Nuri Paşa’dan günümüze Azerbaycan millî mücadele tarihi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

Bugün 10 Kasım…

10 Kasım 2018 Uzun zaman süren bir gerilemeyi durdurup ülkenin makus tarihini tersine çeviren Atamızın ebediyete uğurlayışımızın sekseninci yıldönümü… 20’nci yüzyılın başı, “Düvel-i Muazzama”nın akbabalar gibi üzerimize üşüştüğü, bizi yok etmeye çalıştığı bir mahşer zamanıydı. Türk Milleti, kendisini yok etmeye azmetmiş ve dört bir tarafını kuşatmış olan bu yabancı güçlerden kurtulmaya ve kuşatılmışlıktan çıkmaya çalışıyordu. […]
-
_______10.02.2018_______

Nuri Paşa’dan günümüze Azerbaycan millî mücadele tarihi

Hasip Saygılı

Doç. Dr. Hasip Saygılı,

Millî Düşünce Merkezi için

Nuri Paşa’dan günümüze

Azerbaycan millî mücadele tarihi

ile ilgili geniş katılımlı bir sunum verdi.

Konuşma, MİSAK deşifre ekibi tarafından yazıya dökülmüştür.

Muhterem Hanımefendiler,

Sayın Bakanlarım,

Maiyetinde çalışmakla kendisinden  çok şeyler öğrendiğim Hürmetli Büyükelçim,

Aziz  Paşam,

Bu konferansı değerli bularak gelmiş olan sınıf arkadaşlarım, eski meslektaşlarım ve bu faaliyete bize zemine hazırlayarak böylesi güzide seçkin grubun toplanmasına vesile olan Milli Düşünce Merkezinin idarecileri,

Sayın Hocalarım ve Muhterem dinleyenler,

Bugün Mehmet Emin Resulzade tarafından 28 Mayıs 1918’de Tiflis’te ilan edilen Azerbaycan Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yıldönümünde Azerbaycan davasının kilometre taşlarını, çok derine girmeksizin ana çizgileriyle o dönemin kahramanlarını yâd edeceğiz. Bu çerçevede sizlerle akademik bir takdimden ziyade hasbihal tarzında bir söyleşide bulunacağız. Şimdi bu söyleşiye geçmeden evvel öncelikle şunu ifade edelim 1918’de nasıl varıldı? 19. yüzyıl Türk dünyasının çöküşe geçtiği ve bunun karşısında bize rakip düşman olan unsurların da yükselişe geçtiği bir dönemdir. Seyir olarak yani, genel genel çizgi olarak baktığımızda gördüğümüz manzara budur.

Rusya 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkistan hanlıklarını ele geçirmiştir. Bu hanlıkların ele geçirilmesinden önce dahi 19 yüzyılın başlarından itibaren Azerbaycan coğrafyasında mevcut olan hanlıkları her türlü hile ile politik manevrayı kullanarak elde etmiştir. Buradaki hanlıklar teker teker birbirine düşürülerek, bir kısım devlet görevlileri satın alınarak Çarlığın kontrolü ele geçirilir. Birinci Dünya Harbi’ne yani, 1914’e geldiğimizde durum böyledir. Bu da dikkat çekici bir şeydir.

Türk dünyasının önde gelen devleti olan esas başrol oyuncusu olan Osmanlı Türkiye’si güç kaybetmektedir. Her alanda zayıflıyor ama rakip devletler; kuzeyden Rusya, batıda daha yeni çıkan küçük ülkeler ve onun batıdaki hamileri olarak bildiğimiz ülkeler, Sanayi İnkılabı’ndan itibaren hamlelerini yoğunlaştırarak bizi karşılarında zor durumda bırakıyorlar. Biz gerekli hamleyi yapamadığımız için böyle bir manzara bulunmaktadır.

1917 yılında Çarlık yıkılınca Azerbaycan’da etkin olan Ermeniler silahlı kuvvetlerde, subay kadrolarında, devlet bürokrasisinde ve iş hayatında Kafkasya’daki Müslüman Türk’e göre kollanmış olan tercih edilmiş olan unsurlardır. Fiilen idareyi ele geçiriyorlar. Çarlık devrildikten sonra bunların kurdukları idare de ideolojileri ne olursa olsun (bir kısmı Menşevik, bir kısmı sosyal demokrat, bir kısmı Bolşevik) bir sürü sosyal farklı fraksiyonlar da mevcuttur. Ancak bunların Türk ve Müslüman olanlara karşı düşmanlık konusunda hiçbir tereddütleri yok. İster Bolşevik, Menşevik ve Ermeni olsun başka bir unsur olsun bize ait olan unsurlara bakış açısı aynıdır. Bunlar Bakü’de hâkimiyeti ele geçirip Müslüman olan unsura korkunç bir zulme başlıyorlar.

Çoğunluk olmayan nüfus alanlarında Müslüman Türk unsuru imha ederek nüfus çoğunluğunu tesis etmek için çalışmışlardır. Balkanlar’da da uygulanmış ve sonuç alınmış bir politikadır bu.  Başarısı tescil edilmiş bir uygulama idi. Bakü’de Kafkasya’da diğer bölgelerde Müslümanları parya durumuna düşürmek için nüfusça da kırması lazım. Bunu yapmaya çalışmışlardır. Böyle bir hal ile anılan dönemde Çarlık devrildi. Komünistler kısa bir sürede yönetimi ele almışlardı. Biz Osman Türkleri ise 1. Dünya Harbi’nin sonuna gelmiştik. Harpte önemli cephelerde yenilgiler almıştık. Fakat Çanakkale, Kut’ul Amare ve Gazze gibi başarılarımızla beraber 30 Ekim 1918’e geldiğimizde ordumuz Bakü’de Azerbaycan’dadır. İlginçtir Filistin’de bozguna uğrayan ordumuz aynı hafta içinde Bakü’yü, Ermeni ve Rus komünist  işgalinden kurtarabilmiştir.

Kafkas İslam Ordusu Enver Paşa’nın genç kardeşi 28 yaşındaki Nuri Paşa komutasında kuruldu. Kafkas İslam Ordusu’nun hikâyesi ayrı geniş bir hikâyedir. Şu kadarını söyleyelim; bu Kafkas bölgesinde kıyamet koparken ve etnik gruplar birbiriyle boğazlaşırken; silahlı kuvvetlerdeki, bürokrasideki, devlet hayatındaki ve iş hayatındaki etkin Ermeniler, Müslüman Türk olan unsura yaşama hakkı dahi vermemekteydi. Bu halde iken Tiflis’te toplanan Azerbaycan Millî Şurası konuşmamızın başında işaret ettiğimiz Azerbaycan Halk Cumhuriyeti veya başka kaynaklarda geçen adıyla Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni 27 Mayıs 1918’de ilan etti. Niçin Tiflis? Bakü işgal altında yani günümüz Azerbaycan’ın kültür merkezi, başkenti ve sanayi şehri Ermenilerin kontrolü altındadır.

Ermeniler, Yeni Sovyet ideolojisinin emrinde olan unsurlarla Azerbaycan halkına sürekli zulüm, baskı ve katliam yapmışlardır. Bu çetelere karşı 1918 senesinde, Mehmet Emin Resulzade’nin Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni Milli Şura Reisi olarak ilan etmesinden ötürü buna bir silahlı dayanak sağlamak maksadıyla başkomutan vekili Enver Paşa tarafından Kafkas İslam ordusu tesis edildi. Bu Ordu gerekli subay kadrosu takviyesi yapıldıktan sonra yerel ahalinin yani bölgede ki Müslüman unsurun da katılımıyla 15 Eylül 1918’de Bakü’yü kurtarıyor. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından 45 gün önce gerçekleşiyor bu. Fakat bizim açımızdan yani, Türkler açısından acı olan nokta şu ki kısa bir süre sonra biz mütareke ilan ediyoruz. Mütarekenin şartlarından biri de Türk ordusunun alınan bölgelerden çekilmesidir. Bu olaya dair Şevket Süreyya Aydemir’in kendi anılarını yazdığı meşhur kitap “Suyu Arayan Adam” tam Azerbaycan kurtarılmışken, hangi ruh hali içerisinde sancaklarımızı geri toplayıp dönmenin nasıl bir travma yarattığının canlı işaretleri orada görülebilir.

Harbi kaybettiğimiz için bu alınan topraklardan da çekilmek zorunda kalmışız. Bu bir zarurettir. İkinci bir şey, bu ordu çekilince doğal olarak Mehmet Emin Resulzade’nin Azerbaycan Cumhuriyeti dayanaksız kalmıştır. İçerde Komünist Parti mensupları, Bolşevik provokasyonları, İngilizlerin hakeza Rusların işlerini kolaylaştırır eylemleri Mehmet Emin Resulzade’nin kurduğu cumhuriyeti yaşaması imkânsız hale getirdi.

Bir faktör daha var bu acıdır ama ifade edilmesi gerekir. Anadolu’nun selameti için Anadolu’nun hür ve bağımsız bir şekilde istiklalini devam ettirebilmesi için Azerbaycan tarafımızdan gözden çıkarılmıştır. Azerbaycan coğrafyasındaki kardeşlerimiz büyük bir bedel ödemişlerdir. Bu ne için? Anadolu’daki Yeni Türk Devleti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulabilmesi için gerekliydi. Rus yardımını alabilmek maksadıyla Azerbaycan’ın Ruslar tarafından işgal edilmesini kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu acıdır ama hakikatin ifadesi bundan başka bir şey değildir. Reel politik gereği önce Anadolu’nun selameti önemlidir. Anadolu’nun ayakta kalabilmesi Türk âleminin payidar olabilmesi için bir tercih yapılmıştır. 1920 Nisan ayının sonlarında Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın Sovyet liderlerine yazdığı mektupta bu görülebilir ama şunu da itiraf etmek gerekir; ben bir Türk vatandaşı olarak bunu da itiraf etmeliyim; Azerbaycan’ın mektep kitaplarını, edebiyat kitaplarını okudum ve bu dönemle ilgili bu olayla ilgili bir serzeniş dahi yoktur. Tedrisat kitaplarında, “Ankara hükümeti satılmıştı, işte Bolşevik ordularını Ankara üzerimize salmıştı, kendi çıkarı için bizi kullanmıştır” gibi bunu ima eden dolaylı olarak söylenen hiçbir şey yoktur. Bunu da öbür tarafın bu alanla ilgili göstermiş olduğu alicenaplık olarak görmekteyim.

Bolşevik işgali başlayınca Nuri Paşa emrindeki adamlarla Dağıstan’a giriyor ve orada mücadele ediyor. Bir şeyler yapmaya çalışıyor ama ikmal ve nakliye gücü yok, maddi gücü yok yani her alanda bir yokluk içinde. Kendisini bu göreve göndermiş olan kadro artık alan dışında. İttihat Terakki hükümeti bitmiş, Enver Paşa ve Talat Paşa farklı yerlerde bir yerlere gitmişler. Milli Mücadele Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’nın sevk ve idaresinde başlamış.  Anadolu’nun Kurtuluş mücadelesi devam ediyor ve ayrı bir şekilde kendi gündemi var. Azerbaycan’a bir yardım göndermesi veya silahla adam göndermesi mümkün değil.

Nuri Paşa Dağıstan’da da mücadele ettikten sonra artık kaç ay sonra İstanbul’a geliyor. İstanbul’a gelince Birinci Dünya Harbi’ndeki diğer bizim askeri ve mülki liderlerimize yapıldığı gibi Nuri Paşa’da Harp suçlusu olarak İngilizler tarafından tutuklanıyor. Bekirağa Bölüğüne konuluyor. Aslında hesap şudur Nuri Paşa’yı Batum’a gönderecekler ve Batum’da düzmece bir mahkemede idam edecekler. Hesapları budur. Nuri Paşa İstanbul’dan derdest edilerek zaten tutuklu vaziyette Batum’da askeri mahkeme gönderiliyor. Yargılanıp asılsın diye gönderiliyor. Bu şimdi anlatacağım çok bilinmez bizim kaynaklarımızda; Nuri Paşa Batum’da Askeri cezaevindeyken Müsavat Partisi tarafından düzenlenen bir operasyonla birkaç kişinin de canına mal olmasına rağmen kurtarılmıştır. Allah korusun operasyon yapılmamış olsaydı asılarak şehit edilecekti. Bu bilgi Azerbaycan Milli Ansiklopedisinde var.

Nuri Paşa daha sonra Anadolu’ya döner ve Anadolu’da Erzurum’da tutuklanır. Erzurum’da tutuklanma nedeni de Enver Paşa’nın kardeşi olmasıdır. Tamamen siyasi gerekçelerle… Neden? 1921’de Anadolu’da Yunan işgaline karşı hayat memat mücadelesi veriliyor. Yunan Kuvvetleri Ankara yakınlarına gelmiş ve Sakarya Harbi kaybedilirse Mustafa Kemal’in liderliği de tartışılacak. Bu durumda Mustafa Kemal mücadeleyi kaybederse Enver Paşa da mücadelenin gelip başına gelecek. Nuri Paşa da Enver Paşa’nın kardeşi olması gerekçesiyle tutuklanıyor. Erzurum’da hapsediliyor ve Enver’in tehlike olarak geçmesinden sonra da serbest bırakılıyor. 1920’li yılların sonunda Nuri Paşa, İstiklal madalyasını 1929 gibi geç bir tarihte alıyor. Daha sonra iş hayatına atılıyor ve Sütlüce’de silah fabrikası kuruyor. Burada tabanca dâhil bazı harp teçhizatı üretiyor. 1949 yılında muhtemelen suikast neticesinde fabrikada meydana gelen bir patlama sonucu Nuri Paşa vefat ediyor. Nuri Paşa’nın ana çizgisiyle söyleyebileceğimiz hayat hikâyesi böyledir.

Azerbaycan Müsavat Hükümeti 27 Nisan 1920 devrildi. Yani Anadolu’da meclisin açılmasından 3 gün sonra. Burada Neriman Nerimanov iktidara geliyor. Kendisi sosyal Demokrat bir kişidir. Kendisi ve ülkesi için güzel şeyler yapmak isteyen biridir. Ancak siyaseten Mehmet Emin Resulzade ve kadrosuna karşı olmuştur. 1925’te de Nerimanov kuşkulu bir şekilde vefat ediyor. Bugünkü Azerbaycan tarihçilerine göre o da muhtemelen suikast ile yok edilmiştir.

Azerbaycan başlangıçta müstakil bir devlet gibiydi. Daha sonra Sovyet komünist sistem buralardaki hâkimiyetini tesis etti. Azerbaycan’ın müstakil olan hürriyeti Sovyet haline getirildi. Sovyet sistemi içerisinde bir devletçik haline geldi. İşte Stalin devrinin ortalarında 1930’lu yılların sonunda Türk ziyalıları yani okumuş olan aydınlar büyük bir kırımdan geçirildi. Bunlar imha edildi. Düzmece mahkemelerde işte başta söylediğimiz gibi Hüseyin Cavit, Mikail Müşfik, Ahmet Cevat gibi sayılamayacak kadar insan katledildi. Düzmece mahkemelerde akıbetleri maalesef acı oldu. Bunlar da gerçekten yürekli bir şekilde Sovyet rejimine ve bunların getirdiklerine karşı direnebildi. Mesela bunlardan birisi Hüseyin Cavit’tir. Rejim kalpak giymeyi ve tar çalmayı yasaklıyor. Oysa onların en yaygın müzik enstrümanı tar ve geleneksel başlıkları da kalpak.  Bunlar gericilik alameti olarak görülüyor. Sovyet Rus sistemi bunu böyle görüyor ve bunlara yasak koyuyor. Hüseyin Cavit kitapların yazdığına göre öldüğü güne kadar kalpağını başından indirmeme cesaretini göstermiştir.  Hakikaten Azerbaycan’ın kahraman ziyalıları kendi şahsiyetlerinin gereğini yerine getirmişlerdir. Fakat yetişmiş aydın bir zümre kardeşlerimizin ifadesiyle de helak olmuştur.

Bu anılan dönemde alfabe değişiklikleri olmuştur. Önce Arap alfabesinden Latin alfabesine geçirmiş ardından 1939’da da Latin harflerinden de Slav Rus harflerine Kiril alfabesine geçiş yapılmıştır.  Stalin ölünce biraz rahatlama başlıyor.

1950 yılların başlarında bu düzmece mahkemelerde yok edilen insanların hakları Kruşçev devrinde geri veriliyor. İade-i itibar sağlanıyor. Hüseyin Cavit dâhil olmak üzere o dönemin önde gelen mağdurlarının hakları sağlanıyor. Yeni dönemde Haydar Aliyev’in hayırlı işlerinden biri olarak almamız gereken o devrin mağdur insanlarının hatırası Haydar Aliyev devrinde Azerbaycan’da yeniden abad edilmiştir.  Hüseyin Cavit için olsun Mikail Müşfik için olsun diğer o devrin kilometre taşı diyebileceğimiz dönüm noktası diyebileceğimiz şahsiyetlerin anılarına heykeller yapılmıştır. Bahçeler ve Müzeler yapılmış, kitaplar yayınlanmıştır. Ancak Mehmet Emin Resulzade’nin anıtı yapılmamıştır.

Bu devir Sovyet rejimi devrilinceye kadar bu sistem devam etti. Eski sistem yani, Komünist sistem çökünce Azerbaycan’da da bildiğimiz olaylar oldu. Elçibey iktidara geldi ancak Elçibey bu işi yürütebilecek sayıca yeterli ve kaliteli donanımlı bir kadrodan mahrum olduğu için izlenen bazı politikalardan ötürü maalesef başarılı olamadı. Biz bir şeyleri yargılamıyoruz söylediğimiz o değil ama Elçibey devrildi. Bunun Türkiye Cumhuriyeti’ne üstüne düşeni tam olarak yaptığı yapmadığı da ayrı bir konudur. Kimseyi ibra etmiyor ve kimseyi savunmuyorum. Elçibey iktidarda kalamadı. Şimdi bizim gönlümüzün kimden taraf olduğu herkes biliyor. Bunu saklamaya da gerek yok. Gönlümüz elbette Elçibey tarafında ama şunu da söyleyelim reel politika açısından Elçibey iktidara geldiğinde herkese birden muhasamat ilan etti. Savaş ilanı anlamında değil ama Rusları itham eden onları hedef gösteren beyanları oldu. Ermenistan zaten Azerbaycan toprağını işgal etmiş durumdaydı. Aynı anda İran’ı hedef aldı. Düşmanların hepsini aynı anda telaffuz etti. Bu reel politiğin kabul edeceği bir şey değildir. Bildiğimiz nedenlerden ötürü maalesef Elçibey muvaffak olamadı. Ondan sonra bildiğimiz Haydar Aliyev ondan sonra oğlunun rejiminin idaresi devam ediyor. Ayrıca bunu söylememiz de bir namus borcudur. Azerbaycan ekonomik hayat yönüyle bazı alanlar yönüyle eleştirilebilir ama kültür hayatı yönüyle, musiki yönüyle ve sanatın bütün alanları konusunda ülkemizle mukayese edilemeyecek kadar ileri bir düzeydedir. Milli Operası var, yani operasına gittiğimizde siz “Şah İsmail” ve “Kerem ile Aslı” operasını bulabilirsiniz. Âşık Garip’in operasını bulabilirsiniz siz orada. Size orada “sizde ne var?” dediklerinde benim söyleyeceğim çok fazla bir şeyim olmadı.

Azerbaycan’da gezerken göreceğiniz heykeller hakikaten Türkiye’de heykel diye gördüklerimizden çok farklı idi. Maalesef sanat açısından Atatürk’ün heykellerinin büyük bir kısmı da dâhil olmak üzere bizdekiler estetik açısından yoksundur. Azerbaycan heykelcilik, opera, ses sanatkârlığı dâhil musikide Türkiye ile mukayese edilmeyecek kadar ileri hamleler yapmıştır. Bunlar komünist rejim yani Sovyet yönetimi altında yapılmıştır. Bunun da ifade edilmesi lazım. Rejim tamam komünist rejimidir. Ama bunlar devrin hayır hanesinde söylenmesi gereken ifade edilmesi gereken şeylerdir. Vurgulanması gereken hususlardandır.

İkinci bir şey sokakta karşılaştığınız insanlar eğitim seviyesi ne olursa olsun Türk kültürü ile ilgili bizim değer yargılarımız ile ilgili az ve çok bir bilgi sahibidirler. Herhangi bir yerdeki tezgâhtar size Fuzuli’den mısralar okuyabilir. Memleketimizde maalesef bunun karşılığı yoktur. Eğitimli de olsa bize dair bizim insanımızın hafızasında hiçbir şey yoktur. Orada kabul edelim ki rejim ne olursa olsun -rejime rahmet okuyacak halim yok- Sovyet rejiminin savunucusu da değilim sempatizanı da değilim ama oradaki sokakta, parkta, oturduğunuz otobüs durağında ve muhabbet ettiğiniz çayhane de çay içtiğimiz insan dünya edebiyatından Türklerin tarihinden edebiyatından sanatından şiirinden sizde hayranlık uyandıracak kadar bilgi sergileyebilir. Bu da kesinlikle iyi bir şeydir.

Opera yaygın bir şekilde bizdeki gibi belli mevsimlerde belli oyunlar değildir. Yaygın bir şekilde opera oynanır ve parası da o günkü benim mukayeseme göre bir öğretmenin bir memurun bir günlük yevmiyesi kadardır. Öyle ucuz bir şey değildir ve oradaki de seyircilerin büyük bir kısmı sizin ve benim gibi mütevazı meslek gruplarından olan insanlar… Parasını verip opera seyrediyorlar. Ama opera da hakikaten operadır.

Şimdi bu anlatacaklarım ve göstereceklerim (sunucu yansıları yapıyor) görsel malzemeye dayalı olarak Azerbaycan’da bulunduğum devir içerisinde gördüklerimdir. Azerbaycan’da Fahri Hıyaban dedikleri Devlet Mezarlığı vardır. Burası bir heykel galerisi açık hava müzesi galerisi gibidir. Siz kendinize müzeye mi geldim mezarlığa mı sorusunu sorarak ikileme düşebilirsiniz. Fahri Hıyaban Azerbaycan devlet büyüklerinin, sanatkârların mezarlarının olduğu yerdir.  Burada yatan yakın dönem Azerbaycan tarihinin önemli şahsiyetleri üzerinde biraz duralım.

Fahri Hıyabandaki şairlerden Halil Rıza Ulutürk “Korkaklar hayatta bin kere ölür ancak cesurlar bir kere ölür” buyurmuştur.  Yine demiş ki “Azadlığı istemirem! Zerre zerre gram gram! Kolumdaki zincirleri istemirem, gram gram… Azadlığı istirem, bir hep gibi! Derman gibi istirem! Sema gibi güneş gibi cihan gibi.” demiştir. Samet Vurgun meşhur Azerbaycan şairinin kabrinde yazılan şeyleri Üzeyir Bey söylemiştir.  Samet Bey’in oğlu Yusuf Sametoğlu, “Uykunuz şirin olsun diriler” demiş yani yaşarken uyuyorsunuz ölünce dirileceksiniz diyor. Bir hadisi Şerif’ten alıntı yapmıştır. Telmih sanatı vardır.

Nabi Hazri yetmişli yıllarda şiirleri çıkmış biridir. Ötüken Neşriyat’tan 1970’li yıllarda çıkan seçilmiş şiirler diye kitabını hatırlıyorum, yanlış hatırlamıyorsam. Memmet Aras “Atamın kitabı”, “Asker Andı”, “Vatan Beyin Kitapları” gibi kitapları vardır.

Memmet Rahim halk şairidir. Halk şairi tabiri devlet sanatçısı olarak anlamak lazım gelir. Resul Rıza Azerbaycan Sovyet Ansiklopedisi’nin -bu on cilttir- redaktörlük görevini yapıyor. İlk birinci ciltte Türkçü ve Turancı bulunarak bu cilt yayından kaldırılıyor. Azerbaycan Sovyet Ansiklopedisi piyasaya çıkmadan bu cilt imha ediliyor.

Abdullah Şaik “Birleşelim Türkoğlu Birleşelim Türkoğlu! Bu yol millet yoludur ünle şanla, tarihimiz doludur!” buyurmuştur. Aşağıda yansı da görülen yayın organlarında yazılar yazmıştır.

Bahtiyar Vahapzade’nin kabri daha yapılmamıştır. 2009 senesinde yapılmak üzere idi. Azerbaycan adının Azerbaycan Türk Cumhuriyeti olmasını teklif etmiştir. Bir televizyon yayınında Ruslarla evlenen Azerbaycan erkeklerini “beynamus” ilan etmiştir yani namussuz ilan etmiştir. Evdeki eşini bırakıp başka bir kadınla yaşamak bu büyük bir felakettir der.

Müslüm Magomayev, Şah İsmail Operası’nda Şah İsmail’i oynamıştır. Opera sanatçılığı da varmış adamcağızın. Gara Garayev’in mezarında simsiyah bir mermerin üstünde Kara Karaoğlu yazıyor. Estetiğe bakar mısınız?

Bestelerin şahlar şahı Üzeyir Bey. Üzeyir Bey Müsavat Hükümetinin faal uzvu -Azerbaycan kaynaklarının ifadesiyle- aktif bir milliyetçiydi. Sadece fikir adamı değil fiilen de kardeşi Ceyhun Bey ile beraber Müsavat Hükümetinin önemli elemanlarından biriydi. Komünistler iktidarı ele geçirince kardeşi Ceyhun Bey ülkeyi terk etti ve Fransa’ya gitti. Tarihçi de olan Ceyhun Bey’in adını ben Azerbaycan’a gidinceye kadar bilmiyordum. Ceyhun Bey 1960’lı yılların başına kadar 40 sene sürgün yaşadı. Kardeşi Üzeyir Bey ise Azerbaycan’da kaldı. Yani komünizme karşı çıkmayacakmış gibi bir pozisyon belirledi. Rusların istediği besteleri de yaptı ama bunları yaparken “Köroğlu” gibi bir Opera besteledi. Köroğlu operasını Stalin seyrettikten sonra ikinci defa bir daha seyretti. Bunun üzerine Üzeyir Bey’i Komünist Partisi üyeliğini aldılar. 1930’lı yılların sonu Komünist Parti üyeliğine alınması o devir için o günkü ortam için hayat garantisi ve rahat çalışma imkânı gibi kolaylıklar sağlayan bir şeydi.

Köroğlu operasının librettosunu okudum ve DVD’leri de seyrettim. Şimdi şunu söylemek gerekir, Stalin’in hoşuna gidecek kadar uygun temalar vardır içinde. Hani Köroğlu tiranlara bağırıyor, kan içenlere bağırıyor, zalimlere bağırıyor ve meydan okuyor şimdi bu komünistlerin işine gelir mi gelir. Stalin zannediyor ki Üzeyir Bey, eski hanlıklar devrine yani Türk devrine hakaret ediyor. Zalim kan içici beyler evet bir anlamda öyle ama burada bütün büyük adamların çetin şartlarda yapmak zorunda kaldığı şeyi yapmıştır. Üzeyir Bey iki dilli, münafık anlamında değil, komünistlere reddetmeyeceği bir şey söylemiş ama satır aralarında da kendi tezlerini dile getirmiştir. Buradaki tiranlığı siz bu yeni rejiminin komünist sistemin ceberrut insafsızlığı insanlara kıyma olarak aldığınızda onlara karşı da itiraz etmiş sayılabilirsiniz. Yani Köroğlu librettosunda Operası’nda metni okuduğunuzda bu duyguya da katılabilirsiniz. Öğrencilerimize söylüyorduk ders çıkarmak için insanın hayat bilançosuna bakmak gerekir. Sonunda artıları mı fazla hizmetleri mi fazla? Ceyhun Bey gibi yani adı sanı bilinmeyen bir memlekette muhacir olarak ölse daha mı iyiydi? Hayır, o iyi olamazdı. Sovyet komünist parti devrinde bir sürü eser verdi. Dolayısıyla Ceyhun Beyin tercihine saygı duyuyorum. Aziz hatırası önünde onu hürmetle yâd ediyorum ama Üzeyir Bey’in de ortada olan eserleriyle iftihar ediyorum. İyi ki sistemin içerisinde barınabilmiş kelleyi vermemiş ve de kalıcı olarak kendi alanında operalar şiirler bir sürü şey bestelemiştir. Üzeyir Bey tabii sanatçı bir aileden geliyor.

20 Asır Azerbaycan musikisinin altın sesi Bülbül adını da Stalin vermiştir. Azerbaycan’da da Bakü’de de yaşadığı için Azerbaycan Türkçesini bildiği söyleniyor.

Azerbaycan’da İlk Türkçe gazete çıkartan Hasan Bey Zerdabi’dir. Gazetesinin adı Ekinci’dir. Cafer Cabbarlı 1912 Trablusgarp Harbi ile 1913 Edirne’nin kurtarılmasında Türk ordusunun, Türk askerinin kahramanlıklarını anlatan piyesler yazdı. Yeni rejim yerleşince de oraya uygun çalışır. Mesela Güney Azerbaycan ile ilgili bir şeyler yapmaya çalıştı. Yani bu insanlar komünist olduğu görüntüsüne rağmen fırsatını bulunca bir şeyler yapmaya çalışmış insanlardır.

Mehmet Sait Ordubadi tarihi romanlar yazarıdır. Şu taşların üzerinde Kiril harfleriyle adamın yazdığı eserler adları yazılıdır. Bunlar “Dövüşen Şeher” Kiril harfleri ile yazılıyor “Gizli Bakü”, “Dumanlı Tebriz”, “Kılıç ve Kalem”

Ziya Bünyadov’un şimdi bir hikâyesini kaba olmakla beraber zihinlerde kalıcı olması sebebiyle anlatacağım. Bizde de Osmanlı son döneminden günümüze kadar uygulanan bir bakış açısı vardır. Meşhur rejim muhalifi Sakharov, Ermeni asıllı eşiyle birlikte Azerbaycan’a geliyor ve akıl veriyor; “Siz büyük devletsiniz Ermenilere istediklerini verin, siz büyüksünüz” bu retorik bize 19. yüzyıldan itibaren uygulanır. Sakharov rejim muhalifi Ermeni eşinin yönlendirmesiyle beraber bunu söylüyor. Ziya Bey çıkıyor cevap ve veriyor özür dilerim herkesten diyor ki “O kahpeni de al defol git bu topraklardan böyle bir adamdır. Böyle bir tarihçidir. 1997 yılında Azeri kardeşlerimizin söylediği şekilde “müemmeli” bir şekilde ölüyor.

Haydar Hüseyinoğlu diye bir ilim adamı 19. yüzyıla dair bir kitap yazıyor. 1940’ların sonunda bizim tarihimizi bize göre anlatıyor. Rejim istediği tarzda yazmıyor diye dönemin Devlet Başkanı tarafından hakarete uğruyor. Ağır eleştiriler alıyor ve ondan sonra baskılara dayanamayınca da rahmetli tarihçi intihar ediyor. Bu da onun kabridir.

Azerbaycan’ın   Ümummilli Lideri Ali Rıza oğlu Haydar Aliyev, eşi Zarife Aliyeva, Kaynatası Aziz Bey heykelleri burada bulunmaktadır. Elçibey Heykelin üstünde bir şey yazmıyor. Ebulfez Elçibey diye sadece yazıyor.

Bu mezarlıkta Kiril alfabesi eski dönemde, yeni dönemde bu ve eski Kirille yazılanlar  Latin’e çevrilmiştir. Yeni defnedilenler de doğal olarak Latin harfleri ile yazılmıştır. Bir mezar taşı var ki buradaki ibare Fars harfleri ile yazılmış ben bu yazıyı Azerbaycan Akademiler Komutanı Necef Paşa’ya gösterdim. Necef Paşa ben de bilmiyorum bu niye Fars alfabesi ile yazılmış dedi. Fikrimce niçin Fars harfleriyle yazıldığını ben çözdüm. Farsça metni okuduktan sonra Cafer Pişevari Güney Azerbaycan’da Tebriz’de Azerbaycan Milli Hükümetini kurmuştu. İkinci Dünya Harbi sıralarında bir müddet Ruslar bu hükümeti başta desteklediler. Daha sonra bu politikalarından dönünce Cafer Bey’i zorla Azerbaycan’a yani Sovyet Azerbaycan toprağına getirdiler ve bugünkü Azerbaycan’da ki tarih kitaplarının ifadesi ile muammalı bir şekilde öldü. Yani öldürüldü tercümesi budur. Fars alfabesini sokaktaki insanlar okuyamaz yani akademisyenler elbet okuyabilirler aralarında vardır. Ama parlak bir zihin sahibi biri orada bize ara çözüm bulmuş. Cafer beyin aziz hatırası için şunları yazmış, tabi elbette alfabe Fars alfabesi ama ifade Türkçedir. Şimdi Cafer Bey’in heykeli üzerinde yazılan şunlar; “Azerbaycan halkı fırkamızın ve şehametli fedailerimizin yani kahramanlarımızın yalnız Azerbaycan’a değil bütün İran’a ettiği tarihi hizmetleri yüz yıllarca anlatılacaktır.” Seyyid Cafer Pişevari’nin mezarında bu yazıyor. Cafer Beyin kabrinde başka hiçbir şey yoktur. Ondan sonra bunun iyi düşünülmüş bir ara çözüm olduğu yargısına vardım. Yani açık bir şekilde bunu yazamaz ve buna Sovyet rejimi müsaade etmez. Namsız nişanesiz mezar taşı kalacak ama böyle de yazmış ki şükür hiç olmazsa Cafer Bey’in anısına bu dikilmiş diyoruz. Tebriz’de Milli Hükümeti kuran Cafer Bey’in anısına.

Yahya Bey’in de heykeli altında Farsça bir şeyler yazıyor. Bir daha altta milis askerleri bir bayrak tutuyorlar. Gulam Yahya Danişeyan ismi yazılmış. Fars alfabesi ile kimse bilmiyor ne olduğunu ve o milislerin taşıdığı bayrağın üzerinde “21 Azer 1326” yazıyor. Hicri ve Rumi takvime göre değil. İranlıların kullandığı Şemsi takvime göre “12 Aralık 1945” Azerbaycan Tebriz Milli Hükümetinin kuruluş yıldönümüdür. Bunda da aynı sembolizmi kullanmış zekâ sahibi insanlar vardır. Yahya Bey de anlaşıldığına göre Cafer beyin yakın elemanlarından biri üst düzey bir insan ki heykeli dikilmiştir. Anısına “21 Azer 1326” demiş ve bayrağın üstünde bu tarih yazıyor. Bunu muammalı ve sembolik bir şekilde bu tarz ifade etme lüzumu görmüşlerdir. Bu da anladığımız kadarıyla Tebriz Milli Hükümetine hizmet eden yüksek şahsiyetlerden birisidir.

Fahri Hıyaban için Devlet Mezarlığı deyince itiraz edilse dahi şunu söyleyelim; bu komünist rejimin hâkim olduğu devirde Müsavat Partisi döneminde öldürülen komünistler için de mezar taşları vardır. Üzerlerinde tabi Müsavat katillerinin ellerinde öldürülmüş filan adam yazmaktadır. Devlet Mezarlığı dediğimizin kanıtı olarak söylüyorum madalya sahibi General Hüseyin Cemşidoviç ve Sovyet başka generaller vardır. Sovyet ittifakı kahramanı Refiyev Necefli Recepelioğlu gibi isimler vardır. Eski Komünist devrinin haşmetli büyüğü Mir Beşir Fettahoğlu Kasımov; Komünist Partisinin görkemli hadimi ve Sovyet devleti’nin faal kurucusu, mert İnkılapçı Bolşevik diye anılmaktadır. Yani eski devrin lisanı böyledir.

Şehitler Hıyabanı, Azerbaycan Harekâtında şehit olan askerlerimizin defnedildiği yerdir.  Daha sonra Sovyet Komünist rejimi kurulduğunda bu mezarların üzerinde eğlence yapıldığı yerler oldu. Sovyet sistemi çöktükten sonra burada tekrar eski şehitlerimizin mezarları restore edildi. Son 1990 Ocak ayında sivil direnişte hayatını kaybedip şehit olan Azerbaycan evlatlarının da kabirleri Şehitler Hıyabanına defnedildi. Bugün güzel bir gezi yerlerinden birisidir.

Sovyet devirlerinde şehre hâkim bu tepenin üzerinde Kirov’un bir heykeli vardı. Stalin’in Azerbaycan’ı kendisine emanet ettiği bu adamdır. Daha sonra 1930’larda komplo esnasında öldürülecektir. Ama bunun heykeli son devre yani 20 – 25 yıl evvele kadar durdu. Böyle muhteşem devasa bir heykeldi. Şehrin en büyük, en yüksek yerinde ve şehri o heykel kontrol altında tutuyor. Öyle bir manzara bulunmaktadır.

Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusunun 81. yıldönümünde kahramanların aziz hatırası için bir anıt dikmişlerdir. Şehitliklerimizin çoğuna bakarsak şehitlerimizin çoğu artık vatanımıza dâhil olmayan topraklarımızdan gelmiş olan askerler olduğunu görürüz. Kudüs, Kerkük, Suriye, Kosova, Preveze ve Manastır askerlerimizin doğum yerleridir. Anılan dönemde Nuri Paşa’nın Kafkas İslam ordusundaki asker kaynağı bu bölgelerdir. . Kafkas İslam Ordusunun rakam da hata yapabilirim 1000 ile 2000 arası bir şehit sayısı mevcuttur.

Size bir de “Bibi Heybet Mescidini” anlatmak istiyorum. Bir şehrin dışında tarihi eski bir mezarlığın olduğu bir yerdedir. Hikâyesi kısaca şöyle; Bibi Heybet, 12 İmamlardan Musa Kazım’ın kızı ve İmam Rıza’nın bacısı imiş. Bibi denen kişi oradaki anlayışa göre Bibi hala demektir. Bibi mescidinin dışında İmam Rıza’nın bir oğlu ve iki kızının da mezarı bulunuyormuş.

1936 yılında Sovyet rejimince yıkılmış yerine hamam yapılmış ve tabii 1990’lı yıllardan sonra mescit tekrar yapılmıştır. Hem de minaresi, tek minare iken artmış iki olmuştur. Minarenin adı da “Heyder Minaresi” yani Haydar Aliyev’e atfedilmiş. Minarenin arkasındaki tepelik alanda bir mezarlık bulunmaktadır. Bu mescidin hemen karşısındaki tepe yamaçlarında eski bir mezarlık bulunuyor. Bu mezarlığı Ağustos ayında bir Ramazan günü ziyaret etmiştim. İlginç şeyler gördüm. Bir mezar gördüm. Ön tarafa kızıl yıldız ve orak-çekiç resmedilmiş. Ancak arka tarafa dini muhtevalı farklı şeyleri ise eski harfler ile yazmışlar. Görünüşe aldanmayın, gördükleriniz zahiridir ve bekle nüfuz et diyen Bahtiyar Bey’in mısralarının işte aynen ispatı böyledir. Arkasında gönlünden geçeni yazmış, ön tarafa orak-çekiç ve kızıl yıldızı koymuştur. İnsanoğlu böyle bir şey ve çözüm tükenmez.

Fahri Hıyaban gibi hazırladığım epey görsel malzemeli takdim daha var ancak bugün hepsini burada sunmak mümkün değildir.  Kısaca şunu ifade edelim; Bugün niye biz Mehmet Emin Resulzade’yi anlatmıyoruz? Niye burada sadece Elçibey’i anlatmıyoruz? Evet, olabilir söylenebilir buna hiçbir itirazım yok ama genel tabloyu çizmediğimiz sürece, genel tabloyu anlamadığımız sürece gerçeği göremeyiz. Şimdi bu gönlümüzden geçenleri birbirimize söyleyip, birbirimizi alevlendirip, kalplerimizin böyle yekpare vurduğu bir hale gelmek bizim hedefimiz değildir. Genel olarak neler oldu neler bitti bunu sorguluyoruz. Bu tablonun içerisinde nereden nereye gelindi? Bu konuyla ilgili azıcık merak uyandırabildiysem ben kendimi başarılı sayabilirim.

Azerbaycan konusunda o topraklara ayak basmamış insanların ilgi duyabileceği bazı şeyleri söylememizin de engel olmadığını düşünüyorum. Kültüründe, sanatında ve dünya görüşünde bizimle ilgili benzerliklerinin ve bizden daha iyi olan hususlarının telaffuzunda ben bir sakınca görmüyorum. Bunların bilinmesi lazım gelir. Niye Elçibey kaybetti? Bu bir tez konusu olur. Bundan bir doktora tezi yazarsınız. Merhum Mehmet Emin Resulzade’yi anlatmak ayrı bir konudur. Bu da anlatabilir. Biz bir genel yani 1918’de ne oldu, 1992’de ne oldu ve biz 2009’da neler gördük. Şöyle bir hasbihal gibi bir söyleşi tarzında bir şeyler söylemeye çalıştık. Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.

 

Misafir Sorusu 1: Türklerinin Azerbaycan Türklerinin sanatta ilerlemesi, Sovyet sistemi rejimi tarafından mı yönlendirildi? Yoksa baskı altındaki millet bir ödünleme mi yapmak istedi? Psikolojik ödünleme mi yaptılar yani bastırılmış duyguları sanat yönünden mi ilerledi?

Hasip Saygılı: Ben operaların büyük bir kısmını DVD’lerden seyrettim. Sovyet sisteminin maksadı Türkler kültür köklerini unutmasınlar, mazi ile irtibatları kopmasın gibi bir Rus politikası olduğunu söylemek mümkün değildir. Bütün alanlar kapatılınca, bazı alanlarda mecburen açık tutmak durumunda bulunmuşlardır. Anladığım kadarını söylüyorum manevra alanı olarak bırakılan alanlarda özgür milli kendi tarihi kodlarına uygun eserlerle içerik üretmişlerdir. Açın Kerem ile Aslı ve Şah İsmail Operası’nı seyredin. Bunlar tarihi mirasın eski Sovyet formatında da olsa da özde kültür taşıyıcılığı yapılmıştır. Rejimin gayesi elbette bu değil ama bu alanda şöyle ya da böyle neticede hiç de hafifsenmeyecek bir şekilde ürünler ortaya konmuştur diye düşünüyorum. Türkiye’deki opera ve heykelin Azerbaycan’ın yanında sözü bile edilemez. Estetik değerler açısından da oradaki ortalama bir insanın kendi kültür dünyamıza ait bildikleri bizim ortamdan çok yüksek.

Misafir Sorusu 2: Sanat anlayışı Azerbaycan hayatında milli duyguları açısından ileriki zamanlarda olumlu mu olumsuz mu oldu?

Hasip Saygılı: Ben olumlu olduğunu düşünüyorum. Kayda değerdir. Bunlar olmasaydı bazı şeylerden mahrum olabilirlerdi. Bunların bütün ürettikleri sanat ürünleri bizim maksadımıza da hizmet etti diyemeyiz ama hizmet edenler olmuştur. İşimize yarayan Sovyet döneminde azımsanmayacak sayıda ürün olduğunu düşünüyorum. Küçük bir çıkma yapalım 1986’da Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” kitabını okumuştum. 1986’da Sovyet sistemi ayakta ben Cengiz Bey’in daha evvel kitabını okumamıştım. 1986’da ben üsteğmendim, okuduğumda hayretler içerisinde kaldım. Daha yaşım tecrübem çok sınırlıydı. Adam Sovyet sisteminin kalıplarıyla milliyetçilik yapıyor. O zaman bu adama hayranlık beslemiştim. Bu adam hem sisteminin içerisinde, Komünist Partinin imtiyazı altında hem de onların kalıbına göre mesajlar veriyor.  Diyor ki bu destanlar ecdadımızın bize bıraktığı mesajlardır. Bu kadar açık söylemiştir. Şimdi şunu diyeceğim ben “Bunlar Komünist Partisinin yetiştirmesi adamlar, bunların hepsinin toptan Allah belasını versin, hepsi Ruslara çalışmış hepsi milletini esir yapmak isteyen insanlara alet oldular” diye Rus Devri’nde yetişenlerin hepsini çizeyim. Ancak bu haksızlık olur. Bunların içerisinde de Ruslara hizmeti daha fazla olan da olabilir. Bize kalıcı eser bırakmayanlar da olabilir ama Cengiz Bey örneğinde olduğu gibi o devir içerisinde yaşayıp da bizim kültürümüzün bizim birikimimizin tercümanı olan kalemler de az değildir. Değerlendirirken diğer sanat alanlarına dair yaşım gereği ben biraz daha ılımlı bakıyorum. Bunları hemen kesip atalım diye yaklaşım olamaz.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları