Kozanköy açıklaması (2) – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______19.10.2018_______

Kozanköy açıklaması (2)

MİSAK Editörü

Bu yazı, Türk Mücahitleri Derneği Genel Merkezi’nin
Kozanköy’de yaşanan olayın yol açabileceği
ciddi sıkıntı ve zorluklara dikkat çekmek amacıyla
alanlarında uzman değerli hukukçu ve deneyimli siyaset adamlarının yaptığı
çalışmalar sonucu ortaya çıkan değerlendirme  raporundan alınmıştır.

Kozanköy olayından alınması gereken dersler

Kozanköy konusu, bir Rum’un Türk köyüne yerleşmesi konusundan ibaret değildir. Bu olay üzerine yapılan tartışmalar Kıbrıs Türk Halkının bir bölümünün Rum propagandasının etkisi altında kaldığını ortaya çıkarmıştır. Bir ülkede karşıt toplumun propagandasının etkisi altında kalmak her zaman tehlikeli sonuçlar doğurur.

Kıbrıs’ta Rum propagandası etkisi altında kalan kesim 1974 öncesinde olduğu gibi karma bir hayatın iyi olacağına inanmaktadır. Bilinçsizce Kıbrıs’ı ateşe atacak bir yöne gitmekte sakınca görmemektedir.

Bilindiği gibi 1958’de Rum teröristler Kıbrıs Türk Halkını yok etmek için saldırıya geçtikleri zaman TMT örgütü kurulmuş ve efsanevi direnişini başlatmıştı. O tarihlerde tüm Kıbrıs Türk Halkı tereddüt etmeden TMT etrafında toplanmıştı. Herkes tehlikeyi açıkça görebiliyordu. Bugün çok daha tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız. Çünkü Rum propagandası tehlikenin anlaşılmasını engellemektedir.

1974’den sonra Rum faşizmi soğuk savaş şeklinde mücadelesini sürdürmüş ve Kıbrıs’ı ikinci Girit haline getirecek bir anlaşma yapmaya çok yaklaşmıştır. Maalesef algı operasyonları ile Türk aydınlarının bir bölümünü kendi safına çekmeyi başarmıştır. Güçlü devletlerin de çıkarlarının Rum faşizmini desteklemekten yana olması nedeniyle tehlike büyüktür. Çok kolay olan KKTC’nin tanınması için tek söz söyleyen yoktur. Eski Rum tapularının geçerli olduğunu ve faşist Rum halkı ile birlikte yaşamanın iyi olacağını söyleyen yazarlarımız oldukça fazladır.

Hâlbuki bilinçli ve vicdanlı olan herkes bu görüşler doğrultusunda hazırlanan anlaşma taslaklarının birkaç ay içinde Kıbrıs’ı Suriye haline getireceğini görmektedir. Rum propaganda uzmanları Kıbrıs Türklerinin özgür düşünmesini ve gerçekleri görmesini her yola başvurarak engellemeye, yasaklamaya çalışmaktadır. Kıbrıs Türk halkının egemen özgür bir devletin değerini anlayamayacak hale getirmek istemektedirler.

Kıbrıs Türklerinin 1974’de Barış Harekâtı ile elde edilen özgürlüğü kalıcı hale getirmek yani KKTC’yi tanıtmak için mücadele etmesi gerekirken maalesef bu yönde bir mücadele yapılmamaktadır. Kıbrıs Türklerinin bir bölümü bağımsızlık için mücadele etmeye gerek yok, ancak tanınma bize önerilirse kabul edebiliriz diye düşünmektedir. Diğer taraftan bağımsızlık teklif edilse bile kabul edilmesini istemeyenler de vardır. Rum görüşlerini aynen benimseyen bu azınlık kesim federasyonda ısrar etmekte  ve Kıbrıs’ta %20 Türk halkının % 80  faşist Rum halkı ile birlikte karışık yaşamasının daha iyi olacağına inanmaktadır. Kavga içinde bir yönetim oluşturmanın ve hilkat garibesi bir federasyon kurmanın daha doğru olduğunu düşünmektedir. Rum propagandası onları böyle düşünür hale getirmiştir.

Kozanköy olayından sonra Kıbrıs Türk medyasında öne sürülen görüşleri izlediğimiz zaman Kıbrıs Türk Halkının bir bölümünün ne kadar fazla Rum propagandasının etkisi altında kaldığını anlıyoruz.

Bir halkın karşılaşabileceği en büyük tehlike yabancı propaganda uzmanlarının etkisinde kalmaktır. Bir halkın ülkenin içinde bulunduğu tehlikeleri göremeyecek hale gelmesidir. Maalesef Rum propaganda uzmanları halkımızın bir bölümünü bu hale getirmiştir.

Kıbrıs Türk halkının düşürüldüğü çelişkiler

Dünyanın tüm halkları özgürlük, bağımsızlık, egemenlik ister ve kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkı kazanmaya çalışır.  Bizde ise bu hakkı uluslararası antlaşmalar ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ile elde etmiş,  1960 Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken kullanmış, 1985’de KKTC kurulurken tekrar kullanmış ve  bağımsız bir devlet kurmuş bir halk aldatılarak  bu haktan vazgeçirilmeye, azınlık statüsüne düşürülmeye çalışılmaktadır.

Uluslararası hukuk ilkelerine göre KKTC Rum devletinden daha yasal/meşru olduğu halde, Kıbrıs Türk Halkının kendi devletini tasfiye etmesi istenmektedir. Dünyamızdaki birçok devlette farklı etnik gruplar ve azınlıklar yaşamaktadır. Her yerde küçük toplumlar bağımsızlık için mücadele etmekte,  büyük toplumlar ise bunu önlemeye çalışmaktadır. Kıbrıs’ta ise bu durum tersine dönmüştür. Yoğun Rum propagandasının ve emperyalist güçlerin etkisiyle Kıbrıs Türk halkının bir bölümü fiilen elde ettiği bağımsızlıktan vazgeçmek ve büyük toplumun azınlığı haline gelecek bir anlaşma yapmak istemektedir. Bu anlaşmada gösterişten başka anlamı olmayan bazı maddelerin siyasi eşitliği sağlayacağı zannedilmektedir.

Dünyanın birçok yerinde devam eden silahlı çatışmaları durdurmak ve ateşkes sağlamak için büyük gayret sarf edilmektedir. Bizde ise 1974’de kabul edilen ateşkesi ve onunla birlikte gelen barışı bozmak için mücadele edilmektedir. Daha da ilginci iki halkı tekrar kavga ettirecek bir anlaşmanın barış getireceği söylenmekte, ileri sürülmektedir.

Dünyanın birçok yerinde devlet kurmak isteyen halklar bunun için en önemli özellik olan ayrı egemenliğe sahip olmaya çalışmaktadırlar. Bizde ise Kıbrıs Türk Halkının 1974’de elde ettiği ayrı egemenlikten vazgeçmesi ve karma bir hayata dönmesi önerilmektedir.

Dünyanın tüm halkları bir devlete sahip olmanın ne kadar büyük nimet olduğunu bilirler. Özgür devletlerinin sağladığı olanakları onlara başka hiçbir gücün sağlayamayacağının farkındadırlar. Maalesef Kıbrıs Türklerinin bir bölümü özgür devletlerinden yani KKTC’den vazgeçtikleri zaman KKTC’nin onlara sağladığı olanakların devam edeceğini zannetmektedir.

Yukarıda belirttiğimiz çelişkiler dünyanın başka hiçbir yerinde yoktur.  Bunlar KKTC halkının karşı karşıya olduğu büyük tehlikelerdir. Bu çelişkiler Rum soğuk savaşının başarılı olması nedeniyle meydana gelmiştir.  Faşist Rum, soğuk savaşı tüm dünyada Kıbrıs’la ilgili haksız ve gerçek dışı algı oluşturmayı başarmıştır. Bu algı Türkiye’ye baskı yapılmasına fırsat vermektedir. Kıbrıs Türkleri ise gerçeklerden uzaklaştırılıp haklarından vazgeçecek bir anlaşma yapmaya yönlendirilmektedir.

Güçlü devletlerin temsilci ve uzmanları Rum milli tezini desteklemenin ülkelerinin çıkarlarına daha uygun olduğunu düşündükleri için Rum Yönetimine yardımcı olmaktadırlar. Kıbrıs Türk halkı arasında KKTC’den ve bağımsız devlet düşüncesinden vazgeçenlerin arkasını sıvazlamakta ve onları çeşitli yöntemlerle ödüllendirmektedirler.

Rum kesiminde tüm devlet yöneticileri ve siyasiler aynı ideal etrafında toplanmışlardır. KKTC’ye en küçük bir statü kazandırmaya razı değildirler. İki devletin eşitliğinin kalıcı olması yönünde herhangi bir gelişmeye karşıdırlar.  Kendi devletlerinin aynen devam etmesini, KKTC’nin ise tasfiye olmasını istemektedirler.

Rum siyasilerin, iki halkın birlikte yönetecekleri barış içinde bir federasyon istemediği açıktır. Müzakereleri izleyen ve çok saf olmayan herkes bu gerçeği açıkça görebilir. Rum siyasiler 20 Temmuz 1974’de kaybettiklerini yeniden kazanmak için mücadele etmektedirler. Kıbrıs Türk Halkı ise 20 Temmuz 1974’de kazandıkları özgürlüğü ve olanakları korumaya çalışıyor. İki tarafın isteği birbirinden farklı ve zıttır. Bu durumda nasıl bir anlaşma olabilir? Bunun tek yolu Kıbrıs Türklerinin aldatılması olabilir. Bu nedenle hilkat garibesi bir federasyonda bağımsız devletin olanaklarının devam edeceğine Kıbrıs Türk Halkı inandırılmaya çalışılmaktadır. Kıbrıs Türk Halkının bu yalanlara inanması Kıbrıs’ın ve Kıbrıs Türk halkının ateşe atılması demektir.

Kıbrıs Rumları, Kıbrıs’ı 20 Temmuz 1974 öncesine geri götürmeye çalışmaktadırlar.  21 Aralık 1963’den öncesine gitmeye ise razı değildirler. 1960 da kurulan ve iki halk arasındaki eşitlik ilkesine dayandığı için yıkılan devleti tekrar kurmak istemiyorlar.

Söylemlerinin satır aralarından anlaşıldığına göre amaçları 21Aralık 1963 ile 20 Temmuz 1974 arasında Kıbrıs Türk halkının tutsak olduğu düzene geri dönmektir veya hileli bir anlaşma ile o düzene çok yakın bir düzen oluşturmaktır. Son amaçları Güney Kıbrıs’a egemen oldukları gibi Kuzey Kıbrıs’a da egemen olmaktır.

Kozanköy olayı Rum algı operasyonlarının Kıbrıs Türk Halkının bir bölümünü çok fazla etkilediğini ve tehlikeleri göremeyecek hale getirdiğini göstermektedir. Bu olayın bizi uyarmasını ve hiç değilse bundan sonra gerçeği aramaya başlamamızı temenni edelim.

Tarafsız hukukçuların görüşleri

Kıbrıs Türkleri arasında eski EOKACI Skuridis’in haklı olduğunu Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’nun yerinde hareket ettiğini ve kaynak oluşturarak bu komisyonun faaliyetlerini hızlandırmamız gerektiğini öne sürenler vardır. Bu görüşe karşı Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği olarak tarafsız ve güvenilir hukuk bilgisi almak istedik. Bu nedenle Rum propagandasının etkisi altında kalmadığına inandığımız hukukçulardan görüş almak istedik. Onların katıldığı bir grup oluşturduk. Hukuk alanında kapsamlı bir araştırma yapılmasını istedik.

Hukukçularımızdan aldığımız görüşlere göre Rum soğuk savaşı siyasette büyük başarı sağladığı gibi hukuk alanında da büyük mesafe kat etmiştir. Askeri alanda 1974’de mağlup oldukları ve Kıbrıs’ın tümünü işgal edemeyecekleri ortaya çıktığı halde diplomatik girişimlerle kayıplarını geri alabilecekleri anlaşma şartları içeren bir taslağı masada tartışmayı başardılar. Bunun gibi hukuk alanında da büyük başarılar elde ettiler.

Siyasi emellerine hizmet edecek yasal görüşler üretmeyi başardılar.  Hukukun temel ilkelerine aykırı haksız görüşlerle dünya kamuoyu ile halkımızı etkilediler.  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM’in) mülkiyet konusunda Rum çıkarlarına uygun adaletsiz kararlar vermesine neden oldular. AİHM, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir olayda vermediği ve veremeyeceği kararları Kıbrıs’ta Rum Yönetimine yarar sağlamak için vermiştir.

Derneğimize sunulan Rum propagandasından etkilenmemiş hukukçuların hukuki görüşlerine göre AİHM’in hatalı görüşlerinin izlenmesi halinde Kıbrıs’taki mülkiyet sorunları çözülmeyecek, aksine artacaktır.Hukukçuların ortaya koydukları hukuki görüşleri sizlerin de öğrenmek isteyeceğinize inanıyoruz. Bu nedenle aldığımız hukuki/yasal görüşlerin önemli olanlarını aşağıda belirtiyoruz:

Eşitlik ilkesi

Hukukun en önemli ilkesi eşitliktir. KKTC’nin yerinde bir Rum devleti olsa mülkiyet sorunu nasıl çözülecekti? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, o zaman Kuzey Kıbrıs’taki mallarla ilgili nasıl karar verecekti? Acaba Kıbrıs Türk halkı yerinde Kozanköy’de Rum halkı yaşasaydı aynı koşullarda bir Türkün gelerek aralarında yaşamasına izin verir miydi? Bu soruları aklımızda tutarak mülkiyet sorununu incelemeye başlamamız yararlı olabilir.

Bu soruları sorduğumuz zaman maalesef Kıbrıs Türklerine karşı çifte standart yani diskriminasyon uygulandığını görüyoruz. Kıbrıs Türk halkının aldatılarak haklarından vaz geçirilmeye çalışıldığını anlarız. Rum algı operasyonları başarılı olduğu için Kıbrıs Türk aydınlarının bir bölümü olayları doğru değerlendirememekte ve Rum milli ideallerine hizmet edecek görüşler öne sürmektedirler. Böylece Kıbrıs’ı Rum egemenliği altına koyacak adımlar atılmaktadır.

Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu kararları  mülkiyet sorununu çözebilir mi?

Bir görüşe göre, Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu kararları ile Kıbrıs’taki mülkiyet sorununu çözmek mümkündür. Bu yöntem hukuka uygundur ve adildir. Bu yöntem izlendiği zaman ”KKTC uluslararası hukuka uygun hareket etmiş olacak ve saygınlık kazanacak görüşü” savunuluyor.  Bir başka görüşe göre ise gerçek bunun tam tersidir. Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu kararları KKTC’nin yok kabul edildiği kararlardır. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar adaletsiz bir yöntem uygulanmamıştır.

Bu yolun izlenmesi halinde işler gittikçe daha fazla çıkmaza girecek ve Kıbrıs Türk Halkı taşınmaz mallarının yanı sıra, devletini, güvenliğini ve her şeyini kaybedecektir. Bu iki görüşten hangisinin doğru olduğunu araştırmamız gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları ışığında kurulmuş olan Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’na başvuran Rumlar “KKTC’nin Türkiye’nin bir alt yönetimi olduğu varsayımı içinde Türkiye’den talepte bulunmaktadırlar. Komisyonun tazminat, takas veya iade olmak üzere üç türlü karar verme yetkisi vardır. Komisyon genellikle tazminat kararı vermekte ve bu tazminatı Türkiye ödemektedir. Tazminatı ödenen mallardan genellikle eski mal sahibi Rum, mülkiyet hakkında vazgeçmekte ve böylece bu mal tartışmasız KKTC tapu sahibi olan Türk’ün malı haline gelmektedir.

Faşist Rum Yönetimi, Kilise ve ELAM gibi örgütler Rumların Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’na başvurmasına karşıdırlar. Onlar soğuk savaşa devam etmek ve uzun soluklu bir mücadele ile Kuzey Kıbrıs’taki malları toptan ve eksiksiz geri almak istemektedirler. 1974 Barış Harekâtı’nın henüz sonuçlanmadığını, mücadelenin soğuk savaşla devam ettiğini, soğuk savaşın Barış Harekâtı’nın rövanşı olduğunu ve bu savaşı kazanacaklarını savunmakta ve sonuna kadar bunun mücadelesini vermektedirler.  KKTC makamlarına yetki verilmesinin KKTC’ye statü kazandıracağından ve soğuk savaşa zarar vereceği görüşüne katı bir şekilde sahiptirler. Rum yönetimi ile fanatik kurumlar bu nedenle Komisyona başvurulmasını engellemeye çalışmaktadırlar. Buna rağmen ihtiyaç duyan Rumların bu engelleri dikkate almayarak komisyona müracaat ettiklerini görüyoruz. Bu nedenle komisyon önündeki müracaatlar artmakta ve birikmektedir.  Buna paralel olarak yanlış ve stratejik bir hata olan Rumlara eski mallarının iade kararlarının artması mili davamız Kıbrıs’ın Girit örneğindeki gibi kaybedilmesi sonucunu yaratacaktır. Son zamanlarda tazminatlar için yeterli mali kaynağın kalmamış olması bu riski/tehlikeyi artırmaktadır. Nitekim yeterli mali kaynak kalmadığı için Komisyon’un faaliyetleri duraklamıştır. Bundan büyük endişe, üzüntü duyan ve mülkiyet sorununu uluslararası hukuka uygun çözmek için “elimize geçen bir fırsatın kaçırılmak” üzere olduğunu düşünen yazarlar vardır. Bu arada Türkiye’nin her mal için tazminat ödemesinin ve mala KKTC tapusu ile sahip olan kişilerin bundan karşılıksız yararlanmasının adaletsizlik olduğu düşünülmekte ve yararlanacak kişilerin katkıda bulunması için çareler aranmaktadır. Katkı sağlanmasını öngören yasalar KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde beklemektedir.

Bu tablo karşısında kendi kendimize sormamız gereken sorular vardır. Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’nun temelini oluşturan AİHM kararları adil kararlar mı? AİHM’in Kıbrıs’la ilgili verdiği kararlar uluslararası hukuk ilkelerine uygun mu? Yoksa Rum faşizmini desteklemek için verilmiş Kıbrıs’ı, Kıbrıs Türk Halkını ateşe atacak siyasi nitelikte kararlar mı?

Aklımıza gelen ilk soru KKTC’nin Türkiye’nin bir alt yönetimi olup olmadığıdır. KKTC, Türkiye’nin bir alt yönetimi mi? Yoksa bu da Rum faşizmini desteklemek için uydurulmuş tutarsız bir iddia, yalan mı? Eğer bizim yerimizde bir Rum devleti olsa,  Kıbrıs Rum halkı geçmişte kurulmuş devletin eşit ortağı olsa bu halk etnik temizlik tehdidi altında kalmış olsa,  Yunanistan, Rum halkını korumak için müdahale etmiş, Kıbrıs’a gelmiş olsa, Yunanistan’ın Kıbrıs’ı işgal ettiğini dolayısıyla Kıbrıs Rum devletinin Yunanistan’ın alt yönetimi olduğunu söyleyen olacak mıydı?

Sormamız gereken ikinci soru şöyle olabilir: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı’nı yapmakla haksız fiilde bulunduğuna, Kuzey Kıbrıs’taki Rum mallarını geri vermesi, zarar görenleri de tazmin etmesi gerektiğine karar vermiştir. Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu bu kararları uygulamak için kurulmuştur.  Bu kararlar adil olabilir mi? Türkiye Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmekle ve Kıbrıs’a barış getirmekle suç mu işledi? Türkiye’nin yerinde Yunanistan olsa tazminat ödemek şöyle dursun tazminat talep edecek değil miydi?

AİHM kararlarının arkasında Barış Harekâtı’nın yapılmaması gereken bir haksız fiil olduğu düşüncesi vardır. O zaman sormak zorundayız. Barış Harekâtı olmasaydı Kıbrıs Türk Halkı Kıbrıs’ta var olmaya devam edebilecek miydi? Faşist Yunan Cuntası’nın 15 Temmuz 1974 Darbesi ile Kıbrıs faşist Yunanistan’a ilhak edilmiş olacak ve Kıbrıs Türk Halkı etnik temizlikle yok edilecek değil miydi? Toplu mezarlar bunun kanıtları değil mi? Daha açık ifadeyle Kıbrıs, Girit olacak değil miydi?

İnsan hakları yargıçları olayı değerlendirirken Kıbrıs’ın bir Yunan adası olduğunu ve Türklerin Kıbrıs’ta işi olmadığını düşünebilirler. Ancak bizim böyle bir görüşü kabul etmemiz mümkün değildir. Çünkü bu görüşü kabul etmemiz kendi varlığımızı, Kıbrıs’ta self-determinasyon hakkına sahip Türk halkını varlığını reddetmemiz anlamına gelir.

AİHM,  Türkiye’ye “Ya Kuzeyi terk etmiş Rumları geri çağır ve mallarını onlara geri ver, ya da taşınmaz mallarını satın alarak onları tazmin et” demektedir. Dünyada böyle bir görüşün kabul edildiği ve uygulandığı başka bir olay var mı? Bu görüş AİHM’nin faşist işgali Rum Yönetimi safında yer almasından ve Türkiye’yi uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan antlaşmalardaki hakkını kullanarak insan haklarını koruduğu ve Kıbrıs’a barış getirdiği için suçlu kabul edip cezalandırmak istemesinden başka ne anlama gelebilir?

Eğer Türkiye Kuzey Kıbrıs’taki Rum mallarını bir bir satın alıp KKTC’de tapu sahibi olan vatandaşlarına verecekse ne kadar paraya ihtiyacı olacaktır? Kıbrıs’a son derece haklı gerekçelerle ve uluslararası antlaşmaların gereği olarak Barış Harekâtı’nı gerçekleştiren ve Kıbrıs’a güçlü, istikrarlı barış getiren bir devletin barışa darbe vuran Rum-Yunan yönetimlerinden tazminat alması gerekirken bu kadar büyük tazminat ödemesi doğru olabilir mi? Eğer bir tazminat ödenecekse doğru olan Kıbrıs’ın hidrokarbon gibi ortak gelirlerinden Türk veya Rum tüm zarar görenlerin tazmin edilmesi değil mi?

Hukukta temel ilke “hatalı olduğunda veya hatalı bir varsayıma dayandığında sonuç da hatalı olur.” Bulunan çözümler sorunları çözmez aksine artırmaktan başka işe yaramaz. Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’nun kuruluşunda ve dayandığı ilkelerde hata olduğuna göre sorunları çözmesi beklenmemelidir. Sorunlara sorun katması söz konusu olabilir.

Mülkiyet sorunu nasıl çözülebilir?

Dünyada izlenen teamüle göre bir savaştan sonra sorunlar hangi tarafın savaşın çıkmasına neden olduğu, hangi tarafın savaşı kazandığı, tarafların karşılıklı zararlarının neler olduğu dikkate alınarak genel bir anlaşma ile çözülür. Nüfusun toplu olarak yer değiştirdiği bir savaştan sonra mal sorunununda toplu (global) olarak çözülmesi gerekir. KKTC bu ilkeye uygun hareket etmiştir. Rum Yönetimi ise Yunanistan ile birlikte ENOSİS amacıyla başlattıkları savaşın ortaya çıkardığı fiili durumu kabul etmemekte ve eskiye geri dönecek koşulları oluşturmaya çalışmaktadır.

Rum Yönetimi 1974 Barış Harekâtı sona erer ermez mücadelenin rövanşı için hazırlanmaya başlamış ve soğuk savaş yöntemi ile uzun vadeli mücadele stratejisi kapsamında karşı saldırıya geçmiştir. Buna karşı KKTC ne yapabilirdi?   Anayasanın 159. maddesi ile terk edilen Rum mallarını devletleştirdi ve 41/77 Sayılı İskân Topraklandırma ve Eşdeğer Mal yasasında değişiklikler yaparak hak sahiplerine tapularını vermeye başladı. Diğer bir ifade ile mülkiyet sorununu tek taraflı toplu olarak çözmeye başladı.

Bugün KKTC’de gördüğümüz ekonomik ve sosyal gelişmeler bu isabetli yöntemin izlenmesi sayesinde gerçekleşmiştir. KKTC’de mülkiyet sorununun toplu olarak çözülmesine karşı olanlar KKTC’de mülkiyet ifade eden tapuların verilmesine karşı çıktılar. O zaman Kıbrıs Türk Halkı gettolarda yaşayan fakir bir halk halinde kalacaktı. Müzakerelerde hak talep etme olanakları kalmayacaktı.

41/77 Sayılı İskân Topraklandırma ve Eşdeğer Mal Yasası ve tadilleri çerçevesinde KKTC’de yeni bir mülkiyet durumu oluştu. Yasanın ortaya çıkardığı adaletsizliklerden şikâyet edilmektedir. Bunlar KKTC’nin çözmesi gereken iç sorunlardır. Maalesef KKTC Devleti, Hükümeti veya aydınları nasıl bir yasa ile daha adil dağıtım yapılabileceğini veya mevcut adaletsizliklerin nasıl giderilebileceğini düşünememektedir.

Rum propagandası KKTC’de mal dağıtımında büyük haksızlıklar yapıldığını, KKTC yasaları ile bu haksızlıkların düzelemeyeceğini ve tüm sistemin altüst edilmesi gerektiğini telkin etmektedir. Kıbrıs Türk halkının küçük bir azınlık da olsa bir bölümü bu görüşlere sıcak bakmakta ve bireysel yöntemle malların tekrar tartışma konusu olmasını kabul etmektedirler. Hâlbuki yıllarca sürmüş mülkiyet durumunun bireysel yöntemle çözülmesinin çatışma ve savaşa neden olacağı açıktır. Bilinçsizce KKTC’nin ve Kıbrıs Türk halkının ateşe atılmasını önermektedirler.

Müzakerelerde varılan mutabakata göre eski ve yeni mal sahiplerinin davalaşarak yani yargı yoluyla mülkiyet sorununu aralarında çözmeleri öngörülmektedir. Bu, iki halkın birbirinin boğazına sarılması demektir. Suriye’de bile bu kadar çatışma çıkaracak görüşler öne sürülmemişti. Gerçekte Rum Yönetimi “zafer” kazanmayı ümit ettiği bir iç savaş çıkarmak istemektedir. Kıbrıs Türk halkının son derece saf olan bölümü de bu tehlikeli gelişmeyi görememektedir.

Anavatanımız Türkiye 1974’de zafer kazandıktan ve Kıbrıs’a barış getirdikten sonra Rumların başlattığı soğuk savaşı yeterince yanıtlayamamıştır. Bu nedenle Rum propaganda uzmanları boşluklardan ve fırsatlardan yararlanarak dünya kamuoyunu, Kıbrıs Türk halkının bir bölümünü ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni etkilemeyi başarmıştır. Bu adaletsiz sürecin sonunda 1974 Barış Harekâtı zaferini kazanan Türk tarafı yenilgiye uğramış gibi teslim şartlarını içeren bir anlaşmayı müzakere etmeye zorlanmaktadır.

Kıbrıs Türk halkının Rum propagandası etkisinde kalan bir bölümü 1974’den beri devam eden barışın “barış” olmadığını düşünmekte ve Rum yönetiminin önerdiği koşulların üç aşağı beş yukarı kabul edilmesi halinde Kıbrıs’a “barış geleceğini” zannetmektedir. Böyle bir anlaşmadan sonra her gün birkaç kişinin öleceği ve Kıbrıs Türk halkının yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı ortamın barış olacağı öne sürülebilmektedir. Bu nedenle iki halkı iç içe (karışık) yaşatmayı öngören Rum tezini desteklemekte bir sakınca görmüyorlar.

Güney Kıbrıs’ta yaşayan Maronitlerin Kuzey Kıbrıs’a yerleşmesi doğru mu?

KKTC Dışişleri Bakanı Kozanköy olayı ile ilgili açıklamasında Rumların KKTC’ye yerleşmesini isabetli bulduğunu söylemiştir. Aynı şekilde Maronitlerin de KKTC’ne yerleşmesine de olumlu bakmaktadır. Bunun gibi herhalde papazların Kuzey Kıbrıs’ta görkemli ayinler yapmasını da barışa katkıda bulunan olaylar olarak görmektedir.

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk halkı ve Kıbrıs Rum halkının eşit kurucu ortaklığında BM Sekreterliği’ne de kaydedilmiş uluslararası antlaşmalarla eşit koşullarda yönetmek üzere Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde kurdukları bir ortaklık devlet idi. Ancak Kıbrıs’ta iki halka dâhil olmayan azınlık statüsündeki cemaatler de (topluluklar) vardı. Bunlar Maronitler, Ermeniler, Latinler ve Çingenelerdi. İki halklı bir ortaklık devleti ve rejimi oluşacağından söz konusu azınlıklara hangi halka katılmak istediklerinin sorulması gerekiyordu. Maronitler, Ermeniler ve Latinlerin hemen tümü Rum halkına katılmaya karar verdiler. Çingenelerin ise Türk halkının bir parçası olduğu kabul edildi.

Maronitlerin iki halktan istediklerine katılma hakları vardı. Bu durumda Kuzey Kıbrıs’a davet edilen Maronitlerin Kıbrıs Türk Halkına katılmak istediklerini ifade eden bir açıklama yapmalarını beklemek gerekmez mi? Onların Rum halkının bir üyesi olarak değil Türk Halkının bir üyesi olarak KKTC’de yaşamalarını istemek hakkımız değil mi?

Kuşku yok ki böyle bir talepte bulunmak KKTC devlet ve hükümet yetkililerinin aklına gelmeyecektir. Anlamıyorlar ki bu tutumları ile 1960’da halkımızın elde ettiği iki eşit halk statüsünden feragat etmektedirler.  Feragat ede ede bir gün geçmişte Kıbrıs Türk halkının ve Anavatan Türkiye’nin Birleşmiş Milletler (BM) Sekreterliği’ne kayıt edilmiş uluslararası antlaşmalarla kazandığı haklardan ve statülerden geriye hiç bir şey kalmayacağını anlamıyorlar.

KKTC yöneticileri tarafsız uluslararası bir hukukçudan görüş isteseler onlara ilk tavsiyesi tutarlı olmaları olacaktır. Arabesk yaklaşımlarla devlet yönetmek ve saygınlık kazanmak mümkün değildir. Tutarlı olmak KKTC’yi tanıtmakla olur. Kıbrıs Türk halkının ayrı eşit egemenliği olduğuna ve geçmişte eşit halk statüsünü kazandıklarına göre Rum devletinin statüsünün aynını Kıbrıs Türk halkı da tarihi süreçte ve antlaşmalarla elde etti ve tartışmasız eşit hakkı vardır. 1974’den sonra uluslararası hukuk açısından meşru olan gerçek de budur. Bu de-facto (fiili) durumun uluslararası düzeyde KKTC’nin tanıtılmasıyla artık tamamlamak gerekir. Bunun için diğer tüm yeni kurulan devletler gibi mücadele etmek gerekir.

KKTC Yöneticileri bir taraftan 1974’de oluşan ayrı devleti kalıcı hale getirmek yani KKTC’yi tanıtmak için girişimde bulunmuyorlar, diğer taraftan ayrı ve tanınmış bir devlet varmış ve bu devletin yasal statüsünde hiçbir sorun yokmuş gibi konuşuyorlar. Hâlbuki KKTC Yöneticilerinin KKTC’yi tanıtmaya odaklanmaları ve bu gerçekleşince diğer sorunların kendiliğinden çözüleceğini anlamaları gerekir.  Bir taraftan KKTC’nin bağımsızlığından vazgeçmek ve diğer taraftan bağımsızlık konusunda hiçbir sorun yokmuş gibi hak talep etmek tutarlı bir davranış değildir.

Rum Yönetimi,  KKTC’nin tanınmasının imkânsız olduğu propagandasını yapmaktadır. Bu görüş birçok kişinin belleğine yerleşmiştir. Hâlbuki KKTC’yi tanıtmak oldukça kolaydır. Bugün dünyada tanınmış olan birçok devlet KKTC’den daha büyük güçlüklerle mücadele ederek devletlerini kurmuşlardır. Onların arasında KKTC kadar haklı durumda olan devlet fazla değildir.  Burada sorun Rum Yönetiminin algı operasyonlarının etkili olmasıdır. Bir an Rum görüşünün doğru olduğunu ve KKTC’nin tanınamayacağını varsayalım. O zaman yine Rum ile bir federasyon kurup Rum’un kölesi olmanın veya iç savaşa girmenin dışında alternatifler aramamız gerekir. Örneğin Türkiye ile Konfederasyon oluşturmak, Dış İşlerinde ve Güvenlikte Türkiye ile bütünleşen özerk bir bölge oluşturmak (Hong Kong modeli) veya buna benzer diğer herhangi bir model  (Tayvan modeli) üzerinde durulabilir. Bunlar Rumlarla karışık yaşamanın ve KKTC’yi altüst etmenin aksine Kıbrıs Türk Halkının güven içinde ve özgür yaşamasını sağlayacak ve devam ettirecek formüllerdir.

Maalesef Kıbrıs Türk aydınlarının bir bölümü bu olasılıkları asla düşünemiyorlar. 1974’de Kıbrıs’a gelen barışı kalıcı hale getirmenin önemini anlamıyorlar. Kuzey Kıbrıs’ı tekrar ele geçirme idealiyle hareket eden Rum milli tezine aykırı görüş üretmek onlara zor geliyor. Rum propaganda uzmanları üstün algı operasyonları ile barışı kalıcı hale getirecek alternatiflerin düşünülmesini bile yasakladılar. Çözüm olarak tek düşünebildikleri KKTC’nin alt üst olacağı ve iki halkın birbirinin boğazına sarılacağı bir federasyondur.

KKTC’nin tanınmasını önleyen Rum propagandası çürütülebilir mi?

KKTC Yöneticileri tarafsız hukukçulardan görüş alsalar KKTC’nin tanınmasının ne kadar kolay olduğunu anlayacaklardır. Rum faşizminin hazırladığı iki etnik temizlik planı (Akritas ve İfestos planları) tercüme edilip Kıbrıs sorunu ile ilgilenen herkese dağıtılsa, bu planların nasıl uygulamaya konduğu ve Türkiye’nin müdahalesi ile durdurulduğu ve toplu mezarlar anlatılarak sınırlı bir teşebbüs halinde kaldığı anlatılsa, bir daha Türklerle Rumların barış içinde karma/ birlikte yaşayabileceklerinden ve federasyondan söz eden olmayacaktır. Rumlar da KKTC tanınmadan Kozanköy’e veya Kuzey Kıbrıs’ta herhangi bir yere yerleşemeyeceklerini anlayacaklardır.

Maalesef Rum faşizmi başta profesyonel algı operasyonları ve kamu diplomasisi olmak üzere bütün yumuşak güç unsurlarını başarıyla kullanarak Kıbrıs Türk Halkının önyargıları olan bazı kesimlerini özgür devletinden vazgeçecek noktaya getirmiştir. Bir bölüm siyaset adamında da KKTC’nin asla tanınamayacağı ve tek çıkış yolunun “çözüm” olduğu düşüncesi oluşmuştur. Diğer bir bölümünde ise tanınma için hiç gayret göstermeye gerek olmadığı, bunun kendiliğinden oluşacak veya isteksizce kabul edilecek bir durum olduğu görüşü vardır. Hâlbuki “tanınma” dünyanın hiç bir yerinde bir ülke halkına hediye edilmemiştir, edilmez de… Bir devletin uluslararası toplumca isteksizce tanınması, “lütfen” kabul edilecek bir durum değildir. Büyük mücadele sonunda elde edilen özgürlüğün taçlanmasıdır. Rum propagandası Kıbrıs Türk halkının diğer ülke halklarından farklı düşünmesine ve davranmasına neden olacak bir zemin oluşturmaktadır.

1974’den sonra Rum faşizmi ve şovenizmi, başlattığı soğuk savaşta en ciddi yasal konularda bile yalanlar üretmeyi başarmış ve sadece Kıbrıs Türk halkını değil dünya kamuoyunu etkilemektedir. Faşist Rum Propaganda organları KKTC’nin Rum devletinden daha yasal olduğunu biliyorlardı ve KKTC’nin tanınması halinde Rum tarafının uluslararası alanda söyleyecek sözü kalmayacağının farkındaydılar. Bu nedenle ısrarla KKTC’nin tanınması önüne engeller çıkarmaya çalıştılar. Özellikle iki konu üzerinde durdular. Bunlar Türkiye’deki bölücü PKK terörü sorunu ile Azerbaycan’daki Karabağ sorunudur.

Rum Yönetiminin öne sürdüğü bir iddia ya göre KKTC tanınırsa PKK da Türkiye’de ayrı bir devlet kurma hakkını kazanacaktır.  Bu iddianın bir ölçüde Türkiye Hükümetlerini etkilediğini ve bu nedenle KKTC’yi tanıtmakta ısrarlı olmadıklarını tahmin ediyoruz. Hâlbuki iki durumun yasal/hukuki ve siyasi açıdan hiçbir benzerliği yoktur.  Bu durumda iki konunun birbirine benzemediğini anlatma görevi Kıbrıs Türk aydınlarına ve siyaset insanlarına düşüyor. Maalesef bu yapılmamıştır.

Rum propaganda örgütlerinin öne sürdüğü diğer iddia ise Azerbaycan’daki Karabağ ile KKTC’nin durumunun birbirine benzediği ve KKTC tanınırsa Ermenistan işgali altındaki Karabağ’ın da tanınmasının gündeme geleceğidir. Böylece Türkiye’nin yakın dostu Azerbaycan’ın bundan büyük zarar göreceği iddia edilmektedir.

Bu iddialar propaganda yalanlarıdır. Söz konusu konuların hukuk, siyaset, tarih, bilimsel ve diplomasi açılarından hiçbir benzerliği bulunmadığı gibi nitelikleri de tamamen farklıdır ve herhangi bir bağlantı kurulamaz. Ancak Hitlerin Goebbels yöntemiyle çok sık tekrarlandığı için bazı KKTC’nde bazı Türk yazarları ve dünya kamuoyu tarafından belki gerçek kabul edilebilir ya da gerçek dışı bir gerekçe olarak kullanılabilir.

İncelediğimiz zaman bu durumla KKTC arasında hiçbir benzerlik olmadığını görürüz. Sorun Türk aydınlarının yasal konularda derinliğine araştırma yapmamaları ve doğru görüşleri tanıtma zahmetine katlanmamalarıdır. Bu nedenle Rum propagandasının meydanı boş bularak etkili olmasıdır.  Her şeyden önce KKTC Türkiye’nin işgali altında bir bölge değildir. KKTC, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin kurucu asli iki unsurundan biri olan Kıbrıs Türk halkının tarihte derin kökleri olan öz vatanıdır, Gerçekte işgal altında olan Rum-Yunan ikilisi tarafından ENOSİS amacıyla işgal edilen Güney Kıbrıs’tır. Rum iddialarına karşı bu gerçeğin tarihsel, siyasal, hukuki ve sosyolojik unsurları ve kanıtlarıyla birlikte açıkça anlatılması gerekiyor. Kıbrıs’ta kurucu Rum ortağın kurucu Türk ortağı silah zoruyla devletten attığı söylenmektedir. Bu doğrudur ancak böyle bir tanıtım gerçeği tam olarak ifade edememektedir. Daha doğrusu etkili bir tanıtım değildir.  Çünkü dünya kamuoyunda bu konuyu değerlendirmeye çalışanlar kurucu ortağı tarafından silah zoruyla devletten uzaklaştırılan benzer bir olay aramakta ve bulamamaktadırlar. Buna karşı gerçeğin herkesin açıkça anlayabileceği bir şekilde sistematik ve bilimsel olarak anlatılması ve Kıbrıs uyuşmazlığının bütün unsurlarıyla tanıtılması, öğretilmesi ve üçüncü unsurlara benimsetilmesi gerekiyor. Bu bağlamda öncelikle görev akademik kurumlara, akademisyenlere, kısacası üniversitelerimize, tarihçilerimize, yazarlarımıza, sivil toplum kuruluşlarımıza, siyasetçilerimize düşmektedir.

Maalesef Rum propagandasını gereğince çürütecek yoğun çalışmalarla ortaya konan istisnalar dışında görüşler öne sürmeye çalışan yoktur. Rum-Yunan halklarının ve diasporalarının uluslararası alanda örgütledikleri devasa propaganda örgütlerinin emperyalist devletlerin de gayretleriyle ve yeterince yanıt verilmemesi nedeniyle Kıbrıs gerçeklerine dayanmayan hatalı görüşler oluşmuştur. Bu nedenle Rumların yaptığı gibi sistemli olarak uzmanlarca Kıbrıs’taki geçeklerin çarpıcı bir şekilde anlatılması gerekmektedir.

Gerçek Kıbrıs sorunu/uyuşmazlığı, bilmeyenlere Türk görüşleri doğrultusunda çok daha etkili bir şekilde anlatılabilir miydi? Böylece KKTC’nin tanınması önündeki engeller kaldırılabilir miydi? Kıbrıs’ta iki halkın kurucu ortak olarak 1960’da eşit koşullarda anlaşarak kurdukları bir devlet vardı. Faşist Rum ortak bu devleti sona erdirmek ve Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak (ENOSİS) amacıyla 21 Aralık 1963’de Akritas Planı kapsamında Türk halkına karşı başlattığı katliam saldırılarıyla adanın yüzde 97’sini işgal etti. Türk halkı adanın yüzde 3’lük bölümde dünya kamuoyunun enklav diye isimlendirdiği bölgelerde tutsak halde ve muhasara altında yaşamaya mahkûm edildi. Efsanevi TMT örgütünün Anavatan Türkiye’nin desteği ile başlattığı savunma başarılı olmasaydı, Kıbrıs’ta ne Türk halkı kalacaktı, ne 1960 Anayasası, ne ortaklık hakları, ne de Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hak ve statüleri kalacaktı.

Hukuk açısından 1963 ile 1974 yılları arasında Kıbrıs’ın Rum bölgeleri, faşist bir yönetimin Anayasayı ihlal ederek ve tek taraflı Kıbrıs anayasasını bir Rum devleti niteliğiyle değiştirerek işgal ettiği bölgelerdi. Bu işgal 1960 Anayasasında belirlenmiş meşru asli kurucu ortak Kıbrıs Türk halkına karşı yapılmıştı. Anayasaya uygun olan ve yasal olan Türk bölgeleri idi. Buna benzer bir durum ne Türkiye’de Kürt asıllı vatandaşlarla ilgili olarak ne de Karabağ’la ilgili olarak Azerbaycan’da vardır. Çünkü Karabağ devletler hukuku açısından Azerbaycan’ın öz toprağıdır ve Ermenistan tarafından işgal edilmiştir.

1974’de faşist Yunan Cuntası ENOSİS amaçlı 15 Temmuz Darbesi’ni yaptı ve Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak için girişimde bulundu. Bu olayı, Rum-Yunan işgali altındaki bölgelere, Türk halkının sıkıştırıldıkları ve direnişlerini sürdürdükleri Kıbrıs’ın geriye kalan %33 bölümünü de katma girişimi olarak anlatmak mümkündür.  Böyle bir durum da sözü edilen diğer iki örnekte yoktur.

20 Temmuz 1974’de Türkiye uluslararası antlaşmalara uygun olarak, 1963’de başlayan Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs işgalini tamamlamasını ve ENOSİS’İ önlemek için Garantör Devlet olarak Kıbrıs’a müdahale etti. Türk müdahalesi, Rum-Yunan faşizminin işgali altındaki bölgelere ve Türk halkına yapılan soykırıma karşı gerçekleştirildi. Uluslararası antlaşmalara dayanan yasal, meşru müdahale, faşist Kıbrıs Rum ordusunun ve Kıbrıs’taki işgalci Yunan birliklerinin saldırısı ile karşılaştı.

Faşist Kıbrıs Rum ordusu ve Kıbrıs’ta antlaşmalara aykırı olarak bulunan Yunan birlikleri, Kıbrıs’a antlaşmalara dayanan yasal müdahalede bulunan Türk ordusuna saldırmakla kalmadı Kıbrıs Türk halkını yok etme girişiminde de bulundu ve çoğunluğu çocuk ve yaşlılardan oluşan toplu mezarlar yarattı. 1974’de iki taraftan da savaşta ölenler oldu. İncelendiği zaman Rum tarafında ölenlerin her savaşta ölenlere benzediği, bu kayıpların olmasının doğal olduğu görülür. Rum ordusunun öldürdüğü Türkler böyle değildir. Rum Yönetimi daha önce “Türkiye müdahale ederse Kıbrıs’ta kurtaracak Türk bulamayacak” sloganı ile ifade edilen İphestos etnik temizlik planını hazırlamıştı. Bu nedenle her bölgede Türk halkına saldırdı ve Türk köylerinde katliamlar yaptı. Türk ordusunun başarılı bir şekilde süratle hareket etmesi, Türk bölgelerinde çok sayıda Rum kalması ve Rum yöneticilerin Türk ordusunun da kendileri gibi katliam yapacağını düşünmeleri İphestos planının tam olarak uygulanmasını engelledi. İphestos planı tamamlanamamış bir teşebbüs halinde kaldı.  Rum Yasama Meclisi’nde bir soruşturmada bu gerçekler anlatılmıştır.

Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak Türk tarafı (KKTC ve Türkiye) bu gerçekleri uluslararası düzeyde etkin şekilde anlatacağına ve planı hazırlayanların, insanlığa karşı suç işledikleri için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasını talep edeceğine sessiz kaldı.  Rumlar 1974’de mağdur olduklarını, insan haklarını ağır şekilde çiğnendiğini söyleyerek dünyayı Türkiye’ye karşı ayağa kaldırdılar.

Doğru tanıtım yapılsa ve Rum tarafının yaptığı propagandaya denk karşılık verilse Kıbrıs sorununun Türkiye’deki PKK terör sorunu veya Azerbaycan’daki Ermenistan işgali altındaki Karabağ sorununa benzediğini söyleyebilen tek kişi olmayacaktır.

Bugün KKTC ciddi bir tehlike ile karşı karşıyadır. Bunun nedeni Rum Yönetiminin yıllardır devam ettirdiği küresel düzeyde yürüttüğü algı operasyonları, kamu diplomasisi ve propaganda gibi çeşitli yöntemleri kullanarak Kıbrıs’ta gerçekleri saptırabilmiş olmasıdır. Belirtilen yanlışlara dayanarak yapılacak bir anlaşmanın Suriye’de olduğu gibi felaketle sonuçlanması kaçınılmaz olacaktır.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları