Mehmet Akif Ersoy’da Türk kimliği – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______25.05.2018_______

Mehmet Akif Ersoy’da Türk kimliği

İsmail Yakıt

Hicri 29 Şevval 1290 / 20 Aralık 1873 yılında doğan Mehmet Akif, Fatih Dersiamlarından İpekli Tahir Efendi’nin oğludur. İstanbul’un Fatih ilçesi, Karagümrük semtinin Sarıgüzel Mahallesi’nde doğmuştur. Nüfus kaydı, Çanakkale Bayramiç olarak geçer. Bunun sebebi, onun doğumundan sonra babasının orada imamlık yapmış ve Akif’i de nüfusa orada kaydettirmiş olmasıdır. Doğum tarihini veren yılı, ebced hesabıyla “Rağif” kelimesiyle tespit etmiştir. Bu kelime H. 1290 yılını vermektedir. Hane halkı bu kelimeyi Akif’e çevirmiştir.

Akif’in ilk çocukluk yılları Bayramiç’te geçse de eğitim ve öğrenimi İstanbul’da devam etmiştir. Nitekim, ilk ve orta öğrenimini Fatih Rüşdiyesi ile Mekteb-i Mülkiye İdadisi’nde tamamladıktan sonra, dört yıllık Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebine girer ve Baytarlık bölümünden mezun olur (1893). Orman, Meadin ve Ziraat Nezareti’nde, Umur-i Baytariye Müdür Yardımcılığı yapar. Bu arada çeşitli mekteplerde muallim olarak görevler de alır. Akif’in memuriyet hayatı 1893-1913 yılları arasında yirmi yıl sürer. Görevi gereği, Rumeli, Arnavutluk, Anadolu ve Arabistan’da dolaşır. Eşref Edip’le birlikte Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r-Reşat dergilerini çıkarır. Harbiye Nezareti adına Almanya’ya gönderilir. Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi bilen Akif, Darülfünun Edebiyat-ı Umumiye Müderrisliği yapar. Millî Mücadele yıllarında etkili vaazlar verir. Sevr Antlaşması’nı şiddetle tenkit eden ve Millî Mücadele’yi gerekli gören Kastamonu vaazı, çoğaltılarak bütün cephedeki askerlere yollanır. Kuva-yı Milliye’den yana davranışlarından dolayı Şeyhülislamlığa bağlı Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’deki görevinden uzaklaştırılır. Birinci Meclis’te Burdur Milletvekilliği yapar (1920-1923). Daha sonra Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır’a gider, Hilvan’a yerleşir.

1926 yılında Mısır’da Edebiyat Fakültesi’nde Türkçe Profesörlüğü yapar. Mısır’da iken siroza yakalanır. Hastalığının ehemmiyetini birdenbire anlayamaz ve hava tebdiliyle geçeceğini zannederek Lübnan’a gider. 1936 da Antakya’ya gelir, fakat tekrar Mısır’a döner. Mısır’dan da Türkiye’ye geldiğinde ise bir deri bir kemik halindedir. Kendisi: “Canlı bir cenazeden farksızım” der. İstanbul’da gayet ciddi bir tedâvi görür. Hastaneye yatar ama hastalığı geçmez. 26 Aralık 1936 Pazar günü akşamı vefat eder. Ertesi gün Edirnekapı Şehitliği’ne defnedilir. İstiklal Marşımız’ın şairi olan Akif, bütün şiirlerini, Safahat adını verdiği bir kitapta toplamıştır. (Bkz. F.A. Tansel, Mehmet Akif Ersoy, Hayatı ve Eserleri, s. 3 vd., İrfan Yayınevi, İstanbul, 1973; Ayrca Bkz. İ.Yakıt, Mehmet Akif ve Tıp Etiği, Tıp Felsefesi ve Etiği Üzerine adlı kitap içinde, s. 133-134, Ötüken Neşr., İstanbul, 2010)

Mehmet Akif Arnavut mu?

Mehmet Akif Ersoy, bir şair olduğu kadar bir düşünce adamıdır. Şiir ve düşüncelerinin konusunu; yaşadığı dönemin, sosyal, siyasî, kültürel olaylarının onun ruhunda ateşlediği ve psikolojisini etkilediği konular oluşturur. İşte Osmanlı’nın son günlerinde, parçalandığını ve dağıldığını gözleriyle gören ve bunun derin etkisini ruhunda hisseden Akif, devletin ve milletin parçalanıp bölünmesine karşı koyabilmek için elinden geleni yapmıştır. Şiirleriyle ve vaazlarıyla düşüncelerini ve hissiyatını dile getirmiştir.

Mehmet Akif, 19. asırda başlayıp 20. asrın başlarına kadar devam eden Balkanlardaki önce Yunan, sonra Makedon, Boşnak, Arnavut ve Bulgarların etnik kökene bağlı olarak teşkilâtlanıp isyan etmelerine, onların Osmanlı’dan ayrılarak devleti zayıflatmalarına karşı durmuştur. İşte bu olayların ve düşüncelerin atmosferi altında söylediği, parçalanmayı durdurmak amacıyla sarf ettiği sözler ve yazdığı şiirler vardır. Bu şiirlerin yazıldığı şartların ne olduğunu bilmeden, onun hakkında hüküm vermek son derece yanlıştır. Akif, ekmeğini yediği, bir zamanlar kendisinin yaşadığı Lübnan, Mısır gibi topraklara sahip çıktığı gibi atalarının yaşadığı topraklara da sahip çıkar, kendini oraya ait kabul eder. Zira ülkenin parçalanmasını, milletin ayrıştırılmasını, devletin zayıflatılmasını, ordunun tarumar edilmesini hiç istemez. Nitekim 1912’de Balkan Savaşı’nın hüküm sürdüğü günlerde babasının dünyaya geldiği, dedesinin bir zamanlar çift sürdüğü toprakların yani Arnavutluk’un Osmanlı’dan ayrılışının üzüntüsüyle, vâki olaylara isyan edip haykırdığı 06 Mart 1913 tarihli şiirindeki ifadelerinden dolayı onu bazı çevreler Arnavut zannederler. Akif’i bu kimlikle tanıtmak isterler.

Bilindiği üzere 1878’de Prizren İttihat Cemiyeti kurulmuştur. Osmanlı, bu cemiyetin kuruluşuna yardım etmiştir. Hâlbuki bu kuruluşun amacı Osmanlı’dan bağımsızlığı koparmaktı.

Başlangıçta hep devletten yana tavır koydular. Berlin Antlaşması’ndan sonra gizli hazırlıklara başladılar. Aslında Osmanlı’nın takip ettiği siyasî İslamcılık politikası fayda vermedi. Müslim, gayr-i müslim bütün topluluklar Bâb-ı Âli yokuşunda kendi millî kulüplerini çoktan kurmuştu. Meşrutiyet akımıyla bu durum daha da hızlandı. Hatta Osmanlı Sultanı Sultan Reşat’ın 1911 Haziran’ında Balkanları ziyareti sırasında Murat Hüdavendigar’ın şehit düştüğü Kosova’da arkasına yüz bin Arnavut’u alarak Cuma namazı kılması bile işe yaramadı. Arnavutlar “Prizren İttihat Cemiyeti”nin teşvikiyle 1912’de ayaklanmayı hızlandırdılar ve 08 Ekim 1912’de başlayan savaş sekiz ay sürdü ve Arnavutluk 30 Mayıs 1913’te Osmanlı’dan resmen ayrıldı.

İşte Akif, Arnavutluk’un yangın yerine dönmesini, o zamanki olayları, 21 Şubat 1328 R. /06 Mart 1913’te merhum babasına hitaben yazdığı şiirinde, şöyle tasvir ediyor (Safahat, s. 189-193):

Konuyla İlgili Şiiri

Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk,
Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk!
Diriler koşmadı imdadına, sen bari yetiş…
Arnavutluk yanıyor… Hem bu sefer pek müdhiş!
Tek kıvılcım kabarıp öyle cehennem kustu:
Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu.
O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği!
O ne tûfan ki: Yakıp yıktı bütün vâdîyi!
Âşinâ çehre arandım… O, meğer, hiç yokmuş…
Yalınız bir kuru çöl var ki, ne sorsan: Hâmûş!
Âşinâ çehre de yok hiçbirinin yâdı da yok;
Yakılan bunca hayâtın, hani, ecsâdı da yok!
Yoklasan külleri, altından, emînim, ancak
Kömür olmuş iki üç parça kemiktir çıkacak!
Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın
Olacak mıydı fedâ hırsına üç kaltabanın?
Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti…
Öyle bir gitti ki hem: Bir daha gelmez ebedî!
Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba?
“Meşhed”in beynine haç saplanacak mıydı baba!
Ne felâket: Dönüversin de mesâcid ahıra,
Hırvat´ın askeri tepsin çıkıp üstünde hora!
Bâri bir hâtıra kalsaydı şu toprakta diri…
Yer yarılmış, yere geçmiş, şühedâ türbeleri!
Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova…
Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefâsız Kosova!
Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın?
Hani sînende yarıp geçtiği yol “Yıldırım”ın?
Hani asker? Hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehîd?
Ah o kurbân-ı zafer nerde bugün? Nerde o iyd?
Söyle, Meşhed, öpeyim secde edip toprağını;
Yok mudur sende Murâd´ın iki üç damla kanı?
Âh Meşhed! O ne? Sâhandaki meyhâne midir?
Kandilin, görmüyorum, nerde? Şu peymâne midir?
Ya harîminde yatan, şapkalı sarhoşlar kim?
Yoksa yanlış mı? Hayır, söyleme, bildim… Bildim!
Basacak mıydı, fakat göğsüne Sırb´ın çarığı?
Serilip yerlere binlerce şehîdin sarığı,
Silecek miydi en alçak neferin çizmesini?
Dürtecek miydi geçen, leş gibi her lîmesini?
Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene,
Niye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne?
Hani, milletlere meydan okuyan kavm-i necîb?
Görmedim bir kişi, tek bir kişi meydanda… Garîb!
Hani, haysiyyetinin gölgesi çiğnense eğer;
-Olmadan üç kişinin, beş kişinin, hûnu heder-
Kahraman gayzı yatışmaz, kanı coşkun efrâd?
İşte haysiyyet-i kavmiyye muhakkar, berbâd!
Hani “Nâ-mahreme ben söyliyemem kızlarımın,
Karımın ismini… Hem öldürürüm, sorma sakın!”
Diye, tahrîr-i nüfûs istemiyen er kişiler!
Hani, göstermediler eski celâdetten eser;
Fuhşu i´lâya koşan bir sürü nâ-merd öteden,
Ne selâmlık ne harem dinlemeyip çiğnerken!
Hani, ey kavm-i esâret-zede, muhtâriyyet?
Korkarım, ,simdi nasîbin mütemâdî haybet!
Hani, ey unsur-i bî-râbıta, istiklâlin?
Ebediyyen, sanırım, söndü bütün âmâlin!
Hani “Başkım”cıların kurduğu yüksek hülyâ?
Seni yıllarca avutmuş da o mel´un rü´yâ,
Uyumuştun… Ya uyansaydın eder miydi tebâh,
Mülkü, birdenbire âfâka çöken kanlı sabah?
Üç sefil ordu çevirsin o metîn ordumuzu,
Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu…
Kimsesiz âilelerden kimi gitsin bıçağa;
Kimi bin türlü fecâ´atle çekilsin kucağa…
Birinin ırzı heder, dîgerinin hûnu helâl…
İşte, ey unsur-i isyan, bu elîm izmihlâl,
Seni tahrîk eden üç beş alığın ma´rifeti!
Ya neden beklemiyordun bu rezîl âkıbeti?
Hani, milliyyetin İslâm idi… Kavmiyyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.
“Arnavutluk” ne demek? Var mı şerîatte yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!
Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!
Müslümanlık´ta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel´în ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;
Adı batsın onu İslâm´a sokan kaltabanın!
Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?
Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?
Ne Araplık ne de Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zîşân´ın İlâhî sözünü.
Veriniz başbaşa; zîrâ sonu hüsrân-ı mübin:
Ne hükûmet kalıyor ortada billâhi, ne din!
“Medeniyyet!” size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak sonra da yutmak diliyor:
Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,
Ne bu şûrîde siyâset, ne bu fâsid da´vâ?
Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz…
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum…
Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!..

Bu şiiri niçin yazdı?

Mehmet Akif’in feryadını dile getiren bu şiirde vurguladığı bazı hususlar vardır. Bunlar, “kavm-i necip” olarak nitelenen Arapların bile Balkanlardaki bu facialara ses çıkarmamalarıdır:

Hani, milletlere meydan okuyan kavm-i necîb?
Görmedim bir kişi, tek bir kişi meydanda… Garîb!

Bir diğer husus etnik bölücülük veya etnik ayrıştırmanın devleti ve milleti böleceğidir. Hz. Peygamber’in hadislerinde bahsettiği kana ve kabileciliğe dayanan ve diğer milletleri aşağı gören bir üstünlük duygusunun yasak oluşudur. Maalesef günümüzde ırkçılığa karşı çıkayım derken etnik ırkçılığın körüklenmesi ve ayrıştırmanın hızlandırılmasında olduğu gibi, Akif de bu düşünceyi reddetmek amacıyla:

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şerîatte yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!
Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!

demektedir. Bu sözleri söyleyen Akif, son olarak da;

Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum…
Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!..

demektedir.

Burada Akif, kavmiyetini ileri sürmüyor. Etnik unsurunu ileri sürerek ayrılmanın, kendini milletten ayrı saymanın, ülkeyi küçülteceği, milleti böleceği, düşmanın ekmeğine yağ süreceğini anlatmaya çalışıyor. “Ayrılmayın, ayrışmayın, kendinizi yalnız hissetmeyin. Ben de sizdenim. Benim babam da evlâd-ı fatihandır. Biz de o toprakların çocuğuyuz. Babam da orada doğmuştur. Ben de oralı sayılırım” demek istemektedir. Yoksa biyolojik olarak gerçekten Arnavut olduğunu anlatmak için değildir.

Mehmet Akif’in soyu

Mehmet Akif’in soyu hakkında konuşanlar onun bu şiirinde belirttiği;

Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum…
Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!..

dizelerine dayanır. Bu husus onun ırken Arnavut olduğunu göstermez. Eğer öyle olsaydı Safahat’ın tamamında bu düşüncenin ve hissiyatın izleri devam ederdi. Halbuki o, aşağıda da belirtileceği gibi, kendini hep Türk ırkından ve Türk milletinden görmüş ve haykırmıştır. Velev ki Arnavut dahi olsa, önemli olan insanın kendini ne hissettiğidir. O hayatı boyunca Türk milletinin bir ferdi olarak yaşamıştır. Ne yazık ki, Mehmet Akif’i Türk milletinden uzaklaştırmak isteyenler bu beyti dillerine pelesenk etmişlerdir.

Bilindiği üzere, Balkanların fethine müteakip, Osmanlı’nın iskân politikası gereği, feth edilen toprakların Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılması için Anadolu’dan pek çok aile oralara yerleştirilmeye başlanmıştır. Önce Bektaşilik, Mevlevilik gibi tarikatlarla, sonra bürokratik atamalarla ve nihayet halka ev ve arazi tahsisiyle iskânlar yapılmıştır.

Kosova ve civarına -ki bunun bir kısmı bugün Makedonya ve Arnavutluk’a kadar uzanır- Marmara, Ege ve Orta Anadolu’dan iskânlar yapılmıştır. Kendisi de Üsküp Kalkandelenli olan hocam Prof. Dr. Nihat Keklik, atalarından duyduğu kadarıyla, büyük dedelerinin Konya, Karaman’dan göç ettiğini, hatta merhum Mehmet Akif’in ailesinin de Karamanlı olduğunu söylemişti. Konya Karaman o zamanlar Orta Anadolu’nun tamamını ifade ediyordu.

Mehmet Akif’in soyunun “baba tarafından Yozgat’tan İstanbul’a, İstanbul’dan da Kosova’nın İpek sancağına yerleşmiş” olduğuna dair İnternet’te dolaşan ve Prof. Mustafa Ünal’a ait ve Hasan Basri Çantay’ın “Akifname” isimli kitabının kaynak gösterildiği yazıyı, gösterilen kaynakta bulamadık. Sehven yapılmış bir hata olarak kabul ediyoruz. Eğer bu fikir doğru ise, Akif’in ailesinin Orta Anadolu kökenli olduğu da ispatlanmış olur. Bu hususta Osmanlı’nın Balkanlara yaptığı iskânlar üzerine yapılacak arşiv çalışmalarıyla konu daha da aydınlanacaktır.

Kısaca Mehmet Akif’in soyu, baba tarafından Anadolu’dan Arnavutluk’un İpek kentine yerleşen bir aileden olup dedesi Nureddin Ağa ve babası İpekli Tahir Efendi’dir. Babası İstanbul’a geldi ve Yozgatlı Hacı Mahmut Efendi’den icazet aldı. Ana tarafından ise, Buhara’dan Tokat’a gelip yerleşen bir aileden olup, dedesi Tacir Mehmet Efendi; annesi ise Emine Şerife Hanım’dır. (Bkz. H.B. Çantay, Akifname, s. 13-14; Ayrıca Bkz. F. A. Tansel, Mehmed Akif Ersoy, s. 3-5)

Mehmet Akif’te ırk ve kan vurgusu

Mehmet Akif, Safahat’ın birçok şiirinde düşmanlardan kurtulmanın tek yolunun atalarına layık olmaktan, onların kanının şerefini korumaktan geçtiğini belirtir. Osmanlı’nın parçalanmasının önüne geçilemeyince, öze dönmenin tek yol olduğu kanaatini taşır. Nitekim 26 Haziran 1913 tarihli şiiri şöyledir (Safahat, s. 286-287):

“İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana…
Gösterin ecdada az çok benzeyen bir kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
Çok değil, ancak, necib evlada layık tek şiar.
Varsa şayed, söyleyin, bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı –haşa- kahraman eslafınız?
…….
Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa, İstikbalinizden korkulur, pek korkulur!”
Irk vurgusu İstiklal Marşı’nda daha açık ifade edilmiştir:
“Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet, bu celal?
“Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal”

Keza 15 Teşrin-i Evvel 1348 (15 Ekim 1932)’de kaleme aldığı “Nevruz” şiirinde de ırk vurgusu daha belirgindir (Safahat, s. 496):

“İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum Nevruz?
Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işde gerek.
Lafı bol, karnı geniş soyları taklid etme;
Sözü sağlam, özü sağlam adam ol, ırkına çek.”

Mehmet Akif’te ırk ve kan vurgusu onu asla ırkçı yapmaz. Çünkü o, ırkçılık olsun diye bu kavramları kullanmamıştır. Onun ırk kavramıyla ifade etmek istediği, İslam’a kendini adamış Türk ırkıdır. Kan kavramıyla anlatmak istediği ise bugün bizim “gen” olarak ifade ettiğimiz kavramdır. Çünkü o zaman “genetik” bilimi henüz bilinmiyordu. Felsefede bir ifade vardır: “Kelimenin yokluğu kavramın yokluğunu gerektirmez.” Şu halde “gen” kelimesinin bilinmiyor olması, gen kavramının yokluğunu gerektirmez. O kavramı “kan” kelimesiyle ifade etmişlerdir. Nitekim Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”nde yer alan “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözünde de durum aynıdır. Burada kan, gen anlamındadır. Yani “Bağımsızlık senin geninde vardır. Sen tutsak yaşayamazsın” demektir. İşte Akif de kan sözüyle geni kastetmiştir.

Akif’in kavim ve kavmiyetçilik anlayışı

Mehmet Akif’in kavim ve kavmiyetçilik anlayışına yukarıda kısmen değinmiştik. Halbuki bugün bazı çevreler, onu farklı platformda ele almak ve Türk kimliğinden uzak tutmak istemektedirler. Kaldı ki o, Türk kavramıyla veya Türk ırkı ifadesiyle, onu bir ırkî mefhum olarak ele almamaktadır. Onu bir kucaklaşma ve birleşme unsuru olarak görmektedir. Bu konuda M. Halistin Kukul’un şu sözlerine katılmamak elde değil: “Bazıları; O’nun nezdinde, yanlış kanaat, tahlil ve idrâk ile, kendilerini ‘Arnavud kafatasçılığı’ mevkiine yerleştirerek bir takım telkinlerde bulunmaktadırlar. Hâlbuki onlar; akl-ı selîm sâhibi herkesin birleşmekte mutabık olacağı ‘Türklük’ün ırkî bir mefhûm olmaktan ziyâde, bir kaynaşma ve kucaklaşma menşei ve makamı olduğunu görmek istememektedirler. Türklüğün, iftihar edilecek bunca târihî kavi bağları varken, acaba niçin ‘azlık ırkçılığı’ tercih edilir, bunun da, anlaşılması elbette ki, bizce, zordur.” (Mehmet Âkif ‘gibi’ ve Mehmet Âkif ‘kadar’ Türk olmak”, Türk Yurdu, S. 296, s. 78, Nisan 2012) Yazar, yazının devamında son derece isabetli bir şekilde: “Mehmet Akif, başlangıçta ‘millî’ fakat tek bir ırka (kavme veya millete) mahsus olmayan bir ümetçilik anlayışına sahipti. Fakat zaman içinde gördü ki, bütün bunları yürüten bir müşterek ‘itici kuvvet’ vardır ki, bu da Türk milletidir” (s. 78) demektedir.
Mehmet Akif’in ırkı, kavmi, millet ve ümmet kavramlarını nasıl ele aldığını daha yakından görmek için Mümtaz Sarıçiçek’in bir yazısına bir göz atalım: “Âkif’te, “kavim” yeri gelir Osmanlı toplumunu karşılar: Abdülhamid için “Ne âli [u]kavm[/u] idik; hayfâ ki sen sefil ettin;” diyerek Sultan’a ağır ithamda bulunur. Yeri gelir ümmet anlamını karşılar: “Müslümanlar gibi mâzisi büyük bir kavmi”; “Ne cahil kavmiyiz biz Müslüman’lar, şimdi dünyanın!” Yeri gelir millet/ulus anlamını karşılar: Çanakkale Şehitleri’ne adanmış kısmında geçen “Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,” mısrasında “akvam” (kavimler) bu savaşa katılan değişik milletleri/ulusları işaret eder. Yeri gelir ırk anlamını karşılar:

Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;
Yerde kalmış, na’şa benzer kavm için durmak haram!..
Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa istikbalinizden korkulur, pek korkulu.”
(Bkz. Mümtaz Sarıçiçek, “Mehmet Akif’in Şiirinde Irk, Kavim, Millet ve Ümmet Kavramları” (Bildiri), Dr. Arslan Tekin’den naklen, Yeniçağ Gazetesi, 26 Aralık 2013.)

Doç. Dr. Sarıçiçek, bu açıklamalarından sonra bizim de kendisine katılacağımız şu değerlendirmede bulunur: “Kavim sözcüğü ile ilgili asıl önemli husus ise ideolojik bir anlam içeren kavmiyetçilik hakkında şairin açık ve bilinçli bir tavır geliştirmiş olmasıdır… Akif’e göre kavmiyetçilik zaman zaman Türklük, Osmanlılık ve Müslümanlık anlamlarında kullandığı milletin en büyük düşmanı, bir yıkıcı fitnedir.”

Nitekim Safahat’ta şunları okuyoruz:

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,
Aynı milliyyetin altında tutan İslam’ı,
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir.
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir…
Arnavut’lukla, Arap’lıkla bu millet yürümez.”

Mehmet Akif, görüldüğü gibi, kavmiyetçiliği Müslümanlar arasına sokulmuş bir fitne olarak görmektedir. Arnavutlardan sonra Araplar da Osmanlı’dan ayrılmışlardır. Akif, millet ve ümmet kavramlarını da birbiri yerine kullanmıştır.

Vatanperverliği, Türkçülüğü ve Türk kimliği

Mehmet Akif’in vatanseverliği ve bu konuda gösterdiği sağlam karakter tartışmasız herkes tarafından takdir edilen yönlerinden biridir. Mehmet Akif’i en iyi değerlendirenlerin başında ünlü Türkçü Hüseyin Nihal Atsız Bey gelir. O bir yazısında onun vatanseverliği konusunda şunları söyler: “Âkif, şair, vatanperver ve karakter adamı olmak bakımından mühimdir. Şairliğine kimse itiraz edemez. Onun oldukça bol manzum eserleri arasında öyle parçalar vardır ki Türk edebiyatı tarihinde ölmez mısralar arasına girmiştir. Vatanperverliği, tam ve tezatsız bir vatanperverliktir. Âkif, sözle vatanperver olduğu halde fiille bunu tekzip edenlerden değildi. Vatanperverâne şiirler yazdığı halde en sefil bir namert ve en rezil asker kaçağı hayatı yaşayanlar henüz aramızda bulunduğu için Âkif’in vatanperverliği yüksek bir değer kazanır. Karakter adamı olmak bakımından ise Âkif eşsizdir. O, daima bulunduğu kabın şeklini alan bir mayi veya cıvık bir halita değil; şeklini sıcakta, soğukta, borada, kasırgada muhafaza eden katı bir cisimdir. İslâmcı olmasını kusur diye öne sürüyorlar. İslâmcılık dünün en kuvvetli seciyesi ve en yüksek ülküsü idi. Bugünkü Türkçülük ne ise dünkü İslâmcılık da o idi. Esasen İslâmcılık Osmanlı Türklerinin millî mefkûresiydi. On dördüncü asırdan beri Türklerden başka hiçbir Müslüman millet, ne Araplar, ne Acemler, ne de Hintliler İslâmcılık mefkûresi gütmüş değillerdir. Bir Osmanlı şairi olan Âkif’te millî mefkûre kemaline ermiş, fakat yeni bir millî mefkûrenin doğuş zamanına rastladığı için geri ve aykırı görünmüştür. Mazide yaşayanların fikir ve mefkûreleri bize aykırı gelse bile onları zaman ve mekân şartları içinde mütalaa ettiğimiz zaman haklarını teslim etmemek küçüklüğüne düşmemeliyiz. Çanakkale şehitleri için yazdığı şiir kâfidir. Başka söz istemez. Âkif inandı, dönmedi ve öyle öldü.” (H. Nihal Atsız, Kızılelma, 1947, Sayı: 9)

Mehmet Akif’i İstiklal Marşı’nda Türk kelimesini kullanmadı diye tenkit edenler, “Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl” mısraındaki “Kahraman ırk”tan kastedilen ırkın hangi ırk olduğunu açıklamak zorundadırlar. Onun Türk ırkını kastettiği açıktır. Burada ırkçılık yapmaz. Müslüman Türk’ü övmektedir. Nitekim 1921 yılında yazdığı “Ordunun Duası” adlı şiirinde ise açık ve seçik olarak Türk’e vurgu yapmaktadır:

“Türk eriyiz, silsilemiz kahraman
Müslümanız Hakk’a tapan Müslüman”

Şu halde Mehmet Akif, bilinçli bir Türk ve bilinçli bir Müslüman’dır. Bu konuda Prof. Mustafa Ünal’ın şu tespitine katılmak gerekir: “Mehmet Akif Ersoy hem bilinçli bir Türk idi, hem de dünya görüşü olarak, bugüne kadar bilinenin tam tersine, Türkçü bir şair idi. O bu düşüncesi doğrultusunda sadece üç şeyin gerçekleşmesini ülkü edinmiştir:1- Vatanın düşman işgalinden kurtulması, 2- Devletin Bağımsızlığı, 3- Böyle bir devlet içinde ahlaklı, çalışkan, üretken, insancıl, müreffeh ve imanlı bir Müslüman halk ile birlikte Cihana hakim olmak… Safahat’ın yüzde doksanı bu konuları işlemektedir.
“…. Onun “Ben ki evet Arnavudum…” sözü, Merhum Alparslan Türkeş’in Kürtlerle ilgili olarak sık sık söylediği “Kürtler ne kadar Kürt ise, ben de o kadar Kürdüm, Ben ne kadar Türk isem Kürtler de o kadar Türk’tür, … Biz et ile tırnak gibiyiz…” sözünün altında bulunan “birleştiricilik” anlamı ile maslahat için sarf edilmiş bir sözdür…

“Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerinde bahsettiği ecdad; hep Türk’tür. Vatan; Türk’ün baş olduğu her yerdir, Medeniyet; Türk’ün başını dik tutacağı kadar gelişmiş olmasıdır. Karşı çıktığı kavmiyetçilik; Osmanlı Türkü’nün yönettiği bölgeleri bölmeye kasteden müslim olsun, gayr-i müslim olsun bütün yıkıcı ve bölücü unsurların gayretkeşliği ve bunlara destek olanların aymazlığıdır.” (M. Ünal, gazete2023.com)

Bugün ülkemizde milleti 36 etnik kimliğe bölerek Türklüğün ve İslamlığın bütüncül anlayışını, etnisitelere, tabiri caizse kabilelere ve kavimlere ayırarak bölücülük yapanlar sıkılmadan Akif’e sığınmaktadırlar. Halbuki Mehmet Akif, hiçbir zaman kabilecilik, klancılık ve kavmiyetçilik yapmamıştır. Bu hususta Mehmet Akif hakkında ciddi çalışmalarıyla tanınan değerli bilim adamı Prof. Dr. Nurullah Çetin’in şu tespitlerine kulak verelim:

“Akif, hiçbir zaman kavmiyetçi değildir. O reel stratejik siyaset planında Birinci Dünya Savaşı sonlarına kadar Arap, Arnavut, Türk vs. Müslüman unsurların birlikteliğini savunan bir İslam milliyetçisi, Mütareke ve işgal döneminden sonra ise yani Arap ve Arnavutların ayrılıp geriye elde Anadolu’nun kalmasından sonra da yine güncel siyaset stratejisi gereği Türk-İslam milliyetçisi olmuştur.” Akif’in babasının Arnavutluk’ta doğmuş olmasından dolayı, biyolojik olarak, etnik köken olarak Arnavut kabul edildiğini söyleyen Çetin, onun hiçbir zaman Arnavutçuluk yapmadığını belirttikten sonra devamla şunları söylemektedir: “Biyolojik kimliğini öne çıkarıp, onu dava edinip ayrımcılık yapmamıştır, yapanları da lanetlemiştir. Bunun yerine yukarıda vurguladığımız gibi, sosyolojik, kültürel ve siyasi kimliği olan İslam ve Türk milliyetçiliği yapmıştır. Türk milliyetini de İslam’dan ayrı düşünmemiştir.” (Bkz. N. Çetin, Mehmet Akif’i Doğru Anlamak, s. 78; Aynı yazar, Emperyalizme Direnen Türk: Mehmet Akif Ersoy, s. 85; Aynı yazar, İstiklal Marşımızı Anlamak, s. 42)

Mehmet Akif, Türk kültürü ve bu kültürün oluşturduğu dinamik bir Türk kimliğine sahipti. Bu kimlik onu, bütün Müslümanları ve hatta bütün beşeriyeti kucaklayacak kadar engin bir gönül adamı da yapmıştır.

Mehmet Akif’in Türklüğü, Türkçülüğü, Türk kimliği ve dünya görüşü konusunda en güzel örneklerden birini talebesi ve yakın arkadaşı meşhur müfessir Hasan Basri Çantay’ın, “Akifname” isimli eserinde görmekteyiz. Nitekim o şöyle yazmaktadır:
“Evet, ona tam bir ‘İslâm şairi’ diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslam şairi! Fakat, Türk daima başta kalmak şartıyla dört lisanı edebiyatıyla bilen Akif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihayet Türk olarak öldü.
“ Akif’in bir vak’asının hatırlarım: İlk millî kaynaşma ve savaşlarda üstat Balıkesir’e gelmişti. Onun samimi arkadaşlarından biri Gönen’e teşkilat yapmaya gitmişti. Avdetinde o arkadaş dedi ki: -‘(…) Türklere cefa ediyorlar, Millî teşkilatı boğmaya çalışıyorlar.’ Akif’in hiç düşünmeden, kükreyerek verdiği cevap şudur:-’ Orada bir Türk ocağı açınız, mücadele ediniz!
“Akif’in beraberinde İstanbul’dan gelen bir zat: ‘Üstad sizi Türkçü görüyorum’ demek istedi. Akif’in ağzından alev gibi şu kelimeler çıktı: ‘Ya, ne zannediyorsun? Türk’e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!…,” (H. B. Çantay, Akifname, s. 225, İstanbul, 1966)

 

Yazarın MİSAK'taki yazıları