Ontolojik ırkçılık güçlenirken – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______08.01.2018_______

Ontolojik ırkçılık güçlenirken

İkbal Vurucu

Cezaevinde tutuklu olan HDP Eşbaşkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesi Ankara Batıkent’teki bir cemevinde yapılan törenin ardından İncek Mezarlığı’na getirilmişti. Mezarlık çevresinde toplanan bir grup, saldırganın “Buraya terörist cenazesi gömdürmeyiz. Burası Ermeni Mezarlığı değil… Buraya Kürdü, Alevi’yi, Ermeni’yi gömdürtmeyiz! Gömerseniz de çıkartır parçalarız!” diye bağırdıkları basında yer aldı. Tuğluk ailesi, cenazeye zarar verilmesi olasılığını dikkate alarak naaş gömüldüğü yerden çıkartarak cenazelerini Tunceli’de defnettiler.

Tuğluk olaylar sonrasında bir gazeteciye şunları söyledi: “Annemin cenazesine yapılan saldırı büyük bir vahşet. …/… Çözüm süreci bitmemiş olsaydı bunu yaşamamış olabilirdik. Nasıl bu hale geldik. Biz de tabii ki barış sürecinin sekteye uğramasında büyük hatalar yaptık. İki tarafın da hataları oldu. Umarım annemin cenazesinde yaşanan bu hadise başka umutların kapısını açsın. Çünkü toplumsal uzlaşmadan başka, barıştan başka çıkış yolumuz yok.”[1] Tuğluk’un bu olayı Kürt Açılımının tamamlanmamasına bağlaması sorunun kaynağına yönelik gönderme sebebiyle önemli. Aysel Tuğluk’un “Çözüm Süreci” olarak tespit ettiği sorunun müsebbibini bazıları “mevcut siyasi atmosfer”de bulmaktadır. Bu söyleme göre söz konusu atmosferi şekillendiren en önemli faktör ise iktidarın siyasi söylemi ve tatbikatı ile girdiği ittifak ilişkileridir. Öncelikle “AKP ile demokrat ve liberal kesimlerle arasında fiili olarak kurulan işbirliği çeşitli nedenlerden ötürü uzunca sayılabilecek bir süre önce bozmuş” ve mevcut boşluğu da “ulusalcı ve milliyetçi kesimlerle doldurmuştur”. Yani “İş tutulan aktörlerdeki değişimle birlikte AKP’nin dili ve politik tercihleri de yeniden biçimlendi. Kapsayıcı ve reformcu siyaset çizgisi yerini ‘milli ve yerli’ denilen bir çizgiye bıraktı.  Bir zamanlar ayaklar altına alınan milliyetçilik, yerlilik sosuyla, baş tacı yapılmaya başladı”.[2] Kısacası bir anda bütün yaşanmışlıklar yok sayılmış ve bütün sorun milliyetçilere havale edilmiştir. Ben burada Tuğluk gibi sorunu Açılımın sonuçlandırılmamasına değil Açılım süreci boyunca yürütülen politikaların, üretilen söylemin, müzakere yapılan aktörlerin nitelikleri, kimlikleri gibi uygulamaların bir sonucu olduğunu savunuyorum.

Türk’e Saldırmanın Fırsatı

İktidarda kalmak için bir strateji olarak benimsenmiş olan nefret dilinin hakim olduğu iktidar katındaki dilin, onları rol model olarak benimseyen çok geniş bir kitlede yansımasının görülmemesi düşünülemez. Türk siyasal kültüründe tarihten kaynaklanan bir tarih yapıcı, “Büyük Adam” ve “Kahramanlar” kültü vardır. Bu siyasal kültürün sonucu bugün tek adamlığa giden bir süreç izler. Referandum sürecinde tek adam dönemlerine özlemin devlet bakanları tarafından sıklıkla dillendirilmesi de bu noktada dikkatlerden kaçmadı. Bu sebeple tarihteki örneklerinde de görüldüğü gibi “büyük liderin” ne dediği, iki dudağın arasında çıkacak her bir söz kutsallık atfedilerek anında uygulama alanına sokulur. Tarihi ve kültürel bir arka plana sahip olan toplumumuzda bu tavrın benimsenmesi de çok zor olmaz. Halk/taban/seçmenin gündelik yaşamında da bu büyük liderin devletin uygulamalarıyla özdeşleşen söz ve davranışlarına öykünme vardır. Önderin dili halkın dili, söylemi halkın söylemi olur. Siyasal seçkinlerdeki yargı/değer içeren retorik toplumsal alanlarda da genişçe yansımasını bulur. İktidarın dostları halkın dostu, düşmanları da düşmanı olur.[3]

Cenazeye saldırarak insanlık dışı bir eyleme girişenler yanında, güya bu olaya tepki gösterenlerde de bir başka saldırganlığa yoğun bir şekilde şahit oluyoruz. Muhafazakârlık kimliğini taşıyanlardaki hoşgörüsüzlük, nefret ve kin kadar bu olay vesilesiyle Türk(lere) kimliğine olan nefret ve kin de tebellür etti.  Türklere hakaret etmenin, tarihine, kültürüne, değerlerine saldırmanın bir fırsatı olarak görenlerin bunu; demokratiklik, hoşgörü, çoğulculuk adına sergilemesi ise bir başka istihzalı durumdu. Kimi “Ermenileri buraya gömdürmeyiz” diye bağıranlara tepki olarak “Türkiye’nin her tarafında Türklerin soykırım uyguladığı Ermeniler yatmaktadır” yani Türkiye’nin her karşı zaten bir Ermeni mezarlığıdır, diyerek provakatif yazılar kalem alırken[4] kimi de dünden bugüne lanetli Türklerin günah defterini[!] açıyordu: “Kürt illerinin yakılıp yıkılması, ölülerin sokaklarda sürüklenmesi, mezarlıkların deşilip tarumar edilmesi sadece özel harekât timlerinin değil hepinizin insanlık suçu… Hayır; üç beş kendini bilmez değil, yakın tarih boyunca topluma zerk edilmiş ırkçı-faşist zihniyetin derece derece yansımaları bunlar. En vahim, en çirkin örneklerini günümüzdeki AKP iktidarı altında yaşıyor olsak da, 1915’ten Kürt isyanlarına, Dersim’e, 6-7 Eylül olaylarına, son olarak da Cizre’ye, Sur’a varan zulüm, kırım zihniyetine binlercesi arasından birkaç örnek.”[5] (vurgular bana ait. İ.V.) bir kısım muhafazakar kitle mensubunun Kürt karşıtlığına Türk’e kin ve nefret kusan sol, liberal seçkinlerin bu tavrı ayrıca analiz edilecek boyuttadır.

Kürt Açılımı İle Başlayan Etnik Bölünme

Hükümetin medyadaki seslerinden bir yazar “Muhafazakâr çevrelerde yoğun bir tartışma yaşanıyor, “Biz ne ara bu hale geldik” sorusuna cevap aranıyor.”[6] Tespitinde bulunuyor. Cevabı çok aşikar sorularla hiçbir yere varılmayacağının kendisi de farkında. Hiçbir toplumsal olay boşlukta meydana gelmez. Gelinen noktaya kadar pek çok süreçlerin etkisi ile bir kilim gibi örülerek sonuca gelinir. Kürt Açılımı’nın sonuçlarının çok ağır sosyolojik neticelerinin ortaya çıkacağını bu fakir pek çok kitap ve makalesinde ısrarla vurguladı. Kürt Açılımı, üzerinde en çok durduğum ve eleştirdiğim hükümet politikasıydı. Neden Kürt Açılımı üzerinde bu kadar durdum? Çünkü Kürt Açılımı aslında olmayan bir “Kürt Sorunu”nun varlığının ön kabulüne dayanıyordu. Kürt Sorununun çözümü de gayet basitti(!) Etnik bir grup olarak Kürtlerin anayasal varlığını tanıyacaksın, ana dilinde eğitimi kabul edeceksin, Öcalan’ı serbest bırakacaksın ve sorun çözülecek. Bu çözüm önerisinin temel özelliği ise Türkiye’nin milli ve üniter yapısının tasfiyesinin zorunlu olmasıdır. Zaten uzun bir zaman dilimine yayılmasının ve “hazmettire hazmettire kabul ettirme” stratejisine dayanmasının sebebi de, Türk toplumuna, Türkiye Cumhuriyeti’nin yok oluşu anlamına gelen bu projeyi kısa sürede kabul ettirmenin mümkün görülmemesidir. Yani Türk devletinin ve milletinin geleceği konusunda duyulan bir kaygıydı. Bu kaygı asla ve kat’a basit bir patolojik durumun ifadesi olan ve her şeyi güvenliğe indirgeyen bir korku üzerine kurulmuş bir kaygı da değildi.

AKP’nin siyasal felsefesini, PKK’ya ve “Kürt sorunu”na bakış açısını, Cumhuriyete, ulus-devlete, Türk kimliğine bakışını bilmek uygulamaya soktuğu Açılım politikalarının nasıl sonuçlanacağını ve nasıl bir noktaya bizi götüreceğini öngörmemizi kolaylaştırıyordu. Elbette bunun için kin ve nefret gibi insanın sağduyulu düşünmesini ve analiz etmesini engelleyen unsurlardan arınmak gerekiyordu. O yüzden sırf AKP muhalifliği bizi kitaplar yazmaya bu konuyu sürekli gündeme getirmemize sebep olmadı. Açılım gibi etnik merkezli bir sorunun nasıl çözüleceği konusunda bilinen ama kamuoyunda da ısrarla açık açık dillendirilmesinden sakınılan çözüm yöntemi, Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir etnik cenderenin içine sokacaktı. Ve soktu. Kürt Açılımının, modern devletin Osmanlıdan beri kaydettiği aşamaları göz ardı ederek toplumsal ve siyasi eşitlik alanında elde ettiği bütün kazanımları yok ederek, yurttaşlık merkezli siyasal kimliği etnik bir çatışmalar noktasına çektiğini vurguladık. Çalışmalarımızı da bu noktaya yoğunlaştırdık. Sıradan bir politik olayda “yanılmışız,” diye geriye dönebilirsiniz. Ama tamamen etnik ve mezhepsel boyutta yürütülen ve büyük ölçüde toplumsal bir temele dayalı olan politikanın orta ve uzun vadede bir yansıması olacaktı ve oldu da. Çünkü sosyolojik nitelikli gelişmeler bir anda değil zaman içinde netice verir.

Kürt Açılımının neden olduğu sorunları ben “ontolojik ırkçılık” kavramı ile ifade ettim. Bu kavramlaştırmamı da, Sona Doğru Kürt Açılımı: Demokratikleşme mi? Yıkım Projesi mi? isimli çalışmamda ayrıntısıyla inceledim. PKK terör örgütü ile yürütülen müzakere “Kürt sorununun” çözümü için girişilmişti. Terör değil “Kürt sorunu”. Bu ayrımı özelikle vurguluyorum çünkü işin bam teli burasıdır. Kürtlerin var kabul edilen kimlik sorunlarının PKK ile yürütülen müzakereler sonucunda çözülebileceğine olan inanç bir hata değil bilinçli bir tercihin ürünüydü. Çünkü İslamcı zihniyetin “Kürt sorunu”na ve PKK’ya bakış açısı bu yöntemi benimsemelerine sebep oluyordu. Liberal ve sosyalist yazarların da entelektüel katkılar sunduğu Açılım, PKK’yı Kürtlerin temsilcisi konumuna sokuyordu. Bu zihniyet PKK’yı bir terör örgütü değil Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürtleri asimile etme, yok etme, inkar etme politikalarının bir sonucu olarak görüyordu. Haliyle PKK masum bir özgürlük savaşçısı idi. Açılımdan sorumlu bakanın “Öcalan, siz kabul etseniz de etmeseniz de Kürtlerin lideridir” gibi bir açıklama bu zihniyetin tipik bir tezahürüdür. PKK ve Kürtlerin eşitlendiği, özdeşleştiği bir politik söylem ve uygulamanın sonucunda Kürtler en büyük zararı gördü. Çünkü bugün gelinen noktada, yani müzakerenin çöktüğü ve PKK ile mücadeleye başlandığı anda, aslında Kürtlerle mücadele ediliyormuş bir konuma rahatlıkla gelindi.

Arka Planı Anlayabilmek: Ontolojik Irkçılık

Irkçılık veya ırk ayrımcılığı, toplumsal düzeyde bir grubun belirli genetik, yani, yüz özellikleri, deri rengi vb. bir ırka ait özelliklerinden dolayı eşit olmayan eylem ve davranışa uğraması anlamına gelir. Klasik anlamda kullanılan ırkçılığın bu anlamı artık önemli ölçüde bir dönüşüme uğramıştır. Fakat post-modern felsefe ve küreselleşme dinamikleri, “ayrım” ve “eşitsizliği” özgürlük, zenginlik, çok kültürlülük, demokratikleşme, kültürlerin tanınması, farklılıkların korunması gibi nosyonlar üzerinden yücelterek kutsallaştırmakta ve modernliğin eleştirisi adına olumlamaktadır. Klasik anlamdaki yüz, deri rengi farklılık göstergeleri yerini postmodern yaklaşımlarda siyasal ve kültürel yaşamın içine dahil olmuştur. Adı ırkçılık olarak tanımlanmasa da, anlam dünyası ve ilişkiler ağındaki kutsallaştırılan farklılıklar üzerinden geliştirilen yeni ilişkiler formu, aynı işlevi görmeye başlamıştır. Başka bir ifade ile “ırkçılık” başka bir düzlemde yeni imgesel araçlar, bu defa olumlanarak, üzerinden yeniden tezahür etmektedir.

Sona Doğru Kürt Açılımı isimli çalışmamızda ayrıntısıyla ele aldığımız ve tarafımızca geliştirilen “Ontolojik ırkçılık” olarak tanımladığım olgu, farklılığın kutsandığı ve bireyin özerkliğini kaybederek kendini hapsettiği grupla özdeşleştiği dünyasını, daha genel, bütüncül, esnek toplumsal bir bütünden ayırarak birbiriyle etkileşim ve ilişkiyi yok ettiği, ontolojik adacıkların inşa edildiği, ötekinin varlığının kendi varlığıyla keskin bir “ayrı”nın yaratıldığı bir dünyadır. Bilişsel dünyamızda farklılığımızı içselleştirdiğimiz oranda kendimizi bulduğumuz, kendimizi bulduğumuz oranda da etkileşim ve ilişkiye kapandığımız, kapandığımız oranda ortaklıklarımızın işlevsizleştiği ve tözselleşen bu niteliklerin kutsandığı bir kültür dünyasında yaşamaya mahkûm olmaktayız.

Bütün dinlerce dokunulmazlık verilen cenazelere bile artık saldırıların başladığı bir toplumsal dünyayı anlamak ve çözümlemek için Ontolojik Irkçılık olgusunu biraz daha açmalıyız. Toplumda ortak yaşam alanı ve anlamlar evreninde, belirli simgesel unsurların dayanak yapılarak, farklılığın bu zeminde kurgusal olarak örgütlenmesi, farklılıkların tanınması, korunması, geliştirilmesi adına ayrıştırılmaya tabi tutulması, çoğunluğun toplumsal yapılarından ayrı, kapalı, etkileşimin kesildiği, etnik olarak temellendirilen bir mozaikleştirilme sürecinin aynı mekânda yürütülmesidir. Siyasal toplumda, her bir farklılık kendi özgülüğü oranında farklı uygulamayı ve eylemler örüntüsünü talep etmektedir. Böylece eşitsizlik, ayrımcılık, öteki olma, kendi farklılığını ötekiyle pekiştirme ve var kılma olgusu yeni ırkçılığın post-modernist görüntüsü olarak yansımasını bulmaktadır. Arzu edilen konumda bulunan bu yeni ırkçılık/ontolojik ırkçılık mensuplarınca kutsanmakta ve düşünme ve eylemlerinde ana güdüleyici rol oynamaktadır. Demokratikleşme pratikleri de özgürlük ve çoğulculuk gibi nosyonlara eklemlenerek ontolojik ırkçılığı sınırsız bir kaynakla beslemekte ve tahkim etmektedir. Farklılığı kutsayarak kültürlerin sosyolojik sınırlarını başta etnisite olmak üzere, cinsel, ırki, dini, mezhepsel çerçevede çizmiş ve keskinleştirmiştir. Modern milli kültürlerin esnek ve etkileşim halindeki bütüncül, kapsayıcı yapısını parçalayarak daha alt düzeyde farklılıkları sertleştirmiştir.

Sonuç olarak; cenaze herhangi bir  “ölü” olmaktan çıkmış, “Kürt ve/ya Alevi ölüsü” olarak görülmeye başlanmıştır. Mezarlar etnik olarak bölündüğü bir coğrafya vatan olmaktan topluluk da millet olmaktan uzaklaşmış demektir. Komşumuz olan Ahmet amca, Fatma teyze artık “Kürt komşumuz” olarak tanınmaya başlamıştır. Yani artık millet vasfımızı -maalesef-kaybetmek üzere olduğumuzun habercisidir bu gelişmeler.

[1] Elif Çakır Elif Çakır, “Aysel Tuğluk: Toplumun tavrı beni umutlandırdı”, http://www.karar.com/yazarlar/elif-cakir/aysel-tugluk-toplumun-tavri-beni-umutlandirdi-4943 (16.09.2017)

[2] Vahap-Coşkun, “Kürt anasını gömmesin“, http://serbestiyet.com/yazarlar/vahap-coskun/kurt-anasini-gommesin-818117 (19.09.2017)

[3] Murat Belge bu durumu şöyle anlatmaktadır: “Bile bile, isteye isteye yaratılmış bir nefret ortamı söz konusu. Bilinçli olarak, bilinçliden öte, sistematik bir şekilde, bir ‘intikam’ atmosferi yaratıldı. Bunu yaratmak için biraz abartma, biraz çarpıtma gerekiyorsa, o abartmalar, o çarpıtmalar da yapıldı. Hattâ, yalan söylemek gerekiyorsa, ‘camide içki içtiler’, ‘kadının üstüne işediler’ gibi yalanlar iş yapar diye umuluyorsa o yalanlar da söylendi. Belirli bir yerde çıkıntı oluyorsa, bir yığın görevli aletlerinin başına oturup ‘tweet’lerini ve sairelerini yazdı. Nefret etmek bir marifet haline getirilince, nefret aynı zamanda bir ’yarış konusu’ haline de geldi. Kimi telle adam boğma fantezisi kuruyor, kimi bıçağı kapıp sokağa fırlıyor, kimi tekme tokat dalıyor, nefret oskarını ötekilerden almaya çalışıyor.” Murat Belge, “Mezar Kavgası”, http://t24.com.tr/yazarlar/murat-belge/mezar-kavgasi,18085 (18 Eylül 2017).

[4] Yetvart Danzikyan, “Demek, orası Ermeni mezarlığı değil…”, https://www.artigercek.com/demek-orasi-ermeni-mezarligi-degil (18 eylül 2017); Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi, sosyolog Bülent Küçük ile Söyleşi: “Bu savaş rejimi eşitlik talep eden muhalif Kürtleri geçmişe gömüyor“, https://www.artigercek.com/bu-savas-rejimi-esitlik-talep-eden-muhalif-kurtleri-gecmise-gomuyor (17 eylül 2017)

[5] Oya Baydar, “Üç beş kendini bilmez değil, ‘baş’tan ayağa hepiniz”, http://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/uc-bes-kendini-bilmez-degil-bastan-ayaga-hepiniz,18084

[6] Abdulkadir Selvi, “Cenaze üzerinden algı operasyonu”, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/abdulkadir-selvi/cenaze-uzerinden-algi-operasyonu-40582101 (18 Eylül 2017)

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları