Kozanköy açıklaması (1) – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______16.10.2018_______

    Kozanköy açıklaması (1)

MİSAK Editörü

Bu yazı, Türk Mücahitleri Derneği Genel Merkezi’nin
Kozanköy’de yaşanan olayın yol açabileceği
ciddi sıkıntı ve zorluklara dikkat çekmek amacıyla
alanlarında uzman değerli hukukçu ve deneyimli siyaset adamlarının yaptığı
çalışmalar sonucu ortaya çıkan değerlendirme  raporundan alınmıştır.

Kozanköy’de yaşanan olay

Kıbrıslı bir Rum’un Kozanköy’e yerleşme girişimi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC’de) gerilime ve siyasi tartışmalara yol açtı. Bu girişim bazı yazarların iddia ettiği gibi barışa giden yolda ilk adım mı olacaktır? Yoksa Kıbrıs Türk halkının yok olmasına neden olacak bir başlangıç mı?  Bu soruları açıkça ve herhangi bir hataya düşmeden yanıtlamamız gerekmektedir.

Kozanköy, KKTC’de Beşparmak sıra dağlarının güney yamacında bulunan güzel bir köyümüzdür. 1974 öncesinde Rumların yaşadığı bu köye 1974 Barış Harekâtı’ndan sonra Güney Kıbrıs’tan göç eden Türkler yerleştirildi. Son zamanlarda köyde beklenmedik, kaygı verici olaylar yaşanmaya başlandı.

KKTC Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu, 13 Mart 2017 tarihinde köyün geçmiş sakinlerinden Nikolas Skuridis’e köyde bulunan taşınmaz malını iade etme kararı aldı. Eski terör örgütü EOKA üyesi (EOKA’cılardan) olan ve geçmişte önemli EOKA faaliyetlerinde yer alan Skuridis’in köye dönme girişimi bir dizi olayı tetikledi.

Skuridis’e iade edilen arazinin bir kısmı komşuların arazileri ile örtüşmekte idi. Skuridis’in inşa edeceği evin komşu evlerin geçitlerini kapatma olasılığı bulunuyor.  Skuridis’in arazisine ev yapmak için çalışmalara başlaması köydeki gerilimi artırdı. Köy halkı Skuridis’e verilen iade kararının geri alınması için imza toplamaya başladı. Olayların büyümemesi için köye polis gönderildi. Lapta Belediyesi izinsiz olduğu gerekçesi ile Skuridis’in inşaat çalışmalarını durdurdu. Fakat daha sonra gerekli izinlerin alınması halinde inşaata izin verileceğini ifade etti.

Kıbrıs Türk basınında konuyla ilgili çelişkili görüşler öne sürülmektedir.  Bir görüşe göre Skuridis eski malına dönmek istemekte yerden göğe kadar haklıdır. Mülkiyet hakkı kutsaldır. Skuridis’in eski malında hakları devam etmektedir. Bu hakları inkâr etmek uluslararası hukuka aykırıdır. Kuzey Kıbrıs’ta malı kalan bir Rum’a ya tazminat ödenmeli ya da eski malı iade edilmelidir. Bu olay bir başlangıç olmalı ve diğer Rumların hakları da aynı yöntemle tanınmalıdır. Böylece KKTC, uluslararası hukuka uygun hareket etmiş ve saygınlık kazanmış olacaktır. Kıbrıs’ta mülkiyet sorunu ancak böyle bir yöntemle çözülebilir.

KKTC dışişleri bakanının görüşü

KKTC Dış İşleri Bakanı yaptığı açıklamada KKTC’ye her ulustan insanların gelip ev aldığına ve yerleştiğine dikkati çekti. Bakanın görüşüne göre diğer yabancılar gibi Rumların yani bölgenin eski sahiplerinin de gelip yerleşmesinde sakınca yoktur.

Kuzey Kıbrıs’ta taşınmaz malı olan bir Kıbrıslı Rum’un bu malı geri almasını veya eski evine geri gelmesini olumlu karşılayanlara karşı olan yazarlar ise konuya ihtiyatla yaklaşmayı tercih etmektedirler. Onlara göre Kıbrıslı Rumlarla diğer uluslardan kişiler arasında fark vardır. Kıbrıslı Rumlar geçmişte Türklere büyük katliamlar ve kötülükler yapmış, iki halk arasında büyük acılar yaşanmıştır. Bu nedenle bir Rum’un KKTC’de yerleşmesi ile diğer yabancıların yerleşmesini aynı potaya koymamak gerekir.  Tarafların kabul edecekleri adil ve kalıcı bir anlaşma olmadan Rumlarla Türklerin karışık yaşamasına ve bu tür gerginliklere fırsat verilmemelidir.

Bu iki görüş çerçevesinde konuyu değerlendirmeye çalışanlar yanında konuya daha farklı ve çok daha kaygı verici bir açıdan bakanlar da vardır. Onlara göre bu olayda geleceğe yönelik tüm Kıbrıs Türk halkını tehdit eden tehlike işaretleri görmek mümkündür. Köyü ziyaret eden bir grup milletvekilinin ifade ettiği gibi EOKACI bir Rum’un Türkler arasına yerleşmesi bir çorap söküğü gibi büyüyecek ve devletin varlığını tehdit edecektir. Bu olasılık dikkate alındığında olayın Rum Yönetiminin planının bir parçası olduğu hususu da dikkate alınmalıdır. Bireyler arasında başlayan gerginlik iç savaşa varacak olayları tetikleyebilir. Bu durum bir zamanlar barış içinde yaşayan Suriye’de bazı sorunların kaşınarak iç savaş başlatılmasına benzemektedir.

Konuya hukuk açısından bakanlar ise farklı görüşler öne sürmektedirler. Skuridis’in hukuk açısından tamamen haklı olduğunu, bu girişimin Taşınmaz Mal Komisyonu’nun faaliyetlerini hızlandıracağını böylece mülkiyet sorununun tazminat ödenerek çözüleceğini öne sürenler vardır. Buna karşı bir Rum’a malını iade etmenin KKTC yasalarına aykırı olduğu ve bu yaklaşımın mülkiyet sorununu tamamen çıkmaza sokacağı iddia edilmektedir. Acaba bu görüşlerden hangisi doğrudur? Acaba ulusal veya uluslararası hukuk açısından Kıbrıs’taki mülkiyet sorunu nasıl çözülebilir?

TMT Mücahitler Derneği’nin Kozanköy olayını değerlendirmesi

Geçmişte Rum-Yunan faşizminin Kıbrıs’a egemen olma, Kıbrıs’ı bir Helen adası haline getirme ve Kıbrıs Türklerini yok etme girişimine karşı durmuş efsanevi Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) Derneği bu sorun karşısında da üstüne düşen görevi yapmaya çalışmaktadır. Bir grup üyemizin kaygılarını dikkate alarak bu konuda kapsamlı bir araştırma ve inceleme yapmaya karar verdik. Elde ettiğimiz bilgileri halkımızla paylaşmak istiyoruz.

Bilindiği gibi TMT,  Anavatan Türkiye’de Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Kuvayı Milliye örgütünün benzeri ve devamıdır. Amacı Kıbrıs Türk Halkının haklarını korumak ve Kıbrıs Türk Halkının özgür, eşit ve güven içinde yaşamasını sağlamaktır.

Bir avuç Kıbrıslı Türk vatanseverin kurduğu bu örgüt, geçmişte Anavatan Türkiye’nin desteği ile Rum faşizminin saldırılarını durdurmuş ve Kıbrıs Türk Halkının yok olmasını önlemiştir. Bu mücadele sayesinde bugün kavuştuğumuz özgür devlete yani KKTC’ye kavuşmuş bulunuyoruz.

TMT’nin efsanevi mücadelesi konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyenler Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği’nin 23 Nisan 2018 tarihli duyurusunu okuyabilirler. Derneğin Facebook sayfasında yer alan bu uyarı metninde anlatıldığı gibi faşist Rum Yönetimi 1974 yılına kadar silahlı eylemlerle Kıbrıs’a egemen olmaya çalışmıştı. Etnik temizlik planları ile yani insanlığa karşı suç işlenerek gerçekleşen saldırılar ve teröristler, karşılarında TMT’yi buldukları için bir sonuca ulaşamadı ve teşebbüs halinde kaldılar.

Geçmiş olayları anımsayanlar veya tarafsız/objektif araştırma yapanlar bilirler ki faşist Rum teröristleri Türk halkına saldırdıkları zaman, TMT teslim olmamaya, son üyesi ve son kurşununa kadar halkımızı savunmaya karar vermiş ant içmişti. Rum saldırıları Türk savunmasını yok etmek ve toplu katliamlara başlamak üzere iken son ana kadar sabreden Anavatan Hükümetleri harekete geçtiler.  TMT’yi ve dolayısıyla Kıbrıs Türk halkını kurtardılar. Bu gerçeği bilmeyen bir kişinin Kıbrıs sorununu anlaması mümkün değildir.

Böylece Anavatanımız Kıbrıs Türklerinin katliamlarla yok edilmesine ve Kıbrıs’ın bir Helen adası olmasına razı olmayacağını tüm dünyaya göstermiştir. Anavatan TMT işbirliği Kıbrıs Türk Halkının yok olmasını önlemiş ve özgür bir halk olarak bu günlere gelmemizi sağlamıştır.

Geçmiş olayları anımsatmamızın nedeni bugün daha farklı bir tehlike ile karşı karşıya olmamızdır. Kozanköy olayı halkımızın karşı karşıya olduğu tehlikeleri bir kez daha görmemize neden olmuştur. Bugün hileli bir anlaşma ile Kıbrıs Türk Halkı yok olabileceği, Türk askerinin adadan çıkartılacağı ve Türkiye’nin Kıbrıs ile bağlarının kopartılacağı bir yöne sürüklenmeye çalışılmaktadır.  TMT Mücahitler Derneği bir kez daha harekete geçmiştir ve karşılaştığımız tehlikeler konusunda halkımızı uyarmak istemektedir.

Rum soğuk savaşının başlaması ve etkili olması

15 Temmuz 1974’de Yunan Cuntası’nın faşist darbesi ile Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak (ENOSİS) girişimi üzerine gerçekleşen 20 temmuz Mutlu Barış Harekatı Rum silahlı saldırılarına kesin darbeyi vurmuştur. Bu olaydan sonra Rum faşizmi silahlı eylemlerle Kıbrıs’ı işgal edemeyeceğini anlamıştır. Ancak Kıbrıs’ı işgal etme, ENOSİS idealinden vazgeçmiş de değildir. Kıbrıs’ı silah zoru ile ele geçiremeyeceğini anlayınca daha farklı bir yöntemle amacına ulaşmaya çalışmaktadır. Bu kez soğuk savaşla, aynı hedefe ulaşma mücadelesi vermektedir. Bu soğuk savaş diplomasi, ekonomi, hukuk ve sosyal her alanda yürütülmekledir. Propaganda, kamu diplomasisi, stratejik iletişim ve algı operasyonları soğuk savaşın en ağır silahlarıdır.

Tarafsız ve bilimsel bir gözle incelediğimiz zaman Kıbrıs Rum Halkının dünyanın en faşist ve ırkçı halklarından biri olduğunu görürüz. Faşizmin özelliği bir halkın kendini diğer halklardan üstün görmesi,  eşit bir halk olduğunu kabul etmemesi ve sürekli devletini yüceltme isteği içinde olmasıdır. Bu özellikler Kıbrıs Rumlarında fazlasıyla vardır. Ne var ki Kıbrıs Rumlarının diğer özelliği faşist karakterlerini kamufle etmeye çalışmalarıdır. Böylece Kıbrıs Türklerini ve dünya kamuoyunu daha kolay aldatma fırsatını bulabileceklerini düşünmektedirler.

Buna karşılık Kıbrıs Türk Halkını inceleyenler ırkçılığın ve faşizmin en küçük izine rastlamazlar. Kıbrıs Türk Halkının özgür, egemen, eşit ve güven içinde yaşamaktan başka amacı olmadığını görürler. Ancak bu halkın bir bölümünün faşist Rum propagandasına kanacak kadar saf olduğunu ve bu nedenle ciddi bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu anlarlar.

Faşist halklar genellikle silahlı saldırılarla veya terörist eylemlerle hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. Kıbrıs’ta da aynen böyle olmuştur. Ancak 1974’den sonra Kıbrıs Rumları bu yöntemi terk ederek soğuk savaş diye isimlendirilen propaganda ve algı operasyonları ile aynı hedefe ulaşmak için çalışmaya başladılar. Amaçları uluslararası alanda Türkiye’ye baskı yapılmasını sağlayarak ve Kıbrıs Türklerini aldatarak, yanıltarak istedikleri koşullarda bir anlaşma yaptırmaktır. Bu yolla tüm Kıbrıs’a egemen olmaya çalışmaktadırlar.

Barış Harekâtı’ndan sonra birçok Türk aydını zafer kazanıldığını ve Kıbrıs sorununun sona erdiğini zannediyordu. Hâlbuki Rum faşizminin yönettiği soğuk savaş yeni başlıyordu. Bu savaş çok daha uzun ve tehlikeli olacaktı.

Silahlı savaşta kesin yenilgiye uğrayan Rum faşizminin soğuk savaşta yenik düştüğünü söyleyemeyiz. Aksine büyük başarı gösterdiğini kabul etmek zorunda kalırız. Bu mücadele sonunda KKTC’nin tanınması önlenmiştir. Faşist ve illegal Rum devleti yasal bir devlet olarak tanınmış, uluslararası kuruluşlara üye yapılmış, AB üyesi olmuştur. Rum Yönetimi hukuk alanında da başarılı bir mücadele vermiş ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine siyasal temelli haksız ve adaletsiz kararlar vermesini sağlamıştır.

Uluslararası hukuk ilkelerine göre Rum devleti illegal olduğu halde, bundan söz eden yoktur.  Rum yöneticiler Akritas ve İphestos Türkleri etnik temizlik planlarını hazırladıkları, insanlığa karşı suç işledikleri ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaları gerektiği halde bu davaları açmak isteyen yoktur.

Rum Yöneticiler aleyhine Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde açılacak bir davada KKTC’nin tanınmasının ne kadar haklı ve zorunlu olduğu anlaşılacaktır. Bu konulara en fazla değinmesi gereken Kıbrıs Türk aydınlarından hiç ses gelmemektedir. Daha doğrusu bu “aydınlar” Kıbrıs Türk Halkı özgürlüğüne kavuşmakla suç işlemiş gibi kendi kendinlerini eleştiren yazılar yazmaktadırlar.

Kıbrıs Türk Aydınlarının küçük bir bölümü Rum propagandası etkisinde kaldığı için iki halkın eskiden olduğu gibi karışık yaşamasında ve Türklerin fiilen azınlık haline gelmesinde sakınca görmemektedir. Bu kesim mevcut barış ortamını statüko diye küçümsemekte ve Kıbrıs’ı ateşe atacak koşulların oluşmasına sıcak bakan görüşler öne sürmektedir.

Rum Yönetimi, KKTC’nin tanınmasını ve gelişmesini önlemek için her çareye başvurmaktadır. Devasa propaganda etkinliği ile Kıbrıs Türk aydınlarının bir bölümünü içinde yaşadığımız gerçekleri göremeyecek ve Rum milli tezini destekleyecek hale getirmiştir.

KKTC’de hipnoz içinde veya rüya âleminde yaşıyormuş gibi Rum faşizminin yaptıklarını görmeyen ve saldırgan Rum görüşlerini doğrudan veya dolaylı destekleyen bir kesim oluşmuştur. Kendine “solcu, aydın, ilerici veya barışsever” diyen fakat gerçekte bunların hiç biri ile ilgisi olmayan bu kesim,  Rum faşizminin benimsediği görüşleri tekrarlamakta ve Rum milli tezine hizmet etmektedir.

Rum Yöneticiler iki egemen eşit devletin bir birini tanıyarak barış içinde yan yana yaşamasını milli ideallerine ters gördükleri için Kıbrıs’ın iki devletin yan yana yaşayamayacağı kadar küçük bir ada olduğunu söylemektedirler. Hâlbuki dünyada KKTC’den küçük devletler vardır. Bunlar arasında AB’ye üye olanlar da bulunmaktadır.

KKTC’nin “asla tanınamayacağı” hususu tekrarlanan hatalı görüşlerden biridir. Rum Yöneticiler görünüşte eşit fakat Kıbrıs Türklerinin fakir bir azınlık haline geleceği bir federasyon kurmanın onlar için tek kurtuluş yolu olduğunu düşünmektedirler. Daha sonra bu federasyona da inanmadıkları ortaya çıkmaktadır. Federasyon ismi altında gerçekte uniter devlet kurmak ve Kıbrıs Türk halkını azınlık haline getirip daha sonra yok etmek istemektedirler.

Rum milli ideallerinin gerçekleşmesi için 1974 öncesine dönülmesi, iki halkın tekrar karışık yaşamaya başlaması ve herkesin mümkün olduğu ölçüde eski evini alması gerekmektedir. Bu nedenle Rum Yöneticiler “iki halkın geçmişte barış içinde birlikte yaşadığını ve tekrar karışık yaşamasında sakınca olmadığını” söylemektedirler.

Son derece profesyonel olan Rum propaganda uzmanları, daha kapsamlı genel ifadesiyle “Yumuşak Güç” uzmanları uluslararası kamuoyu yanında sürekli olarak Kıbrıs Türk halkının beynini yıkamaktadırlar. Biraz araştırınca bu uzmanların Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in yöntemini uyguladıkları görülmektedir. Bu yöntemde halka özenle seçilen bazı büyük yalanlar söylenmekte ve sürekli tekrarlanmaktadır.

Sonuçta halkın bir kısmının ne kadar gerçek dışı olursa olsun bu yalanlara inandığı görülmüştür. Bu nedenle Almanya İkinci Dünya Savaşı’nda her iki cephede mağlup olurken Alman halkı zafer kazanıldığını zannediyordu ve son ana kadar savaşmaya devam edip büyük kayıplar vermiştir.

KKTC Yöneticileri Kıbrıs’ta siyasi eşitlik talep ettiklerini söylemektedirler. Hâlbuki egemen siyasi eşitlik şu anda fiilen (de-facto) mevcut olan durumdur; yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) temelli iki devletli yapıdır. Siyasi eşitlik istendiğine göre Rum Yönetiminin eriştiği hukuki statüye ulaşmak için mücadele edilmesi gerekir. Yani KKTC tanıtılmaya çalışılmalıdır. Ayrı bir devlet olarak AB’ye girme talep edilmelidir. Bu gerçekleşmeden herhangi bir anlaşma yapılmayacağı açıklanmalıdır. Egemen siyasi eşitlik yönünde gerekenleri yapmadan hilkat garibesi bir federasyon kurmak ve bu federasyonda ne anlama geldiği şüpheli bazı gösteriş maddelerine dayanarak siyasi eşitliğin kazanılacağını söylemek, savunmak tutarlı bir yaklaşım değildir.

Rum soğuk savaşı gittikçe artan bir şiddette devam etmektedir. Kıbrıs Türk Halkının beyni sürekli olarak Rum propaganda sloganları ile yıkanmaktadır. Bu nedenle halkımız karşı karşıya olduğu tehlikeleri göremeyecek hale gelmiştir.  Gerçekler gizlendiği ve yanıltma aldatma,  yöntemi uygulandığı için bugün karşılaştığımız tehlikeler geçmişin silahlı saldırılarından çok daha büyüktür. Kozanköy olayını bu açıdan değerlendirmemiz gerekir. Kıbrıs, barış gelecek diye yanlış bir yola sürüklenmeye çalışılmaktadır. Kıbrıs Suriye gibi ateşe atılmak üzeredir.

Hangi koşullarda Rumların KKTC’ye yerleşmesi doğru olabilirdi?

Kozanköy olayını doğru değerlendirebilmek için Rum faşizminin başlattığı soğuk savaşı tanımak gerekir. Eğer Rum yönetimi ve halkı faşist emellerinden vazgeçmiş olsa, KKTC’yi ve egemenliğini tanısa, iki halkın kendi devletlerinde, yan yana barış içinde yaşamaları idealini benimsese, KKTC’ye yerleşmek isteyen bir Rum ile diğer uluslardan kişiler arasında fark olmayabilecekti. O zaman bir Rum’un KKTC’de ev alarak yerleşmesi sorun olmayabilirdi. Bu durumda sorun sadece geçmişte kalmış acı olayların hatırlanması olabilirdi. Hâlbuki bugün karşı karşıya olduğumuz sorun bu değildir.

Bugün faşist bir halkın intikam duyguları içinde Kuzey Kıbrıs’a egemen olma siyaseti izlemesi sorunu ile karşı karşıyayız. Kozanköy olayı Rum milli idealleri açısından değerlendirildiği zaman çok daha farklı bir anlam kazanmaktadır. Rum propagandasının Kıbrıs Türk halkının bir bölümünü nasıl etkilediği dikkate alınınca tehlikenin büyüklüğü anlaşılmaktadır.

Faşist Rum Yönetimi Kuzey Kıbrıs’a egemen olmak, Barış Harekâtı’nda yitirdiklerini geri almak ve kazanca dönüştürmek istemektedir. Bunun için de iki halkın yan yana kendi devletlerinde değil karışık yaşaması, Türkiye’nin garantörlük haklarına son verilmesi ve Türk askerinin Kıbrıs’tan çıkartılması tezini savunmakta ve herkesin eski evine dönme hakkı olduğunu iddia etmektedir.

Güney Kıbrıs’ta kalan kardeşleri Skuridis’i yürekten destekliyorlar. Onun bir kahraman olduğunu düşünenler az değildir. Gerçi bu destek de ilginç özellikler taşıyor. Kıbrıslı Rumların daha fanatik olanları bir Rum’un Taşınmaz

Mal Tazmin Komisyonu’na müracaat etmesini ve “Türk kesiminde” bazı formaliteleri tamamlamasını bile sakıncalı buluyorlar. Bu işlemlerin KKTC’ye statü kazandırmasından endişe ediyor.

Güney Kıbrıs’ın aşırı milliyetçi kanadı, yani Kilise ve ELAM[1] gibi kuruluşlar KKTC’de bir çatışma ortamı yaratılmadan önce bu savaşı kazanacaklarından emin olmak istiyorlar. Bu nedenle birkaç kişinin değil, tüm Rumların evlerine geri dönme hakkını kazanmalarını ve Kuzey Kıbrıs’a toplu olarak yerleşilmesini savunuyorlar. Bu yerleşme gerçekleşirken Kıbrıslı Türklere tepki gösterme fırsatı verilmemesini şart koşuyorlar. Kozanköy olayı bu gerçek ışığında değerlendirilmelidir. O zaman Rumların KKTC’ye yerleşmeye başlamasının ne kadar sakıncalı olduğu anlaşılacaktır.

Kozanköy olayı Kıbrıs’ta tehlike çanlarının çaldığını gösteren bir olaydır. Üzücü olan Kıbrıs Türk halkının küçük de olsa bir bölümünün bu olayı doğru değerlendiremeyecek kadar Rum propagandasının etkisi altında kalmış olmasıdır.

Kıbrıs’ta barışın bozulmak istenmesi

1974’de Türk ordusunun üstün başarısı sayesinde Kıbrıs’ta fiilen iki devlet oluşmuştur. Bu Türk tezi olan taksimin gerçekleşmesi demektir. Bu tez Barış tezi olduğu için Kıbrıs’ta 20 Temmuz 1974’den beri barış vardır. Böylece iki halkın sonsuza dek barış içinde yaşayacağı bir ortam oluşmuştur.

Vicdanlı her insanın bu barışın kalıcı olmasını istemesi gerekir. Bunun için iki devletin egemenlik dâhil her yönden eşit olması, KKTC’nin statüsünün yükseltilerek Rum devleti ile eşit hale getirilmesi, KKTC ile Rum Devletinin karşılıklı olarak birbirini tanıması, KKTC ile Anavatan Türkiye arasında Rum Devleti ile Yunanistan arasında olan bağların benzerinin oluşması, Anavatan Türkiye’nin KKTC’yi Rum faşizmine ve tüm dünyaya karşı koruma görevini üstlenmesi ve garanti sisteminin aynen devam etmesi gerekmektedir.

Rum Yönetimi, dünyada karma devletler bölünüp bağımsız hale gelirken Kıbrıs’ta barış içinde yan yana yaşayan iki devletin birleşmesi gerektiği tezini savunmaktadır. Bu tez dünyada kabul görmediği için ilk aşamada iki halkı tekrar karışık iç içe yaşayabileceğini, bunda bir sakınca olmadığını öne sürmektedir. Böylece Kuzey Kıbrıs’a egemen olma idealine iki aşamalı olarak ulaşmayı tasarlamaktadır. İki halkın karışık/birlikte iç içe yaşaması Kıbrıs Türk halkını azınlık statüsüne düşürecek ve daha sonra Rum Yönetimine, Kuzey Kıbrıs’a egemen olma kapısını açacaktır.

Yıllarca ayrı bölgelerde yaşamış iki halkı birleştirmek ve tekrar karışık yaşatmak kolay değildir, hatta mümkün değildir. Bunun için öncelikle mülkiyet sorununun çözülmesi gerekir. Rum Yönetimi eski tapuların geçerli kalmasında ve mülkiyet sorununun bireysel yöntemle çözülmesinde ısrarlıdır. Buna göre taşınmaz malların eski ve yeni sahiplerinin davalaşması yöntemi ile mülkiyet sorunu çözülecektir. Ancak bu yöntemin hiç de kolay olmadığı ve çatışmalara veya bir iç savaşa neden olacağı bilinmektedir.  Bu nedenle Rum Yönetimi çıkacak iç savaşta Türkiye’nin Kıbrıs Türklerini korumak için müdahale etme fırsatı bulmasını önlemeye çalışmaktadır. Bunun için garantiler sisteminin kaldırılmasını, Türk askerinin Kıbrıs’tan ayrılmasını olası bir anlaşmanın temel koşulu olarak ileri sürmektedir. Yani “sıfır asker, sıfır garanti” formülünü savunmaktadır.

Rum Yönetimi karışık yaşam başlayınca çatışmaların kaçınılmaz olduğunu bilmektedir ve bu durumda Türkiye’nin hareketsiz kalamayacağından endişe etmektedir. Diğer bir ifade ile geçmişte 1963-1974 arasında Türkiye’nin müdahalesi ile sonuçlanmış olayların tekrarlanacağı kaygısı içindedir. Bu nedenle varılacak çözümde Türk askerinin Kıbrıs’ta kalmasını önlemeye ve Türkiye’nin müdahale (garantör devlet) hakkını yitirmesine büyük önem vermektedir. Rum Yönetimi’nin bu konulara önem vermesi bile olayların bir gün nereye varacağı konusunda bize bir fikir verebilir. Buna rağmen Kıbrıs Türk halkının gaflet içinde olan bir bölümü bu gerçekleri görmekten uzaktır. Bu nedenle bu konuları müzakerelerin gündemine almakta sakınca görmemektedirler.

Annan Planı’nın iç savaş planı olması 

BM uzmanları 2004 yılında Rum idealleri doğrultusunda hareket ederek Annan Planı’nı hazırladılar. Bu Plan, Rum soğuk savaşının büyük başarısıdır.

Annan Planı 1974’de Kıbrıs’a gelen barışı bozup iç savaş çıkaracak bir plandır. Kıbrıs Türk halkının aşırı derecede saf kesimi dışında herkes hazırlanan planın bir iç savaşa neden olacağını görüyordu. Vicdanlı ve tarafsız insanlar Annan Planı’nın Kıbrıs’ı bugün Suriye’nin içine düştüğü duruma düşüreceğini anladılar.  KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş o dönemde halkı uyarmak için elinden geleni yaptı. Fakat devasa Rum propaganda örgütü karşısında fazla etkili olamadı.

Annan Planı’nın iç savaş çıkaracak olmasının nedenleri yeni göçler gündeme getirmesi, kavga içinde bir yönetim oluşturacak ve Rum talepleri doğrultusunda mülkiyet sorununun bireysel yöntemle çözecek olması idi. Buna göre KKTC tapusu olanlarla eski Rum tapusu olanlar önce bir komisyonda ve daha sonra mahkemelerde davalaşarak anlaşmada belirlenen koşullar ışığında sorunlarını çözeceklerdi. Bu davaların on yıllarca devam etmesi söz konusu idi. Kuzey Kıbrıs’taki taşınmaz malların %80’i dava konusu olacaktı. Rum kesiminde terhis olan askerlere silahların zimmetlendiği yani paramiliter bir ordu oluşturulduğu dikkate alındığında olayların nereye varacağı açıktır.

Annan Planı’ndaki ağır şartları Türkiye’nin asla kabul etmeyeceğini düşünen Rum Yönetimi önce Annan Planı’nın oluşmasına büyük destek vermiş ve katkıda bulunmuştu. Daha sonra Türkiye’nin Planı onayladığını öğrenince iç savaşın başlaması ile Türkiye’nin müdahale edeceği kaygısı içine girmişti.  Bu nedenle son anda “U” dönüşü yaparak Plana karşı çıktı ve Plan’ın kabul edilmesini önledi. Bu gerçekleri anlamak için fazla araştırma yapmaya gerek yoktur. Rum basınını hakkını vererek, düzenli, dikkatli ve tarafsız bir gözle izleyen herkes gerçek durumu görebilir.

Annan Planı’ndan sonra Rum Yönetimi’nin müzakerelerde Türk askerinin Kıbrıs’ta kalması ile Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önleme konularına odaklanması bekleniyordu. Nitekim öyle oldu.

Türk askerinin Kıbrıs’ta kalması ile Türkiye’nin tek taraflı müdahale hakkı müzakerelerin en önemli tartışma konusu haline geldi. Bu konuların tartışılmak istenmesi bile Kıbrıs Türk Halkının bir gün ne hale geleceğini, nelerle karşılaşacağını anlatmaya yetmeli ve onları uyarabilmeliydi. Maalesef bu duyarlılık gösterilmedi ve Rum milli ideallerine uygun müzakereler yapılmaya başlandı. İki tarafın karşılıklı taviz vererek makul bir anlaşma yapacakları görüntüsü verilerek Rumların egemen olacakları bir federasyonun ve garantilerin son bulacağı, Türk askerinin Kıbrıs’tan geri çekilmesi konuları müzakere masasına kondu.

Kıbrıs Türk Solu ile Rum Komünist Partisi AKEL işbirliği

Kıbrıs Rumları faşist karakterleri ve ENOSİS hayalleri nedeniyle 1974’de Kıbrıs’a gelen barışı içlerine sindirememektedirler. Bu nedenle uzun soluklu, soğuk savaş diye isimlendirebileceğimiz, kendilerine göre “uzun vadeli mücadele”  şeklinde belirledikleri bir mücadele yöntemi ile Kuzey Kıbrıs’ı geri alma stratejisini uygulamaktadırlar.

Tanıtma ve propaganda ile yani algı operasyonları ile Kıbrıs Türklerine bazı gerçekleri unutturdular. Kıbrıs’ı iç savaşla sonuçlanacak bir anlaşmaya sürüklemeye çalışıyorlar. Ancak bu iç savaşta kaybetme riski ile karşılaşmak da istemiyorlar. Bu nedenle Türkiye’nin müdahale etmesini önleyecek koşulları anlaşmaya koymak istiyorlar.

Kıbrıs’ta müzakereler sonunda varılacak anlaşma Annan Planı ile netleşmişti. Kavga içinde ortak bir yönetim, yeni göçler, insani sorunlar ve mülkiyet sorununu bireysel yöntemle yani davalaşma ile çözülecek olması Annan Planı’nın bir iç savaş planı olduğunu gösteriyordu. Saf Kıbrıslı Türkler dışında tüm dünya bunun farkındaydı. Rum Yönetimi iç savaş başladıktan sonra Türkiye’nin müdahale etmek zorunda kalacağı endişesi içine girdi ve son anda Annan Planı’na karşı çıkarak kabulünü önledi.

Rum basınını izleyen ve Rum Yönetiminin propaganda yalanlarına kanmayan herkes bu gerçekleri görebilir. Buna rağmen Kıbrıs Türk aydınlarının bir bölümü bir türlü bu gerçekleri görememekte ve tehlikeler içeren bir anlaşmanın barış olacağını zannetmektedir.

Bazen Rum Yöneticilerin gerçekleri açıkça itiraf ettiğini Rum basınında okuyoruz. Buna rağmen Kıbrıslı Türk halkının yalan sloganlara inanmak isteyen grupları daldıkları derin rüyadan uyanamamakta ve gerçek dünyaya, Kıbrıs gerçeklerine dönememektedirler.

KKTC’de Rum propagandası o kadar etkili oldu ki “Solcu olmak demek Rum sağının görüşlerini benimsemektir. Rum sermayesine tepki göstermemek, eskiden olduğu gibi Rumlarla karışık yaşamayı özlemek ve bunun tehlikelerini düşünmemektir”  şeklinde bir yaklaşım oluştu. Kendilerine solcu diyen saf Kıbrıslı Türklerin Rum sağını desteklemelerinin çarpıcı örneğini Annan Planı’nda gördük.

AKEL 1941’de Kıbrıs’ta kurulmuş komünist bir partidir. İlk yıllarda Yunan Komünist Partisi ile işbirliği içinde komünist ideallere uygun bir mücadele vermişti. Ancak diğer Kıbrıs Rum halkı gibi AKEL üyelerinin yüreğinde de faşist Rum milliyetçiliği vardı. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra AKEL’deki Rum milliyetçiliği su yüzüne çıktı.  AKEL üyeleri en sağcı Rumlardan da daha milliyetçi olduklarını iddia etmeye başladılar. AKEL, Kıbrıs Türk aydınlarını “sol” diye aldatarak Rum milli ideallerine uygun bir anlaşmaya razı etme görevini üstlendi. Türk soluna yakınlığı nedeniyle saf Türkleri aldatma görevi ağırlıklı olarak AKEL’e verildi. Diğer partilerle birlikte iyi polis, kötü polis rolünü üstlendiler.  2004 Annan Planı referandumunda KKTC’de “evet” oylarının fazla çıkmasında AKEL’in, kendine solcu diyen, aldatılmış Türkler ile işbirliğinin rolü büyüktür.

AKEL de diğer sağcı Rum partiler gibi Annan Planı’nın Kıbrıs’ı altüst edeceğini ve çıkacak iç savaşta Türkiye’nin Kıbrıs Türklerini kurtarmak için müdahale etmek zorunda kalacağını biliyordu. Annan Planı’nın Türkiye’nin müdahale hakkını sulandırmakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığını anlayınca plana karşı çıktı. Büyük bir hevesle Annan Planı’nı destekleyen, bunu sol ideolojinin gereği zanneden ve kendilerine solcu diyen saf Kıbrıs Türklerinin AKEL’e “Neler oluyor niye plana karşı çıkıyorsunuz?” diye sorması gerekiyordu. Maalesef bu soruyu bile soramadılar.

Kendilerine solcu diyen saf Kıbrıs Türkleri Referandumda planın reddinden sonra yeniden müzakere yapılması ve anlaşma sağlanması için çaba harcamaya başladılar. Türk tarafında olduğu gibi Rum tarafında da kapı kapı dolaşarak “evet” propagandası yapacaklarını,  Rum kardeşlerini de ikna ederek “evet” i sağlayacaklarını söylediler. Dünya gerçeklerinden bu kadar kopuktular.

Onlar müzakere aşamasında Rumların gerçek niyetini anlamadıkları gibi, referandumda Rumların niçin “hayır”  dediğini ve Annan Planı’nın uygulanması halinde ne gibi sonuçlar ortaya çıkacağını da anlayamadılar.

Planın reddinden sonra “Rum kardeşlerine” koşarak “Acaba planda beğenmediğiniz neydi? Söyleyin de değiştirelim, bir orta yol bulalım” dediler. Rum Yöneticilerin bu soruya cevap vermesi kolay olmadı. Çünkü planda beğenmedikleri hiçbir şey yoktu. İnsanların bu kadar saf olmasına şaşmakla yetindiler.

Annan Planı’nda Rum Yönetimi’nin istediği her şey vardı. En önemlisi Kuzey Kıbrıs’taki taşınmaz malların tekrar Rumlara dönmesine imkân sağlayacak mülkiyet sorununun bireysel yöntemle çözülmesi ilkesi kabul edilmişti.  Bu durumda AKEL niçin plana karşı çıkmıştı? Planda Rum Yönetimi ile AKEL’in beğenmediği ne olabilirdi?

Rum Yönetimi Plan’la ilgili hukukçuların görüşüne başvurmuştu. Rum basınından öğrendiğimize göre hukukçular Annan Planı’nın Türkiye’nin müdahalesine izin verdiği konusunda görüş birliği içinde oldular.  Plan Türkiye’nin Garanti ve Müdahale Hakkını bir ölçüde sulandırmakla birlikte tamamen ortadan kaldırmış değildi. Türkiye’nin ve diğer garantör devletlerin haklarının  “mutadis mutandis” yani yeni koşullara uygun olduğu ölçüde devam edeceğini belirtmişti.   Türk ordusunun Kıbrıs’tan çıkışını ise Rumların arzu ettiği gibi  “derhal” değil bir takvime bağlamıştı.

Hâlbuki Annan Planı’nın uygulanması ile Kıbrıs’ta kan dökülmeye başlayacağını Rum Yönetimi çok iyi biliyordu. Daha doğrusu bu gerçeği saf Kıbrıslı Türklerin dışında herkes biliyordu. Kıbrıs’a, Suriye, Irak ve Libya’ya gelen “barış ve demokrasi” gelecekti. Türk ordusu kamplarına çekildiği anda nefretle dolu Rum terörist grupların evlerinde isimlerine zimmetlenmiş tam teçhizatlı şekilde silahları çıkarıp Girne’de, Gazimağusa’da ve diğer yerlerde olay çıkarmaya başlayacağını, sanal dünyada yaşamayan herkes tahmin edebiliyordu.

Rumlar, çatışmalar başlayınca Türk ordusunun olaylara el koymasından ve Türkiye’nin müdahale hakkını kullanıp Kıbrıs’ı yeniden kontrol altına almasından endişe ettiler. BM Güvenlik Konseyi’nin 10.000 kişilik bir ordu göndermeyi kabul etmesini, bu orduya ateş açma yetkisi verilmesini yeterli bulmadılar.

Rum Yönetimi, Güvenlik Konseyinden ek güvence istedi ve bu güvence verilmeyince plana karşı çıkarak, “hayır” kampanyası başlattı. Bu olaylar tüm dünyanın gözü ününde gerçekleşti. Buna rağmen kendilerine solcu diyen saf Kıbrıs Türkleri bu gerçekleri göremediler ve anlaşma olması için gayret göstermeye devam ettiler.

Tüm dünya bir Rum çıkıp gerçeği söyler de saf Türkler rüyalarından uyanırlar diye beklemeye başladı.  Bir gün bu da gerçekleşti. AKEL üyesi olup Papadopulos Hükümetinde Dışişleri Bakanı olan Giorgos Lilikas, ısrarla Annan Planı’na AKEL’in niçin hayır dediğini ve hangi maddelerin değişmesini istediklerini soran saf Türklere “Annan Planı kabul edilseydi savaş çıkacaktı, onun için karşı çıktık. İç savaş durumunda Türkiye’nin müdahale etme olasılığı vardı. Bu riski göze alamadık” dediDiğer AKEL yöneticileri de aynı doğrultuda konuşmaya başladılar.

Kendilerine solcu diyen saf Türkler: “Nasıl olur? Biz Annan Planı’nı barışplanı sanıyorduk. Kıbrıs sorununun sona ereceeğini ve barış içinde yaşayacağımızı düşünüyorduk. Siz ise savaş planı olduğunu, savaş koşullarını beğenmediğiniz için plana karşı çıktığınızı söylüyorsunuz. İnanmak mümkün değil.” diye sormadılar. Hiçbir şey onları derin uykularından uyandıramayacaktı.

İnsanı en fazla şaşırtan durum bu gerçeklerin Rum basınında dile getirilmiş olması ve bir ölçüde Türk basınına yansımış olmasıdır. Buna rağmen kendilerine solcu diyen saf Kıbrıslı Türkler sol diye izledikleri politikanın gerçekte en sağ politika olduğunu,  Rum faşizminin politikası olduğunu anlayamadılar. Bu konuda bir araştırma yapma gereği de duymadılar.  Israrla inandıkları yolda yürümeye devam etmektedirler.

Bu durum Kıbrıs Türklerinin büyük bir tehlike karşısında olduğunu göstermektedir. Bu tehlikeli durumun gelecek müzakerelerde de devam etme olasılığı vardır. Çok geç olmadan bu tehlikeli yoldan dönülmesini temenni edelim.

KKTC cumhurbaşkanı Akıncı Türkiye’yi tuzağa düşürmeye mi çalıştı?

Kıbrıs Türk aydınları arasında kendilerine “solcu, ilerici veya barışsever” diyen fakat bu özelliklerle hiç ilgisi olmayan bir kesim oluşmuştur. Rum sağının görüşlerini desteklemeyi solculuk, Kıbrıs’a 1974′ de Barış Harekâtı ile sağlanan barışı bozmayı “barışseverlik” diye niteleyen bu kesim Akıncı ile Anastasiadis arasında yapılan müzakerelerin bir anlaşma ile sonuçlanmasını ümitle beklemektedir.

Kıbrıs’ta gerçekleşen siyasi olayları izleyen tarafsız ve vicdan sahibi bir insanın nasıl bir tablo ile karşılaştığına bakalım.  Daha ilk bakışta Rum kesiminde aşırı milliyetçi bir halk yaşadığını, bu halkın faşist karakterli olduğunu, fakat bu özelliği kamufle etmeye çalıştığını görür. Rum Yönetiminin Kuzeyi ele geçirmek için mücadele ettiğini anlar. Güçlü yabancı devletlerin çıkarları nedeniyle Rum Yönetimini desteklediklerini, Türkiye’ye baskı yapılmasını sağlayarak ve Kıbrıs Türklerini de algı operasyonları ile aldatarak, Rum milli ideallerinin önünü açacak bir anlaşmayı gerçekleştirmeye çalıştıklarını görür.

Dünyadaki her siyasi olayla ilgilenen güçlü devletlerin temsilci veya uzmanları Akıncı’dan memnun olduklarını Rum lider Anastasiadis ile Akıncı arasındaki müzakerelerde ilerleme sağlandığını söylemektedirler.  O zaman sormak gerekir: Akıncı’nın sağladığı ilerleme nedir?

Sayın Mustafa Akıncı müzakerelere başladıktan sonra anlaşmaya varılan noktaları halkından gizlemeyi tercih ediyordu. Bu hususları Rum basınından öğrenebiliyorduk. Daha sonra Meclis Başkanı Sayın Sibel Siber’in sorusu üzerine gerçekleri açıklamak zorunda kaldı. Sayın Akıncı’nın Sayın Siber’e Şubat 2017’de gönderdiği kapsamlı mektubu okuduğumuz zaman müzakerelerin hangi yöne gittiği konusunda fikir edinebiliriz. Buna göre anlaşma şartları Annan Planı’na göre büyük ölçüde Rumların lehine değiştirilmiştir. Kıbrıs Türklerini aldatacak bazı göstermelik maddeler dışında anlaşmanın Rum-Yunan ikilisinin milli çıkarlarına daha uygun hale geldiği anlaşılmaktadır.

Bir anlaşmada üzerinde anlaşılan metin kadar anlaşmanın uygulanması halinde ortaya çıkacak sonuçlar önemlidir. Çünkü çoğu kez uygulamada beklenmedik sonuçlar ortaya çıkabilir. “Şeytan ayrıntıda gizlidir”  sözleri bu nedenle söylenmiştir.

Sayın Mustafa Akıncı anlaşma koşullarını halka anlatmakta isteksiz davranmanın yanı sıra bu koşulların uygulamada nasıl sonuçlar doğuracağı konusuna da hiç değinmemektedir. Hâlbuki esas önemli olan, sonucun ne olacağıdır. Anlaşmaya varılan hususlar nedeniyle başına neler geleceğini öğrenmek halkımızın hakkıdır.

Cumhurbaşkanlığı uygulamadan sonra sonucun ne olabileceği konusunda halkı aydınlatacak paneller ve çalıştaylar düzenleyebilir,  bilimsel, gerçekçi tartışmalar yaptırabilirdi. Halkın aldatılmasının söz konusu olmadığını anlatmak Cumhurbaşkanının görevi idi. Maalesef Akıncı’nın bu yönde hiçbir gayreti olmamıştır. Özgür KKTC Devletinden vazgeçilmesi gerektiğini, Rumlarla anlaşmanın tek kurtuluş yolu olduğunu, nasıl olursa olsun bir anlaşma olmasının iyi olacağını düşünen azınlıkta kalan bir grup Kıbrıslı Türk ile aynı doğrultuda hareket ettiği izlenimini vermiştir.

Temmuz 2017’de Crans Montana’da müzakerelerin sona ermesinden sonra siyasi ortam bir süre hareketsiz kaldı. Daha sonra 11 Mayıs 2018’de Akıncı beklenmedik bir girişimde bulundu ve BM Genel Sekreteri’nin adını taşıyan “Guterres Belgesi”nin Rum Devleti Cumhurbaşkanı Anastasiadis tarafından da stratejik bir belge olarak kabul edilmesi halinde müzakerelerin yeniden başlayabileceğini açıkladı. Anastasiadis kendine özgü nedenlerle bu öneriyi kabul etmedi. Türk ve Rum medyasında bu konu çok tartışıldı. Guterres Belgesi’nin ne olduğu ve çerçevesinin neleri kapsadığı konusunda taraflar arasında görüş ayrılıkları ortaya çıktı.

AKEL Başkanı Andros Kyprianu, bu konuda Anastasiadisi şiddetle eleştirdi. Anastasiadis’in Akıncı’nın önerisini reddetmesinin vatana ihanet sayılabilecek kadar önemli bir hata olduğunu söyledi.

Kyprianu’nun bu kadar şiddetli tepki göstermesinin nedeni ne olabilirdi? Bunu bir Rum gazeteci kendisine sordu. Verdiği yanıtlar basında yayınlandı. Bu yanıtları dikkatle okuyanlar şok etkisi yapan bazı gerçeklerle karşılaştılar.

Kyprianu özetle şu anlamda konuştu:  “Annan Planı’nda Rum tarafını tatmin edecek koşullar vardı. Kıbrıs mümkün olduğu ölçüde 1974 öncesine geri götürülecekti. Ancak bu dönüşüm olurken, çatışmalar çıkması kaçınılmazdı. Annan Planı Türkiye’nin tek taraflı müdahale hakkını ortadan kaldırmadığı ve Türk askerinin Kıbrıs’tan ayrılışını derhal değil, uzun bir süreye bağladığı için yeterince güvenli değildi. Plan uygulanmaya başladığı zaman çatışmaların çıkması kaçınılmazdı. Bu nedenle Türkiye’nin tekrar müdahale etme olasılığını dikkate alarak Plan’a karşı çıktık.

Bugün müzakerelerde anlaşmaya varılan noktalar Annan Planı’ndan çok daha fazla Rum çıkarlarını korumaktadır. Akıncı bizi amacımıza çok daha fazla yaklaştırmıştır.  Bu durum bizim için büyük bir avantajdır. Bu ortamda karşı karşıya olduğumuz tek sorun Kıbrıs yeniden şekillenirken Türk askerinin Kıbrıs’ta kalıp kalmayacağı ve Türkiye’nin müdahale hakkının devam edip etmeyeceğidir. Mayıs ayında güçlü devletlerin bize yardımcı olan temsilci ve uzmanlarından Türkiye’nin baskı altına alınabileceği bir konjonktürün yakalandığını öğrendik. Akıncı harekete geçirildi. Türk askerinden ve Türkiye’nin müdahale hakkından kurtulmak için elimize önemli bir fırsat geçmişti. Anastasiadis öneriyi reddederek bu fırsatı kaçırmamıza neden oldu. Akıncı’nın yaptığı öneri uluslararası bir hazırlığın sonucuydu. Anastasiadis’in bu teklifi havada kapması gerekiyordu. Rum milletinin yıllarca beklediği fırsat yakalanmıştı. Anastasiadis maalesef önemsiz noktalar üzerinde durarak bu fırsatı kaçırdı. Bu, Rum milletine karşı yapılmış bir ihanettir. Bunun ihanete çok yakın bir hata olduğunu söylemiyorum.  Açıkça ihanet olduğunu söylüyorum…

Bu sözlerin anlamı Türkiye’nin bir tuzağa düşürülmek üzere olduğu,  bu tuzakta harekete geçme görevinin Akıncı’ya verildiği,  Akıncı’nın belki de farkında olmadan ilk adımı attığıdır. Diğer anlamı ise Kıbrıs’ın Suriye’ye benzeme ve Kıbrıs Türk Halkının yok olma tehlikesinin çok yakın olduğudur.

Kyprianu’nun ağzından çıkan sözcükler harfiyen burada okuduğunuz gibi değildir. Ancak söylediklerinin anlamı budur. Çünkü söylediklerine başka anlam vermek mümkün değildir. Rum gazeteciler de Akıncı’nın sözlerini böyle anladılar ve buna göre yorumladılar.

Bir süre sonra Anastasiadis geri adım atmak zorunda kaldı ve müzakerelere başlamayı kabul etti. Türkiye’nin baskı altında kalacağı yeni bir konjonktür bulunduğu zaman müzakereler başlayacaktır. Bu koşullarda yapılan müzakerelerden Kıbrıs Türk halkı için olumlu bir sonuç çıkması mümkün mü? Kyprianu’nun yaptığı açıklamadan sonra Kıbrıs Türk tarafında kendine solcu diyen ve AKEL ile yakın ilişki içinde olan kesimin Kiprianu’ya koşarak “Biz sizi sol bir parti zannediyorduk. Hâlbuki en sağ partiden de daha sağdaymışsınız. Rum milli menfaatlerini sizin kadar korumadıkları için EOKACILARIN hain olduklarını söylüyorsunuz. Bu nasıl olur?” diye sormaları gerekmiyor muydu?

Tabii bunu yapacak değildirler. Çünkü Rum sağını desteklemenin ve özgür devletlerinden vazgeçmenin solculuk ve barışseverlik olduğuna o kadar inanmış durumdadırlar ki bunu düşünmeleri mümkün değildir. Türk aydınlarının azınlık da olsa bir bölümü Rum yalanlarının yarattığı bir hipnoz içindedir. Bu hipnozdan kurtulmaları kolay olmayacaktır. Çünkü Rum Yönetimi profesyonelce ürettiği yalanları daha 1974’de Kıbrıs Türklerine duyurmaya başlamıştı. Bugünün gençleri doğdukları günden beri bu yalanları duymaktadırlar. Bu nedenle çocukken kendilerini ve ailelerini etnik temizlik planları ile yok etmeye çalışmış Rum faşistleri, dost onları kurtarmaya gelmiş Türk kardeşlerini ise düşman veya yabancı sanan bir düşünce yapısı içinde büyüdüler.

AKEL dostu Türklerin Kyprianu’ya söylemesi gereken birkaç söz daha vardır.  “Hazırlanan anlaşmanın Kıbrıs’ı ateşe atacağını, 1974 öncesine dönmek için bunun kaçınılmaz olduğunu, tek derdinizin bu olasılık gerçekleştiği zaman Türkiye’nin Kıbrıs Türklerini korumak için müdahale etmesi olduğunu söylüyorsunuz. Hâlbuki biz anlaşma ile Kıbrıs’a barış geleceğini zannediyorduk. Bize yıllarca Kıbrıs Türklerinin dostu olduğunuzu söylediniz. Şimdi ise Kıbrıs Türkleri tuzağa düşürülmediği için tepki gösteriyorsunuz. Bu yaklaşımınız dostlukla bağdaşır mı?” Maalesef bu sözleri de söyleyebilmiş değildirler.

Kendine solcu diyen fakat gerçekte Rum sağının görüşlerini benimseyen AKEL dostu Türklerin bu olay karşısında hiç değilse kendi durumlarını gözden geçirmeleri gerekmiyor mu? Mustafa Akıncı’nın belki de farkında olmadan izlediği politikanın Kıbrıs Türk halkının çıkarlarını değil uluslararası çıkarları ve Rum milli çıkarlarını koruduğu konusunda şüpheye düşmeleri gerekmez mi?  Bu konuda samimi ve ciddi bir araştırma yapmaları zamanı gelmedi mi?

[1]Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bölgesinde faaliyet gösteren aşırı sağ eğilimli ve ırkçı Rum Ulusal Halk Cephesi (ELAM)  2008 yılında kuruldu.  Aşırı Yunan milliyetçiliği ideolojisi ile hareket eden ve Kıbrıs sorunu konusunda federal bir çözümü katı bir şekilde reddeden örgüt, kurulduğu günden beri KKTC, Kıbrıs Türkleri ve Türkiye’den göç eden KKTC vatandaşları aleyhine yayınladığı bildiriler ve düzenlediği organizasyonlar ile bilinmektedir.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları