Kirada oturan bir sadrazam: Talat Paşa  |                                       Kirada oturan bir sadrazam: Talat Paşa  – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______15.05.2018_______

Kirada oturan bir sadrazam: Talat Paşa 

Aziz Bozatlı

Bu yazımızda “Balkan Bozgunu”ndan İstiklâl Harbi’mize kadar uzanan süreçte, bilinen ama üzerinde fazla durulmayan, Talat Paşa ve arkadaşlarının “tehcir” ve “Mübadele” uygulamaları ile İstiklâl Harbi’ne giden yolu açmasına dikkat çekerek, bu dönemin biraz daha anlaşılmasına katkı yapmak istiyorum.

Bilindiği gibi Balkan Bozgunu ile başlayan, yüzbinlerce insanımızın yoksul Anadolu’ya sığınması ile devam eden zor bir dönemde, Birinci Dünya Savaşına girdik. Mondros mütarekesi ile silahı bıraktık ve başta İstanbul olmak üzere, yurdumuzun birçok yeri işgal edildi. İstiklâl Harbi başladı ve 1922’de zaferle sonuçlandı.

Talat Paşa

1874 de Edirne’de doğdu. Baba tarafı Kırcaali yörüklerindendir. Anne tarafı Kayseri kökenlidir. Bir sorgu yargıcının oğludur. Askeri rüştiyeyi bitirdi, Fransızca öğrendi. Selanik hukuk mektebini yarıda bıraktı. Babası öldüğü için annesi ve ablasını geçindirmek için “Posta idaresi”nde memuriyete başladı. Jurnallenerek işten atıldı. Selanik özel Ticaret mektebinde müdürlük yaptı. 1912 Balkan savaşında Edirne’de gönüllü er olarak orduya katıldı. “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”nin kurucuları arasındadır.(Daha sonra Ahmet Rıza’nın “Terakki ve İttihat Cemiyeti” ile birleşerek “İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alacaktır.) I908’de İkinci Meşrutiyetin ilanı ile Edirne mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a katıldı. 1909 da Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinde içişleri bakanı, Sonraki Said Halim Paşa hükümetinde önce posta telgraf bakanı, sonra da içişleri bakanı oldu. Talat Bey, 4 Şubat 1917 de Paşa rütbesiyle sadrazamlığa atandı.

Buraya bir parantez açarak Talat Paşa’nın kişiliğini anlamamıza yardım edecek birkaç küçük anekdot vereceğim; Talat Paşa alçakgönüllü ve cesurdur. En büyük düşmanına bile açıktan, cepheden hücum eder. Yalan ve iftirayı düşmana karşı bile bir silah olarak kullanmaz. Çıkarcı değildir. Vatanı için ve Türklüğün yükselmesi uğruna her türlü özveriyi göze alacağı bilinir. Başbakan olduğunda sadaret konağına taşınmaz, Yerebatan’daki küçük kiralık evinde kalır. Kendine bir ev satın alması için Padişah’ın yardım (ihsan) teklifini kabul etmez. Evinden sefer tası ile getirdiği yemekleri yer. Ekmek sıkıntısı çekildiğinden, beyaz buğday unundan yapılmış ekmekler, sadece hastanelere verilmektedir. Halka da her türlü tahılın karışımı ile yapılan siyah, sert bir ekmek verilebilmektedir. Bir gün evine geldiğinde bir sepet beyaz ekmek görür; Eşi ekmeklerin askeri levazımat reisi İsmail Hakkı Paşa tarafından gönderildiğini söyler. Talat paşa; “Biz, ekmeğimizi mahallemizin fırınından vesikayla alıyoruz. Bu ekmeğe ihtiyacımız yok.” der ve geri gönderir. Nazırlığı sırasında da seyahatler için aldığı harcırahların harcadığından artan miktarını, “Ben hakkım olmayan parayı almam!” diyerek, iade etmiştir.

İşte bu cesur, mütevazı, dürüst ve halk adamı Talat, Selanik kahvelerinde ne ise, bakan ve başbakan olduğunda da aynı Talat’tır. Başbakan olduğunda kendisine mecburen verilen Paşa unvanından da “Kahvehanelere, halkımın arasına girmekten beni alıkoyar” düşüncesiyle hoşnut olmayacaktır.

Talat Paşa’nın Türklüğe ve Türk İstiklâl Harbi’ine giden sürece katkısını bilerek, ondan nefret eden dışarıda Batılılar, içeride Ermeniler ve Türk düşmanları, onun hakkındaki tezviratların da kaynağıdırlar. 1913-1916 dönemi ABD İstanbul Büyükelçisi Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nun öyküsü isimli kitabında Talat Paşa’dan söz ederken “Türk ve Müslüman olmadığını” yazabilmiştir. Ona, ilk memuriyetinin posta idaresi olduğunu ima ederek “Postacı Talat” veya Edirne’de doğuşuna izafeten “Çingene Talat” yakıştırması yapanlar, hep bu malum çevrelerdir.

Meclisi Mebusan üyesi arkadaşı Hüseyin Cahit Yalçın, “Bizim Talat” dediği arkadaşı için şöyle der; “İşte bu ‘Bizim Talat’ yavaş yavaş, sadece kendi saf ve samimi hizmetleri, yararlıkları sayesinde hepimizin Talat’ı oldu, memleketin Talat’ı oldu, vatanın Talat’ı oldu.” Tüm bu meziyetleri ile oluşan “Talat Karizması” onu, bünyesinde çok iyi yetişmiş ve iddialı insanların bulunduğu “İttihat ve Terakki”nin tartışılmaz lideri yapmıştır.

Yeniköy Antlaşması

Rus Çarı II Nikola Fransız Büyükelçisi Maurice Paleologue’a şöyle der; “Ermenistan’a ya muhtariyet verilecek ya da ilhak edeceğiz”. Böyle bir ortamda, Osmanlı Devleti ile Ermeniler arasında 8 Şubat 1914 tarihinde, Rusya’nın silahlı tehdidi altında Yeniköy Antlaşması imzalanarak, Ermenilerin şartlarının büyük bir kısmı karşılandı. Antlaşma, Başbakan Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında imzalandığı için bu adı almıştır.

Antlaşmaya göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya tam yetkili yabancı valiler atanması kabul edilmiştir. Bölge ikiye ayrılır; Erzurum, Sivas ve Trabzon’un genel müfettişliği, Hollandalı Westenek’e; Van, Bitlis, Harput ve Diyarbakır’ın genel müfettişliği ise Norveçli Nicolas Haft’a verilmiştir. Dolgun maaşları Osmanlı Devleti tarafından ödenecek bu müfettiş unvanlı “Sömürge Valileri(!)”, memur tayini, askere alınma, yargılama, nüfus sayımı gibi tüm devlet fonksiyonlarını üsleneceklerdir. Bunun anlamı, “Vilayet-İ Sitte” denilen bu vilayetlerde (Günümüz Türkiye’sinde yirmi yedi ilimizi kapsayan bir bölgeye tekabül etmektedir.) Ermenistan’ın kurulmasıdır.

28 Temmuz 1914 de Birinci Dünya savaşı başlayınca, Osmanlı hükümeti bu anlaşmayı yok saymıştır.

Yeniköy Antlaşması, İçişleri bakanı Talat Paşa’da şok etkisi yaratır. Birçok cephede girilen Birinci Dünya Savaşında, Yeniköy Antlaşması ile deyim yerindeyse kulağına kar suyu kaçan Ermeniler, nihai amaçlarına çok yaklaştıklarını düşünerek, hiç de rahat durmayacaklardı.

Bilinmeyen Anadolu

1883 te Harp Okulu komutanı olan ve uzun süre görev aldığı için de ülkemizi yakından tanıyan, Alman Goltz Paşa’nın, 1897 de Kahire’de Osmanlıca olarak yayınlanan bir makalesinden birkaç cümle;

“…Osmanlı devleti, ‘devlet-i muazzama’ olmayı aklından çıkarmalıdır… Anadolu vilayetlerinin maddi gelişmesine zihin yormalıdır… Başkent Konya veya Kayseri’ye alınmalıdır… Osmanlı’nın zaafı küçük olmasından değil, bilakis kuvvetine nispetle büyük olmasındandır…”

Alman generalin düşüncelerinin, sonraki yıllarda  Osmanlıcılık ve İslamcılık kavramlarının gerçek hayatta karşılıklarını kaybettiğini gören Talat Paşa ve Mustafa Kemal gibi birçok Türk aydınına da esin kaynağı olduğu bir gerçektir.

1913 Bab-ı Ali Darbesi, Balkan muhacirlerinin Osmanlı idaresine el koyması anlamını taşır. Sadece Ziya Gökalp Anadolu’dandır. Talat Paşa, bir iç toplantıda; “Bu milletin başına geçtik. Fakat Anadolu bizim için kapalı kutu, önce içini tanımamız, sonra da hizmet etmemiz lazım.” diyecektir.

Gökalp de bu kutuyu açmak üzere, Anadolu’ya arkadaşlarını araştırma yapmaya gönderdiğini söyler. Her bir yetkin araştırmacı, ayrı bir konuyu inceler. Türkler, Aleviler, Tahtacılar, Çepniler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler… vs incelenir.

Etnografik araştırmalar yapılıp, istatistikler çıkartılıp ve haritalar tanzim edilince görüldü ki; Doğu Anadolu’daki Ermeni nüfusu ile Batı Anadolu ve Trakya’daki Rum nüfusu, Anadolu’da bir Türk devletinin kurulmasını tehlikeye atacak yoğunlukta idi. Bu iki toplumun sosyal, kültürel ve ekonomik yönden Türklerden çok üstün olması, durumu zorlaştırıyordu. Daha da önemlisi ise, savaş halinde cephenin içten çökmesi kaçınılmaz gibi görünmektedir. Bir örnek vermek gerekirse; Altı vilayetteki toplam Müslüman nüfusu; 1.432.075 ve Ermeni nüfusu; 566.297’dir. Ermenilerin oranı; %31. Bunun sonucunda Gayri Türk ve Gayri Müslim nüfusun, Müslüman ve Türk nüfus içine % 10’u geçmeyecek şekilde dağıtılarak karıştırılması kararlaştırılmıştır.

Talat Paşa’nın kara kaplı defteri, tanzim edilen etnik haritalar ve 1915 nüfus sayım kayıtları, Türk unsurunun esas alındığı, dengeli bir dağılım için esas alınmıştır. Bu dengeli dağılım sonunda oluşan yeni harita, sekiz yıl sonra Lozan’da hayata geçirilen Türkiye Cumhuriyeti sınırları ile tıpa tıp örtüşmektedir.

İttihatçılar, Türk ulusunun oluşumu için sosyoloji bilimine sarılmışlardır denilebilir. Sosyolog Ziya Gökalp, 1911 deki makalesinde “siyasi inkılabı yaptık sıra toplumsal inkılabı hazırlamakta” demiştir. Sonuçta Türk ve Müslüman olmayan nüfus, Anadolu kıyılarından uzak Türk nüfus arasına %2-10 oranında yerleştirilmiştir

Ermeni Tehciri ve Yönetilmesi

24 Nisan 1915 de tehcir kararı alınmıştır. Bununla ilgili yüzlerce kitap yayınlandığı da bilinmektedir. Benim burada öne çıkarmak istediğim konu, Talat Paşa’nın tehciri yönetirken, savaş sonrasında Anadolu’da kurulabilecek imparatorluk bakiyesi bir Türk Devletinin oluşumunu kolaylaştırma düşüncesini daima dikkate aldığı keyfiyetidir. Tüm bu politikaları yürütürken yanındaki kurmayı Dr. Bahaeddin Şakir’dir. Donanımlı ve atak olan bu Erzurumlu doktor, Ermeni politikalarında genel belirleyicidir. Ama resmi kayıtlarda bölgedeki faaliyetleri görünmez. Talat, Enver ve Cemal Paşalara gerektiğinde şiddetle itiraz edebilen, çok önemli ve etkili bir kişilik olduğu için, Ermeniler tarafından cezalandırmada önceliği olan İttihatçılardandı. Berlin’de öldürüldü, Talat Paşa’nın yanına defnedildi.

Ermenilerin ayaklanabileceği 3 bölge tespit edilir; Erzurum, Adana-Maraş ve Van bölgeleri.

1915 Şubat sonunda Maraş Zeytun’da asker kaçaklarına yönelik bir operasyon başlar. Maraş ve Dörtyol’dan 4-6 bin kişi, Cemal Paşa tarafından Konya’ya sürülür. Dr. Reşit Galip, hatıralarında şöyle der; “Sevk olunan Ermenilerin hanelerinin derhal tahliye edilip, bahçe aralarında ve mezarlıklarda sürünen mültecilere (Batı Trakya, Makedonya ve Trablus’tan gelenlere) derhal teslim edilmesi gerekirdi.”

Gerek Anadolu’daki Ermeni nüfusu ve gerekse tehcir sonrasındaki kayıplar konusunda herkes farklı rakamlar verse de bu konuda en tarafsız kaynak olarak kabul edilen Prof. Guanter Lewy’nin “1915, Osmanlı Ermenilerine Ne Oldu?” kitabındaki rakamlara itibar etmenin uygun olacağını değerlendiriyorum. Buna göre; Ermenilerin Savaş öncesi nüfus 1.750.000 iken, tehcir sonrasında sağ kalanlar 1.108.000, Kayıplar ise, (ölen, yurt dışına giden, ihtida eden… vs) 642.000’dir. Kayıpların nüfusa oranı %37’dir.

Ermenilerin hepsi genelde sanatkâr olduklarından ekonomi için önemli unsurlardı. Bu nedenle Ağustos ayında Hükümet Gregoryenler dışındakileri tehcir kapsamından çıkardı.

5 Ocak 1916 da çıkarılan bir talimatname ile ülkede ne kadar Ermenice, Bulgarca, Rumca vilayet, kasaba, ilçe bucak, köy, dağ nehir vs ne kadar yer ismi varsa, hepsi Türkçeye çevrildi.

Rumların Mübadelesi

Rum patrikliğinin yaptığı sayıma göre Rum nüfus; 2.008.000’dir. Osmanlı kayıtlarına göre de, 1.729.738’dir. Dr. Nazım Bey Balkanlardaki göçün organizasyonu için bir dizi konferans verir ve beş kişilik bir komisyon kurar.

Egedeki Rumlar, olası bir savaşta orduyu arkadan vuracaktır. Bunun için Celal Bayar, Kuşcubaşı Eşref ve Pertev Paşa’dan kurulu komisyon, bir rapor hazırlar. Ayvalık’ta 120 bin Çanakkale’de 90 bin, İzmir’de 190 bin, aydında 80 bin, Urla-çeşmede 130 bin Rum vardır.

Dr. Nazım’ın 100 bin Türk’ü İzmir’e getirme projesi, 21 Mayıs 1914’de gerçekleşir. Gelen Türk muhacir sayısı 100.007’dir. Haziranda Çeşme’den 45 bin Rum gider. Foça’nın 1800 Rum hanesi bir hafta sonra boşalır. Bergama’dan 5-6 bin Rum Midilli’ye geçerler. Yunan kaynaklarının 125.960 kişinin göç ettiği kaydetmesi abartılı bile olsa, Batı Anadolu Rum çoğunluk karakterini kaybetmiştir.(Rumlara ilişkin veriler, “Fuat Dündar-Modern Türkiye’nin Şifresi (İletişim Yayınları-2010)”den alınmıştır.)

1912-1914 yıllarında gelen 297.737 muhacir, Aydın, Edirne, Bursa ve Balıkesir başta olmak üzere çeşitli vilayetlere, öncelikle de giden Rum ve Bulgarların arazilerine iskân edilirler.

Saraybosna’daki suikast ile dünya harbi patlar. Yunanistan’a gidecek her Rum, Almanların karşısında bir asker olacağı için O güne kadar gitmesi istenen Rumların 16-45 yaş grubu, Amele taburlarına alınarak kontrol altında tutulurlar.

Aynı dönem Ege’nin karşı yakasında Türkler zulme uğruyorlardı. Bu durum, Ege’nin Asya yakasındaki yöneticileri endişelendirir ve bazı tedbirler almaya zorlar.

İtalyanların Trablus’u, Yunanistan’ın Ege Adalarını işgalinin ardından, Rumlara karşı boykot uygulanmaya başlanır. Anadolu’daki Rumlar iaşe sıkıntısı içine düşerler.

Edirne’nin geri alınmasından sonra kaçan Rumların meslekleri tespit edilir ve aynı mesleklerden balkan göçmeni yerleştirilir.

Marmara bölgesindeki bir takım Rumlar da düşman gemilerine yardım ettikleri gerekçesi ile içerilere sevk edilirler. Tüm Rum nüfusuna, Ermenilere benzer bir uygulama yapılmasını Almanya engeller. Yunanlıların müttefikler safında yer alması umulmaktadır. Ancak Yunanistan savaşa katılınca Rumların iç bölgelere sevkine tekrar başlanır.

Selanik boşaltılınca Vali Nazım Paşa Aydın valisi olur, İzmir valisi ise Rahmi Bey’dir bunlar hep Türkçü insanlardır. Rahmi bey, İzmir vilayetine şu deklarasyonu yapar; “Ya Sakız ve Midilli Türkiye’ye geri verilir, ya da İzmir kıyı şeridindeki tüm Ortodokslar, Yunanlı olsun olmasın kovulacak ve mallarına el konulacaktır.”

İttihatçıların amacı Trakya ve Ege sahillerindeki Rum nüfusu, en az ekonomik kayıpla azaltmaktır. Neticede İki ülke ortak bir mübadele komisyonu kurar. 7 Temmuz 1914’de ilk toplantısını yapar. Adaların Yunanistan tarafından ilhakı İttihatçılar tarafında kabul edilmeyince, sürüncemede kalır. Savaş çıkınca, Venizelos mübadeleden vazgeçer. (Nasıl olsa Egenin tamamını alacaktır(!)) Kadük kalan bu mübadele projesi, İstiklâl Harbi’nin kazanılmasıyla, Cumhuriyet yönetimince hayata geçirilmiştir.

270 bin Müslüman ve 220 bin Rum-Bulgar’ın değişimi zordu. Gelen muhacirler yerli Rumlar kadar çalışkan ve tarımsal üretim açığını kapatabilecek vasıfta değillerdi. O yüzden Talat Paşa bunun zamana yayılması taraftarı idi. Rahmi Bey’in dediği gibi; “Türklerin geride kalan Rumlara dokunmadan önce, onlardan öğreneceği çok şey vardır.” Bu bağlamda Bursa’daki zeytin yetiştiriciliğini zordan kurtarmak için gönderilen Rumlardan bir kısmı geri getirilmiştir. Benzer şekilde 1916 da Urfa’dan gönderilen 2500 Ermeni şehirde baş gösteren ekonomik bunalım nedeniyle DeyriZor’dan geri getirilmiştir.

Osmanlının Rumlara karşı Ermenilerden daha gevşek bir tehcir uygulamasının diğer nedeni ise adalar sorunudur. Bu sorunu çözmek için İttihatçılar zaman zaman tehcir ve mübadeleyi gevşetmişlerdir.

Arnavutlar, Boşnaklar ve Kafkasya’dan gelen muhacirler için de benzer iskân politikası yürüten Talat Paşa’nın yaptığı bir başka demografik hamle, Anadolu’daki göçebelere yöneliktir. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın tehdidini perdelemek amacıyla, İslahiye, Çukurova, Kozan ve Gavurdağı’na 26 aşiret iskân edilmiştir.

“İstiklâl Harbi”nin Demografik Altyapısı Oluştu

2 Ağustos 1914 de İttihat ve Terakki’nin Almanya ile yaptığı gizli anlaşma ile savaşa girmesinin önemli nedenlerinden biri de, Ermenilere “Yeniköy Muahedesi” ile verilen muhtariyetin iptal edilmesi düşüncesidir.

Sonuç olarak denebilir ki Balkan kökenli İttihatçılar, Azınlığa düşmenin vatanı koruyamama sonucunu doğurduğunu, Balkan bozgununda yaşayarak görmüşlerdi. 600 bin kişi yollarda can vermişti. Anadolu’da bu trajediyi tekrar yaşamak istemiyorlardı.

Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılmasının ve coğrafyanın güvenilir unsurlarla tahkim edilmesinin, Talat Paşa ve arkadaşlarının “Türk Milliyetçiliği” projesinin önemli bir ayağıdır. Bu süreç; milliyetçi politikaların harita, etnografya ve topoğrafya üzerinde uygulandığı bir “Toplum mühendisliği” projesidir. Sonuçta İmparatorluk nüfusunun bileşimi değiştirilmiştir. Talat Paşa’nın haberleşme uzmanlığını kullanarak, şifreli mesajlarla bizzat yönettiği bir süreç, daha sonraki İstiklâl Harbi’mizin demografik alt yapısını oluşturan çok önemli bir hamledir. İstiklâl Harbi’mizin çok zor şartlarda, neredeyse ucu ucuna güçlükle kazanıldığı düşünülürse, Talat Paşa ve arkadaşlarının bu bilinçli uygulaması olmasaydı, kurtuluşumuzun zora gireceği ve hatta mümkün olamayacağı değerlendirilebilir.

Vatana Hizmet Cezasız Kalmadı

30 Ekim1918 de Mondros Mütarekesi imzalandı. Talat Paşa yurt dışına kaçmak taraftarı değildi. Ancak İngilizler ittihatçı avı başlatmışlardı. Can güvenlikleri yoktu. Talat Paşa istifa edip yurt dışına giderken, kendisinden sonra gelecek Başbakan’a; “Memleket ecnebi tesirinden azade kaldığı gün, ilk telgrafınızla yurda gelir, cezamızı çekeriz.” şeklinde özetlenecek bir mektup bıraktı.

Berlin’de Anadolu kurtuluş hareketinin başarısı için çalıştı. Mustafa Kemal ile ilişki kurdu. İngiliz yetkililerin kendisine yaptıkları “Sevr’i yürürlüğe koymak kaydıyla tekrar başbakanlığa getirilmesi” teklifini reddetti. Ancak “Sevr’den vazgeçerseniz, teklifinizi Ankara’ya götürürüm” dedi.

Atatürk de, 29 Şubat 1920’de Talât Paşa’ya yazdığı çok uzun bir mektupta, onu siyasi durum ve Türk İstiklâl Hareketi hakkında bilgilendiriyor ve şöyle diyordu: “Bir yıldan bu yana Avrupa’daki mesainiz memnuniyet vericidir. Aynı tarzda mesai sarfına devam etmek, daha faydalı neticeler verecektir.”

Talat Paşa ve Türk İstiklâl hareketinin önünü açan vatansever sıfatını gerçekten hak eden bu insanlar, emperyalist tetikçileri Ermeniler’in suikastlarına maruz kalmışlardır. Talat Paşa ve Dr. Bahaeddin Şakir Berlin’de, Cemal Paşa Tiflis’te, Sait Halim Paşa Roma’ da Ermeniler tarafından katledilmişlerdir. Önceki yıllarda kendilerine muhalif olan, Hürriyet ve İtilaf Partisi’nden Şerif Paşa’nın, Talat Paşa ve arkadaşlarının öldürülmesi için Ermeni çeteci İsteban Sabah Gülyan’a yirmi bin Frank verdiği düşünülürse, zaten bu insanların ülkelerinde de ölümle burun buruna yaşadıkları anlaşılacaktır. Talat Paşa’nın “Bana yatakta ölmek nasip olmayacaktır” öngörüsü, bu gerçeğin ifadesiydi. Ruhlar şad olsun. Vatan onlara minnettardır.