Klasik kaynaklar ve modern araştırmalar ışığında Farabî’nin etnik kökeni |                                       Klasik kaynaklar ve modern araştırmalar ışığında Farabî’nin etnik kökeni – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______16.04.2018_______

Klasik kaynaklar ve modern araştırmalar ışığında Farabî’nin etnik kökeni

İsmail Yakıt

İran meydanı boş bulup, Fars kültür çevresinden etkilenmiş veya Farsça birkaç risale yazmış veya İran’da bir müddet bulunmuş veya İran hakimiyeti altında yaşamış diye Türkistan’ın birçok alim ve filozofunu İranlı yapmaktan hiç çekinmemektedir. Maalesef Farabî de bundan nasibini almıştır. Hemen hemen bütün kaynakların ittifakıyla Türklüğü sabit olan Farabî’yi de İranlı göstermekten çekinmemişler, yayınlarda ve özelikle internet ortamında dünya kamuoyuna bunu kabule çalışmaktadırlar. Onun için biz de bu araştırmamızda kaynakları yeniden ele alıp onları doğru bir yoruma tabi tutarak ünlü filozofumuz Farabî’nin etnik kimliğini daha doğrusu Türklüğünü tespite çalışacağız. Önce Farabî’nin kısa bir biyografisini verelim. Onun ilmî şahsiyeti ve eserlerinden kısaca bahsettikten sonra Doğu ve Batı’da yapılan araştırmaları ele alalım.

Farabî kimdir?

Literatürde Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ el-Farabî et-Türkî olarak geçer. “Yardım babası” anlamına gelen Ebu Nasr künyesi, Muhammed (=Mehmet) adı, diğer Muhammed adı babası, Tarhan dedesi, Uzluğ ise dedesinin babasıdır. Farabî, coğrafî nisbe ve aynı Et-Türkî de mensubiyetini ifade eden lakabıdır. (İbn Hallikan, el-Kıftî vb.)
Batı’da Alpharabius Abunnasr gibi adlarla tanınan Farabî, Türkistan’ın Maveraünnehir bölgesinde bugünkü adıyla Otrar olan Farab kentinin Vesic kasabasında H. 259, M. 870 yılında bir kale kumandanının oğlu olarak dünyaya gelir. İlk öğrenimini küçük yaşta Vesic’te yapar. Kur’an’ı ve dinî bilgileri burada öğrenir. Sonra Farab’a gelir, burada fıkıh, tefsir ve hadis gibi bilimleri tahsil eder. Bu arada İran’a da gidip Farsça öğrenir. Daha sonra Bağdat’a gelir. Bağdat’ta hem Arapçasını ilerletir hem de ünlü Hıristiyan Nesturilerinden Ebu Bişr Matta bin Yunus’tan mantık dersleri alır. Ayrıca bilimsel seyahatlerde de bulunur. İbn Hallikan’a göre, Harran’a gitmiş orada Yuhanna bin Haylan’dan ortaçağın okutulan temel bilimlerinden olan Trivium(üçlü): Mantık, Belagat, Gramer; Quatrivium (dörtlü): Geometri, Aritmetik, Müzik, Astronomi’yi okur. Bağdat’ta ayrıca ünlü Arapça gramer bilgini Ebu Bekr Muhammed İbnü’s-Serrâc’dan, Arapça nahiv dersleri almış ve kendisi de ona Mantık dersleri vermiştir.

Bağdat’ta bulunduğu sırada müzik ve tasavvufa meyletmiştir. Bağdat’taki ardı arkası kesilmeyen sosyal ve siyasî çalkantılar devam ettiğinden Şam’a geçmiş ve bir müddet sonra da Halep’e gitmiştir. Orada Hükümdar Seyfuddevle Ebu’l-Hasan Ali b. Abdullah’ın izzet ve ikramına nail olmuş, onun verdiği yüksek ücreti kabul etmeyip, günde dört dirhemlik gelire razı olup fazlasını iade etmiştir. Farabî’nin hükümdarla muhabbetini Şiiliğe bağlayan Fransız yazar Henry Corbin’in dayandığı hiçbir delil ve kaynak yoktur. Farabî’yi İranlı göstermek için kendince bir bahane bulmuştur.

Farabî, tekrar Şam’a gelir ve oradan Mısır’a geçer. Bir sene kadar orada kaldıktan ve daha önce kaleme aldığı “Medinetu’l-Fâzıla” (Erdemli Şehir) adlı eserini yeniden düzenledikten sonra Şam’a avdet etmiştir. Farabî’nin vefatı konusunda kaynaklar ittifak halindedirler. Recep ayının bir Cuma günü seksen yaşlarında H.339/M.950 yılında Şam’da vefat ettiği bildirilmektedir. Cenaze namazına Seyfuddevle maiyetiyle iştirak etmiştir. Hatta bir rivayete göre namazını o kıldırmıştır. Naaşı Şam’daki Babu’s-Sagir Mezarlığına defnedilmiştir. Daha sonra mezarı türbe haline getirilmiştir.

Kaynaklar Farabî’nin Bağdat, Şam, Halep ve Mısır’da pek çok öğrenci yetiştirdiğini söyler. Bunların hepsi meşhur değildir. Ancak Yakubî mezhebine mensup Hıristiyan Mantıkçı Ebu Zekeriya Yahya bin Adî en meşhurlarındandır. Onun da öğrencisi Ebu Süleyman Sicistanî’dir. Sicistanî, hocası Ebu Zekeriya’dan daha meşhurdur.

Farabî’nin fiilen ders vermediği ama eserleriyle yetişmesine vesile olduğu çok ünlü bir filozof-hekim vardır: Eş-Şeyhurreis Ebu Ali İbn Sina. İbn Sina, Aristo’nun Metafiziğini, Arapça yapılan tercüme ve şerhlerden kırk kez okuduğunu ama hiç anlayamadığını, ancak Farabî’nin Aristo Metafiziğine yazdığı “A’razu Ma Ba’de’t-Tabia”sını okuyunca anladığını söyler. Daha sonra onun eserlerine yönelerek onun gibi İslam dünyasının rasyonalist filozoflarından biri olmuştur. Farabî gibi o da meşşaî (Aristocu) olmuştur. Hatta İbn Sina “El-Mübahasat” adlı bir eserinde Farabî için şu sözleri söyler: “Ebu Nasr el-Farabî’yi makamca büyütmek, bu sahada onun üstünlüğünü ortaya koymak gerekir. O, neredeyse bugüne kadar geçmiş hukemâ’nın en efdalı, en yücesi idi.” (İbn Sina, El-Mubahasat, s. 122.) (Krş. Aydın İ. H., Farabî’de Metafiz. s. 29)

Farabî’nin gerek İslam dünyasında ve gerekse Batı aleminde “El-Muallimu’s-Sani” (Hâce-i Sanî =İkinci üstad= Magistus Secondus) lakabını alması, onun Aristo (=Muallim-i- Evvel)’dan sonra beşeriyetin ikinci öğretmeni olmasını sağlayan bir görüşe göre, Mantık sahasındaki başarısıdır. Aristo’nun 6 kitaptan oluşan “Organon” adını verdiği mantık kitaplarına Porfiryus’un İslam dünyasında İsagoji olarak bilinen ve aslında Aristo mantığına Giriş (=Eisagocya) olan kitapla birlikte 7 adet mantık İslam dünyasına intikal etmiş durumdaydı. Farabî Mantığa retorik ve poetik (=şiir)’i de ilave ederek mantık kitaplarının sayısını 9’a çıkarmıştır. Böylece Mantık İslam dünyasında ve Batı’da 9 bölüm olarak tarihe geçmiştir. Farabî’yi Muallim-i sani yapan bir diğer eseri olan “et-Talimu’s-Sani”, günümüze intikal etmemiş, adı sadece kaynaklarda geçen ansiklopedik bir felsefî eseridir. Aristo’nun eserlerine denk bir muhtevada olduğu için ona bu eserinden dolayı “Muallim-i sani” denmiştir. Bu eseri İbn Sina’nın gördüğü, bilahare Sâmân oğulları dönemindeki kütüphane yangınında kaybolduğu kaynakların verdiği bilgi dâhilindedir.

Farabî’nin “Kitabu’l-Musiki’l-Kebîr” isimli musikiden bahseden önemli bir eseri vardır. Ayrıca tarafımdan tercüme edilen meşhur Hekim Galenos’a karşı Aristo tıbbını savunduğu “Er-Reddu Ala Câlinus” adlı eseri (Yakıt, Farabî Galenus’u Niçin Eleştirdi, Tıp Fels. s. 26-49) vardır. Farabî’nin hemen hemen bütün eserleri Türkçe’ye çevrilmiştir.

“İhsa’u’l-Ulum (İlimlerin Sayımı), Kitabu’l-Cem Beyne Re’yey el-Hakimeyn Eflatun el-İlahi ve Aristutalis (Eflatun ve Aristo’nun Görüşlerinin Uzlaştırılması), Kitabu Arâ’i Ehli Medineti’l-Fâzıla” (Erdemli Şehir Halkının Görüşleri Kitabı), Kitabu Siyaseti’l-Medeniyye” (Devlet Felsefesi Kitabı), K. Tahsilu’s-Sa’âde” (Mutluluğun Kazanılması) gibi.

Şimdi Farabî’nin kaynaklarda geçen ve onun kişiliğini yansıtan birkaç anekdottan da bahsedelim. Gerçi bazı Batılı yazarlar, Farabî’yi Türk gösteren kaynakları ret için, bu nevi anekdotları hayalî ve efsane olarak adlandırsalar da bu nevi anlatımlar o devirlerin üslûbu olduğundan, burada ele almamız gerekir.

Farabî’nin şahsiyeti ve yetenekleri

Prof. Dr. Nihat Keklik Hocam, İbn Halikan’ı kaynak göstererek Farabî’nin şahsiyeti hakkında bilgiler verir: Türk filozoflarından Farabî, onur ve karakter timsaliydi…Davet edildiği Halep Hamdanî Sarayında, kendisine gösterilen alelade bir yere oturtulmayı onuruna yedirmeyerek, bizzat sultanın yanına oturmuş ve bu hareketiyle önce sultanı kızdırmıştır. Fakat sonradan onun ne kadar mükemmel bir insan olduğu anlaşılmış ve saygı kazanmıştır. Öyle ki vefat ettiği zaman Farabî’nin cenaze namazını bizzat bu hükümdar yani Hamdanî sultanı Seyfüddevle kıldırmıştır. (Bkz. İbn Hallikan’dan naklen N. Keklik. Filoz. Özellik., s. 35)

Farabî geçimini sağlamak için bir müddet bostan bekçiliği yaptığı, fakir bir hayat sürdüğü, gece bekçilerinin fener ışığında çalıştığı, devlet büyüklerinden gelen maddî yardımları kabul etmediği, hatta, Hamdani hükümdarı Seyfüddevle’nin kendisine maaş bağlattığı ancak Farabî’nin bu maaşın sadece küçük bir kısmını (dört dirhem kadar) kabul ettiğini kaynaklar bize haber veriyor. (İbn Ebi Useybia, Uyun., 603-604; Krş. N. Keklik, Filoz. Özellik., s. 111)

Farabî’nin Musikiye ve lisan öğrenmeye olan yeteneği destanlaşan ifadelerle kaynaklarda yer alır. Bu konu da klasik kaynaklarımızdan en meşhuru diyebileceğimiz İbn Hallikan’ın eserinde şu şekilde anlatılır. Özetle tercüme edelim: “.. Bazı mecmualarda gördüm ki, bütün ilimlerde faziletini ispat etmiş bilginlerin toplandığı sultan Seyfüddevle’nin meclisine Farabî Türk kıyafetiyle kabul edilmiştir. Bu kıyafet Farabî’nin devamlı kıyafetidir. Seyfüddevle ona “Otursana” deyince Farabî “Bulunduğum yere mi, yoksa senin yerine mi?” dedi. Sultan “Bulunduğun (layık olduğun) yere” dedi. Farabî oradakilerin enselerine elleriyle basarak sultanın tahtına kadar geldi ve yanına oturup onu rahatsız etti ve hatta sultanı tahtından çıkardı. Sultan arkasındaki muhafızlara kendisinin ve onlarla çok az kimsenin bildiği gizli bir dille “Bu adam terbiyesizlik etti. Kendisine bazı şeyler soracağım, eğer cevap vermezse onu yakın.” dedi. Farabî ise sultana aynı dille “Ey sultan sabret, zira her şey sonucuna göredir” deyince, Seyfüddevle şaşırır: “Bu lisanı da iyi bilir misin?” dedi. Farabî, “Yetmişten fazla lisanı iyi bilirim” deyince sultanın yanında itibarı yükseldi. Mecliste diğer bilginleri tartışmalarda yendi. Hepsi sustu ve Farabî’nin söylediklerini not etmeye başladılar. Seyfüddevle diğerlerini uğurladıktan sonra Farabî’yle baş başa kalır ve yemek içmek konusunda Farabî’nin olumsuz cevabı üzerine “Musiki dinlemek ister misin?” diye sorar. Farabî “evet isterim” deyince, sultan sarayın musikişinaslarının getirtilmesini emreder. Her biri çeşitli oyunlarla musiki icra ederler. Farabî her birinde bir kusur bulur, “yanlış çalıyorsun” der. Seyfüddevle “Bu sanatı da bilir misin?” deyince, Farabî elbisesinin içinden bir nevi ud (lavta) çıkarıp onu icra etti. Toplantıda bulunanlar, çalınan parçanın güldürücü olması sebebiyle güldüler, sonra başka bir şey çaldı, bu sefer çalınan parça acıklı olduğu için herkes ağlamaya başladı. Nihayet son olarak başka bir şey çaldı. Çalınan parça uyku getirici olduğundan saraydaki kapıcı dahil herkes uyudu. Farabî de herkes uykudayken saraydan çıkıp gitti. (İbn Hallikan, Vefayat V/ 155-156; Krş Keklik, Filoz. Özellik, s. 88-89)

Klasik kaynaklardan İbn Hallikan’ın verdiği bu bilgiler Ortaçağ yazarlarının üslubunu yansıtmaktadır. Günümüz perspektifinden bakıldığında bir kimsenin yetmişten fazla dil bilmesi pek mümkün gözükmeyebilir. Olsa olsa bu yetmiş rakamı her halde lehçe ve ağızları içine almaktadır. Yahut, eskilerin “kesretten kinaye” dedikleri şeydir. Yani çokluk ifade eder. “Çok lisan bilirim” demektir. Farabi’nin musiki konusundaki yeteneğine ve her türlü müziği icra edebilecek bir kişi olduğunun en güzel anlatımı her halde böyle bir örnek olabilir. Günümüzde “on parmağında on hüner” tabiri gibi. Kaynakların bu ve benzeri söylemleri, Farabî’nin musikide ve lisan öğrenmede inanılmaz bir yeteneğe sahip olduğu şeklinde değerlendirilmelidir. Yoksa Batılı birkaç kişinin “hayalî ve efsane” demeleri onların olayları dönemleri içinde değerlendirme mantığından bî-haber olduklarını gösterir.

Klasik kaynaklar ışığında Farabî’nin kökeni

İbn Ebî Useybia (öl: 1270): Uyunu’l-Enbâ Fî Tabakati’l-Etibbâ (Tabiplerin Hayatları Hakkında Haberlerin Kaynakları): Şam Bölgesi tabiplerini anlatırken Ebu Nasr El-Farabî başlığı altında ele alır. Farabî’nin künyesini verirken dedesi ile büyük dedesi yer değiştirmiştir. Nitekim o şöyle demektedir. “Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Uzluğ bin Tarhan, Farab şehrindendir. O da Horasan bölgesinin Türk şehirlerinden bir şehirdir. Babası süvari birliğine mensup askerî bir komutan idi. (Ve huve fârisî’l-müntesib)..” (s. 603). Arapça’da fâris kelimesi atlı, süvari atlı birlik, binici, ata binmekte mâhir, at oynatmaya ehil vs. anlamına gelir. (Mütercim Asım, Kamus; İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab; M. Naci, Lugât-ı Nacî; Ş. Samî, Kamus-i Türkî, “fâris” maddesi) Dolayısıyla böyle tercüme etmek daha yerinde olur. Ayrıca müntesip kelimesi sonradan iştirak edilen hususlar için kullanılır. Nesep ve soy için kullanılmaz. Merhum H. Z. Ülken’e göre yazma eserlerin istinsahı (kopyası) elle çoğaltılırken sehven veya kasten Arapça sin harfine bir ya harfi ilavesi yapılmış. Veya orada bir ya harfi varmış gibi okunmuş Veya tab edilirken böyle bir harf konmuş olabilir. Kaynak, Farabî’nin hem Türkistanlı bir Türk şehrinden olduğunu söylüyor hem de İranlı olduğunu söylüyor, bu bir çelişkidir. Ayrıca dedeleri İran’da hiç kullanılmayan Uzluğ, Tarhan (=Tarkan) gibi Türk isimleri almış olsun. Bu mümkün değildir. Ayrıca kaynaklara göre Fâris, Basra ve Hürmüz körfezi arasındaki yerin adıdır ve buradan olanlara “fârisî” denir, lisanı, tarihi ve yeri itibariyle ehemmiyeti haiz olduğundan bütün İrana ıtlak olunmuştur Nitekim İklim-i Fâris veya Bahr-i Fâris denildiğinde Basra Körfezi anlaşılır. (Bkz. Ş. Samî, Kamusu’l-A’lâm, V/3322; aynı yazar, Kamûs-i Türkî, s. 976)

Arapçanın inceliklerine pek dikkat etmeyenler, babasını İranlı zannetmişlerdir. İbn Ebi Useybia aynı cümlenin içinde doğum yeri olan Farab’ın Horasan’ın bir Türk şehri ve dedelerinin isimlerinin Türk ismi olduğuna kesin vurgu yapmakta iken, bunu görmeyip Farabî’yi İranlı yapmalarının bilimsel etikle bağdaşır bir tarafı yoktur.

Doğum yeri olan Faryab, çay ve ırmak suyuyla sulanan yer anlamında olup Eski Horasan’da Belh’e yakın Türk şehri olduğu Farsça sözlüklerde bile yer almaktadır. (Z. Sükûn, Farsça-Türkçe Luğat, Gencine-i Güftar Ferhengi Ziya III/1404)
İbn Hallikan (öl: 1282): Vefeyâtu’l-A’yân (Meşhurların Ölümleri): Sekiz Ciltten ibaret olan bu eserin 5. Cildinin 153-157. sayfaları arasına “El-Farabî El-Feylesuf” başlığı altında Farabî’ye 706. sırada yer vermiştir. Önce künyesini daha sonra şöhretini vermiştir. Nitekim o şöyle demektedir: “Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tarhan bir Uzluğ el-Farabî, et-Türkî el-Hakîm el-meşhur. Mantık ve Musiki ve ilimlerin diğer alanlarında eserleri vardır. O, Müslüman filozofların en büyüğüdür. Hiçbir Müslüman filozof, ilim ve sanatta onun rütbesine erişememiştir…” (V/153). Onun künye ve lakabını en geniş şekilde veren kaynak İbn Hallikan’dır. Ancak dedesinin ismi Uzluğ iken her nasılsa Evzelağ şeklinde harekelenmiş. Bunun sonradan yapıldığı anlaşılıyor. Eski baskısında hareke yok. Böyle isim de zaten pek kulağa hoş gelmiyor. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Farabî ve onun olağanüstü yetenekleri konusunda en fazla bilgi veren kaynak budur.

İbnu’l-Kıftî (öl: 1248): İhbâru’l-Ulema bi Ahbâri’l-Hukemâ (Filozofların Haberlerini Alimlerin Bildirmesi): Kısa bir künye vererek Farabî’yi anlatır: “Muhammed bin Muhammed bin Tarhan Ebu Nasr el-Farabî. Maveraünnehir’de bulunan Türk şehirlerinden biri olan Farablı filozoftur. Savunmasız bir Müslüman filozoftur. Irak’a girdi, Bağdat’ı vatan edindi ve orada hikmet ilmini okudu…” (s. 182). Görüldüğü gibi künyesini ve Tarhan dedesine kadar ceddini vermiş. Farab’ın Maveraünnehir’de bir Türk şehri olduğuna vurgu yapmış.

İbn Nedîm (X. asır) El-Fihrist: Bu da onun künyesini ve kısa olarak baba ve dedesini veriyor. Nitekim diyor ki: “Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tarhan, aslen Horasan bölgesinden olan Faryâb(=Farâb)’lıdır. Mantık sanatının ve kadim ilimlerin öncülerindendir…” (s. 325). İbn Nedim’in, Farab şehrinin Faryâb olarak telaffuzundan da bahsettiği görülüyor. Onun Horasan’lı olduğunu öne çıkararak Türk yerleşim bölgesinin bir ferdi olduğuna vurgu yapmaktadır.

Beyhakî: Tetimme Sivânu’l-Hikme. MEB İslam Ansiklopedisinde Farabî maddesini yazan Abdülhak Adnan Adıvar, Beyhaki’nin, Farabî’nin kısa boylu, köse sakallı bir zat olduğunu rivayet ettiğini, çehre itibariyle Türklere benzediği ve her yere de Türk kıyafetiyle gittiğini yazdığını belirtir. (Ayrı basım, s. 3 ve 9-10)

Şemseddin Samî (öl: 1904): Arapça kaynakların yanı sıra bir de eski harflerle ve Osmanlı Türkçesiyle yazılmış bir kaynaktan da Farabî’nin etnik kökenini veren ifadelere bakalım. Nitekim Kamusu’l-A’lâm (Özel İsimler Ansiklopedisi) eserinde Şemseddin Samî de şöyle diyor: “Ebu Nasr Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ, İslam filozoflarından olup, Türk cinsiyetine mensup olduğu halde, Farab mıntıkasında doğmuş ve orada ilk öğrenimini tamamlayıp İran’ın bazı taraflarına giderek Farisî lisanını ve diğer birkaç lisan öğrenmiştir ve nihayet Bağdat’a dahil olup Arapça lisanı orada öğrenmiştir…” Ş. Samî Farabî’nin Bağdat’ta Arapçayı öğrendiğinden ziyade ilerlettiğini söylemek istiyor kanaatindeyiz. Zira kendi memleketinde yaptığı tahsilde dinî ilimleri öğrendiğini biliyoruz. Bunlar da o dönemde Arapçasız olmazdı.

Doğu’nun ve Batı’nın bütün araştırmacılarından Farabî hakkında çalışma yapanlar genellikle bu kaynakları kullanmışlardır. Kaldı ki bu kaynaklar onun bir Türk olduğu hususunda müttefiktirler. Buna rağmen modern bazı çalışmalarda Farabî’yi kasıtlı olarak İranlı gösterme ve onu Türk kimliğinden uzaklaştırma gayretleri gözükmektedir. Gerek internette ve gerekse basılı yayında görülen bu nevi iddialara bir göz atmamız gerekmektedir. Bunun için Farabî’yi İranlı gösterenlerle Türk gösteren modern çalışmaları ele almak istiyoruz.

Günümüzde Farabî’nin İranlı olduğunu iddia edenlerin görüşleri

Bu görüşler daha ziyade İranlı yazarlar ve onların yazılarını kaynak gösteren bazı Batılı yazarların iddiasıdır. Gerek ansiklopedilerde ve gerekse internet ortamında neşredilen konuyla ilgili yazılarda bu iddialar gözükür. Mesela Yunan asıllı Amerikalı Profesör Dimitri Gutas’a göre “…Farabî’nin etnik kökenini bulmaya çalışmak, bu konuda karar vermek için delil olmadığı için, yararsız bir çabadır.” (Encyclopedia İranica, Farabî Mad.) Bu ve bunun gibi ifadelerle, Farabi’nin Türklüğü konusunun bir önemi olmadığı, bunu araştırmanın yararsız bir çaba olduğu söylenerek önce şüphe oluşturulmaktadır.
Ayrıca, İbn Hallikan’ın kullandığı “et-Türkî” lakabını Farabî’nin kendisinin kullanmadığını ileri sürerek Türklüğünü reddeden Yunanlı Prof. Dimitri Gutas’ın, İbn Hallikan’ın izleyicisi Ebu el-Fida’yı okumadığı anlaşılıyor. Ebu el-Fida, İbn Hallikan’ın Farabî için kullandığı “et-Türkî” lakabını, sadece “o bir Türk idi”(ve kâne raculen turkiyyan) şeklinde tanımlamak için yazmıştır.

David C. Reisman: “…Bu biyografik olgular karanlıkta kalmış, önemli olmayan ayrıntılardır, ancak yine de ortaçağ biyografi yazarlarının yaptığı gibi hayali öykülerle bezenmiş abartmalara veya modern yazarların yaptığı gibi eserlerinin uydurma yorumlarından yola çıkarak Farabî’nin etnik kimliği ve dinsel aidiyetine ilişkin bir çekişmeye girilmesine karşı durmalıyız.” (Al-Farabî and the Phi.., s. 53, Ayrıca bkz. Vikipedi -Farabî)

Abiola İrele: “Farabî’nin kökeni kendi yaşadığı dönemde veya 950’deki ölümünden kısa bir süre sonra kimse tarafından kayda geçilmemiş olduğu için, onun etnik kökenine ve doğum yerine ilişkin kayıtların hepsi rivayetlere dayanmaktadır.” (Farabî, Oxford Ency., I/379)

Ayrıca, çağdaş yazarlar hep birbirinden alıntılar yaptığı için onun İranlı olduğunu ifade eden cümleler sarf ederler. Özellikle T. J. De Boer, İslam’da Felsefe Tarihi adlı kitabında şunları yazar: “Farabî’nin hayatı ve tahsili hakkında kat’i olarak pek fazla şey bilmiyoruz. Sakin tabiatlı, hayatını felsefe ve düşünceye vakfetmiş, meliklerin himayesinde yaşamış ve sonunda tasavvufa girmiş bir insandı. Babasının İranlı bir kumandan olduğu, kendisinin Türkistan’da Maveraünnehir’deki Farab vilayetinin Vesic kasabasında doğduğu söylenir.” (s. 75, Y. Kutluay terc.)

Majid Khadduri, İslam’da Adalet Kavramı adlı İngilizce eserinde Farabî’yi şu ifadelerle tanıtır: “Ebu’n-Nasr El-Farabî, 870 yılında Maveraünnehir’de küçük bir şehir olan Farab’da farklı ırklardan olan anne-babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Farsçayı ve Türkçeyi akıcı bir şekilde konuşmuş ve Bağdat’a gitmeden önce Arapça öğrenmiştir.” (s. 84)

Thomas F. Click, Müslüman Kalesinden Hıristiyan Şatosuna adlı İngilizce eserinde Farabî’yi İranlı bir filozof olarak gösterir. (s. 170)

Olivier Roy, Yeni Orta Asya: Milletlerin Doğuşu adlı İngilizce kitabında oldukça garip cümleler sarfeder: “Farabî, bugünkü Kazakistan’ın güneyinde dünyaya gelmiş, fakat Farsça konuşmuştur. Bunun temel sebebi o dönemde, o bölgede hiç Kazak olmamasıdır.” (s. 167) Bilmiyor ki Kazaklar bir Türk boyudur. O devirde Kazakistan olmasa bile Kazak vardır. Milletleri coğrafî statüye göre sınıflama alışkanlığının düştüğü yanlışlığa bakınız. Ne diyelim, cehaletin ilim adına yüz karası. Hâlbuki coğrafya statik, kavimler ise dinamiktir.

Bryan Bunch ve Alexanrder Hellemans, Bilim ve Teknoloji Tarihi adlı İngilizce eserde, Farabî’den “İranlı bir hoca” olarak bahsederler. (s. 108)

Clifford Sawhney’in Dünyanın Büyük Kahinleri ve Filozofları adlı İngilizce kitabındaki bilgiler yazarının ne kadar cahil olduğunu göstermeye kâfidir. Hiç bir kaynağa dayanmadan onun hem İran hem de Türk soyuna mensup olduğundan bahseder. Diyor ki: “Abu’n-Nasr el-Farabî olarak da bilinen Farabî, Farab yakınlarında Vesic adlı küçük bir köyde Türk bir anne babadan olmuştur. Anne babası İran soyundan gelir, ama ataları Türkistan’a göç etmişlerdir.” (s. 41)

Seyyed Hossein Nasr ve Mehdi Amin Razavi, İranda Felsefe Antolojisi C. I, Zedüştten Ömer Hayyam’a adlı İngilizce yazdıkları kitapta şunları söylemektedirler: “İbn Nedîm “El-Fihrist” adlı eserinde, Muhammed Şehrezuri “Tarihu’l-Hukemâ adlı eserinde, İbn Ebi Useybia ise “Tabakatu’l-Etibbâ adlı eserinde Farabî’nin Fars kökenli olduğunu yazar. Buna karşın İbn Hallikan “Vefâyâtu’l-A’yân” adlı eserinde Farabî’nin Türk kökenli olduğunu ileri sürer. Hangisi doğru olursa olsun, Farabî 870 yılında Horasan’ın Farab şehrinde doğmuş ve Fars kültürünün hâkim olduğu bir ortamda yetişmiştir.” (s. 134)

Seyyid Hüseyin Nasr’ın bu ifadelerinde bilgi hataları mevcuttur. İbn Nedim, Farabî’nin İranlı olduğunu söylemiyor. İbn Ebi Useybia da Fars kökenlidir demiyor. Şehrezuri’nin kitabını görmediğim için şimdilik bir şey demiyorum. Hüseyin Nasr, Farabî’yi tam İranlı yapamayınca “Hangisi doğru olursa olsun” diyerek onu sonunda İran kültürünün yetiştirdiği bir düşünür yapmaktan da geri kalmamıştır.

David Deming, Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji: Antik Dünya ve Klasik Uygarlık adlı İngilizce eserinde şöyle demektedir: “Ortaçağ Avrupa’sında Abunnaser olarak bilinen Farabî…(Eflatun’la Aristo’yu) bağdaştırmaya çalışan İranlı bir filozoftu.”
Bunlar gibi daha birçok Batılı yazar birbirinden alıntı yaparak Farabî’nin İranlı olduğu fikrini bir şekilde yaymaya çalışmaktadırlar. Görüldüğü gibi dayandıkları hiçbir kaynak yoktur ve iddiaları da bilimsel gerçeklere ters düşmektedir.

Günümüzde Farabî’nin Türklüğünü savunanların görüşleri

1934’te Paris’te Farabî üzerine bir doktora tezi hazırlayan Mısırlı bilim adamı merhum İbrahim Madkûr, “La Place d’Al-Farabî Dans l’Ecole Phylosophique Musulman” (İslam Felsefî Ekolünde Farabî’nin Yeri) adlı eserinde şunları söyler: “Farabî kendi otobiyografisini yazmamış ve el-Cürcanî’nin hocası İbn Sina hakkında yaptığı gibi, Farabî’nin talebelerinden hiçbiri onun hayat hikâyesini kaleme almamışlardır. Biyografik eserlerde hayatı yetersiz anlatılmıştır… Farabî hakkında bildiğimiz Maverünnehir’de Farab civarında Vesic köyünde yaklaşık H.258/M.870 yılında doğmuş olmasıdır. Eldeki yetersiz bilgilere rağmen onun ailesi, çocukluğu ve gençliğini biliyoruz. Nesep itibariyle Türk olduğuna inanılmakta, babasının bir askerî komutan olduğu, kendisinin de bir müddet kadılık yaptığı bilinmektedir…” (Paris, 1934)

Abdülhak Adnan Adıvar, Farabî Maddesinde (MEB. İslam Ansiklopedisi, ayrı basım, İstanbul, 1947) şunları söyler: Farabî’nin asla tereddüde ve nazarî münakaşalara düşülemeyecek bir kat’iyetle Türk ırkından olduğu, gerek üç ceddinin malum olması ve gerek türlü kaynaklardaki rivayetlere nazaran, Türkçe konuşup, ölümüne kadar Suriye ve belki de Mısır’da bile Türk kıyafeti ile gezmiş bulunması ve Tetimme Sivan el-Hikme’ye göre çehre itibariyle Türklere benzemesi ile sabittir.” (s. 3)

Hilmi Ziya Ülken, La Pensée de l’Islam (İslam Düşüncesi) ve daha bir çok kitabında Farabî’nin Türklüğünü vurgulamıştır. Özellikle Fransızca olarak kaleme aldığı kitabında ise, onu anlatırken etnik kökeni ile ilgili bilgiler vermektedir. Farabî’nin Türklüğünden bir şüphe edilmemesi gerektiğini belirten Ülken, İbn Ebi Useybia’daki “fârisî” kelimesindeki (ya) “i” harfinin sonradan ilave edildiğini söylemektedir. Yazmanın elle çoğaltılarak kopya edilmesi esnasında veya matbaada harfler dizilirken bu fazlalığın olabileceği ihtimali üzerinde durur. Aslı “fâris” olan bu kelime “atlı, süvari” demektir. Bu da babasının mesleğine ait bir kelimedir. Onun İranlı olduğunu belirtmez demektedir. H. Z. Ülken Hoca ayrıca, Farab’ın şimdiki Otrar şehrinin eski adı olduğunu, Türkistan’ın en zengin bölgelerinden birinin merkezi bulunduğunu söyledikten sonra şöyle devam eder: “Doğuda olduğu kadar Batıdaki bütün kaynakların hemen hemen hepsi Farabî’nin Türk orijinli olduğu konusunda hemfikirdirler. Quadri, Lacy O’leary, Dietrici, Carra de Vaux, Steinschneider, onun Türkistan menşe’li bir Türk olduğunu söylerler.” (s. 378-379 dn.)

Robert Hammond, Farabî Felsefesi ve Ortaçağ Düşüncesine Etkileri başlığıyla Türkçeye çevrilen kitabında şöyle demektedir: “El-Farabî, Muhammed İbn Tarhan Ebu Nasr El-Farabî, şimdiki Otrar olan Farab’da, dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru doğdu. Türk asıllı olmakla beraber, Hıristiyan filozof Yuhanna bin Haylan’ın özel dersleriyle felsefî öğrenim gördü. Daha sonra o zamanlar Grek felsefesinin merkezi olan Bağdat’a gitti…” (s. 3. Çev. G. Küken, U. Nutku)
Jaroslav Krejčí ve Anna Krejčová’nın Asya’nın ve Ortadoğu’nun Büyük Medeniyetleri adlı İngilizce eserlerinde “Maveraünnehirli Türk Farabî” ifadesi yer almaktadır. (s. 140)

Diane Collinson ve Robert Wilkinson, Doğulu 35 Filozof adlı İngilizce eserde “Farabî’nin Türk kökenli olduğu düşünülmektedir. Aile adı ve soyu onun Maveraünnehir’in Farab yöresinden olduğunu göstermektedir”
Hamid Naseem, Müslüman Felsefesi: Bilim ve Mistisizm adlı İngilizce eserinde “Farabî ilk Türk filozofu” ifadesini kullanır. (s. 78)

Ian Richard Netton, Farabî ve Ekolü adlı İngilizce eserde “Türkistan Farab’da Vesic köyünde, Türk kökenli askerî bir ailenin evladı olarak dünyaya gelmiştir” demektedir.

B.G. Gafurov, Orta Asya: Tarih Öncesinden Modern Öncesi Zamanlara adlı İngilizce eserindeki “Farabî’nin yurdu, Seyhun ırmağının kıyısına kurulu olan Farab kentidir ve Türk bir askeri komutanın oğludur” (s. 124) ifadesi dikkat çekmektedir.

Şu halde Batılı yazarlardan bazıları klasik kaynaklara sadık kalmışlar ve onları doğru yorumlayabilmişlerdir.

Görüşlerin karşılaştırılması

Biyografik eserlerdeki görüşlerin ve anlatımların karanlıkta kalması veya hayalî öykülerle bezenmesi o devrin yazarlarının anlatım üslûbundan kaynaklanır. Eğer bunları bugünkü perspektif içinde ele alır ve bugünün anlayışıyla bakarsak doğruyu göremeyiz. Zira ilk çağın ve ortaçağın bütün yazarları hem Doğuda hem de Batı’da kişileri ve olayları benzer üslûplarla anlatmışlardır. Mesela Diyojen Laertius, M.S. II Asır’da yaşamış ama M.Ö. 4. 5. asırlarda yaşamış filozofları abartılı hikâye ve anekdotlarla dolu üslûpla anlatır. Şimdi bu filozoflar hakkında hem zamanında yazılmamış biyografik kaynak değil, hem de hayalî hikâyelerle bezenmiş diyerek Laertius’un eserini ve içeriğini mi reddeceğiz? Elbette kaynakların otantisitesi önemlidir ama kaynakların yazıldığı dönemin imkânları ve yazarlarının üslûbu dikkate alınmalıdır. O üslubun arkasında yatan gerçekleri ortaya çıkarmak bilim adamlarının işi olmalıdır. Yoksa bugünün mantığı ile maziye bakarsak bütün bildiklerimizden şüphe etmek zorunda kalırız. Bu ise insanları septisizme götürür. Salt bir septisizm, sağlıklı düşünen beyinler için zararlıdır. Geçmişin doğru bazı tespitleri üzerine bilgilerimizi temellendirmek zorundayız.

Farabî’nin İranlı olduğunu iddia edenlerin en önemli kaynağı İbn Ebi Useybia’nın “Uyunu’l-Enba Fi Tabakati’l-Etibbâ” adlı biyografik eseridir. Bu eserde Arapça olarak babasının İranlılara ait bir kalede komutan olduğu ifadesiyle tercüme edilmektedir. Halbuki Merhum Hocam Ord. Prof. H. Z. Ülken’in de işaret ettiği gibi, metinde geçen “fâris” kelimesi aslında Arapça süvari, yani atlı birliklere ait, binici anlamına gelir. Metinde komutan ifadesi de geçtiğinden onu süvari birliğine mensup bir komutan olarak değerlendirmek gerekir. Orijinal yazma eserdeki ifade istinsah (kopya) edilirken “fâris” kelimesinin sonuna bir “ya” (î) harfi ilave edilmiş olabilir. Böylece “fârisî=İranlı” şeklinde basılmıştır.” (Ülken, La Pensée, s. 379 dn.)

Ancak Uyunu’l-Enbâ’daki bu ifadeyi maalesef Batılı ve İranlı yazarlardan bazıları “babası İranlı” olarak anlamıştır. Bu yanlış anlaşılma Farabî’yi İranlı olarak gösterenlerin kaynağı haline gelmiştir. Orada geçen “müntesip” kelimesinin asla veya nesebe ilişkin bir kelime olmadığı açıktır. Çünkü Arapçada etnik kökeni ifade için “müntesip” kelimesi kullanılmaz. Müntesip, sonradan dahil olunan, sonradan girilen, intisap edilen, iştirak edilen hususlar için kullanılır. Etnik köken veya milliyet konusu, “Asluhu”, “nesebuhu”, “cinsiyyuhu” veya “cinsiyu’t-Türkî”, “cinsiyyu’l-Fârisî” gibi deyimlerle ifade edilir. İbn Ebi Useybia, zaten Farabî’nin Horasan bölgesinin Türk şehirlerinden Farab’da doğduğunu, dilinin Türkçe olduğunu özellikle belirtir.

Farabî’nin Türk olduğunun en belirgin delillerinin başında dedesinin ve dedesinin babasının İranlılar tarafından kullanılmayan Orta Asya Türk isimlerini taşımasıdır. Dedesinin adı Tarhan’dır. Onun da babası Uzluğ’dur. Gerçi kaynak tahrifçileri bu ismi anlayamadıklarından hiçbir ciddi anlam ifade etmeyen “Evzalığ” şeklinde okumuşlar ve matbu nüshaları da böyle harekelemiştir. Aslının “Uzluğ” ve bunun da bir şahıs ismi olduğu açıktır.

Doğum yeri, bölge itibariyle Horasan’ın Maveraünnehir’in Farab (=Otrar) kentinin Vesic bölgesi, tarih boyunca Türk bölgesi olarak kalmıştır. Buraya yakın olan ve “Oksus” denen harabede balçık surlarla çevrili bir kale kalıntısı vardır. Yapılan arkeolojik araştırmalarda Batı-Türk ve Karluk devri kalıntıları vardır. (Makdisi, Ahsenu’t-Takvim, I/ 273-274; Barthold, Türkestan Down.., s. 177)

Türklerin hakimiyetinde ve Türklerin anayurdu olan Orta Asya’da Farslıların hükümran olduğunu gösteren ciddi bir argüman, bir belge yoktur. Eğer Sâmânîler’den bahsediliyorsa onların Türk hükümdarlar tarafından yönetildiğine dair ciddi araştırmalar vardır. Özelikle Osmanlı tarihçisi Muslihiddin Larî, “Câmi’u’t-Tevârih”den naklen Şemseddin Günaltay bu konu üzerinde çok durmuş bir tarihçimizdir. Onun Belleten’de çıkan araştırması bu hususta önemli bir kaynaktır. (Ş. Günaltay, İsl. Dün. İnhit., Belleten, S. 5-6, s. 73-88)

Farabî’nin her gittiği yere Türk kıyafetiyle gittiği, Türklere ait külah ve “ğaba” (kaftan) adlı giysiyi ömür boyu giydiği kaynakların ittifakıyla sabittir. Bundan dolayı da “Türk filozofu” lakabını almış olması onun Türklüğünün bir başka kanıtıdır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, İranlı ve Batılı bazı yazarların çarpıtmaları bir yana bırakılırsa, Farabî hemen hemen bütün kaynakların müşterek ifadesiyle bir Türk’tür. Türk kimliğini ölünceye kadar da muhafaza etmiştir.