“Küçük Şeyler…” – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______25.01.2018_______

“Küçük Şeyler…”

Hasip Saygılı

 

Bundan 40 yıl kadar önce rahmetli Erol Güngör yukarıdaki başlıkla bir yazı yazmıştı. Merhumun şikâyet ettiği konuların büyük kısmının günümüzde de devam ettiğini itiraf etmeliyiz. Dahası eğitim ve kültüre olan uzaklığımızın arttığına da tanık olmaktayız. Bu konuların gündeme getirilip problem sahaları olarak ele alınmamasının daha uzun süre bocalamalarımızın devam ettireceğinden endişe etmekteyiz.

Bu kısa yazımızda bazı tespitlerimizi mümkün olduğu kadar şahsiyata dökmeden ifade etmenin meselelerimizin hal yoluna konulmasına katkı sağlayacağı kanaatini taşıyoruz. Maksadımız küçük şeyler diye dile getirdiğimiz arızalarımızın giderilmediği takdirde problemlerimizin büyüyeceğine dikkat çekmektir. En sonda söyleyeceğimizi şimdiden söyleyelim. Esas mesele yeterli ekonomik ve mali kaynaklarımızın olmayışı değil, zihniyet olarak dar ve kısır bir bakış açısıyla malul oluşumuzdur.  Bu bakış açısı değişmediği takdirde kendimizi düzeltmemiz ve etrafta ilgi çekebilecek bir konum elde etmemiz mümkün olmayacaktır.

Türk Milliyetçiliği 100 küsur yıl önce bir kültür hareketi olarak ortaya çıkmıştı. Bugün ise üniversite mezunlarımız arasında Türkçe yazım kurallarına uygun bir dilekçe yazabileceklerin yüzdesi ürküntü yaratacak seviyede düşüktür. Bu durum öncelikli meselemizin ne olması gerektiğini açık olarak göstermektedir. Hal böyleyken hemen her konuda milli ve dini hamasetin yüksek sesle dile getirilmesinin yeterli olacağı bunun dışında okuma, tefekkür etme, tartışma, sorgulama, muhasebe, özeleştiri gibi olmazsa olmazlara pek de gerek olmadığı gibi yaygın bir algı her tarafta iktidar olmuş gibidir. Bu çerçevede otoritenin kutsallaştırması ve giderayak doğru ve yanlış yapma potansiyeli bir arada bulunan siyaset adamlarının her yaptıklarını herhangi bir mantık ve vicdan süzgecinden geçirmeden alkışlamanın milliyetçilik sayıldığı bir devri yaşıyoruz.[1] Tabii bu kapsamda zamanın ruhu kuvvet sahibine teslim ol, kendini kurtar telkini yapmaktadır. Bu telkine kulak verenler için artık eğitim, kültür, bilgi, kaliteli insan yetiştirme, cemiyetin yarınını düşünme ve hatta nezaket gibi hususlar çok da dikkate alınması gereken değerler değildir. Aşağıda vereceğimiz örneklerin bir kısmının maalesef bu zihniyetin gölgesinde uygulamalar olduğunu tahmin ediyoruz.

2014 yılında büyük bir ilimize gitmiştim. Bir dostun tavsiyesi ile binlerce eğitimci üyesi bulunan ülkücü bilinen bir sendika şubesini ziyarete gittim. Kendimi tanıttıktan sonra istiyorlarsa üyelere Balkan Harbi ve Rumeli’nin elimizden çıkışını anlatabileceğimi ifade ettim. Sendika şube başkanı benim formasyonum, çalışmalarım ve eğitimimi sormaya gerek görmeden biz dedi Genel merkezin bize bildirmediği hiçbir konferansçıyı kabul etmeyiz”  Kastettiği sendikanın Ankara’daki merkezi değil, siyasi bir partinin tepesi idi. Olabilir, dedim. Son senelerde bir kültür faaliyetiniz oldu mu şeklindeki soruma da pek bir cevap alamadım.  Daha acısı sendikaya gitmeden önce şube başkanının kastettiği partinin muteber isimlerinden birisini aramış derdimi anlatmış, ilgili şubeye telefon etmelerini rica etmiştim. Galiba telefon edilmiş ama anladığım sakın kabul etmeyin tarzında emir de verilmiş. Siyasi vesayetin hemen her şeyi denetlediği bir ortamda zaten kültüre de maarife de ihtiyaç duyulacak değildir.

Bu anlayışın paralelleri şehre gelmekte olan Prof. Dr. İskender Öksüz, romancı Emine Işınsu ile sanatçı A. Yağmur Tunalı’ya kendi kuruluşlarında sadece belediyecilik sorunları üzerinde konuşurlarsa program yaptırabileceklerini ısrarla beyan edebilmişlerdi. Benim bildiğim bahsi geçen bu kültür insanlarının doğru bildiklerini eğmeden bükmeden ifade etme huyları dışında bir “arızaları yoktu. Bu durum yüzünden Aksakallı Hoca’nın bazı üniversitelerdeki konferanslarının yukarıda işaret ettiğim siyasi yapı tarafından bazı zavallı genç çocuklarımız kullanılarak engellendiğini de biliyorum. Anlaşılan günün esen rüzgârlarına teslim olmuşluk dostun ve düşmanın saygısını gören değerlerimize konuşma fırsatı verilmemesini gerektiriyordu. Oysa 100 yıl önceki seferberlik senelerinde Türk Ocaklarında Talat Paşa’nın da hazır bulunduğu oturumlarda kültür meselelerinin yanında Ermeni tehciri gibi siyasi konular da tartışma ve eleştiri konusu yapılabiliyordu.

Diğer taraftan bizim kültürel ve fikir şahsiyetine sahip olması gereken kurumlarımızın baştan aşağı saran küçük memur zihniyetinin kontrolünde olduğunu gösteren bazı yaşanmış örneklerin zikredilmesini de lüzumlu görüyoruz: Prof. Dr. Nusret Çam kendi sahasında özgün eserler vermiş karakter ve yaşantısı sağlam bir ilim adamımızdır. Hoca yurtdışına misafir öğretim üyesi olarak gitmeden önce bir haftalığına kendi şehrine misafir olarak gelecektir. Eğitimci bir arkadaş üyesi olduğu milliyetçi kuruluşa hoca gelmişken kendilerine de gelip konuşma yapmasını teklif eder. Arkadaşımıza Nusret Hoca’nın şehirde bulunacağı hafta önceden program yapıldığını haftalık konferansçı sırasını değiştirmelerinin mümkün olmayacağı ciddiyetle söylenir. Oysa bir hafta sonraki programa aktarılacak konuşmacı zaten o şehirde yaşamaktadır. Takdim tehirin yaratacağı hiçbir sıkıntı söz konusu değildir. Ama en küçük bir değişiklik dahi küçük memur zihniyeti için göze alınmaması gereken bir risktir.

Bu olaydan bir müddet sonra Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı (TÜRKAV) Şubesi Nusret Çam Hoca’yı uygun bir salonda konferansa çağırır. Hoca’nın konferans başlangıcındaki ifadeleri kadir kıymet gözetenleri sarsmış olmalıdır: “17 yaşımdan beri, yaklaşık 50 senedir ülkücüyüm. Kendi şehrimde ilk defa bir konferansa davet edildim. Buna sevineyim mi üzüleyim mi bilmiyorum.”

Bir diğer konu eleştirdiğimiz kurum ve kuruluşların pek az istisnasıyla üyelerinin talep, teklif ve dileklerini ilgiye değer görmemesidir. Bunun yaratacağı sakıncaları izaha gerek yoktur. Değer atfetmediğiniz insanlardan nasıl faydalanabilirsiniz?  Örnekleyelim.  21 Aralık 2017 günü Türk Tarih Kurumu’nun (TTK) yaptığı bir sempozyumun değerlendirme oturumunda, kurumun tanıtım videosunda Türk Ocakları ile ilgili yapılan bir haksızlığı dile getirdim.[2] Bu konuyu da üyesi olduğum Türk Ocaklarının başkan ve genel sekreterinin resmi e-maillerine açık kimliğimle rapor ettim. Bugüne kadar bana muhatap makamlar namına hiçbir Allahın kulu cevap vermedi.[3] İddianızı inceliyoruz şeklinde ihtiyat kaydıyla bir karşılık dahi almış değilim. Bunun ilgisizlik veya sesimizi çıkarmayalım aman fincancı katırları bize sorun yaratabilir endişesi dışında izahının olacağını düşünemiyorum.

Bu yazıda konu ettiğimiz sendika, vakıf, ocak vs. kuruluşlar maalesef sayıca yetersiz istisnalar[4] dışında çoğunlukla birilerine statü sağlama ve bunun bedeli olarak gündelik siyasete itiraz etmeme (ve tabii sorun çıkarmama) odaklıdır. Bunun için prensip olarak kendi sahası ile ilgili mümkünse kültür faaliyeti yapmaması ve yapanlara gücü yettiğince mani olması yeterli görülmektedir. Başka bir ifade ile göstermelik işte faaliyetlerimiz denilecek çoğunluğu iftar, yemek ve konser olan birkaç program dışında istikrarlı, kurumsallaşmış bir eğitim ve kültür serisi yürütmenin hayali bile mevcut değildir.

Bu çerçevede gayret ehli birileri şu faaliyeti yapalım, şu konunun uzmanını çağıralım bize konuşsun şeklinde iyi niyetle bir teklif yaptığında cevap olarak salonu dolduramayız mahcup oluruz diye kestirme olumsuz bir cevap verilmektedir.  Yeterli dinleyici bulamayız takıntısı maalesef en büyük çeldiricidir. Oysa kültür faaliyetlerinde sayı değil, devamlılık ve istikrar önemlidir. Hatır için bir salona toplanmış konu ve konuşmacı ile pek ilgilenmeyen yüz kişi yerine merak sahibi beş dinleyici daha verimlidir. Kültür faaliyetlerinde delege seçimi yapılmıyor, siyasi toplantı da yürütülmüyorken katılımcı sayısına takılıp kalmak ufuksuzluktur. İşin önemini anlamamaktır. Birileri artık sabırla damlayan su damlalarının mermeri erittiğini kabul etmelidir.

Bir diğer eleştiriyi hak eden bakış açısı da bahsettiğimiz kurum ve kuruluşlar bir konuyu gelip anlattığı zaman konferansçının dükkân sahibi olarak kendilerine teşekkür etmesi ve minnet duyması gerektiğini düşünmelerindeki garabettir.  Kültür faaliyeti maalesef karşılıklı bir etkileşim olarak değil de sadece konuşmacının kendini gerçekleştirmesi olarak görülmektedir. Bu yüzden bazı kuruluşların yöneticileri mekân sağladıkları haftalık kültür faaliyetlerine gelip dinleyici olarak katılmaya bile gerek görmemekte, yan odada çay içerek faaliyetin bitmesini beklemekle yürütülen faaliyetin lüzumuna inanmadıklarını göstermiş olmaktadırlar.

Bütün bu söylediklerimizin özü olarak şunları rahatlıkla ifade edebiliriz. Siyaset elbette yetenek ve sağlam karakter sahiplerinin hangi siyasi görüşte olurlarsa olsunlar teşvik edilmeleri gereken bir sahadır. Ama siyaset ülkeye kalıcı değerler katacaksa sağlam bir kültür zemini üzerinde bulunmalıdır. Bunun için kültür faaliyeti yürütmesi beklenen kurumların şahsi tatmin veya günlük siyasetin kısır hesaplarının ötesinde kaliteli insan yetiştirme diye gündemlerinin bulunması gerekiyor.

[1] Oysa rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun ısrarla belirttiği gibi siyasetçilerin her yaptığı ve söylediğini tartmadan onaylama devleti kutsal sanmadan kaynaklanan bir yanılgıdır. Devlet, şüphesiz toplumlar için varlığı elzem bir kurumdur. Hatta biz Türkler için devletimizin bittiği yerde varlığımızı sürdürmemiz pek mümkün değildir. Bu konuda İsrail oğulları ve Farslar kadar yetenekli olmadığımız kesindir. Böyle olmasaydı bugün, Avrupa Türkiyesinden bazı adacıkları saymazsak toptan tasfiye edilmemiş olmamış gerekirdi…

[2] TTK tanıtım filminde Türk Ocaklarının Halkevlerinin binasında oturduğu gibi gerçek dışı bir beyanda bulunulmuştur. Hakikatte Türk Ocaklarının emlak, mal ve mülküne el konulmuştu. Bunlar daha sonra Halkevleri gibi kuruluşlara teslim edilmiştir. Konuya ilişkin sempozyum konuşmam için bkz: “Türk Tarih Kurumu, Türk Ocaklarının Halkevlerinin binasını ele geçirdiğini iddia ediyor…”  https://www.youtube.com/watch?v=K-YhvCKAhf0

[3] Sadece Türk Ocakları değil, Milli Kütüphane, Türk Tarih Kurumu, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etütler (ATASE) Dairesi gibi kurumlarımıza da herhangi bir konu ile ilgili bir şikâyet, talep, teklif ve temenninizi iletirseniz prensip olarak cevap alamazsınız. Oysa mesela İngiltere’de National Archive’a cumartesi günü bir talebinizi iletirseniz pazartesi öğle olmadan nezaketle olumlu veya olumsuz bir cevap alırsınız. Farkın komplo teorileri ile izah edilemeyecek kadar uyarıcı olduğunu, siyasi görüş tercihlerinin çok ötesinde kültür ve insan kalitesinden kaynaklandığını düşünüyoruz.

[4] Bu yazıda verdiğimiz örneklere istisna olarak Konya’da Ahde Vefa Turan Birliği Derneği’ni vermeliyiz. Siyasi nüfuzdan bağımsız verimli kültür faaliyetlerinin verimliliği için parlak bir modeldir. Yine eleştirdiğimiz kurum ve kuruluşların bazı şubelerini de elbette tenzih etmeliyiz.  Bizim feryadımız ana akımın atalet ve verimsizliğinedir.

Yazarın MİSAK'taki yazıları