsiyoruz, diğer üzerinde durulmayan konuların önemini bilmiyoruz. Tabii bunu da yetkili ve ilgili bilgili kişilerin kamuoyunun dikkatine sunması lazım.

Şimdi mesela bir GATA konusu. Tabii ki büyük yanlış, ama herkes bunu konuşuyor. Tamam, doğru GATA konusu. Bugün özellikle terörle mücadelede çok ciddi sorunlar var. Efendim işte Genelkurmay Kara Kuvvetleri Millî Savunma Bakanlığı arasındaki ilişkiler bu dönem… Fakat değerli dinleyiciler, burada esasında en önemli konu şu. En önemli konu bana sorarsanız ki ben bunu defalarca kamuoyuyla da paylaştım. Bu kanun hükmündeki kararnamelerle Millî Savunma Üniversitesi’nin kurulmasıdır. En önemli konu bana sorarsanız, hayatidir, Türkiye’nin bekasıyla ilgilidir ve açık söylüyorum Kıbrıs’tan daha önemli. Çünkü Türkiye’nin bekasına hayati tehdit alan bir konudur bu konu.

Sorsam burada bu Millî Savunma Üniversitesiyle ne yapılıyor? Ben çok net cevap alabileceğimi zannetmiyorum. Çünkü bu konu… Ben üç defa bu konuyu getirdim, ama hâlâ daha pek gündeme geldiği kanaatinde değilim. Bakın ne oluyor? Millî Savunma Üniversitesi kuruluyor. Millî Savunma Üniversitesi’nin başına bir rektör atanıyor. A olur, B-C olur, ben onun üzerinde durmuyorum. O rektör kime bağlı direkt olarak? Millî Savunma Bakanı’na bağlı. Peki, Millî Savunma Üniversitesi’nin altında neler var? Neler var biliyor musunuz? Kara Harp Okulu, Hava Harp Okulu, Deniz Harp Okulu. Subaylarınızı yetiştiriyorsunuz. Biraz evvel ne dedik? Bir ordu subaydır dedik. Şimdi Harp Okulları Millî Savunma Üniversitesinin altında. Ne var bunun altında başka? Kara Harp Akademisi, Deniz Harp Akademisi, Hava Harp Akademisi. Bu da Millî Savunma Üniversitesi’nin altında. Birisi subay yetiştirecek, kime? Kara Kuvvetlerine, Hava Kuvvetlerine, Deniz Kuvvetlerine. Öbürü ne yetiştirecek? Kurmay subay yetiştirecek, işte komuta heyeti diyoruz. Kime yetiştirecek? Kara Kuvvetleri, Deniz ve Hava Kuvvetlerine. Bu üniteler buraya bağlandı. Tarihsel üniteler bakın, Harp Okulu dediğiniz zaman 1834’de kurulan bir müesseseden bahsediyoruz. Kara Harp Akademileri dediğimiz zaman 1848’de kurulan bir tarihsel yapıdan bahsediyoruz.

Diyebilirsiniz ki nedir burada sorun? Sorun şu: Bu Harp Okulları ve Harp Akademileri üzerinde ne Kuvvet Komutanlarının, ne Genelkurmay Başkanının hiçbir yetkisi ve otoritesi yok. Bu dünyanın hiçbir yerinde olmaz. Ben bunu Amerika’ya da gittiğimde, orada özellikle Millî Savunma Üniversitesi’nde de konuştum, anlattım. Dediler, böyle mi? Böyle bir şey olmaz. Yani, dedim ki şimdi sizin West Point -Harp Okulu Amerikalıların-, bunu alalım West Point’i Kara Kuvvetlerinin filan Genelkurmay’a da bağlı olmasın, bir Bakan’a bağlı bir yere verelim. Mümkün değil dediler, böyle şey olmaz.

Bakın, bir Amerika’da bir de Türkiye’de istisnai bir durum var idi. Amerika’da devam ediyor. Türkiye’de de istisnaiydi. Kara Harp Okulu, bizde hep Kara Kuvvetleri Komutanına bağlıdır. Deniz ve Hava Harp Okulları eğitim komutanlıklarına bağlıdır; bu önemli.

Şimdi peki, nedir sonuç? Sorun çok doğru kardeşim, şimdi Kuvvet Komutanlarının, özellikle Kara Harp Okullarına giren öğrenciler üzerinde hiçbir yetkisi kontrol vesairesi yok, emir komuta zincirinin içinde değil. O Kara Harp Okulundaki veya Deniz-Hava Harp Okulundaki öğretim konusuna direkt müdahale etme durumu yok. Harp Akademileri’ de aynı şekilde, Kuvvet Komutanlıkları ve Genelkurmay tamamen zincir dışında bırakıldı.

Ben bunu geçen de söyledim bir yerde, televizyonda söyledim herhalde. Dedim ki dünyada bir örnek gösterin, Harp Okulunun, Kuvvet Komutanına bağlı olmadığı bir devlet gösterin. Biz de diyelim ki varmış peki, diyelim. Bu olmaz. Yani, şimdi siz bir kuvvete subay yetiştiriyorsunuz, ama diyorsunuz ki Kara Kuvvetleri Komutanına, sen bu subayların ne seçimine ne niteliğine karışma, eğitim öğretimine karışma, ben seçeyim oturayım eğiteyim sonra sana vereyim, ondan sonra sen bunu kullan. Bu benim uykularımı kaçıran konu ve burada bağırıyorum, açık söylüyorum. Ama kimse farkında değil bunun.

Eğer bu düzen değişmez ise, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin uzun vadede geleceğini göremezsiniz. Bu ne demektir? Bu coğrafyada bu orduyu yok ederseniz, Türkiye’yi yok edersiniz, beka sorunuyla ilgili bir konudur ve fevkalade yanlıştır. Burada çağırıyoruz bağırıyoruz, ama maalesef sesimize yankı olmuyor. Bu fırsatı verdiğin için özellikle ben teşekkür ediyorum, çünkü çok önemli bir konu.

Bakın şunu da söyledik.  Birisi 1834’de, birisi 1848’de kurulmuş, 2016 yılına kadar gelmiş kurumlar. Bu orduyla kimlerin sorunu oldu. Abdülhamit’in de oldu… Abdülhamit bile ne Harp Akademisini kapatmayı düşündü, ne Harp Okulunu kapatmayı düşündü. Böyle şey olur mu? Olmaz böyle şey.

Efendim hepinize teşekkür ediyorum.

 

Kaynak: Basa, N. (Ed.) (2017). Kıbrıs’ta Son Söz!.. Kim Söyleyecek?. Ankara: Türkiye Barolar Birliği Yayınları.

Yazarın MİSAK'taki yazıları