Kozanköy açıklaması (3) – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______22.10.2018_______

Kozanköy açıklaması (3)

MİSAK Editörü

 

Bu yazı, Türk Mücahitleri Derneği Genel Merkezi’nin
Kozanköy’de yaşanan olayın yol açabileceği
ciddi sıkıntı ve zorluklara dikkat çekmek amacıyla
alanlarında uzman değerli hukukçu ve deneyimli siyaset adamlarının yaptığı
çalışmalar sonucu ortaya çıkan değerlendirme  raporundan alınmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları adil mi?

Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’nun kararları ile Kıbrıs’taki mülkiyet sorununun çözebileceği, bunun için Komisyon’un kararlarına işlerlik kazandırmak gerektiği öne sürülmektedir. Bu görüşün doğru olup olmadığını anlamak için Komisyon kararlarının kaynağı olan AİHM kararlarının adil olup olmadığını incelememiz gerekir.Bir mahkemenin verdiği kararların adil olup olmadığı benzer durumlarda verdiği diğer kararlarla ortaya çıkar.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kıbrıs’ta mülkiyet konusunda verdiği Loizidu, Aresti ve diğer kararları okuduğumuz zaman “Acaba bu mahkeme başka ülkelerde veya başka olaylarda da benzer kararlar verdi mi?” diye sormak zorunda kalırız. Tüm aramamıza rağmen Kıbrıs’a benzer koşullarda AİHM’in benzer kararlar verdiğini saptayamadık.

Hukukçularımızın bir bölümü AİHM kararlarına kutsal metinlermiş gibi saygı duymakta ve bu kararları eleştirmeyi akıllarından geçirmemektedirler. AİHM’in bu kadar Rum yandaşı karar vermesinin bir nedeni de Kıbrıs Türk tarafından hiçbir tepki gelmeyeceğini öğrenmesi olabilir. Rum avukatlar AİHM yargıçlarını sık sık ziyaret ederek Türk tarafında Rum görüşlerini benimseyen bir halk olduğunu ve tepki gelmeyeceğini söylemiş olmalıdırlar.

Bu nedenlerle yaptığımız araştırmalarda Rum propagandasının etkisinden tamamen kurtulmaya, özgür ve tarafsız değerlendirmeler yapmaya gayret ettik. Vardığımız sonuçlara göre AİHM’in Kıbrıs’la ilgili verdiği kararlar adaletsizdir.  Bu kararlarda genel adaletsizliklerin yanı sıra skandal diye nitelenebilecek tutarsızlıklar ve çelişkiler vardır. Kanaatimizce AİHM, Türk tarafında kararlarını eleştirecek hukukçular ve TMT gibi kuruluşlar olmadığını düşündüğü için bu kadar haksız kararlar verebilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM ) kararlarında çelişkiler ve tutarsızlıklar

AİHM’nin yetkisiz olması:

AİHM, yetkisi olmadığı halde Kuzey Kıbrıs’taki taşınmaz mallarla ilgili davaları dinlemeye başlamıştır. AİHM’in hukuka aykırı hareket ederek ve hukuk ilkelerini çiğneyerek Rum Yönetimine yardımcı olmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Avrupa Konseyi’ne bağlı bir mahkemedir. Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği’nden önce 1949 yılında kurulmuş olup 47 üyesi vardır. Tüm üye devletlerin mahkemede yargıçları vardır. Mahkemenin dünyada insan hakları konusunda önemli fonksiyonu olduğu söylenebilir. Mahkeme karar verirken Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu isimli bir yasayı dikkate alır.

AİHM’in bazı konularda insan haklarını koruyan adil kararlar verdiği bilinmektedir. Ancak diğer bazı konularda taraf tutan yarı siyasi kararlar verdiği de açıktır.  Kıbrıs, mahkemenin taraf tuttuğu ve yarı siyasi kararlar verdiği alanlardan biridir.

Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biridir. Kurulduğu 1949 yılından itibaren Avrupa Konseyi’ne üyedir. AİHM’in yargı yetkisini ise 1954 yılında kabul etmişti. Ancak ilk aşamada bu yetki sadece diğer devletlerin Türkiye’yi dava edebilmesi için kabul edilmişti. Daha sonra gerçek kişilerin Türkiye’ye karşı dava açma hakları da tanındı.

Kıbrıs Rum Yönetimi devlet olarak tanındığı için 1974’den hemen sonra Türkiye aleyhine dava açmaya başladı. Ancak bu davaların etkili bir sonuç vermesi mümkün değildi. Rumlar 1974’de yitirdiklerini geri almak istiyorlardı. Diğer bir ifade ile kaybettikleri bir savaşı Girit’te olduğu gibi zafere dönüştürme çabası içinde idiler. Bunun için her çareye başvuruyorlardı. AİHM’den yararlanarak hedeflerine varmak istediler.  Bu, kendi ifadelerine göre “Kıbrıs’ın kuzeyini”, gerçek ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarını geri almak için yürüttükleri soğuk savaşın bir bölümü idi.  Bunun için her Rum’un kendi malı için dava açma hakkını kazanması gerekiyordu. Bir süre sonra bu olanağı da buldular.1987 yılında Türkiye bir deklarasyonla AİHM’de Türkiye aleyhine bireysel dava açılmasını kabul etti. Türkiye mahkemeye bu hakkı tanırken Kıbrıs Rumlarının açabileceği davaların ne kadar büyük sorunlar çıkaracağını da biliyordu. Bu nedenle bireysel başvuru hakkını tanıyan deklarasyona çekinceler koydu. Bu hakkı sadece Türkiye sınırları içinde ve yetki verdiği 1987 yılından sonra gerçekleşecek olaylar için tanıdı. Daha açık bir ifadeyle Türkiye, Kıbrıs Rumlarının mülkiyetle ilgili başvurularının dışta kalma koşuluyla AİHM’e bireysel başvuru yapılmasını kabul etmişti.

AİHM, Kıbrıs Rumlarının haklı olduğuna o kadar çok inanıyordu ve onlara yardımcı olmaya o kadar kararlıydı ki Türkiye’nin öne sürdüğü çekinceleri geçerli kabul etmedi. Türkiye’nin sorumluluğunun Kuzey Kıbrıs’ta da devam ettiğine karar verdi. Bunun gibi 1987’den önce başlayıp devam eden olaylarda yani Kıbrıs’taki mülkiyet anlaşmazlıklarında da Türkiye’nin dava edilebileceğine karar verdi.

Adil olmadığını düşünsek bile Mahkemenin bu bulgularına fazla tepki göstermeyebiliriz. Ne var ki yasal tartışmalar bu noktada sona ermedi. Türkiye “Mademki çekinceleri kabul etmiyorsunuz ben de deklarasyonu geri alıyorum, yani Mahkemeye bireysel başvuru yapılmasını kabul etmiyorum” dedi.  O zaman  AİHM hiçbir hukukçunun kabul edemeyeceği bir karar vererek   “Çekinceler geçersizdir. Buna rağmen deklarasyon geri alınamaz” dedi.Kıbrıs’ı 1974 öncesine geri götürmeye ve Türkiye’yi cezalandırmaya kararlı olan AİHM, hiçbir hukuk ilkesini dikkate almıyordu. Bu nedenle hiç çekinmeden hukukun en temel ilkelerini ihlal etti.

Hukuk ilkelerine göre bir kişi bir konuda şartlı teklifte bulunursa ve şart kabul edilmezse teklifini geri alabilir. Bu genel bir hukuk ilkesidir. Tüm mahkemeler bu genel ilkeyi uygular.  Günlük hayatta da durum böyledir. AİHM bir hukukçunun asla kabul edemeyeceği bir karar vererek  “Deklarasyonun çekinceleri kabul edilemez, fakat deklarasyon geçerli olmaya devam eder ve geri alınamaz” dedi. Bu karar AİHM’in verdiği skandal kararlardan biridir.

Kuşku yok ki AİHM, bu kararı verirken hukuk ilkelerinin farkındaydı. Ancak Rum soğuk savaşının etkisi ile Rum Yönetiminin Kıbrıs’ta son derece haklı olduğuna inanıyordu. Ayrıca siyasi konjonktür nedeniyle Türkiye’nin ses çıkaramayacağını tahmin ediyordu. Bu nedenle haksız karar vermekte ve Kıbrıs

Sorununu içinden çıkılmaz hale getirmekte sakınca görmedi. Nitekim Türkiye’nin tepkisi geçici oldu. Kıbrıs Türk tarafından da hiç ses çıkmadı. Böylece yetkisiz ve taraf tuttuğu açıkça belli olan bir mahkemede açılan davalar birbirini izledi.

AİHM’in KKTC’yi taraf yapmaması:

Bir mahkemenin kararlarının adil olması için davadaki tarafların doğru kişiler olması gerekir. AİHM bu ilkeye aykırı hareket ederek KKTC’yi devreden çıkardı ve davaları Rum mal sahibi ile Türkiye arasında dinlemeye başladı. İlk anda bu çarpıklığın fazla bir sorun çıkarmayacağını düşünmek mümkündür. Ancak KKTC’nin devre dışı kalması Kıbrıs Türk halkının haklarının devre dışı kalması demektir. Kıbrıs’ta en fazla mağdur olan, tekrar tekrar göç etmek zorunda kalan ve etnik temizlik planları ile yok edilmek istenen Kıbrıs Türk halkının hakları bir anda silinmiş oldu. AİHM bilinçli olarak Kıbrıs Türk Halkının haklarının talep edilmesini imkânsız veya çok zor hale getirdi.

KKTC’nin bir devlet olarak uluslararası alanda tanınmamış olmasının bu konu ile ilgisi yoktur. Çünkü şirketlere veya derneklere bile ilgili taraf olarak söz hakkı verilmektedir. AİHM hiç değilse ilgili taraf olarak KKTC’ye söz hakkı verebilirdi. Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’nun benzerinin Güney Kıbrıs’ta kurulmasını önerebilirdi. Bunları yapmayarak ve KKTC’yi yok sayarak Kıbrıs Türk Halkının eşit bir halk olmadığına karar vermiş oldu. Kıbrıs Türk Halkını hakları açısından yasal durumu 1960 Anayasası’ndan da daha öncesine götürdü. Böylece daha ilk adımda AİHM,  adil karar vermeyeceğini ve taraf tuttuğunu göstermiş oldu.

 AİHM, KKTC’yi devreden çıkaran kararını verirken başka büyük bir çelişkiye daha düşmüştür.  1974’den sonra açılan ilk davalarda Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’den ayrı bir yönetim olduğunu, Türkiye’nin sadece Türk ordusunun fiilen kontrolünde olan yerlerde meydana gelen olaylardan sorumlu olabileceğini kabul etmişti. Örneğin 1974’de Pavlides garajında meydana gelen olaylarla ilgili olarak açılan davada, garajın Kıbrıslı Türk Mücahitlerin kontrolü altında olduğunu dikkate almış ve Türkiye’nin aleyhine dava açılamayacağına karar vermişti.  Maalesef daha sonra bu doğru görüşünü değiştirerek Türkiye’yi sorumlu tutmak için formül arayışı içine girmiştir.  Böylece taraf tutmanın yanı sıra görüşlerini değiştiren ve kendi kendiyle çelişkiye düşen bir mahkeme haline gelmiştir. AİHM’in Türkiye’yi sorumlu tutmak için bulduğu formül “KKTC’nin Türkiye’nin bir alt yönetimi olduğu” formülü idi. Böylece Kuzey Kıbrıs’ta her olayda Türkiye’nin sorumlu olduğuna karar vermeye başlamış ve adaletsiz kararlar vermenin kapısını açmıştır.

KKTC’nin Anavatan Türkiye’ye yakınlığı bilinen bir gerçektir. Ancak bu yakınlık ayrı devlet olamayacağı anlamına gelmez. KKTC, Türkiye’den farklı hukuk sistemine sahip, dünyadaki birçok devletten daha demokratik bir devlettir. Rum Yönetimi ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin benzeri KKTC ile Türkiye arasında vardır. Buna rağmen kimse Rum Yönetimi’nin Yunanistan’ın alt yönetimi olduğunu iddia etmemektedir.

AİHM’in KKTC’yi yok sayması uluslararası hukuk ilkelerine de tamamen aykırıdır. 1960 Anayasası’na göre Kıbrıs Cumhuriyeti iki halkın ortaklaşa kurdukları bir devlet idi. İki ortaktan biri 1963 yılında Anayasayı zorla değiştirmek istemiş ve bu talep olayların başlamasına neden olmuştu.

Genel hukuk ilkelerine göre bir ortaklığı bozan tarafın oluşturduğu kuruluş ortaklığa devam etmek isteyen tarafın oluşturduğu kuruluş kadar yasal olamaz. Buna göre Rum Yönetimi KKTC kadar yasal değildir. Rum yönetimi etnik temizlik planları hazırlamakla ve katliamlar yaparak toplu mezarlar yaratmakla suçlanabilecek bir devlet olmasına karşı KKTC’nin halkını özgür ve güven içinde yaşatmak istemesinden başka “suçu” yoktur. Bu nedenlerle hukuk ilkelerine göre KKTC, Rum Yönetimi’nden daha yasal ve meşru bir devlettir.

İllegal olan devleti legal sayarken legal olanı yok kabul etmek ve Kıbrıs’ta en fazla mağdur olmuş, katliamlara uğramış, çok sayıda kayıp ve nerede gömüldükleri hala bilinmeyen yüzlerce sivil kişileri olan Kıbrıs Türk halkının şikâyetlerine kapıyı kapamak AİHM’in adil bir mahkeme olmadığını gösterir.

AİHM’in çelişkili kararlar vermesi:

Adil bir mahkeme benimsediği görüşü daha sonra çeşitli etkiler altında kalarak değiştirmez. Hâlbuki AİHM, kararlarının dayandığı temel görüşü Rum propagandasının etkisinde kalarak değiştirmiş ve daha fazla Rum yandaşı haline gelmiştir. Bu durum da AİHM’in yarattığı önemli skandallardan biridir. AİHM’in Türkiye’nin sorumluluğu ile ilgili görüşünü nasıl değiştirdiğini gördük. Bir değişiklik de mülkiyet davalarında yapmıştır.

AİHM, 1998 yılında verdiği Loizidu kararında Türkiye’nin Rumların mallarını kaybetmesinden sorumlu olduğuna ve Türkiye’nin Rumlara kuzeyde kalan mallarını iade etmek ayrıca tazminat ödemek zorunda olduğuna karar vermişti. Bu karar taşınmaz mal davalarında ilke kararı olarak kabul edilmiş ve daha sonra açılan tüm davalarda uygulanarak Türkiye sorumlu tutulmuştur.

Ancak bu konuda çoğu kişinin bilmediği bir gerçek vardır. 1998 yılında verilen ünlü Loizidu kararından önce de Loizidu aynı mahkemede aynı davayı açmıştı. Mahkeme haksız olduğu kanısına vararak bu davayı reddetmişti. Yani Loizidu kaybettiği davayı ikinci kez açarak, bu kez kazanmayı “başarmıştır.” Bir mahkemenin karar verdiği konuda tekrar dava dinlemesi ve ilk karara ters karar vermesi skandal niteliğindedir.

AİHM’in bu skandal tutuma girmesi Rum soğuk savaşının ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Rum Yönetimi’nin 1974’den sonra devasa bir soğuk  savaş başlattığını biliyoruz. Atadığı profesyonel propaganda uzmanları Hitler, Goebbels formülü ile yani büyük yalanı çok fazla tekrarlama yöntemi ile halkın bilincinde gerçekleri ters yüz etmeyi başarmışlardır.

Büyük bir olasılıkla mahkeme üyelerine Türkiye’nin politik baskı altında olduğu,  Kıbrıs Türklerinin ise Rum propagandasının etkisinde kaldığı, yani meydanın boş olduğu söylenmiştir. Böylece AİHM çekinmeden Kıbrıs Türk halkına haksızlık yaparak ve Türkiye’nin 1974 Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmekle haksız fiilde bulunduğunu veya “suç işlediğini” kabul ederek Türkiye aleyhine kararlar vermeye başlamıştır.

AİHM’in dayatmasıyla kurulan Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’nun adaletsiz olması:

AİHM 1998 yılında Loizidu kararını vererek KKTC’de malı olan Rumlara AİHM’de dava açıp mallarını ve tazminat talep etme olanağı tanımıştır. Türkiye, Barış Harekâtı’nı yapmakla “suç işlemiş” ve zarar gören herkesi eski durumuna geri götürmek zorunda imiş gibi kararlar verilmeye başlanmıştır. Ancak mahkemenin yüzbinlerce davayı dinleme zamanı ve imkânı yoktu. Bu nedenle KKTC’de bir iç hukuk yolu oluşturmak ve oradan çıkan sonuçları AİHM’de dava konusu yapmak gerekiyordu. İç hukuk yolunda verilen kararlardan sonra AİHM’e başvurulacak ve AİHM kararlarıyla iç hukuk yolu denetlenecekti. Böylece AİHM mülkiyet sorununun çözülmesini dilediği gibi yönlendirebilecekti. Bu nedenlerle AİHM’in dayatması ile KKTC’de 67/2005 sayılı “Taşınmaz Malların Tazmini, Takası ve İadesi Yasası” kabul edildi. Bu yasaya göre kurulan Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu Rumların talepleri doğrultusunda kararlar vermeye başladı.

Rum Yönetimi ve fanatik Rum kuruluşları bu Komisyona başvurulmasına karşı çıktılar. Çünkü KKTC’de iç hukuk yolu oluşmasına ve KKTC’ye en küçük bir statü kazandırılmasına karşıydılar. Bunun yanı sıra Rumların tek tek mallarını geri almasını yeterli görmüyorlardı. Onlar tümden KKTC’yi ele geçirmek için mücadele ediyorlardı. Amaçları uzun soluklu bir mücadele ile Kıbrıs’ı ikinci Girit haline getirmekti.

67/2005 sayılı yasayı dayatan AİHM’in Güney Kıbrıs’ta kalan Türk malları için de bir şey söylemesi gerekiyordu. Gönüllülük esasına dayalı ve BM gözetiminde yapılan anlaşma sonucunda karşılıklı göç yaşanmış bir ülkede tek taraflı dayatmanın ve taraflardan sadece birini eski durumuna getirme düşüncesi içinde çözmenin sorunları çözmeyeceği, hatta daha da artıracağı belli idi.

Dünyada savaş ve toplu göç olmuş çok ülke vardır. Kıbrıs’ta ise taraflar arasında BM gözetiminde yapılmış nüfus mübadelesi anlaşmasıyla karşılıklı toplu göç olmuştur.[1] Hiçbirinde AİHM’in Kıbrıs’ta izlediği gibi tek yanlı bir yol izlenmemiştir. Bundan çıkan anlam şu olabilir: AİHM Kıbrıs Türklerini eşit bir halk olarak görmemektedir. 1960 Anayasası’nda Kıbrıs Türklerinin eşit halk statüsü kazandığını dikkate almamaktadır. Kıbrıs Türk halkının yasal haklarını ve mağduriyetlerini göz ardı etmeye çalışmaktadır. Yalan yanlış Rum propagandasını doğru kabul ederek hareket etmektedir. Belki de Rum propagandasının etkisi ile Kıbrıs Türk halkının haklarını aramakta ısrarlı olmayacağını ve haklarından vazgeçmeye hazır olduklarını zannetmektedir.

AİHM, KKTC’de Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonun kurulmasını dayatırken Güney Kıbrıs’ta da Kıbrıs Türklerinin müracaat edebileceği bir Komisyon kurulmasını ve aynı ilkelerin orada da uygulanmasını önerse doğru bir yöntem olmasa bile hiç değilse adil bir yaklaşım göstermiş olacaktı.Bunu yapmayarak bilinçli olarak taraf tutmuş ve Kıbrıs Türk Halkına haksızlık yapmıştır. Böyle bir mahkeme karşısında yapılması gereken konuyu tekrar değerlendirmesini sağlamak ve onu hatalı kararları değiştirmek zorunda bırakmak olmalıydı.

Bunun için davalardan birinde kabul edilmiş yöntemi tekrar tartışmaya açmak ancak Rum Yönetimi’nin yaptığına denk soğuk savaş eşliğinde bir mücadele vererek Mahkeme’nin kararlarını değiştirmek olabilirdi. Taraf tutan Mahkeme’nin kararlarının dikkate alınmayacağı açıklanabilirdi. Maalesef Türk tarafından (Türkiye ve KKTC) böyle bir tepki gelmedi.  Türk aydınlarının bir bölümü AİHM kararlarını kutsal metinlermiş gibi saygıyla karşıladı. Böylece Rum soğuk savaşına destek vermiş oldular.

AİHM’in KKTC tapularını geçerli kabul etmemesi:

KKTC dünyanın en demokratik ülkelerinden biridir. Halkın demokratik koşullarda özgür iradesiyle seçtiği bir Hükümet tarafından yönetilmekte ve halkın seçtiği Yasama Meclisi’nin (KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin) yaptığı yasaları uygulamaktadır. Bu demokratik düzen kuşkuya ve şüpheye yer bırakmayan şekilde yıllardır devam etmektedir.

Dünyanın başka herhangi bir yerinde KKTC’ye benzer koşullarda egemenliği yıllardır istikrarlı biçimde süren demokratik bir devletin tapularının geçersiz olduğuna karar verilmiş mi? Yaptığımız tüm araştırmalara rağmen böyle bir olaya rastlamadık.  Maalesef AİHM ilk kez bu adaletsizliği KKTC konusunda yapmış ve KKTC’yi yasal bir devlet olarak kabul etmediği gibi tapularını da geçersiz saymıştır. KKTC tapu sahiplerinin sadece kullanıcı yani “işgalci hakkı” olabileceğine karar vermiştir.

Uluslararası hukuk ilkelerine göre bir ülkede mülkiyet durumunu belirleyen o ülkede fiilen uygulanan hukuktur. Bir ülkede sürekli egemenlik oluşmuşsa ve hükümet kendi hukuk düzenini uyguluyorsa mülkiyet sorununu o devletinin yasaları belirler. Bu ilkeye göre yasal olmayan devletlerin bile tapuları yasal kabul edilmelidir. Yani KKTC yasal bir devlet olmasaydı bile KKTC tapuları yine geçerli kabul edilmeliydi. Kaldı ki KKTC yasal ve devletler hukukuna göre meşru bir devlettir. Buna rağmen AİHM uluslararası hukuk ilkelerini ihlal ederek KKTC tapularının geçersiz olduğuna karar vermiştir.Bu konuda uluslararası hukuktan iki örnek verelim:

Rumlar 1974 Barış Harekâtı’ndan sonra İngiltere Mahkemelerinde davalar açarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki yasal düzeni sorgulamaya başladılar. İngilizlerin adil yargıcı Lord Denning 1978’de, Rumların terk ettiği otelleri kullanan Kıbrıs Türkleri aleyhine açılan Hesperides davasında  “bir ülkede fiilen hangi yasalar uygulanıyorsa o yasalar geçerlidir.  Bir kişi ülkesinde uygulanan yasalara uygun hareket ettiği zaman kusurlu olmaz. Başka ülkelerin yasalarına göre bir ülkede mülkiyet durumu tartışma konusu yapılamaz” ilkesini koydu ve Rumların önünü kapadı. O tarihlerde henüz KKTC kurulmamıştı. Yeni kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti yasal bir düzen oluşturmayı başarmıştı. Bu devletin yasalarına uygun olarak hak kazananların hakları korunuyordu.

Diğer bir örnek: Namibya, 1948’de komşusu ırkçı Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından işgal edilmişti. 1990’da özgürlüğüne kavuştu. 1948 ile 1990 arasında yapılan tapu işlemleri geçerli kabul edilmiştir. Çünkü bir ülkede mülkiyet konusunda geçerli olan fiilen uygulanmakta olan hukuktur. Oraya gelerek mal sahibi olan kişi ile devletin statüsünü tartışmanın anlamı yoktur. Devlet işgal altında olsa bile uygulanan yasalara göre mal sahibi olanın hakları korunur. Bu nedenle işgal süresince Namibya’da mülk sahibi olanların hakları korunmuştur. KKTC gibi demokratik ve yasal/meşru bir devletin tapularının geçersiz olduğu ilk kez AİHM tarafından Kıbrıs’taki mülkiyet davalarında karara bağlanmıştır. Başka herhangi bir olayda böyle bir karar verilme olasılığı yoktur. Çünkü böyle bir karar hem hukuk ilkelerine aykırıdır hem iç savaşa neden olur.

Mülkiyet hakkı insan haklarından biridir. Bir insan bir ülkede uygulanan hukuk kurallarına göre mal sahibi olur. O devletin yasal olup olmadığı bireyin ilgileneceği bir konu değildir. AİHM bireylerin hakları ile ilgilenen ve onların haklarını koruması gereken bir mahkemedir. Kıbrıs’ta mülkiyet konusunu “Mademki KKTC yasal değil KKTC tapuları da yasal değil”  mantığıyla değerlendirmiştir. Dünyada başka hiç bir ülkede böyle bir değerlendirme yapılabilmiş değildir. AİHM’in Kıbrıs’ta bunu yapmasının nedeni faşist Rum propagandasının etkisinde kalması ve verilecek kararlara Türkiye’den ve Kıbrıs Türklerinden fazla bir tepki gelmeyeceğini düşünmesidir.

Özetle KKTC yasa dışı bir devlet ve “işgal altında” bir bölge olsaydı bile tapuları geçerli olacaktı. KKTC tapularının geçersiz kabul edilmesi ve tekrar tartışmaya açılması insan haklarına aykırıdır. Kaldı ki hukuk ilkelerine göre KKTC yasa dışı veya işgal altında bir devlet değil, meşru bir devlettir.

AİHM’in KKTC’yi yasal bir devlet olarak kabul etmemesi:

Devletlerin yasallığını belirleyen siyasi kararlar değil hukuktur. Uluslararası Adalet Divanı Kosova davasında bunu açıkça vurgulamıştır. Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi’ne göre her halkın kendi geleceğini belirleme (self-determinasyon) hakkı vardır. Bu genel ilkeye rağmen dünyada birçok devletin yasal olup olmadığı tartışılmaktadır. Bunun nedeni, devlet kurmak isteyen toplumların halk statüsü kazanıp kazanmadığının tartışmalı olmasıdır. Hâlbuki KKTC açısından böyle bir sorun yoktur. Kıbrıslı Türklerin Rumlarla eşit bir halk olduğu tarihsel süreç içinde ortaya çıkmış olan bir gerçektir.[2] Tarihi ve hukuki gerçekler yanında Kıbrıs Türk Halkının Rum halkına eşit bir halk olduğu ve azınlık olmadığı gerçeği, 1959 Zürih Antlaşması’nda da belirlenmiştir. Daha sonra Londra Antlaşmasını imzalayan taraflardan biri de Kıbrıs Türk Halkı olmuştur.

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda devletin kurucu ortakları iki halktan birinin Kıbrıs Türk Halkı olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu durumda Kıbrıs Türklerinin azınlık olmadığı ve kendi geleceklerini belirleme hakkı olduğu tartışmasız bir gerçektir ve bu gerçek kabul edilmelidir. Dolayısıyla Kıbrıs Türk Halkının 21 Aralık 1963’den sonra kurduğu Yönetimler ve 1983’de kurduğu KKTC devleti de uluslararası hukuka tamamen uygundur. Buna rağmen yoğun faşist Rum propagandası ve ona karşı Türk aydınlarının yeterli tepki göstermemesi nedeniyle AİHM’de ve bazı uluslararası kuruluşlarda KKTC ile ilgili haksız değerlendirmeler yapılabilmektedir.

Kıbrıs Türk halkı 5 Mayıs 1985 tarihinde yapılan referandumda KKTC Anayasasını kabul etmiştir. Anayasanın 159’uncu maddesi ile Kuzey Kıbrıs’ta terk edilen Rum malları devletleştirildi. Dolayısıyla bu mallar KKTC’nin mülkiyetine geçmiştir. O tarihten sonra terk edilen Rum malları tartışmasız KKTC’ye ait hale gelmiştir. Bu mallarda eski mal sahiplerinin mülkiyet hakları ortadan kalkmıştır.  Bunun gibi Kıbrıslı Türklerin Güney Kıbrıs’ta kalan ve devlet lehine feragat ettikleri mallar da KKTC’ye aittir. Uluslararası hukuka uygun olan müzakerelerde bu malların toplu olarak masaya konması ve takas edilmesidir.  Böylece Kıbrıs’a 1974’de gelen barış kalıcı hale gelecektir.

KKTC hukuk ilkelerine göre tamamen yasal meşru bir devlettir. Ayrıca Kıbrıs’ta barışın devamı için KKTC’nin tanınması gerekir. Buna rağmen Kıbrıs’ta olaylar KKTC’nin tanınması yönünde gelişmiyor. Çünkü böyle bir uzlaşma, antlaşma Rum milli ideallerine uygun değildir. Burada sorun faşist Rum yönetiminin bir soğuk savaş vererek Kıbrıs’ı eskiye götürme ve bir Rum/Helen devleti haline getirme çalışmasından kaynaklanmaktadır. Rum Yönetimi, soğuk savaşta Türkiye’ye uluslararası baskı yapılmasını sağlayarak ve Kıbrıs Türk halkını aldatıp haklarından vazgeçirerek Kıbrıs’ı 1974 öncesine geri götürmeye çalışmaktadır. Kuşku yok ki bu geriye dönüş ve karma yaşam Rum Yönetimi’nin ilk aşamada gerçekleştirmek istediği durumdur. Daha sonra, aşama aşama Kıbrıs’ı bir Yunan adası haline getirinceye kadar mücadele edeceği açıktır.

Üzücü olan, KKTC yazarlarının küçük de olsa bir bölümünün Rum tezini desteklemesi ve karışık bir egemenlikte, karışık yaşamın iyi olacağını savunmalarıdır. Doğrudan veya dolaylı olarak Rum tezini destekleyen görüşler  öne sürmeleridir. Sonsuza dek barış anlamına gelen KKTC’nin tanınmasını önermeyi “ayıp zannetmeleri” ve Rum tezini destekleyen gerekçe bulma çabası içine girmeleridir. Kıbrıs Türk Halkını yok etmek için geçmişte mücadele etmiş bir halkın başlattığı soğuk savaşta onların yanında yer almalarıdır.

Bu kadar aşırı Rum yandaşlığı karşısında şaşırmamak elde değildir. Büyük bir olasılıkla AİHM’de Rumların açtığı davalar dinlenirken Rum avukatlar Kıbrıs Türklerinin de kendileri ile aynı görüşte olduğunu iddia ettiler ve KKTC’de basında çıkan yazılardan örnekler gösterdiler. KKTC’de böyle bir durum olduğu ısrarla AİHM’in bilgisine getirilmeseydi AİHM her türlü hukuk ilkesini ihlal ederek KKTC’nin yasal bir devlet olmadığına ve tapularının geçersiz olduğuna karar veremeyecekti.

Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonunun Kozanköyde bir Rum’a eski taşınmaz malını iade etmesi KKTC yasalarına uygun mu?

1985 Anayasası’nın terk edilen tüm Rum mallarını devletleştirdiğini, bu malların KKTC’nin malı haline geldiğini gördük. Bu uygulama, toplu göçten sonra uluslararası teamüllere uygun olarak toplu çözümün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde gerçekleşmeye başladığı anlamına geliyordu.

Buna karşı AİHM tamamen Rum yandaşı bir tutumla, Barış Harekâtı’nın yapılmaması gereken bir harekât olduğunu kabul etmiş,  eski hale dönmeyi ve Türkiye’yi cezalandırmayı öngören kararlar vermeye başlamıştır. Bu davaları yakından inceleyince Mahkeme’nin ne kadar çok Rum görüşlerinin etkisi altında kaldığını anlıyoruz.

Bu durumda karşımıza Anayasamızın sağladığı barış yolu ile AİHM’in önerdiği eski duruma dönme ve çatışma yolu olmak üzere iki yol çıkmaktadır. 2006 yılında Anayasa Mahkememizde AİHM’in görüşlerini yansıtan ve AİHM’in dayatması ile kabul edilen 67/2005 sayılı “Taşınmaz Malların Tazmini, Takası ve İadesi Yasası”nın Anayasamıza aykırı olduğu iddia edildi.  Anayasa Mahkememiz gördüğü D. 3/ 2006 sayılı davada 67 /2005 sayılı yasanın Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. Oy çokluğu ile verilen bu kararda karşı görüş belirten Sn. Nevvar Nolan’ın görüşlerinin daha ikna edici olduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen önemli olan sonuçtur.  Anayasa Mahkemesi kararından sonra “Taşınmaz Malların Tazmini, Takası ve İadesi Yasası”nın yasal olmadığını söylememiz mümkün değildir. Bu nedenle Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’nun iade kararı verme yetkisi olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ancak unutmamak gerekir ki 67/2005 sayılı yasa Anayasanın yerine geçmiş ve KKTC tapularını iptal etmiş de değildir.

Komisyon belli koşulların yerine gelmesi halinde KKTC’nin malı haline gelmiş olan bir malı iade edecektir.  Bu koşulların en önemlileri verilecek kararın ulusal güvenlik ve kamu düzenini tehlikeye düşürmemesidir.  Kozanköy’de kamu düzeninin tehlikeye düşeceği halkın tedirgin olmasından ve imza toplamasından açıkça anlaşılmaktadır.

Bunun yanı sıra faşist Rum Yönetimi’nin toplu mal takasını kabul etmemesi ve iki halkı karışık yaşatma ve Kuzey Kıbrıs’a egemen olma idealini benimsemesi güvenlik ve kamu düzeni açısından kaygı verici bir durum olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

İade kararı verilmeden önce aynı taşınmaz malla ilgili iki yasanın daha yürürlükte olduğu dikkate alınmalıdır. Bu yasalardan biri İskân Topraklandırma ve Eşdeğer Mal Yasası’dır. Güney Kıbrıs’taki mallarından feragat etmiş olup henüz karşılığını alamamış insanlar vardır. Eski mal sahibi Rum’a iade kararının verilebilmesi diğer yasaları otomatik olarak ortadan kaldırmaz. Eşdeğer hak sahiplerinin de aynı malı almaya hakları vardır. Uluslararası hukuka uygun olan, onların Güney Kıbrıs’ta terk ettikleri ve feragat ettikleri malların karşılığını almalarıdır.

Diğer yasa ise Sosyal Konut Yasasıdır. Bu yasaya göre ev sahibi olmak isteyen gençlere devletin arsa verme yükümlülüğü vardır. Komisyon’un iade kararı verme yetkisinin yanı sıra, KKTC Hükümeti’nin de diğer alternatifleri seçme yetkisi vardır. Unutmamak gerekir ki bu mallar KKTC’nin malıdır. Rum’a iade edilecekse KKTC Hükümeti bu alternatifi tercih ettiği için iade edilecektir.

Diğer alternatifler Rum’a iadeden daha fazla kamu yararına uygun olduğuna göre bu alternatiflerin tercih edilmesi gerekir. Bu kadar uygun ve yasal alternatifler mevcutken bin bir sorunu tetikleyecek olan Rum’a iade kararının verilmesi doğru olamaz.

Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu adil bir fonksiyon  yerine getirebilir mi?

Dünyada hiç bir devlet tapularını tartışmaya açmaz. Bunu yapmak kendi varlığını inkâr etmek anlamına gelir. Bunu önermek bile o devletin halkına hakaret anlamına gelebilir.

AİHM kararlarına ve Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’na mutlaka işlerlik kazandırılmak isteniyorsa KKTC tapularına gölge düşürmeden ve KKTC tapu sahiplerinin iradesini ortadan kaldırmadan bir çözüm bulunabilip bulunamayacağını araştırmak gerekir.

İlk akla gelen AİHM’de açılmış bir davada mülkiyet sorununu tekrar tartışmaya açmaktır. Rumlara karşı teslimiyetçi değil,  Rumlar gibi sert ve kavgacı bir mücadele vererek AİHM’in verdiği kararların Kıbrıs’ı bir iç savaşa sürükleyeceğini, bir insan hakları mahkemesinin bunu yapmaya hakkı olmadığını anlatmaktır.

Diğer bir görüş Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’nun görevlerinde değişiklik yaparak KKTC tapu sahiplerinin iradesine gölge düşürmeme koşuluyla işlem yapılmasına izin verecek bir formül aramaktır. Şöyle bir formül akla geliyor:

Diyelim ki Güney Kıbrıs’ta yaşayan bir Rum Kuzey Kıbrıs’taki malını satmak istiyor. Almak isteyen ise tapusunun AİHM nezdinde geçerli olmasını arzu ediyor. Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu’na müracaat etmesi, bu malda KKTC tapusu olan kişinin de rızasının alınması koşuluyla Komisyon’un devir izni vermesi sakıncalı olmayabilir. Bu durumda KKTC tapu sahiplerinin iradesi geçerli olmaya devam edeceği için KKTC’nin varlığı inkâr edilmemiş olacaktır.  Böylece Kuzey Kıbrıs’ta mal sahibi Rumların dünyayı ayağa kaldırdığı mağduriyetlerinden şikâyetleri sona erecektir.

Daha açık ifadeyle bir kişinin hem KKTC tapusu olan hem de Rum tapusu olanla, ikisiyle de anlaşarak, ayrıca kamu yararı açısından Komisyonu ikna ederek bir malı satın alabilmesi mülkiyet sorunun çözümü için bir formül olarak düşünülebilir. Böylece satın alan hem KKTC yasalarına göre hem de AİHM nezdinde geçerli olacak bir tapu sahibi olabilecektir. Böyle bir yaklaşım AİHM’in düşünce yapısına ters değildir. Bu yöntemle KKTC altüst edilmeden ve AİHM’e ters düşmeden mülkiyet sorunu çözülmeye başlayabilir.

Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği’nin saptadığı gerçekler ve öneriler

Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği, Kıbrıs’ta karşı karşıya olduğumuz gerçekleri gözden geçirince Halkımızın her zamanki kadar, belki de daha fazla tehlike altında olduğunu görmektedir. Rum soğuk savaşının Kıbrıs’ı, Türklerin yok olacağı bir anlaşmaya ve daha sonra iç savaşa sürüklemekte olduğunu saptamaktadır.

Rum Yönetimi algı operasyonları ile bazı yalanları Kıbrıs Türk Halkının bilincine yerleştirmeyi başarmıştır. KKTC’de bir bölüm aydın Rum faşizminin ortaya attığı görüşleri desteklemenin, doğrudan veya dolaylı olarak tekrarlamanın solculuk olduğuna, Rum milli idealleri doğrultusunda mevcut barışı bozmaya çalışmanın barışseverlik olduğuna inandırılmıştır.

KKTC,  dünyada tanıtılması en kolay devletlerden biri olduğu halde bunun asla gerçekleşemeyeceğini düşünen bir kesim oluşmuştur. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar büyük çelişki görülmemiştir. Propaganda ile KKTC’de bulunan sosyal ve ekonomik sorunların KKTC yasaları ile ve bir anlaşma sağlanmadan çözülemeyeceği düşüncesi oluşturulmuştur. Rum kesimi ile yapılacak anlaşmanın AB’nin birincil hukuku olamayacağı belirlendiği ve bu durumda yasal sorunların kat kat artacağı ortaya çıktığı halde, anlaşmadan sonra yasal sorunların çözüleceği yalanı söylenmektedir.  Mülkiyet sorununu çözmek için mutlaka KKTC’nin altüst edilip malların tekrar Rumlara döneceği bir prosedürün başlaması gerektiği öne sürülmektedir. Derneğimiz Kıbrıs’ı ateşe atacak bu yanlış görüşlere karşı mücadele etmek ve gerçeği ortaya çıkarmak istemektedir.

Kimseye görüşlerimizi kabul ettirmek arzusunda değiliz. Amacımız halkımızı araştırma yapmaya ve gerçeği aramaya yönlendirmektir. Böylece faşist Rum propagandasını önlemeyi ümit ediyoruz. Açıkladığımız görüşlerin doğru olup olmadığını anlamak için yapacağınız araştırmalar Kıbrıs Türk Halkını kurtaracak kararlar vermenize yardımcı olabilir.

Derneğin saptadığı gerçekleri şöyle özetleyebiliriz:

  1. Efsanevi TMT, 1958 yılında kurulmasa ve Anavatan Türkiye’nin desteğinde Rum faşizminin saldırıları ile katliam girişimlerine karşı durmasa, bugün dünyada Kıbrıs Türk Halkı diye bir halk olmayacaktı.
  2. Kıbrıs’a barış 1974 Barış Harekâtı ile gelmiştir. Barışı sağlayan Türk Ordusunun Rum teröristlerin soykırım/katliam planlarını önlemesi, daha sonra Kıbrıs Türk Halkının güvenli bir bölgede yani KKTC’de yaşamasına olanak sağlamasıdır. İki halkın ayrı bölgelerde kendi devletlerinde güven içinde yaşaması Kıbrıs’a barış getirmiştir. Kıbrıs sorunu, Rum faşizminin bu değişimi yani barışı kabul etmemesinden ve tekrar Kuzey Kıbrıs’a egemen olmak istemesinden kaynaklanmaktadır.
  3. Dönemin Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit ve KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkeleri doğrultusunda hareket ederek Kıbrıs’ta nüfus ve taşınmaz mal değişiminin toplu olarak yapılmasına olanak sağlamışlardır. Böylece Kıbrıs’ta siyasi coğrafyası sınırlarıyla belirlenmiş de-facto (fiilen) iki ayrı devlet oluşmuştur. Bu doğru ilke sayesinde Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye ile Yunanistan arasında olduğu gibi Kıbrıs’a da barış gelmiştir.
  4. Barışın kalıcı hale gelmesi için mülkiyet sorununu toplu (global) olarak çözen bir anlaşmanın yapılması gerekmektedir. Bunun için Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanmış 30 Ocak 1923 tarihli Nüfus ve Mal Mübadele Anlaşması’nın benzerinin Kıbrıs’ta da yapılması ve uygulanması gerekmekteydi. Maalesef faşist Rum yönetimi böyle bir anlaşma yapmayı ret etti ve süratle toparlanarak soğuk savaş şeklinde karşı saldırıya geçti. Uzun süre devam edecek bir mücadele ile Kuzey Kıbrıs’ı tekrar ele geçirmeyi ümit etmektedir.
  1. KKTC, mülkiyet sorununun askıda kalamayacağını bildiği için 1985 Anayasası’nın 159’ncu maddesi ve İskan Topraklandırma ve Eşdeğer Mal Yasası ile tek taraflı olarak toplu (global) mal takası ilkelerini uygulamaya başlamıştır. Böylece Kuzey Kıbrıs’ta (KKTC’de) yeni bir mülkiyet durumu ortaya çıkmıştır. Güney Kıbrıs’tan (GKRY’den) göç eden Türklerin Güney Kıbrıs’ta kalan ve feragat ettikleri mallar KKTC devletinin malı olmuştur. KKTC’nin, Güney Kıbrıs’ta sahip olduğu mallar ile KKTC’de devletleştirme sonucu elde ettiği malları toplu olarak masaya koyması ve müzakerelerde toplu takasın sağlanması gerekmektedir. Ne var ki barışı destekleyen bu gelişme Rum milli ideallerine uygun değildi. Kıbrıs sorunu, Rum Yönetimi’nin Kıbrıs’ta oluşan yeni mülkiyet durumunu altüst ederek ve gerekirse iki halkı çatıştırarak 1974 öncesine dönmeye çalışmasından kaynaklanmaktadır.
  2. Rum propaganda örgütleri büyük bir mücadele vererek, algı operasyonları ile Kıbrıs Türk Halkı içinde azınlıkta kalan bazı grupların belleğine yanlış görüşler yerleştirmiştir. Bu görüşler sayesinde Rum faşizminin tüm Kıbrıs’a egemen olacağı bir anlaşma yapmak ve geçmişe dönme yollarını açmak istemektedir. Bu amaçla KKTC tapularının geçersiz olduğu ve herkesin eski malına sahip olmaya devam ettiği yalanı söylenmektedir.
  3. Rum Yönetimi süslü bazı koşullar içeren hilkat garibesi bir federasyonla önce kavga içinde bir devlet yönetimi oluşturmak, daha sonra Kıbrıs Türklerini ikinci sınıf fakir bir azınlık haline getirmek ve bir süre sonra çıkacak iç savaşta savunmasız bırakarak adadan yok etmek istemektedir.
  4. Kıbrıs’ta barış, KKTC’nin tanıtılması ve egemen eşitliğinin kabul edilmesiyle gerçekleşebilir. Müzakere masasına konan taslakların barış getirme olasılığı yoktur. Tarafsız ve dürüst her araştırmacı bu gerçeği ilk bakışta görebilir. Hazırlanan taslaklar barış sağlayamaz çünkü iki halkın idealleri ve menfaatleri, milli hedefleri farklıdır. Kurulacak devlet yönetiminde her aşamada sürekli anlaşmazlık çıkması kaçınılmazdır. Yeni göçler olacaktır. Mülkiyet sorunu iki halkın birbirinin boğazına sarılması demek olan bireysel yöntemle çözülemez. Bu koşullarda yapılan bir anlaşmanın barış getireceğini söyleyen hiçbir dürüst ve vicdanlı uzman yoktur.
  5. Dünyanın hiçbir yerinde Kıbrıs koşullarında federasyon kurulmuş ve başarılı olmuş değildir. Bu görüş güçlü devletlerin Rum faşizmini desteklemesi ve Türkiye’ye baskı yapması nedeniyle müzakere konusu yapılmıştır. Kıbrıs’ta federasyon kurulması amacıyla yapılacak anlaşmanın iç savaş çıkarması kaçınılmazdır. Bunu dikkate alan Rum Yönetimi iç savaşın kendi kontrolünde olmasını ve Rum Yönetimi’nin zaferi ile sonuçlanmasını sağlayacak şartları anlaşmaya koymak istemektedir. Saf Kıbrıs Türklerinin bu gerçekleri görememesi Rum Yönetimi’ne büyük avantaj sağlamaktadır.
  6. Kozanköy olayı ile ilgili Kıbrıs Türk medyasının bir kısmında söylenenler Kıbrıs Türk halkının büyük ölçüde Rum propagandasının etkisi altında kaldığını ve karşı karşıya kaldığı tehlikeleri göremediğini ortaya çıkarmıştır.Bu koşullarda derneğimiz 1958’de üstlendiği görevi tekrar üstlenmek ve halkımızı tehlikeler konusunda uyarmak istemektedir. Kozanköy olayını bu gerçekler ışığında değerlendirmemiz gerekir. Bu olayı Rum milli idealleri doğrultusunda iki halkı tekrar karışık yaşatmayı öngören bir başlangıç olarak görmeli ve bu nedenle karşı çıkmalıyız.Rumlara KKTC’ye yerleşme hakkı tanımadan önce KKTC’nin tanınmasını ve barışın kalıcı hale gelmesini şart koşmalıyız.

 

Açıklamamızda katılmadığınız görüşler olabilir. Buna rağmen görüşlerimizi gözü kapalı reddetmeniz doğru değildir.  Görüşlerimizin doğru olup olmadığını anlamak için kendiniz de araştırma yapabilirsiniz. Bu araştırma sonunda siz de bizimle aynı sonuçlara varırsanız Rum faşizmi ve onu destekleyen güçlü devletlerin kendi çıkarları için Kıbrıs’ı Suriye gibi ateşe atmak üzere olduğunu anlayacaksınız. O zaman gelmekte olan felaketi önlemek için bizimle birlikte çareler aramanızı ve mücadele etmenizi ümit ediyoruz. Kıbrıs Türk Halkının kurtuluşu sizin bu araştırmayı yapmanıza bağlı olabilir.

                                                                   Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği

[1]Birleşmiş Milletler Genel Sekteri Kurt Waldheim gözetiminde Viyana’da 31 Temmuz-2 Ağustos 1975 tarihleri arasında yapılan toplumlararası görüşmelerin 3. Turunda, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına Kıbrıs Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides ve adanın kuzeyinde Kıbrıslı Türkler tarafından kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti adına Başkan Rauf Raif Denktaş, Nüfus Mübadelesi üzerinde mutabakata vardı. Buna göre, isteyen Kıbrıslı Rumlar adanın güneyine geçebilecek ya da kuzeyde ikamet edebilecek; güneyde ikamet eden Kıbrıslı Türkler ise adanın kuzeyine göç edebilecektir. Böylece, fiilen adanın kuzeyi Türk, güneyi ise Rum nüfuslu hale getirildi. Daha geniş bilgi için bkz.

[2] Yunanistan ENOSİS’i gerçekleştirmek amacıyla «Kıbrıs Halkına» yani sadece Rumlara self-determinasyon hakkının verilmesi için 1954 yılında Birleşmiş Milletlere başvurduğu zaman bu hakkın sadece Rumlara verilemeyeceği, Türklerin de bu hakları olduğu bizatihi Kıbrıs’ın egemenliğine sahip İngiltere tarafından ileri sürülmüştür. İngiliz Sömürgeler Bakanı Alan Lennox-Boyd, 19 Aralık 1956 tarihinde İngiltere parlamentosunda Kıbrıs ile ilgili yaptığı konuşmada, İngiliz Hükümeti’nin Kıbrıs’taki gibi son derece karışık bir halk yapısı olan yerde “halkların kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi” hakkının uygulanabilmesi için çeşitli çözüm yolları arasında, Kıbrıs’ın iki halk arasında bölüşülmesi gerektiğini de kabul ettiğini ifade etmiştir.

Bu nedenledir ki daha başlangıçta Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 yılında kurulurken, Kıbrıs’taki iki halkın da bizatihi ayrı ayrı haiz oldukları self-determinasyon hakkının kullanılmasında, iki halkın eşitliği kabul edilmiştir. Bu gerçek yanında Birleşmiş Milletler Critescu Raporu’nda belli bir insan topluluğunun halk sayılabilmesi için tespit edilen kriterlerin en önemlisi olarak değerlendirilen toprak birliği kriteri başta olmak üzere Kıbrıs Türk halkı tam olarak bütün kriterleri taşıdığı için self-determinasyon hakkına tartışmasız sahiptir.

 

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları