Kur’an açısından devlet ve egemenlik kavramları – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______01.12.2018_______

Kur’an açısından devlet ve egemenlik kavramları

İsmail Yakıt

Yazı, Prof. Dr. İsmail YAKIT’ın “Kur’ân’ı Anlamak”
kitabından alınmıştır.

Editör: Mete Korkmaz

Devlet kavramı

Batı dillerinde “Etat”, “State” vs. kelimeleriyle karşılanan “Devlet” kavramı, Latince “stare” fiilinden yapılan, “status”dan gelmedir. Bu ise, “durmak, yerleşmek, ikâmet etmek” anla­mında coğrafî bir nisbete dayalı statik bir anlam taşımaktadır. Dilimize Arapça’dan geçen “devlet” kelimesi kök itibariyle D-V-L olup bu da “hareket ettirmek, döndürmek, dolaştırmak, çekip çevirmek” anlamındadır. Bu ise hükümet kavramıyla sinonim olan dinamik bir değer kazanmıştır. Bir diğer ifadeyle Latinler yerleşik olmayan ve belli bir coğrafya parçasında bulunmayan topluluklara devlet izâfe edilemeyeceğini telkin ederken, Müslümanlar da “işlerini çekip çeviremeyen, kendi kendini yönetemeyen” topluluklara “devlet” kavramının izâfe edilemeyeceğini vurgulamaktadır. Bütün bu izahlar, meselenin etimolojik ve semantik tarafıdır ve kavramın temelinde var olan anlam da budur. Bir başka tabirle Latinler “devlet” kavra­mın­da “ülke” unsurunu öne çıkarırken müslümanlar da “ege­men­lik ve siyasi iktidar” unsuruna ağırlık vermişlerdir. Buradan hareketle, bir yerde örgütlenmiş ve temerküz etmiş bir iktidarı temsil eden terim anlamı ile kök anlamı arasında semantik bağ açıkça kurulabilmektedir.

Devlet ve toplum felsefesi, sosyoloji ve hukuk açısından da müşterek bir tanım yapılabilir. Buna göre Devlet, üstün bir iradenin hakimiyetine tabi olarak belirli bir coğrafya üzerinde yaşayan insan topluluğunun teşkil ettiği ayrı ve müstakil bir şahsiyete mâlik, hukukî bir kurumdur.

Sözlük anlamı mevki, nüfuz, şeref, ikbal, servet ve mutlu­luk olan “Devlet”, terim olarak eski Türklerde “İl” sözcüğüyle karşılanmaktaydı.

Kur’ân’da devlet kelimesi ne sözlük ne de bugün kullandı­ğımız anlamında kullanılmaktadır. Ancak kelimenin hemen hemen aynı anlama gelebilen “dûlet” şeklinde bir telaffuzu geçmektedir: “Mallar içinizdeki zenginler arasında dolaşıp dur­masın” (Haşr, 59/7). Bir diğer âyette de zafer, galibiyet ve yaralanmalar gibi hususlar hakkında “Bu gibi günleri insanlar arasında bazen lehe ve bazen de aleyhe döndürüp dururuz” (Âl-i İmran, 3/140) derken geçmektedir. Şu halde her iki âyette geçen anlamlar üzerinde semantik bir bağ oluşturursak; mal ve mülkün kazandırdığı zenginlik ile savaşlarda elde edilen gali­biyetin siyasi iktidarın önemli kaynaklarından olduğu hükmüne varırız.

Kur’ân’a göre devlet konusunda bugün anayasalarla anladığımız biçimde ayrıntılı bir tarif yapma imkânımız yoktur.

Kur’ân, devlet kelimesini kullanmadığı gibi bir devlet şekli de önermez. Bu ise, Kur’ân’ın kendi üslubuna ait olan bir husustur. Yoksa Kur’ân’ın iktidar olgusuyla ilgilenmediği anla­mına gelmez. Kelimenin yokluğu, kavramın yokluğunu gerek­tirmez prensibinden hareketle Kur’ân’da yönetici, iktidar, insan toplulukları vs. ile ilgili kelimeler kullanılmaktadır: Hü­küm, mülk, ümmet, imamet, velayet, halife, itaat, bî’at, ulu’l-emr gibi siyasi anlam taşıyan kelimelerin kullanıldığını görürüz. Zaten Kur’ân’ın en temel ve evrensel vasıflarından birisi de fert ve toplum bazında, insan hayatının bütün normatif alanlarını ken­di ilke, prensip ve değer yargılarıyla kuşatmasıdır. Esasen, hoşgörü, barış, düzen ve adaletin sağlanması için yeryüzünde insan topluluklarının kendilerine yöneticiler edinmeleri ve siyasi anlamda örgütlenmeleri en doğal yoldur. O halde Kur’ân’ın insanın sosyal ve siyasi ihtiyaçları doğrultusunda va’z ettiği düzenleyici bir takım prensipler ışığında O’nun devlet telakki­sini tesbit etmek mümkündür.

İnsanın en temel ve evrensel hakları ana hatlarıyla: Ya­şama hakkı, adalet, eşitlik, hürriyet, mülkiyet, miras hakkı ile ticaret ve çalışma hakkı gibi haklardır. Bütün bu haklarla ilgili olarak Kur’ân’da evrensel nitelikte hükümler vaz’edilmiştir. İşte insan topluluklarından ve onları yönetenlerden Kur’ân’ın bek­lediği, bu hakların gerçekleştirilmesidir. Kötülüğün önlen­mesi, iyiliğin yaygınlaştırılmasıdır.

“Siz insanlar için ortaya çıkarılan en iyi bir topluluksunuz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız.” (Âl-i İmran, 3/110)

Bu âyetten anlaşılan devletin insanlara güven, huzur ve­ren ve emniyet sağlayan her türlü tedbire başvurması gerektiği ve toplumun huzur ve refahını bozucu, birlik ve beraberliğine engel olabilecek her türlü ihtimal dahilindeki hadiseleri önle­yebilecek tedbirleri alması gerektiğini ortaya koymaktadır.

“Onlar ki eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek.  iyiliği emreder ve kötülüklerden nehyederler.” (Hac, 22/41)

Kur’ân’ın hedeflerinden biri insanların en tabii hakların­dan olan mülkiyet hakkını sağlamak ve böylece insanın diğer insanlar tarafından sömürülmesini önlemektir. Miras hakkının korunması da buna dahildir.

“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollar­dan yemeniz için o malları yöneticilere vermeyin.” (Bakara, 2/188)

“Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından her birine va­risler kıldık.” (Nisa, 4/33)

Kur’ân, devleti yıkmaya yönelik, ilahî iradeye karşı her türlü anarşiye, fitne ve fesata karşı gerekli önlemin alınmasını yetkililerden ister.

“Yeryüzünü islah etmeyen, dirlik ve düzeni bozan, aşırı hareket eden cahillerin arzularına uymayın.” (Şuara, 26/151-152)

Devlet, bugünkü anladığımız anlamda, bütün yurt­taşla­rının beden ve ruh sağlığı içinde ve insanlık onuruna uygun bir biçimde yaşamalarını sağlamakla yükümlüdür. Bunun için devlet, ülkede ana-babaları, çocukları, gençleri, yaşlıları, dul ve yetimleri, özürlüleri vs. korumak ve onları gelecek korkusundan kurtarmak ve sosyal güvenliği ve barışı sağlamakla yüküm­lüdür. Bu anlamda Kur’ân’da, ana hatlarıyla sosyal devlet an­layışına ağırlık verildiği görülmektedir.

Kur’ân devlet ve yönetim konusunda herhangi bir şekil veya sistem önermiyor. Bir diğer ifadeyle Kur’ân herhangi bir isim koymak suretiyle bir devlet modeli ortaya koymuyor. Siyasi meşruiyete yönelik evrensel ilkeler serdediyor. Bunlar kısaca adalet, istişare (şûrâ), insan haklarına riayet, emanetin ehline tevdi’i gibi ilkelerdir. Kur’ân’da belirtilen bu esaslar çer­çevesinde insana siyasi model kurmak ve yönetmek husu­sunda serbestlik tanınmıştır. Bu hususu Hz. Peygamber ve ilk dört halife tatbikatında da görebiliriz.

Bilindiği gibi, Hz. Peygamber’in iki görevi vardı. Birincisi nübüvvet, ikincisi, devlet yönetimi yani riyaset. Hz. Peygamber hem nübüvvet sahibi hem de beşer idi. O’nun yöneticilik yönü, yani riyaset görevi beşer olması ile alakalı yönüydü. Zira vefat ettiğinde nübüvvet görevi sona ermiş idi. Diğer görevi olan yöneticilik vasfı ise devam ettirilmiştir. Nitekim yerine halife seçilen Hz. Ebubekir’e, “Allah’ın temsilcisi” anlamında “hali­fetullah” denmek istenmiş, ama o bunu “Ben Resulullah’ın halifesiyim” diyerek reddetmiştir. Öte yandan İslam tarihindeki ilk devlet olan “Medine Site Devleti”nin ilk anayasasının Kur’ân’dan ayrı oluşu “Kur’ân anayasadır” şeklinde ifadeye çalışılan hükmün yanlış olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber’in tatbikatında yönetimle ilgili siyasi bir form olmadığı gibi Raşit halifelerin göreve geliş şekillerinde de sabit bir sistemin olmadığı görülmektedir. Şöyle ki: Hz. Ebu­bekir,  Benî Sakîfe’de toplanan bir grup müslümanın oylarıyla yani seçim yoluyla göreve gelmiştir. Hz. Ömer, Hz. Ebubekir’in vefatından önce kendisini bu göreve tayin etmesiyle göreve başlamıştır. Hz. Osman, Hz. Ömer’in tavsiyesiyle halife olmuş, Hz. Ali de hakem olayı ile göreve getirilmiştir. Şayet Kur’ân’da ve Hz. Peygamber’in hadisinde sabit bir şekil veya sistem önerilmiş olsaydı, Raşit halifeler farklı şekillerde göreve gel­mezlerdi. Bu da gösteriyor ki, İslam idarî anlamda hükü­metlerin uyması gereken muayyen bir şekil tesbit etmemiş, siyasi otoritenin nasıl tanzim edileceğini belirtmemiştir. Çünkü insan maslahatları, bulundukları toplumun zaman ve şartlarının değişmesi ile değişmektedir. Kur’ân’da ortaya konan hususlar milletin (toplumun) menfaati paralelindedir. Kur’ânî prensipler zaman ve mekânın kalıplarına sığmayan evrensel prensiplerdir. Devlet başkanlığına geliş yoluna ve hükümetlerin dış şekillerine önem vermeyen İslam, toplumun mutluluğunu kendine kaygı edinen her hükümete kapıyı açık tutmuştur. Yeter ki o rejim, o yönetim şekli, insan onuruna, insan haklarına, adalet prensi­bine vs. en uygun rejim olsun. Bu anlamda insan hayatının her yönünü kaplayan ve değerlendiren, insan onuruna da en uygun rejim olduğu kanıtlanan Cumhuriyet ve onun uygu­laması olan Demokrasi Kur’ân’ın yukarıda bahsettiğimiz evren­sel ilkelerini gerçekleştirebilecek en uygun rejim olarak gözük­mektedir.

Egemenlik kavramı

Latince “yüksek (superior)” anlamına gelen “supera­neitas”, “superanus”, “souveraineté” “sovereignty” gibi keli­melerle karşılanmakta, Arapça’da “el-hakimiyye”, “es-siyâde” şeklinde ifade edilmektedir. Dilimize Arapça H-K-M kökünden gelen “hakimiyet” şeklinde geçen bu kelime hüküm koyma, sözünü geçirme, yönetim hakkı gibi anlamları içeren “egemen” sözcüğüyle tercüme edilmiştir. Terim olarak egemen: “Yö­netimini hiçbir kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın sürdüren, bağımlı olmayan, hükümran” anlamındadır.

Devletin egemenliği tekdir ve bölünmez niteliktedir. Ege­menliği iç ve dış egemenlik diye ikiye ayırsalar da bu aynı kudretin ülke içinde ve ülke dışındaki tezahür biçimini ifâde etmek için kullanılmasındandır. Egemenliğin birbirinden ayrıl­ması mümkün olmayan hukukî ve siyasi olmak üzere iki vechesinden bahsedilmektedir. Egemenliğin hukukî yönü, o ülkenin pozitif hukukunun ve kanunlarının oluşturulması, siyasi yönü ise egemen iradenin koyduğu kanunların yürütülmesiyle ortaya çıkmaktadır.

Batı hukuk düşüncesi incelendiğinde önceleri krala ve hükümdara egemenliğin izafe edildiği görülmektedir. Daha sonra­ları demokratik anlayış toplumların düşüncesinde kastettiği ge­lişme neticesinde hükümdar veya krala izafe edilen egemenlik fikri terk edilip, yerine milletin veya halkın egemenliği (milli egemenlik) ikame olunmuştur.

Soyut bir kavram olarak egemenlik şu hususları ihtiva eder: Egemenlik mutlak olup, her hangi bir kayda tabi değildir. Çünkü hukukun kaynağıdır. Egemenlik, aslî ve bizâtihi kaim bir kudrete delalet eder. Yani egemen olan kudret egemenliği bir başka otoriteden almış değildir. Egemenlik en üstün bir irade ve iktidar demektir. Süreklidir ve zaman aşımına uğramaz. Tekdir, bölünmez ve devredilmez bir iradedir. Birden fazla egemenin olduğu yerde, aslında hiç egemen yok demektir. Egemenlik yanılmaz bir iradedir. Yani kanunlar, sırf egemenin iradesi olmaları sebebiyle hak ve adalete uygun telakki edilirler. Bailly’nin “Kanun konuştuğu zaman vicdanın susması gerekir” sözü egemenliğin bir niteliğini ifade etmektedir.

Egemenlik kavramına Kur’ân açısından yaklaştığımız za­man, meselenin aslî ve genel ilkelerinin Kur’ân tarafından evrensel olarak ele alındığını görürüz. Buna göre: Allah kâina­tın yegâne yaratıcısı ve hâkimidir. O’nun hakimiyeti hem kâi­natı var etme ve onun tabii kanunlarını icad ve ihdas etme; hem de O’nun tek ve en üstün hüküm koyucusu olma anlamı­nı taşımaktadır. Kur’ân’ın ifadesinde Allah, tabiat kanunlarının koruyucusu olduğu gibi değer yani hüküm yargılarının da belirleyicisidir. Bu hem ontolojik hem de normatif açıdan mutlak hakimiyet O’na mahsustur demektir.

Kur’ân’da Allah kendini güçlü bir hükümdar, bir Melik sıfatıyla sembolize eder.

Allah kutlu bir Melik’tir.” (Haşr, 59/23; Cum’a, 62/1)

“Yerin ve göklerin hükümranlığı O’na aittir.” (Âl-i İmran, 3/189)

“Yerin ve göklerin orduları O’nundur.” (Fetih 48/4)

“Melekler onun çevresindedirler; o gün, Rabbi’nin Arşını onlardan sekizi yüklenir.” (Hakka, 69/17)

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” (Lokman, 31/26)

Hüküm vermek ancak Allah’a aittir.” (Yusuf, 12/40; Mü’min, 40/12)

“Hüküm yüce ve büyük olan Allah’ındır.” (Yusuf, 12/80)

O hükmedenlerin en hayırlısıdır.” (A’raf, 7/87; Yunus, 10/109)

“Ey Muhammed de ki: Mülkün sahibi olan Allah’ım! mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. ” (Âl-i İmran, 3/26)

“İnsanların meliki (hükümranı) ve insanların Rabbi olan Allah’a sığınırım.” (Nas, 114/1-3)

Kur’ân-ı Kerim’de bu ve benzeri âyetlerle ortaya konan ha­kimiyet evrensel nitelikte olup “hakimiyet-i mutlak” veya “ha­kimiyet-i hakiki” anlamındadır.

Görüldüğü gibi Kur’ân’da egemenlik mutlak anlamda Allah’a aittir. Ancak Allah yeryüzünde insanları kendisine halife yapmıştır. Yani onları birçok hususta yetkili kılmıştır. Halife bir başka irade sahibi adına iş gören, onu temsil eden anlamında­dır. Şu halde en genel anlamda insan türü yani toplum Allah’ın halifesidir, vekilidir. Şu âyetlerde bu husus belirtilmektedir:

“Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife tayin etmekteyim’ dediğinde onlar da ‘Orada fesat çıkarmakta ve kan dökmekte olanı mı?’…” (Bakara, 2/30)

“Ey Davut! Biz seni şüphesiz yeryüzünde hükümran (=halife) kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma.” (Sâd, 38/26)

“Verdiklerimizle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O’dur.” (En’am, 6/165)

“Sizi yeryüzünde halifeler yapan mı?” (Neml, 27/62)

Öte yandan İslam hukukuna göre vakfın tanımında şöyle denmektedir: “Bir malı mülkullah olmak üzere kendi mülkünden çıkarmaktır.” Yani Allah’ın mülkü olarak onu tanımlamaktadır. Tasarruf yetkisi topluma (ammeye) aittir. Çünkü toplum bu anlamda Allah’ın vekilidir.

Görüldüğü gibi toplum, ilahî irade ile yeryüzünde Allah’ın vekili olarak sorumlu kılındığı kadar bir takım yetkilere de sahip kılınmıştır. İlahî irade, millet iradesini, ülkenin dahilinde nihâi ve en üstün olma hususunda yetkilendirmiştir. Egemenliğin topluma ait olduğu durumlarda, egemen irade, fonksiyonlarını ancak devlet eliyle gerçekleştirebilir. Devlet, egemenlik işlevle­rini somutlaştıran ve sürekli kılan bir kudret olarak tezahür eder. Devlet kudretinin fonksiyonelliği ise, onun bir tüzel kişilik olması sebebiyle, organları vasıtasıyla tezahür eder.

Devlet kudreti, egemen iradenin hukukî ve siyasî yönlerini temsilen devletçe yerine getirilen işlevlerin mahiyetine göre yasama, yürütme ve yargılamadan oluşan üç ayrı yetki biçi­minde taksim edilip incelenebilir.

İslam hukuk felsefesi açısından her düzeydeki pozitif hu­kuk kuralının oluşturulması anlamındaki yasama faaliyeti, beşerî nitelikli bir kavramdır. Yasamanın hüküm kaynağını ise, ilahî iradeyi temsil eden Kitap ve Sünnet teşkil etmektedir. Dolayısıyla toplum yetkiyi bu iradeden almaktadır.

Siyasi iktidar (amme velayeti), yönetenlerin egemen ira­deden yani millet iradesinden aldıkları bir hukukî yetkiden ibaret olduğu için yönetenler, siyasi iktidar vasıtasıyla devlete ait yetkilerini millet adına, vekaleten ve onu temsilen kullanabi­lirler.

İlahî iradenin yetkilendirmesine dayanan toplum egemenliği, devredilmezlik ve kişi veya zümreler tarafından temellük edilemezlik (yani gasp edilemezlik) niteliklerine sahiptir. Dolayısıyla İslâm’da yönetenlerin kullandıkları yönetme yetkisi, kaynağını ve meşruiyetini egemen iradeden, yani toplum iradesinden almak zorundadır. Bu itibarla “Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir.”

Batı teokratik yönetimlerinde görülen ve bizde bazı ke­simlerin İslam adına telaffuz ettikleri “yönetimde egemenliğin yal­nız Allah’a nisbet edilmesi” veyahut “yönetenlerin Allah adına iş görmeleri” yönetenleri tanrılaştıracağı ve sorumsuz ha­le geti­receği için Kur’ân’la bağdaştırılamaz. Zira Kur’ân yöne­ten, yö­netilen, inanan, inanmayan herkesi sorgulayan ve so­rumlu tu­tan bir kitaptır. Şu halde yöneticiler sınırlı olan yet­kilerini, top­lum namına kullandıkları gibi yine topluma karşı so­rumludurlar.

Toplum egemenlik yetkisini hiçbir şekilde devredemez. Egemen iradenin devletçe yerine getirilen yasama, yürütme ve yargılama yetkisi onun egemenlik yetkisidir, hükümranlık hakkıdır. Hiçbir şekilde devredilemez. Aksi takdirde “devlet” ortadan kalkar. Buna mukabil, kamu yararına (maslahat-ı amme), toplumun yüce menfaatleri gereği uluslararası anlaşmalar yoluyla toplum bazı yönetimle ilgili yetkilerinden hukukun sınırları içinde sarf-ı nazar edebilir. Mesela, ülke, gümrük birliği antlaşması sonucu gümrükle ilgili vergilendirme yetkisini anlaşma gereği sınırlamıştır. Bu tür devirleri ve sınırlamaları her zaman için geri alınabilir nitelikte olmalıdır. Avrupa Topluluğuna üyelik ile ilgili sorunlar bu paralelde ele alınmalıdır.

Kaynaklar

Arsal (S. M .), Hukuk Felsefesi Tarihi (Ahlâk, Hukuk ve Devletin Mahiyet, Menşe ve Gayelerine Dair Mühim Felsefî Doktrin ve İlmî Nazariyelerin Hulasa ve Tahlili), Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti Yayını, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul 1945.

_______, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1975.

Arsel (İ), Anayasa Hukukunun Umumi Esasları (Birinci Kitap-Demokrasi), Güven Matbaası, Ankara 1955.

Başgil (A.F.), “Devletin Ülke Unsuru”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: XIII, Sayı: 4, Yıl: 1947, 1261-1281.

_______, “Devlet Nedir? (Realist Bir Tarif Denemesi)”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, XII, Sayı: 4, Yıl: 1946, 981-990.

Berki (A.H.), Hukuk Tarihinden İslâm Hukuku I, Diyanet İşleri Reisliği, Yy., Örnek Matbaası, Ankara 1955.

Bilmen(Ö. N .), Hukuki Islamiyye ve Istalahatı Fıkhıyye Kamusu, I-VIII, Bilmen Basım ve Yayınevi, İstanbul ty.

Burdeaux (G.), Droit Constitutionnel et Institutions Politiques, Douziéme Edition, Librairie Générale de Droit et de Jurisprudence, Paris 1966.

Ca’fer (Hişam A.), el-Eb’adu’s-Siyâsiyye li Mefhumi’l-Hâkimiyye (Ru’ye Ma’rifiyye), el-Ma’hedu’l-Alemî li’l-Fikri’l-İslamî, Herndon (Virginia) 1416/1995.

Carré (de Malberg), Contribution a la Théorie Générale de I’Etat, I-II, Librairie de la Société du Recueil Sirey, Paris 1920-1922.

Davutoğlu (A.), “Devlet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1994, IX, 234-240.

Demir (F.), İslam Dini Açısından Din-Devlet İlişkisi (Din ve Laiklik), Kürsü Yayıncılık, Ankara, 1999.

Devâlîbî (M), İslâm’da Devlet ve İktidar, çev. Mehmed S. Hatiboğlu, Dergâh Yy., İstanbul 1985.

Duguit (L.), Hukuk-ı Esasiyye (İkinci Cilt: Devlet Nazariyye-i Umumiyyesi), çev. Menemenli Zâde Edhem, Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti Neşriyatından (No: 46), Matbaa-i Amire, İstanbul 1340.

Elitok (H.), “Kur’ân’da Devlet Kavramı”, Yüksek Lisan Tezi (Danışman: Prof. Dr. İsmail Yakıt), S. D. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri A. B. D ., Isparta, 1998.

Göze (A.), Devletin Ülke Unsuru (Sınırları ve Devletle Olan Münasebeti), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yy., Fakülteler Matbaası, İstanbul 1959.

Hamidullah, (M.), İslâm’da Devlet İdaresi, çev. Kemal Kuşçu, Nur Yy., Gaye Matbaası, Ankara ty.

________, “Medine’de Kurulan İlk İslâm Devletinin Teşkilat Yapısı ve Hz. Peygamber’in Vazettiği Yeryüzündeki İlk Yazılı Anayasa”, İslâm Anayasa Hukuku içinde, Beyan Yy., Umut Matbaacılık, İstanbul 1995, 87-104.

Okandan (Recai G), “Devletin Beşerî Unsuru”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: XIII, Sayı: 4, Yıl: 1947, 1282-1326.

________, Umumî Âmme Hukuku, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yy., Fakülteler Matbaası, İstanbul 1976.

Özçelik (A. Selçuk), “İslâmda Devlet Müessesesinin İnkişafı”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: XX, Sayı: 1-4, İstanbul 1955, 3-11.

Özdemir (M. Niyazi), İslam Devlet Felsefesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1990.

Pritsch (Erich), “İslamda Devlet Fikri”, çev. Sabri Şakir Ansay, Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, Cilt: I, Sayı: 2, Yıl: 1994 (Ankara), 245-274.

Sürur (T.A.),  Kur’ân Devleti, (Ter. Mehmet Keskin), Çığır Yayınları, İstanbul-1977.

Türcan (Talip), İslam Hukukunda Devletin Egemenlik Unsuru ve Egemenlikten Kaynaklanan Yetkileri –Batı ve Türk Hukuku ile Mukayeseli Bir İnceleme-, Doktora Tezi, (Danışman: Prof. Dr. İbrahim Çalışkan), S. D. Ü. Sos. Bil. Enst. Temel İslam Bilimleri A.B.D., Isparta, 1999.

Yakıt (İ.), “Doğru Bir Kur’ân Tercümesinde Semantik Metodun Önemi”, S.D.Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 1, Isparta, 1994.

________, “İslam Devlet Felsefesi Üzerine”, Ufuk Çizgisi içinde, Yıl: 1, Sayı: 9, İstanbul 1990, s. 22-24.

Zabunoğlu (Y.K.), Kamu Hukukuna Giriş (Devlet Tanım-Kaynak-Unsurlar), Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yy., Sevinç Matbaası, An­kara, 1973.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları