Orhun Dergisi – Atsız-Sabahattin Ali Davası – 3 Mayıs – Irkçılık-Turancılık Davası – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______03.05.2018_______

Orhun Dergisi – Atsız-Sabahattin Ali Davası – 3 Mayıs – Irkçılık-Turancılık Davası

Ahmet Bican Ercilasun

Orhun Yeniden Çıkıyor

1943 yılında Atsız yeniden dergi çıkarmaya teşebbüs eder. Atsız Mecmua’nın devamı olacak olan dergi Türk Sazı adını taşıyacaktır. İmtiyaz, Nejdet Sançar’ın eşi Reşide Sançar adına alınmıştır. Bayilerle anlaşmaları yapılan, Tasvir ve Cumhuriyet gazetelerinde ilanları çıkan dergi 15 Mayıs’ta dağıtıma verilmek üzere 14 Mayıs’ta hazırlanmıştır. Ancak Matbuat Umum Müdürlüğü derginin satışını yasaklar. Atsız Ankara’ya gidip Umum Müdür Selim Sarper ile konuşursa da durum değişmez ve derginin çıkmasına müsaade edilmez. Ancak Türk Sazı, Ankara ve İstanbul dışında bazı adreslere gönderilmiştir (Hacaloğlu 2013: 22-25).

Mesud Koman’a yazdığı 03 Haziran 1943 tarihli mektupta Atsız şöyle diyor:

“Selim Sarper bana karşı çok hüsnüniyet gösterdi. Fakat burada anlatması uzun sürecek olan münakaşalara rağmen Türk Sazı’na müsaade etmedi. Yalnız Tanrıdağ’a yakında müsaade edeceklerine söz verdiler. İşte mesele bu… Onun için Türk Sazı’nın ilk ve son sayısını sana göndermekte şimdiye kadar geciktim.” (Hacaloğlu 2013: 23).

Fakat Tanrıdağ değil Orhun mecmuası çıkar ve 01 Ekim 1943’te Atsız Orhun’u, 1934’te yayını durdurulan mecmuanın devamı olarak yeniden yayımlamaya başlar; derginin sayı numarası 10’dur.

Dergideki fikir ve ülkü yazıları Atsız, Dr. Mustafa Hakkı Akansel ve Nejdet Sançar tarafından yazılmıştır. İlmî yazılar da dergide ciddi bir yekûn tutar. Bunların en önemlisi Zeki V. Togan’ın tefrika hâlinde çıkan “Gök Türk Kağanlığının Siyasî Hayatı” araştırmasıdır. Mehmet Halit Bayrı, Nafiz Danışman ve Fahriye Arık’ın ilmî incelemeleri de dergide yer alır. Millî maçların (futbol, atletizm, kılıç, güreş) listelerinin verilmesi, Türkçü bir dergi için ilgi çekici kabul edilebilir. Ancak Atsız’ın millî maçlara özel bir ilgisinin bulunduğunu biliyoruz.

Orhun’un bu yeni serisinde pek çok şairin şiiri de yer alır. Atsız, Nihat Sami Banarlı, Tevetoğlu gibi önceki dergilerde bulunanlar yanında bazı yeni isimler de dikkati çeker: (İsmail Hakkı) Yılanlıoğlu, Özbekoğlu (Hamza Sadi ?), Kemaloğlu (Muharrem Ergin), Azmi Güleç, Cemal Oğuz Öcal. İki de Azerbaycanlı Türk: San’an (Mehmet Sadık Aran), Elmas Yıldırım. Atsız’ın iki hikâyesi de bu seride çıkmıştır.

Dergide iki husus daha dikkati çekiyor: Türkçülere teklifler ve bir anket.

Atsız’ın kaleminden çıktığı anlaşılan tekliflerden birincisi “numara” kelimesinin “No.” olarak değil “Nu.” olarak kısaltılmasıdır. Türkçü yayın ve yazılarda bugün de görülen “Nu.” şeklindeki kısaltmanın sebebi bu tekliftir. Diğer teklifler şunlardır: Sıralamada Türk alfabesinin esas alınması (a b c d değil, a b c ç d…), ara yönlerin kuzey – doğu, kuzey – batı şeklinde Türkçe ve çizgiyle yazılması, sayı sıfatlarının önde bulunması (Mehmed II değil, II. Mehmed) ve çocuklara Türkçe adlar verilmesi.

  1. sayıda başlayan ve Atsız tarafından hazırlandığı anlaşılan “Orhun’un Anketi”nde 12 soru vardır; önce aydınların, sonra gençlerin soruları cevaplandırması istenmekte ve böylece “Türkiye’deki umumî fikirlerin, Türkçülük düşmanlarının göstermek istedikleri şekilde” olup olmadığının meydana çıkarılması hedeflenmektedir. Sadece birkaç soruyu aktarırsak anketin mahiyeti anlaşılır: 1) Türk milliyetçiliği deyince “Türkçülük, Anadoluculuk, Türkiyecilik”ten hangilerini düşünüyorsunuz? 2) Türkçülüğün baş unsuru size göre ırkçılık mıdır, kültür müdür, vatan mıdır, devlet midir? 3) Türkiye’de Türklük aleyhine bir fikir cereyanı var mıdır? Varsa nedir? 5) Yer yüzündeki bütün Türklerin bir millet olduğunu kabul ediyor musunuz?

Derginin beş sayısında (12-16. sayılar) tam 74 kişi ankete cevap vermiştir. Cevap veren aydınlar arasında Doç. Mümtaz Turhan, İsmet Tümtürk, Bedriye Atsız, Nafiz Danışman, Mehmet Halit Bayrı, Orhan Seyfi Orhon, Fethi Tevetoğlu, Dr. İzzeddin Şadan, Prof. Mükrimin Halil Yinanç, Mustafa Hakkı Akansel, Prof. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Reşide Sançar, Hasan Basri Çantay gibi isimler vardır. Gençler arasında Cemal Oğuz Öcal, Cebbar Şenel, Nurullah Barıman, Mustafa Hacıömeroğlu, Hamza Sadi Özbek, Azmi Güleç, Zeki Sofuoğlu, Veli Soysal(dı), Bekir Berk dikkati çekiyor. Alp Arslan imzasıyla cevap veren kişi Türkeş olmalıdır.

Orhun hakkında yukarıda verdiğimiz bilgiler onu anlamaya yetmez. Derginin Türk fikir ve ideoloji tarihindeki en önemli yerini, Atsız’ın başvekile yazdığı açık mektuplar belirler. Orhun deyince ilk akla gelen ve hafızalarda yer eden bu mektuplardır. Meşhur “Irkçılık Turancılık Davası”na yol açan mektuplar işte bu derginin 15. ve 16. sayısında çıkmıştır. İkinci açık mektuptan sonra dergi kapatılmıştır.

1940’ların ve Cumhuriyet dönemi Türkçülüğünün en önemli olayı, yakın tarihimizde “Irkçılık – Turancılık Davası” veya “44 Olayları” gibi adlarla yer alan ve merkezinde Atsız’ın bulunduğu hadiseler ve mahkemelerdir.

Başvekile İki Açık Mektup – Atsız-Sabahattin Ali Davası

Olay, Atsız’ın dönemin başbakanına yazdığı bir açık mektupla başlar: “Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye Açık Mektup”.  1944 yılında, “millî şef” döneminde, içinde “Demek ki devlet bilmeden koynunda yılan besliyor.”, “Siz bunlara nasıl göz yumuyorsunuz?” , “Niçin bu memlekete istiklali çok görmüş, onu başkalarına köle etmek istemiş olanlara yüksek makamlarda yer veriyorsunuz?” gibi cümleler bulunan bir yazıyı yazmak büyük bir cesaret işiydi. Atsız, Eminönü Halkevi’nde konferans veren İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun solcu ve komünist gençler tarafından protesto edilmesini örnek gösteriyor ve “milliyetçilik” iddiasındaki hükûmetin, milliyet düşmanı komünistlere karşı tedbir almadığını söylüyordu. Bir sonraki açık mektubunda hükûmetin, komünistleri devlet hizmetinde barındırdığını örnek ve delilleriyle ortaya koyacağını ifade ederek yazısını bitiriyordu.

Bir ay sonra ikinci açık mektup gelir. Bu, öncekinden de serttir. Maarif Vekâletini gaflet içinde bulunmakla suçlar ve bu bakanlıkta görev almış dört komünisti teşhir eder: Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celal, Ahmet Cevat Emre.

Sabahattin Ali, İnönü’yü karalayan bir şiiri dolayısıyla 14 ay hapse mahkûm edildiği hâlde “Maarif Vekili Hasan Âli’nin şahsî sempatisi“ sayesinde Devlet Konservatuarı’nda öğretmenlik yapmaktadır. Pertev Naili, Maarif Vekilliği tarafından doktora için gönderildiği Almanya’da komünistlik yaptığı maarif müfettişi Reşat Şemsettin tarafından tespit edilip geri getirildiği hâlde taltif edilir gibi DTCF’ye folklor doçenti olarak tayin edilmiştir. Sadrettin Celal, 1920’de Moskova’daki Komünist Enternasyonal’e katılmış ve daha sonra komünistlikten mahkûm edilmiş olduğu hâlde “maarif vekili ile arasındaki şahsî dostluk” dolayısıyla İstanbul Üniversitesi Pedagoji Enstitüsü başkanlığına getirilmiştir. Ahmet Cevat Emre, “Türk Komünist Fırkası Merkezî Komitesinin Haricî Bürosu” üyesi sıfatıyla Türkiye’yi Rusya’ya şikâyet eden bir mektup yazdığı hâlde Türk Dil Kurumu’nda önemli bir mevkie getirilmiş ve bir önceki dönemde de Halk Partisi milletvekili olmuştur.

1944’ün Mart ve Nisan aylarında, Orhun dergisinin 15. ve 16. sayılarında çıkan açık mektuplar bir bomba tesiri yapar. Dergiler kapışılır ve dağıtıma çıktığı ilk gün tükenir.  5.000 adet basılan 16. sayı tükenince bir 5.000 daha basılır. Yazılar, bazı liselerin sınıflarında, öğrenciler arasında yüksek sesle okunur; Anadolu kasabalarında ve şehirlerinde okuma yazma bilmeyen insanlar ise ortaokul talebelerine bu yazıları okuturlar[1]. Ülkenin her yanından Atsız’a tebrik telgraf ve mektupları gelir. Bütün ülkede millî bir heyecan dalgası oluşur ve her tarafı sarar.

İstanbul’dan gelen yüzlerce tebrik mektubundan birini de İktisat Fakültesi öğrencisi Necip Mirkelâmoğlu göndermiştir. Mirkelâmoğlu daha sonra CHP milletvekili olacaktır. Ankara Hukuk Fakültesi öğrencilerini temsilen Cebbar Şenel, Sait Bilgiç, Kemal Çetinsoy ve İsfendiyar Baruönü tarafından gönderilen telgraf, oluşan heyecanı çok iyi yansıtmaktadır:

“Orhun’un son sayısında çıkan ve fikirlerimizin gerçekleşmesi uğrunda büyük bir adım teşkil eden açık mektubunuz bizi son derece mütehassis etmiştir. Size öteden beri güveniyorduk. Fakt son yazınızla en imanlılar arasında olduğunuzu bir kere daha ispat ettiniz. Orhun’un Ankara’da mevcudu kalmamıştır. Bize mümkünse 500 tane göndermenizi, değilse, başyazınızı teksir ederek arkadaşlara parasız dağıtmamız için müsaadenizi derin saygılarımızla rica ederiz.” (Darendelioğlu 1968: 115).

Olacak iş değildir. Atsız, tek parti döneminin hükûmetinden hesap sormakta, onlara akıl vermektedir. Millî Eğitim Bakanlığını gafletle suçlamakta, bakanlığın görevlilerine “vatan haini” demektedir.

“Cumhuriyet Devrinin o güne kadar geçmiş olan yirmi bir yılı içinde bir bakan hakkında böyle alenî bir tenkit görülmüş, işitilmiş değildi. Böyle açık ve şiddetli ithamlara cesaret eden olmamıştı. O devirde vekillere, hattâ mebuslara en küçük bir imâlı söz bile söylenemezdi.” (Türkeş 1972: 31).

Kıyım makinesi derhâl harekete geçirilmiştir. Dergi kapatılmış, ikinci mektubun yayımlanmasından bir hafta sonra Atsız’ın Boğaziçi Lisesi’ndeki öğretmenliğine son verilmiştir. Hasan Âli ve Falih Rıfkı’nın telkin ve teşvikleriyle Sabahattin Ali’ye Atsız aleyhinde dava açtırılmıştır (Deliorman 2013: 55-56, Müftüoğlu 1974: 42-43).

Dava Ankara’da görülecektir. 24 Nisan günü öğrencileri ve arkadaşları Atsız’ı Haydarpaşa’dan uğurlarlar (Deliorman 2013: 56). 25 Nisan Salı sabahı 40-50 kadar Türkçü genç Ankara garında Atsız’ı karşılar. 25 Nisan’dan 09 Mayıs’a kadar Atsız Sebat otelinde kalır. Bu tarihler arasında Atsız, yaşlı genç, kız erkek, sivil subay yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilir. Ziyaretçiler Atsız’la resim çektirirler. Tabii sürekli olarak sivil polisler de Atsız’ı izlemektedirler.

Atsız’ı karşılayan gençler arasında Reha Oğuz Türkkan da vardır:

“Atsız’ı Sabahattin Ali davası münasebetiyle Ankara’da karşılamıştık. Birlikte Gazi (Atatürk) Çiftliğine gitmiş, kalabalık bir gençlik grubuyla yemekler yemiş, dostça konuşmuş, dertleşmiştik. Meğer o gün ‘aman bir arada fotoğrafınızı çekelim’ diye konuşan gençlerin çoğu Emniyet memurları imiş!” (Türkkan 1988: 34).

02 Mayıs saat 17.00’de Atsız, Cemal Oğuz Öcal ile birlikte Hüseyin Namık Orkun’un Bahçelievler semtindeki evinde akşam yemeğindedir. Polis Kolejinde de hocalık yapan Hüseyin Namık bazı polisleri de özellikle yemeğe çağırmıştır (“1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası”, Orkun 28, 13 Nisan 1951: 13).

İlk duruşma 26 Nisan 1944 Çarşamba günü yapılmıştır. 27 Nisan tarihli Cumhuriyet’in haberine göre, “ekseriyeti Ankara’daki yüksek tahsil gençliği teşkil eden kesif kalabalık dolayısile salonda kıpırdayacak yer kalmadığı gibi koridorlar ve adliye binasının önü de hıncahınç” dolmuştur (Akgöz 2016: 44). Kalabalık ve izdihamdan dolayı hâkim, sabah 10’da başlaması gereken duruşmayı başlatamaz ve salonu boşaltır. Dinleyiciler salona alınıp kapılar kilitlenerek duruşma yeniden başlatıldığı zaman büyük bir kalabalık dışarıda kalmıştır. Polisle tartışmalar, itişip kakışmalar, “biz de gireceğiz, salonu açın!” gibi bağrışmalar arasında “kapı çatırdayarak ve kilitleri sökülerek ardına kadar” açılmış ve davayı izlemek isteyen gençler salona dolmuştur. Davacı Sabahattin Ali ise bu arada pencereden kaçmıştır (“1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası”, Orkun 25, 23 Mart 1951: 14-15).

28 Nisan’da Atsız’ın, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde doçent olan meslektaşı Osman Turan’ı ziyaret etmesi dahi hadise olmuş, fakülte dekanı Şevket Aziz Kansu bu ziyaretten ürkmüş, Osman Turan’ı çağırarak ondan Atsız’ı binadan çıkarmasını istemiş, talebinin reddedilmesi üzerine de Doç. Dr. Osman Turan’ı alelacele bir imtihana mümeyyiz olarak tayin etmiştir. Atsız da arkadaşlarını müşkül durumda bırakmamak için sessizce binadan ayrılmıştır (“1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası”, Orkun 27, 06 Nisan 1951: 14-15).

3 Mayıs 1944 Olayı

Asıl olaylar davanın ikinci duruşmasında ortaya çıkar. 03 Mayıs 1944, Çarşamba. “Ankara Adliyesi’nin önü binlerce genç tarafından doldurulmuş.” “Çoğu lise ve bilhassa yüksek tahsil talebesi.” Mahkeme salonu yine tıklım tıklım. Üstelik içeri giremeyenler de büyük bir kalabalık oluşturmuş, caddelere taşmış. Kalabalıktan bazıları Sabahattin Ali’nin kitaplarını yakıyor. Atsız mahkeme salonuna güçlükle giriyor (“1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası”, Orkun 28, 13 Nisan 1951: 13-14). İçeride duruşma sürerken, salona giremedikleri için duruşmayı izleyemeyen birkaç bin kişilik bir grup  “kahrolsun komünistler” diye bağırarak ve marşlar söyleyerek Ulus Meydanı’na akıyor[2]. Heyecanlı konuşmalar yapan gençler var. Motosikletli polisler göstericileri dağıtmak için motosikletleriyle gençlerin arasına dalıyor. Çekişmeler, itişip kakışmalar ve hatta yer yer dövüşmeler oluyor. Yakalananlar emniyete götürülüyor (“1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası”, Orkun 30, 27 Nisan 1951: 13-14). O gün ve ertesi gün pek çok genç gözaltına alınıyor. “Yakalananlar arasında Ali Çankaya, Sait Bilgiç, Osman Yüksel, Sait Sadi Danişmentgazioğlu, Ahmet Ellezoğlu[3], Cevdet Savgar gibi milliyetçi gençler var.” (Goloğlu 1974: 248).

Tutuklanan arkadaşlarını kurtarmak üzere Mülkiyeli üç genç, Ali Çankaya, Osman Gümrükçüoğlu ve Ziya Çoker, Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay’a giderler, fakat sonuç alamazlar. Bunun üzerine Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a giderler. Sonuç alamadıkları gibi Tandoğan tarafından tehdit de edilirler (Ötüken 113, Mayıs 1973: 12-13).

Dönemin yönetimi bu gösterilerden büyük bir endişeye kapılmış ve bunu bir hükümet darbesi teşebbüsü olarak değerlendirmiştir. Belli başlı gazetelerin tanınmış yazarları, Türkçüler ve 3 Mayıs gösterileri aleyhinde şiddetli yazılar kaleme alırlar. Özellikle Falih Rıfkı Atay’ın 7, 8, 9 Mayıs tarihlerinde Ulus gazetesinde arka arkaya yazdığı yazılar, Türkçülere karşı hükümetin harekete geçmesinde önemli rol oynamıştır[4].

Üçüncü duruşma bu hava içinde yapılıyor. 09 Mayıs Salı günü. Atsız’ın savunması, edebî bir şaheserdir:

“Maalesef kendisine vatandaş denilen bir şahsın açtığı hakaret dâvâsının hesabını vermek için karşınızda bulunuyorum. Müdafaaya başlarken şunu belirtmek isterim ki, mahkemenizin vereceği kararı lehime çevirmek için kanunun kaçamak yollarını arıyacak değilim. Cezalardan, hapislerden ve daha ilerisinden korkan bir insan değilim. Başvekile yazdığım açık mektupları hem millî bir heyecan, hem de millî ve son ucuna vardırılmış bir şuur içinde yazdım. Ankara’ya da her türlü neticelerini göze alarak ve kendimi değil, uğrunda her şeye razı olduğum vatan dâvâsının küçük bir safhası olan bu dâvâyı müdafaa etmek için geldim… Bana gelince: Bütün hayatım bir mevki temini için uğraşmadığımın örnekleriyle doludur. Netekim şimdi de karşınızda dururken, Türklük ve hakikat dâvâsını müdafaa ettiğim için, hayatımda beşinci defa olarak, vazifesinden çıkarılmış, geçim vasıtası elinden alınmış bir insan olarak bulunuyorum… Muhterem hâkim. Sözlerimi bitirirken siz belki benim bir talepte bulunmamı beklersiniz. Ben büyük bir vicdan huzuru ve inanç sağlamlığı ile, bütün samimiyetimle size her şeyi anlattım. Sizden beraat istemiyorum. Aile ocağıma bir an önce dönmek için sizden çabuk bir karar vermenizi istiyorum. Bu karar, benim mahkûmiyetimi istemesine rağmen, bende doğru bir kanun adamı intibaını yarattığı için, kendisine karşı içimde büyük bir saygı doğan müddeiumumi Hadi Tan’ın talebine iştirak şeklinde tecelli edebilir. Böyle olursa, bir vatan ve şeref dâvâsı yolunda olacağı için hayatımın en büyük övüncü olacaktır. Eğer olursa, böyle bir mahkûmiyetten doğacak şeref, oğluma bırakacağım yegâne mirasın, şeref mirasının sağlam bir halkası olacaktır.” (Ötüken 125, Mayıs 1974: 5-6).

Duruşma sonunda Atsız dört ay hapse, 66,66 liralık ağır para cezasına çarptırılır. Cezası tecil edilir, fakat aynı gün Ankara’da, kaldığı otelde tutuklanır.

Irkçılık – Turancılık Davası: Tutuklamalar

Atsız – Sabahattin Ali davası bitmiştir. Fakat şimdi yeni ve daha mühim bir dava başlayacaktır: Irkçılık – Turancılık Davası. Tutuklanma emrini 09 Mayıs’ta İstanbul’da öğrenen Reha Oğuz da teslim olmak için trenle Ankara’ya hareket eder ve Çiftlik istasyonuna yaklaşırken 10 Mayıs sabahı trende tutuklanır (Türkkan 1988: 18-19).

“Sabahattin Ali – Nihâl Atsız Davası bitmişti ama bu dava nedeniyle gelişen olayları, anayasal devlet düzenine karşı suç niteliğinde kabul eden makamlar Irkçılık-Turancılık amacı ile Gizli Cemiyet Kurmak ve Hükümeti Devirmek anlamında niteleyen ilgili ve yetkili makamlar, bu suçla ilgili sandıkları kimseleri yakalayıp yargılama kararına vardı. Milliyetçi yayıma karşı alınacak tedbirler hakkında, Hasan Ali Yücel’in başkanlığındaki bir kurulca düzenlenmiş olan rapor da İçişleri Bakanlığından İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına gönderildi. Bu raporda adları yazılı olan Irkçı-Turancılar 47 kişi idiler: 1 – Zeki Velidi Togan, 2 – Abdülkadir İnan, 3 – Akdes Nimet Kurat, 4 – Kadircan Kaflı, 5 – Nihâl Atsız, 6 – Bedriye Atsız, 7 – Ahmet Caferoğlu, 8 – Reha Oğuz Türkkan, 9 – Hüseyin Namık Orkun, 10 – Samet Ağaoğlu, 11 – Remzi Oğuz Arık, 12 – Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, 13 – H. Hüsnü Emir Erkilet, 14 – M. Zeki Sofuoğlu (Özgür), 15 – İ. Hakkı Yılanlıoğlu, 16 – Dr. Fethi Tevetoğlu, 17 – Gülcan Tevetoğlu, 18 – Ali Dursun Tibet Tevetoğlu, 19 – Mükrimin Halil Yınanç, 20 – Orhan Şaik Gökyay, 21 – Peyami Safa, 22 – Hüseyin Avni Göktürk, 23 – Osman Turan, 24 – Necdet Sançar, 25 – Nihat Sami Banarlı, 26 – Cafer Seydahmet Kırımer, 27 – Muharrem Fevzi Togay, 28 – Ali Genceli, 29 – Azeri Mehmat Altunbay, 30 – San’an Azer, 31 – Nebil Buharalı, 32 – M. Halit Bayrı, 33 – Müftüoğlu Mustafa Tatlısu, 34 – İzzettin Şadan, 35 – Uluğ Turanlıoğlu, 36 – A. Haydar Yeşilyurt, 37 – Mustafa Hakkı Akansel, 38 – M. Şakir Ülkütaşır, 39 – Tahir Akın Karaoğuz, 40 – Tesbihcioğlu, 41 – Nurullah Barıman, 42 – Hamza Sadi Özbek, 43 – Elmas Yıldırım, 44 – C. Oğuz Öcal, 45 – İsmet Rasin, 46 – Yusuf Kadıgil, 47 – Sepicioğlu.” (Goloğlu 1974: 249)[5].

İzleyen günlerde görevden almalar ve tutuklamalar devam eder. 3 Mayıs gösterilerine katılanlardan gözaltına alınanların sayısı 160’tan fazladır. Bunlardan elebaşı kabul edilenler tutuklanmıştır. “Nezarete alınan talebelerden Şevki Ersoy 1 ay, bazıları 15 gün hattâ 2 ay nezarette kalmışlardı. Osman Yüksel ise tam 3,5 ay sonra suçsuzdur diye serbest bırakılmıştı. Öğretmen Ziya Özkaynak da uzun müddet nezarette kalanlar arasında idi.” (Darendelioğlu 1968: 126). “Polatlı’da 14 asteğmen 12 gün mevkuf tutuldu. 250 Harbiyeli hakkında tahkikat açıldı.” (Türkeş 1972: 39).

07 Mayıs’ta Atsız’ın Maltepe’deki evi İstanbul emniyet mensupları tarafından aranmış; 14 resim, 108 mektup, 14 evrak ve 7 deftere el konulmuştur. 09 Mayıs’ta da Nejdet Sançar’ın Balıkesir’deki evi aranmış ve birçok evrakına el konulmuştur (“1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası”, Orkun 33, 18 Mayıs 1951: 14; sayı 39, 29 Haziran 1951: 12-13). Aynı şekilde Reha Oğuz, Zeki Velidî  (12 Mayıs), Hasan Ferit Cansever ile onlara yakın kimselerin evlerinde de aramalar yapılır. Onlarla yakınlığı olanlar, Türkçülük ülküsü için birlikte çalışanlar birer birer tutuklanır.

11 Mayıs’ta Devlet Konservatuarı Müdürü Orhan Şaik ve Balıkesir Lisesi edebiyat öğretmeni Nejdet Sançar, 13 Mayıs’ta Erenköy Kız Lisesi tarih öğretmeni Bedriye Atsız bakanlık emrine alınır. 13 Mayıs’ta Prof. Dr. Zeki Velidî Togan İstanbul emniyetinde sorguya çekilir (“1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası”, Orkun 43, 27 Temmuz 1951: 12-14; sayı: 44, 03 Ağustos 1951: 13-14).

12 Mayıs’ta  Ankara’da Orhan Şaik, 13 Mayıs’ta Gazi Eğitim Enstitüsü tarih öğretmeni Hüseyin Namık Orkun tutuklanır (“1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası”, Orkun 44, 03 Ağustos 1951: 14-15). Tutuklamalar arka arkaya devam eder.

14 Mayıs’ta Balıkesir’de Nejdet Sançar, 15 Mayıs’ta İstanbul’da Zeki Velidî ve Dr. Hasan Ferit Cansever, Muzaffer Eriş[6] ve Cihat Savaşfer ; 16 Mayıs’ta İstanbul’da Bedriye Atsız, İsmet Tümtürk, Mehmet Külahlıoğlu[7], Aydın’da Hamza Sadi Özbek  tutuklanır. 17 Mayıs’ta Fethi Tevetoğlu Samsun’da[8], Fazıl Hisarcıklılar Biga’da; 18 Mayıs’ta Nurullah Barıman Ardahan’da tutuklanır (“1944-1945 Irkçılık Turancılık Davası”, Orkun 46, 47, 48, 51, 53).

Zeki Sofuoğlu 24 Mayıs’ta, Alparslan Türkeş 13 Haziran’da, Fehiman Altan 27 Haziran’da, Hikmet Tanyu 28 Haziran’da, Cebbar Şenel  04 Temmuz’da, Sait Bilgiç 13 Temmuz’da, Yusuf Kadıgil  21 Temmuz’da (ikinci defa 06 Eylül’de) tutuklanır.[9]

Bedriye Atsız tutuklandığı sırada oğulları Yağmur 4,5 yaşındadır. Yağmur Atsız olayı şöyle anlatır: “Eğer 1944 Tevkıyfâtında sivil polisler Annemi de götürdükden sonra o ikindi, ben dörtbuçuk yaşında bir çocuk olarak evde kaldığım zaman ‘İkinci Annem’ Fevziye Abla gelip beni yanına almasaydı kimbilir ne olurdum. Evet, Sevgili ve Rahmetli Emekdârımız Fatma Kadın, diğer komşularımızdan Sıdıka Hanım ve daha hayâl-meyâl ancak hatırlayabildiğim muhtelif komşu hanımlar da benimle ilgilenmişlerdi ama alıp evine götüren Fevziye Abla olmuşdur.” Yağmur Atsız’ın “İkinci Annem” dediği kişi, komşuları Fevziye Oran Hanımdır (2005: 202).

18 Mayıs’ta Anadolu Ajansı tarafından yayımlanan hükümet bildirisine göre tutuklananların suçları şunlardır (Cumhuriyet gazetesi, 19 Mayıs 1944):

  1. Anayasada tespit edilen esaslara aykırı olarak ırkçılık ve Turancılık gayeleri gütmek, 2. Bu yolda faaliyetler yürütmek, tertibat almak ve anlaşmalar imzalamak, 3. Anayasayla belirlenmiş rejime ve vatandaşların “hakiki milliyetçilik hisleri”ne aykırı umdeler, 4. Bu umdelere varmak için gizli cemiyet kurmak, faaliyet programları hazırlamak, teşkilatlar kurmak, propaganda organları çıkarmak, aralarındaki haberleşmeler için şifreler ve parolalar kullanmak, 5. Gençlerin temiz milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını istismar ederek genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak, 6. Bu suretle hedeflerine ulaşmak için devamlı ve sistemli bir faaliyet sarf etmek ve memlekete zararlı ideolojilerini tahakkuk ettirmek yolunda çalışmak (Akgöz 2016: 69’dan).

Bir gün sonra Gençlik ve Spor Bayramı’dır. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bayram konuşmasının bir bölümünü ırkçılık – Turancılık konusuna ayırır:

“Turancılar, Türk Milletini bütün komşulariyle onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için birebir tılsımı bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine Türk Milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin, bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar, genç çocukları ve saf Vatandaşları aldatan fikirlerini Millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemiyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır. Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını istiyeceğim: ırkçılar ve Turancılar gizli tertipler ve teşkillere başvurmuşlardır. Niçin? Kandaşları arasında gizli fesat tertipleriyle fikirleri Memlekette yürür mü? Hele, doğudan batıdan ülkeler gizli Turan cemiyetiyle zapt olunur mu? Bunlar o şeylerdir ki ancak Devletin kanunları ve esas teşkilâtı ayak altına alındıktan sonra başlanabilir. Şu halde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyetin, Büyük Millet Meclisinin mevcudiyeti aleyhinde teşebbüsler karşısındayız. Tertipçiler, 10 yaşında çocuklarımızdan bize kadar derece derece, perde perde hepimizi aldatmak iddiasındadırlar. Vatandaşlarıma ikinci sualimi soruyorum. Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiyenin ırkçı ve Turancı olması lâzım geldiğini iddia edenler hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar? Türk Milletine yalnız belâ ve felâket getirecek olan bu fikirleri yürütmek istiyenlerin Türk Milletine hiçbir hizmetleri olmıyacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnız yabancılar faydalanabilirler. Fesatçılar, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Yabancılar fesatçıları idare edecek kadar yakından münasebette midirler? Bunları hüküm olarak bugün kestirmek mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet kastı ve yabancının yakın ilişiği hiçbir zaman meydana çıkmasa dahi hareketlerin, Türk Milletine, Türk Vatanına zararlı olması ve bunlardan yalnız yabancıların faydalanmış olması, söz götürmez bir hakikattir.” (Irkçılık – Turancılık 1944: 8)[10].

İnönü’nün konuşmasından sonra sıra, Alparslan Türkeş’e de gelir. Türkeş o sırada piyade üsteğmen olarak Erdek’te görev yapmaktadır. 19 Mayıs nutkunu dinledikten sonra “Eyvah!… Bakalım bu, bize kadar uzanacak mı?” diye düşünür. Alparslan Türkeş o günleri Hulusi Turgut’a şöyle anlatıyor:

“İsmet Paşa’nın nutkundan birkaç gün sonra bölüğümde, eğitimle meşgulken, Tabur’dan gelen bir posta eri, Komutanın beni çağırdığını söyledi. Gittim. Tabur Komutanı’nın yanında, bir hâkim yüzbaşı ile, bir de Tümen’in Ekmekçi Kol komutanı vardı. Binbaşı Ferit Bey ismindeki bu zat, daha sonra generalliğe kadar yükselecekti. Orada bulunanlar hakkımda bir arama kararı olduğunu söylediler. Üstümü, evimi ve bölük odamı arayacaklarını ifade ettiler. Üstüm-başım ve bürom öncelikle arandı. Sıra, eve geldi. Eşimi ve çocukları, komşudan buldurttuk. Görevliler, eve girdiler. O günün şartlarında, bir üsteğmen evinde 500-600 kitapla karşılaştılar. Hepsini toplayıp göndermek istediler. Karşı çıkıp, bunlar kitap, dedim. Hepsinin, Türkiye’de basılmış kitaplar olduğunu ifade ettim. Sandıklar hazırlandı, kitaplar toplandı. “

Kitaplardan sonra genç üsteğmen Alparslan Türkeş de götürülür. Binbaşı Ferit Bey nezaretinde. Bandırma’dan vapurla İstanbul’a, Tophane’deki Merkez Komutanlığı’na. “Binbaşı Ferit Bey, beni, Binbaşı Ragıp Çaldıran’a teslim ediyor, o da nöbetçi iki ere şu emri veriyordu: “

“Götürün… Oraya kapatın!”

“Ferit Bey’den ayrılıp, iki inzibat erinin arasında, binanın alt katına doğru yol almaya başladık. Bir hücre kapısı açıldı… Oraya kapatıldım… Penceresi yoktu. Tepemde 15 mumluk (watt) bir ampul yanıyordu. Beraberimde portatif bir subay karyolası getirmiştim. Onu açıp kurdum. Yatağım, bavulum ve ben…  Dört duvar arasına sıkıştırılmıştım…”

Türkeş Askerî Tutuk ve Cezaevi’nin hücresine kapatıldığında tarih “13 Haziran 1944’ü gösteriyordu.” (Turgut 1995: 34-36).

1944 Milliyetçilik Olayı adlı eserinde Alparslan Türkeş kapatıldığı hücreyi şöyle anlatır:

“Damdaracık, pis, karanlık, berbat bir yer. Tavandan, camını toz kaplamış yirmi beş mumluk ampul sarkıyor. Hiçbir yerden gün ışığı almıyan bu işkence dolabı her gün bu kör kandil ile güya aydınlanıyordu. Kapı, daima kilitle kapatılıyor, el yıkamak için tuvalete giderken yanında bir gardiyan bulunduruyorlardı. Bu hücre bir boş koridorun iki yanına dizilmiş birçok hücrelerden biriydi.  Sıkıyönetim rejimi, sivil asker her çeşit suçlular bu ceza evinde bulundurulmaktaydı. Kaçakçılar, uyuşturucu madde kullananlar, komünistler, casuslar, katiller, hırsızlar, hepsi buradaydılar.” (Türkeş 1972: 42).

Hükümetin ardından devletin en yüksek makamında bulunan Cumhurbaşkanı İnönü kararını vermiştir: Türkçüler şuursuz ve vicdansız fesatçılardır; gizli tertiplere başvurmuşlar, gizli teşkilatlar kurmuşlardır; teşebbüsleri doğrudan doğruya cumhuriyete ve TBMM’ye karşıdır[11].

Cumhurbaşkanının konuşmasının ardından basının belli başlı yazarları bu nutku öven yazılar kaleme alırlar: 20 Mayıs’ta Tanin ve Haber gazetelerinde Hüseyin Cahit Yalçın, Tasviri Efkâr’da Peyami Safa, Cumhuriyet’te Nadir Nadi,  21 Mayıs’ta Ulus’ta Falih Rıfkı Atay, Akşam’da Necmettin Sadak, Tan’da Zekeriya Sertel, Vatan’da Ahmet Emin Yalman (Irkçılık – Turancılık 1944)[12].

Nutuk, basın tarafından göklere çıkarılmakla kalmamış, Bakan Hasan Âli Yücel, Millî Eğitim Bakanlığı teşkilatına bir tamim göndererek İnönü’nün nutkunun, bütün okullarda okutulup açıklanmasını istemiştir. Tamimde ırkçılık Turancılık konusu şu cümlelerle anlatılmıştır:

“Irkçılık – Turancılık hareketi bu altı prensipten (altı ok kastediliyor – ABE) bir kısmını ihmal ederek bilhassa milliyetçiliği almış olmakla, millî birlik ve beraberliğe tecavüz eden bir fikri açığa vurmuştur. Muharebe meydanlarından en yüksek Devlet Makamlarına gelmiş olan ve bugün başımızda bulunmasının bahtiyarlığını özden duyduğumuz Başbuğumuzun Irkçılık – Turancılık meselesine bu derece önem verişi, meselenin millî hayatımız bakımından ehemmiyetini her Türke anlatmalıdır.”

Tamimin sonunda 1944-45 ders yılının ilk günlerinde 19 Mayıs nutkunun, ilkokulların son iki sınıfında; ortaokul, lise, öğretmen okulları, teknik öğretmen kurumları ve köy enstitülerinin bütün sınıflarında okunup açıklanması; yüksek okul ve üniversitelerin açılış derslerinde okunması ve derslere konu olması; yurt bilgisi, sosyoloji, tarih ve inkılap tarihi derslerinde öğretimin “nutukta yazılı esaslara göre” yapılması, öğrencilere “nutuktaki fikirler etrafında” ödevler yazdırılması; profesörlerin “bu nutkun ruhuna göre halkın rahatça okuyabileceği broşürler” hazırlaması, üniversitelerde konferanslar verilmesi istenmekte ve bütün okullarla yüksek öğretim kurumlarının “bu tamimle verilen direktifler üzerinde ne gibi işler ve hazırlıklar yaptıklarını ve 1944-45 öğretim yılı içinde neler yapmayı düşündüklerini madde madde, temmuz 1944 sonuna kadar” Bakanlığa bildirmeleri emredilmektedir (Irkçılık – Turancılık 1944: 21-24)[13].

1944’ün Şeref Listesi – Sorgulamalar – İşkenceler

Resmî çevrelerde ve basında estirilen bu büyük kasırganın sonunda, başta Atsız olmak üzere 23 Türkçü tutuklanmış ve mahkemeye sevk edilmiştir. İşte o şeref listesi:

Nihal ATSIZ, Zeki Velidî TOGAN, Reha Oğuz TÜRKKAN, Hasan Ferit CANSEVER, Hüseyin Namık ORKUN, Orhan Şaik GÖKYAY, Nejdet SANÇAR, Fethi TEVETOĞLU, Alparslan TÜRKEŞ,  İsmet Rasin TÜMTÜRK, Nurullah BARIMAN, Hamza Sadi ÖZBEK, Zeki SOFUOĞLU, Muzaffer ERİŞ, Fehiman ALTAN, Cebbar ŞENEL, Sait BİLGİÇ, Cemal Oğuz ÖCAL, Hikmet TANYU, Fazıl HİSARCIKLILAR, Cihat SAVAŞFER, Saim BAYRAK, Yusuf KADIGİL.

Ankara’da ve başka şehirlerde tutuklananlar İstanbul’a nakledilir[14]. Siviller Sirkeci’de, Sanasaryan Hanı’ndaki[15] İstanbul Emniyet Müdürlüğünde bulunan hücrelere, askerler Tophane’deki Askerî Cezaevi’ne konulurlar. Atsız 12 Temmuz’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün yer altı katındaki bir hücreye konur. Hücrenin zemini lağım borularından ve tuvaletlerden sızan su ve pisliklerle doludur. Tam yedi gün Atsız bu işkenceye maruz bırakılır ve ondan sonra ifadesi alınır (Müftüoğlu 1974: 75-76).

Atsız’ın ilk sorgusu 21 Temmuz 1944 Cuma, ikinci sorgusu 22 Temmuz 1944 Cumartesi günü yapılır. Bu sorgularla ilgili olarak Atsız’ın savunmasından alınan şu kısım ilgi çekicidir:

“21 Temmuz 1944 Cuma günü ilk sorgum yapılırken Kâzım Alöç vasiyetnamemdeki şeceremi mevzuubahs ederek : “Siz dördüncü göbek babanızı bilmiyorsunuz; ama biz tahkîk edip öğrendik.” demiş ve “Kimmiş?” diye vaki olan sualime de “Tabiî bir Türk köylüsü”  diye cevap vermişti. 22 Temmuz 1944 Cumartesi günü yapılan ikinci sorgumda dördüncü göbek babamın Rum olduğunu, çünkü Pontus’tan göçerek Midi köyüne geldiğini söylemiş, bu malumatın nereden elde edildiği hakkındaki sualime de “mütehassıslara yaptırılan inceleme ile” diye cevap vermiş; fakat bu hayalî mütehassısların kimler olduğunu bildirmemişti.” (Bâkiler 2010: 97-98).

Sanasaryan Hanı’ndaki hücrelerde tutuklu bulunan sanıklara çeşitli işkenceler yapılır. İçinde yaşanması  mümkün olmayan pis ve bazen bitli odalarda tutmak, dayak ve falaka, tabutluk işkencesi. 19 ve 20 numaralı hücrelerin adı emniyet mensupları arasında “mutena hücre” idi ve “tabutluk” diye meşhur olmuştu. Çünkü ayağa kaldırılmış bir tabuta benziyordu; oturulamayacak kadar dardı ve tepedeki 1500 mumluk ampul sanıkların beyinlerini yakacak gibiydi. Reha Oğuz Türkkan, Orhan Şaik Gökyay, Hamza Sadi Özbek ve Hikmet Tanyu tabutluk işkencesinden geçirilmişlerdi (Müftüoğlu 1974: 77, 94). Aslında tabutluklarda her biri 500 mumluk üç ampul vardı ve ayakta duran sanığın başının bir karış üstünde bulunuyordu. “Buna o zamanki emniyet mensupları ‘beyin tavası’ diyorlardı.” (Eriş, 1981: 27).

Muzaffer Eriş başka bir yazısında hücrelerin boyutlarını da verir: En 1,20, boy 2,40. Tabutluk hücrelerinin boyutları ise 0,70 x 0, 40 x 2,20’dir (Eriş 1973: 10)[16].

Alparslan Türkeş de tabutlukları şöyle anlatır:

“İçeriye girdim, Savcı beni şöyle bir süzdü, görevlilere şu emri verdi:”

“-Üsteğmenimi götürün, mûtena hücreleri bir seyretsin…”

“Askerî Savcı’nın ‘mûtena’ dediği hücreler bölümüne doğru gittim. Yanımda polisler vardı. Koridorun ilerisindeydi. Beton duvarlara oyulmuş gibi yerlerdi. Tabut şeklindeydi. Adeta duvarlardaki dikey oyuklardı. Telefon kulübesinden çok küçük, ancak bir insan alacak kadar. Duvarlarında demirden mengeneler ve prangalar vardı. Tavan çok alçak, bazılarının kapıları kapalı duruyordu. İçeriden, inleyen insanların sesi geliyor, beni hâlâ gezdiriyorlardı. Bazılarının, kapı aralıklarından gözüm içeriye ilişiyor, oradakilerin perişan halini izliyordum. Kimi külçe gibi, kimi de üstüne abdest yapmış haldeydi. Tavanlarından da, beşyüzer mumluk üç tane elektrik ampulü sarkıyordu.”

Üzerindeki subay elbisesiyle kısa bir süre tabutluklardan birine konulan Türkeş, Emniyet Müdürü’nün müdahalesiyle oradan çıkartılır. Türkeş’e yapılan işkencelerden biri de bir mengeneyle bir parmağının tırnağının çekilmesiydi (Turgut 1995: 52, 54-55)[17].

İşkencelerle ilgili bir tanıklığı da Nejdet Sançar’dan nakledelim:

“Birinci Şube’nin eski nezarethanesinin 5 numaralı hücresi penceresizdi. Emniyetçiler, tabutluklardan önce, bu odanın işkence yeri olduğunu söylerlerdi. Penceresiz olduğu için hücrede daimî olarak lâmba yanardı. Ben, ifade sırası bana gelirken buraya kapatıldım ve bu hücrede 21 gün kaldım. Temmuzun en sıcak zamanına rastlayan bu günleri, fırın gibi sıcak hücrede geçirmek hakikaten zor olmuştu. Fakat en kötüsü, bir helâ dönüşü yanmış (!) bulduğum ampulün değiştirilerek yerine yenisinin takılması için 48 saat beklemem oldu. Bu 48 saatı kapının aralıklarından sızan ışık (!) ile geçirdim ve ampul takıldıktan sonra da ifade vermek üzere hâkimin karşısına çıkarıldım.” (Sançar 1962: 7).

Muzaffer Eriş’in hücre ve işkence hatıraları da bir hayli ilgi çekicidir:

“Tutuklandığımın ertesi günü ayakyoluna giderken Cihat’la karşılaştım. Elime bir kâğıt tutuşturdu. Hücreye gidince baktım. Mors Alfabesi yazılıydı. Derhal duvarı tıklayarak morsla Cihat’la konuşmaya başladık. Mors alfabesini bir gecede öğrenip, konuşmanın mümkün olduğunu da anlamış olduk. Teknik Üniversiteden gelen yemekler[18] önce bana gelir, benden sonra Cihat’a ve daha sonra tevkif edilen Fehiman Tokluoğlu’na giderdi. Küçük bir kurşun kalem ucuyla, gazete kâğıtları kenarlarına haberler yazıp, ekmek dilimleri arasına, pilâv içine koyarak gönderirdim. Hücredeki arkadaşlara türküler söylerdim. En çok istenen hapisane türküsünün bir kısmını yazıyorum:”

“Mapsanenin önünde bir ulu incir aman aman of.”                                                                        “Kollarımda kelepçe bulunur, dal boynum zincir.”                                                                    “Zincir sallandıkça yüreğim sancır aman aman of.”

“Düştüm ben bir mapsaneye yanar döner ağlarım.”                                                                                     “Demir parmaklık içinde denize bakar ağlarım.”

“Karadenizin meşhur nane de maydanoz türküsü de çok istenirdi[19]. Hücrelerin tavanları tahta olduğundan ses diğer hücrelerden duyulur, hücrelerin dışındaki koridorda oturan nöbetçi duymaz veya seslenmezdi.”

“… Bir gün sorgu hakimi Kâzım Alöç’e casus Hüseyin Yalçınlar beni şikâyet etmiş[20]. Cihat’la morsla konuşuyor, mektup gönderiyor diye. Bu konuda sorgum kısa oldu. Bir Perşembe sabahı beni zemin kattaki bir hücreye naklettiler. Yeni hücrem çok berbattı. Hücredeki idrar kokusu çok dehşetti, kalmamaya karar verdim. Hücre içinde volta vurmaya (yürümek) başladım. Sesli olarak o zamanki ilgililerin en büyüğünden en küçüğüne kadar küfürler savuruyordum. Aslen Malatyalıyım. Yirmi yaşına kadar Sivas, Kayseri, Niğde ve Afyon’da bulundum. Oraların ne küfürleri varsa hepsi. Kayarlama tabir edilir. Üç beşi bir arada. Bir müddet sonra bütün vücudumda bir titreme başladı, iyice sinirliydim. O anda yapmıyacağım bir şey yoktu. Hücrenin kapısına üç yumruk patlattım. Nöbetçi polis memuru geldi. Gayet kibar ve nazik ne istediğimi sordu. Sorgu hâkimi Çerkez lâkabıyla anılıyordu. Çerkez Kâzım Alöç’le görüşmek istediğimi söyledim. Derhal haber göndereceğini bildirdi. Kapımı kapattı. Bir saat kadar sonra yeniden hücre kapısına öncekinden daha kuvvetli üç yumruk daha vurdum. Nöbetçi polis geldi. Yukarıya haber gönderdiğini, cevap beklediğini bildirdi. O gün gelen öğle ve akşam yemeklerini yemedim. Açlık grevine başladım. Cuma günü Kâzım Alöç beni çağırdı. Odasında ne istediğimi sordu. Yeni hücrede kalmıyacağımı, eski yerime gönderilmemi istedim. Kabul etti. Ama o günü yine o hücrede kaldım. Cumartesi öğle oldu, haber yok. Yemeğim geldi. Açlık grevimin üçüncü günündeydim. Yemeği yersem hücrede kalacağımı düşünüyordum. O gün yemeğimi üç polis memuru getirdi: Bir komiser, iki polis memuru. Resmî polis memurunun bir elinde alüminyum tabaklar içinde çılbır, bir yemek daha, diğer elinde üzüm hoşafı bulunuyordu. Nöbetçi polis hücremi açtıktan sonra komiser sert bir şekilde yemeğimi almamı istedi. Hücre kapısına dikildim, cevap verdim: ‘Yemek yemiyeceğim’. Komiser kızdı. Al şu yemeği diye bağırdı. Tepem attı. Zorla yemek yenir mi? Hemen elinde yemekleri tutan polis memurunun beline birden bire yapıştım. İstemiyorum diyerek hızla itekledim. Zavallı polisçik! Üzerine yoğurt ve hoşafın dökülmemesi için muvazenesini sağlıyarak öyle bir uzaklaşması vardı ki içimden kahkahalarla gülmek geldi. Komiser yeniden bağırdı: ‘Bırakın yemezse yemesin!..’ Hücreye yeniden kapatıldım. Cumartesi saat 13.00’e yaklaşıyordu. Beni buradan çıkarmazlarsa pazartesine kadar bu çileyi çekecektim. Açlığa o kadar alışmıştım ki 10 gün aç kalsam dayanacağımı anladım. Malum kapıyı yeniden yumruklayarak nöbetçi polisi çağırdım. Hücreden çıkaracağını Kâzım Alöç söz vermişti. Hatırlatılsın dedim. Saat 13.00’e 10 kala bir polis memuru geldi. Beni yukarıdaki yerime götürdü. Yemeğimi de getirdiler. Yedim. Açlık grevim sona erdi.” (Eriş 1973: 10-11).

Atsız da savunmasında işkenceleri şöyle anlatır:

“Emniyet Müdürlüğü’nde işkence odasındaki feryatlarını kendi hücremden ıstırapla dinlediğim, mahkemede ilk tahkikattakine aykırı ifade verirse yeniden aynı işkenceye sokulmakla tehdit edildiğini bildiğim Reha… İnsanların insan gibi hava ve güneş görerek yaşayacağı kocaman bir askerî cezaevi varken maznunları sıkışık, pis, bir karyolanın ancak sığdığı, hücrelerinde güneş bulunmayan, yaz günlerinde musluklarından su akmayan Emniyet Müdürlüğü nezarethanesi…  Bize Pera Palas Otelini tahsis edemeyeceğini ileri sürerek istihzâ kabiliyetini ispata yeltenen; ‘elbette her türlü işkenceyi göreceklerdir’ diye şecaat arz eden; istediği şekilde ifade almak için Anayasa’mızla yasak edilen işkence yollarına saparak Reha’yı, Hamza’yı, Hikmet’i, Osman Yüksel’i, Orhan Şaik’i ‘tabutluk’ denilen tepesinde beş yüzer mumluk üç ampul yanan, bir insanın ancak ayakta durabileceği kadar dar bir hücreye sokan; amme şahidi diye ifadesini okuttuğu Külâhlıoğlu Mehmet’e falaka attıran; Nejdet Sançar’ı ne bir penceresi ne de bir hava deliği olan bir hücrede yirmi iki gün tutan; Zeki Velidi’yi iki gün aç bırakan; beni toprağın beş metre altında, küflü ve rutubetli havasında kibrit yanmayan ve eşyalar küflenen, duvarlarından lâğım borusu sızan bir mezarda bir hafta tutan; masum zevcemi tevkif ettirerek yavrusundan zorla ayırıp o zaman dört yaşında bulunan küçücük oğlumu anası babası sağken öksüz bırakan bu adam (savcı Kâzım Alöç – ABE)… Emniyet Müdürlüğü’nde bütün ifadeler bu şekilde işkencelerden sonra veya işkence tehditleriyle alınmış, ifadeler alınırken de kanuni hak ve salâhiyetleri olmadığı hâlde Emniyet Umum Müdürlüğü Müdür Muavini Kâmuran Çıkrık, İstanbul Emniyet Umum Müdürü Ahmet Demir, Birinci Şube Müdürü Said zaman zaman hazır bulunmuşlar, maznunlara sualler sormuşlar, hakaret etmişlerdir.” (Bâkiler 2010: 102, 108-110). Atsız’ın bu ifadeleri, işkenceler hakkında birinci elden bir tanıklıktır.

Savcı Kâzım Alöç’ün 27 Eylül 1944 tarihli duruşmada söylediği sözler, işkence konusunu ve sanıkları yargılayanların tutumunu ortaya koyması bakımından ilgi çekicidir:

Fehiman Altan’a “Tahkikatta size tazyik yapıldı mı?” diye sorulur. Altan, Kâmran Çukruk’un daktilo memuruna “Bunu götür, mutena hücreyi göster de ifadede hâkimin canını sıkarsa buraya konulacağını bilsin.” dediğini ve kendisine tabutluğun gösterildiğini söyler. Fehiman Altan duruşmada tabutluğu şöyle tasvir eder: “Burası pek küçük bir yerdi. Arkada kelepçelerle bağlanmak için yerler vardı. Üstte büyük mumlu lambalar bulunuyordu.” Fehiman Altan işkence konusunda ısrar edince mahkeme heyetiyle Altan arasında hararetli tartışmalar cereyan eder. Bu sırada savcı Kâzım Alöç ayağa kalkar ve hâkime karşı yüksek sesle şunları söyler: “Efendim biz bunları huzurunuza misafir olarak değil, hükûmeti devirmek isteyen vatan hainleri, katiller, caniler diye sevk ettik. Binaenaleyh kendilerini Pera Palas Oteli’nde oturtacak değildik. İcabında casusluktan, icabında her şeyden şüphe edecektik. Huzurunuza reisicumhur namzedi olarak çıkmadılar. Onun için her yerden geçeceklerdi ve onlara her nevi zulüm caizdi.” Avukat Kenan Öner ayağa kalkar ve şiddetle itiraz eder: “Bu sözleri iddia makamı mı söylüyor? Rica ederim, huzurunuzdakiler katiller, caniler değil sadece maznunlardır.” Savcının sözlerinin zapta geçirilmesi konusundaki bütün ısrarlar neticesiz kalır ve Alöç’ün bu sözleri zapta geçmez. Fakat Nejdet Sançar’ın günü gününe tuttuğu notlarda yer alır.

Asker tutuklular, Tophane’deki askerî cezaevine konulmuştu. Bu cezaevindeki hücreleri de Tevetoğlu şöyle anlatır:

“Önündeki küçük bahçeyi geçdikten sonra kapısından içeri girdiğimiz sevimsiz görünüşlü taş-tuğla yığması üç katlı köhne binâ, 73 günü hücrede olmak üzere 11 ay 20 gün tutuklu kalacağım (Sıkıyönetim Hapishânesi) idi… İçerideki küçük avlunun bir yanı, kalın demir parmaklıklı bir kapı ile, hücrelerin kilitli kapıları bulunan ve Malta denilen uzun – karanlık bir koridora açılıyordu… Malta, demir parmaklıkla başlayan bir korkunç kapının ardında uzayan ışıksız bir aralıkdır. Ben bu koridora açılan sağdan birinci, ilk hücreye koyulacakdım… Getirildiğim oda (hücre)nin korkunç bir sefalet ve perişanlık manzarası vardı ki, beynimden vurulmuşa dönmüşdüm. Üç metre kadar yüksek tavanına yakın bir mesafede içeriye azıcık günışığı veren demir parmaklıklı küçücük bir dehliz penceresi vardı. Loş odanın sol köşesinde eski, berbad, pis ve paslı bir demir karyola üstünde gördüğüm saman dolu şilte, yırtık-pırtık siyah denecek kadar pis, leş gibi, köşeleri ve üstü ezilmiş ve gezen, kaynaşan tahtakurularıyla dolu bu döşekde katil, canavar da olsa bir insanın nasıl yatmış olacağını ve benim nasıl yatabileceğimi düşünüyordum. Odada tek kurtarıcı eşyâ, bir eski tahta sandalye idi… Malta denilen koridorda dolaşan bir nöbetçi er, hücrelerdeki tutukluların bu çağrıları üzerine kapılarına geliyor, ne istediklerini soruyor ve kapı kilidini açarak onları tuvalete götürüyordu. Ben kapımı yumrukladığım zaman… bir tutuklu… nöbetçiye yüksek sesle bağırdı: ‘Nöbetçi! Bak Doktor Ağabey sıkışmış seni çağırıyor, acele buraya gel!’… Nöbetçi geldi… kilidi açdı. ‘Buyur!’ diyerek bana koridorun sonunu işâret etti. Nöbetçiye seslenen tutuklunun alaylı seslenişinden utanmış, sinirlenmiş, koridorun sonuna kadarki diğer sekiz odada bulunan tutuklular, benim kapıları önünden geçeceğimi öğrenerek hemen hepsi gözetleme pencerelerinden geçecek yeni misafiri görmeğe davranmışlardı. İkinci kapının önünden geçiyordum ki, bana hiç de yabancı gelmeyen tok ve gür bir ses duydum: ‘Geçmiş olsun Tevetoğlu!’ Başımı çevirdiğim zaman küçücük pencereden bana bakan bir çift gözü hemen tanımışdım; bu, Alparslan Türkeş’di” (Tevetoğlu 1988/9: 12-13). Tevetoğlu, tutuklanınca 63 liralık üsteğmen maaşının kesildiğini, ailesinin 29 lira tayın bedeli ile geçindiğini de kaydediyor.

03 ve 04 Temmuz 1944 günleri tabutluğa konulan Hikmet Tanyu, Türkçülük Davası ve Türkiyede İşkenceler adlı kitabında işkenceleri 15 madde hâlinde sıralar: Daracık hücrelere kapatmak, aç bırakmak, susuz bırakmak, bitli odalarda yalnız bırakmak, helaya göndermemek, hamam ve temizlikten mahrum etmek, lağımların sızdığı iğrenç kokulu hücrelere kapamak, tokat – dayak – falaka, tabutluk, tehditler, masa ve sandalye üzerinde günlerce yatırmak, boş kâğıda imza attırmak. Tanyu, her işkencenin kime, ne kadar süreyle yapıldığını da kaydeder. Emniyet Umum Müdür Muavini Kâmuran Çuhruk Hikmet Tanyu’nun başına tabanca dayayarak tehdit etmiş ve ayrıca “Aşağı katta sağlam diş söktürdüklerini, arzu ederlerse istediklerini öldürttükten sonra Doktordan sektei kalbten öldüğüne dair rapor alabileceklerini” söylemiştir (Tanyu 1950: 7-9).

TBMM’nin 07 Mayıs 1953 tarihli oturumunda Sait Bilgiç de işkenceleri anlatır:

“İşkence ve şekilleri: Daracık hücrelere kapatılmak, güneşten, havadan mahrum etmek, kitap, gazete vermemek… Aç bırakmak; keza saat, gün farkıyla herkese, susuz bırakmak, birçoklarına. Bitli, türlü haşeratı ihtiva eden odalarda yalnız bırakmak, Profesörlere, öğretmenlere, talebelere tatbik edildi. Helaya göndermemek; herkese, bazen lütfedilerek gönderildiği zaman kapıyı kapatmamak ve karşıdan seyretmek. Hamam ve temizlenmeden aylarca mahrum etmek keza herkes… Yer altındaki mezarlığa benzer maruf yer. Burası lâğımların sızdığı karanlıklar ve pislik içinde… Arkadaşlar, bu yerde kibrit dahi yanmıyor (Nihâl Atsız Bey maruz bırakılmıştır.). Dayak ve falakaya sevk etmek, Doktor Mehmet Külahlı ve Reha Oğuz’a tatbik edilmiştir… Ahmet Demir, bunu söylerken sıkılıyorum, örfi idare komutanı Or. Sabit Noyan’ın yanında tekme ile, generalin yanında böyle durulmaz diye vurmuştur. Arkadaşlar, tabutluk; tabutluk dedikleri yere ben şahsen girmedim, fakat uzaktan geçerken gördüm. Bizim Meclis Postahanesi’ndeki ve diğer postahanelerdeki telefon odası var ya işte onun büyüklüğünde bir şey veya ondan biraz daha büyükçe.”[21]

Devletin resmî makamları tarafından Türkçülük ve Turancılık aleyhindeki işlemler, sadece tutuklama ve işkencelerden, yahut da Millî Eğitim Bakanlığının okullara gönderdiği genelgelerden ibaret değildir. Devletin her kademesindeki makamlar uyarılmış, valiliklere, kaymakamlıklara bölgelerindeki Turancılık faaliyetlerini izlemeleri konusunda tamimler gönderilmiştir. Resmî dairelerin bu konuda nasıl çalıştığına dair tipik bir örnek Cemal Kurnaz’ın bir yazısında ayrıntılarıyla anlatılır. Mehmet Şükrü Sarı 18 yaşında genç bir şairdir. 1944 yılında Muğla’da Zaman isminde bir şiir kitabı yayımlar.  Kitap, Basın ve Yayın Umum Müdürlüğünce incelemeye alınır. İç Yayın Dairesi Müdürü Feridun Fazıl Tülbentçi, 21.09.1944’te bu kitapçık hakkında bir rapor hazırlar. Rapora göre “Dilek” şiirinin genel havasında “Türk Birliği ülküsü ve Turancılık kokusu” duyulmaktadır… “Turancıların sorguya çekildiği şu sıralarda kitaptaki şiirler içerisine serpiştirilen bu mısralar genç dimağlar üzerinde oldukça etkiler yapabilir.” Ayrıca kitaptaki “Tuna” şiiri de “emperyalist emeller ve ırkçı fikirler beslemesi bakımından dikkate değer”dir. Tülbentçi’nin raporu 27.09.1944 tarihinde de Umum Müdür Selim Sarper tarafından Başvekâlet Yüksek Makamı’na arz edilir (Kurnaz, Mayıs 2017: 40-43).

Duruşmalar Başlıyor

Irkçılık – Turancılık Davası, 07 Eylül 1944 tarihinde Tophane’deki  1 Numaralı Örfi İdare Mahkemesi’nde başlar[22]. Mahkeme Başkanı, Tümgeneral Yusuf Ziya Yazgan, duruşma hâkimi Albay Cevdet Erkut’tur. Albay Galip Kaan hâkim üye, Kâzım Alöç ise savcıdır.

Mahkeme, daha önce “Boğazlar Komisyonunun çalıştığı ve şimdi de Malûl Gaziler Yurdu olarak kullanılan köşkte yerleşmiş bulunuyordu… Mahkeme salonu gazeteciler ve dinleyicilerle hınca hınç dolmuş bulunuyordu. Sanıkların oturduğu yeri sıkı muhafaza altında bulunduruyorlardı.” (Türkeş 1972: 68). Aslında mahkeme salonu pek büyük değildi. 23 sanığın oturduğu tahta sıraların arkasında sadece bir sıra dinleyiciler için ayrılmıştı. Dinleyiciler de çoğunlukla sanıkların yakınlarıydı (Türkkan 1988: 144-145).

Savcı Kâzım Alöç’ün okuduğu son tahkikat kararı[23], basında Sıkı Yönetim Komutanlığı’nın resmî tebliği olarak yayımlanmıştır. Karar, şu cümleyle duyurulmuştur:

“Irkçılık-Turancılık gayeleriyle gizli cemiyet kurarak millete ve vatana karşı hıyanet hareketine teşebbüs ettiklerinden dolayı, tahkikatları mevkufen (tutuklu olarak) yapılan şahıslar hakkında alınan son tahkikat kararı umumi efkâra ayniyle arz olunur.”  (Tanin gazetesi, 08 Eylül 1944, Akgöz 2016: 79’dan).

Son tahkikat kararındaki suçlamalar, 18 Mayıs’ta yayımlanan hükümet bildirisiyle aynıdır: Rejime aykırı umdelerle gizli cemiyet kurmak, bu maksatla faaliyet ve propaganda yapmak, gizli şifre ve parolalar kullanmak, vatandaşların ve gençlerin vatanseverlik ve milliyetçilik duygularını istismar ederek taraftar toplamak ve bu suretle hükümeti devirerek hedeflerine ulaşmak, Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetini tahkir. Ancak son tahkikat kararında bir de “dış unsurlar”dan bahsedilir. Bu gizli cemiyetleri kendi maksatları için kullanmak isteyen “yabancı teşekküller de hareketsiz kalmamış ve bu suretle içten beliren fesat ve hıyanet hareketlerinde dış unsurların tesir ve müdahalesi de”[24] görünmüş imiş (Tanin gazetesi, 08 Eylül 1944, Akgöz 2016: 73-74’ten).

Son tahkikat kararında genel suçlamalardan sonra 23 sanık ayrı ayrı suçlanmıştır. Atsız’la ilgili kısım “menfi ruhlu olan bu maznun” ifadesiyle başlamakta, hayat hikâyesi anlatılırken de Atsız sık sık “serkeşlik” ve “menfilik” ile suçlanmaktadır. Atsız’ın Atatürk’e, hükümete, Büyük Millet Meclisi’ne ve hatta Türk milleti ile Türk gençliğine hakaretler ettiği ileri sürülmektedir. 3 Mayıs gösterilerinin de Nihal Atsız, Cemal Oğuz ve Reha Oğuz’un “tahrik ve teşviki”; Cebbar Şenel ile Sait Bilgiç’in “tertip ve tanzim”i ile yapıldığı iddia edilir. Tahkikat sırasında Atsız’ın “Ben ırkçılık ve Turancılığı yaratacak bir idarenin kurulmasını istiyor ve bunun için çalışıyorum.” dediğini ileri süren savcı, Atsız’ın diğer sanıklara yazdığı mektuplardan örnekler vererek de bunu ispata çalışmaktadır  (Tanin gazetesi, 09-10 Eylül 1944, Akgöz 2016: 84-98’den). Kararın sonunda savcılığın Atsız’a ve arkadaşlarına yönelttiği suçlamalar ve cezalandırılmaları için uygulanmasını istediği kanun maddeleri şunlardır:

  1. Anayasanın 88’inci maddesinin “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.” şeklindeki ırk ayrımını reddeden hükmüne rağmen ırkçılık ve Turancılık propagandası yapmak suçundan dolayı Togan, Cansever, Orkun, Atsız, Türkkan, Barıman, Sofuoğlu, Savaşfer, Eriş, Özbek, Sançar, Gökyay, Tanyu, Hisarcıklı, Bayrak ve Tümtürk’ün, Ceza Kanunu’nun 142’nci maddesine göre; aynı fiili ordu mensuplarına karşı işlediği için Atsız’ın ve Dr. Üsteğmen Tevetoğlu ile Üsteğmen Türkeş’in, Askerî Ceza Kanunu’nun 148’nci maddesine göre;
  2. ”Hükûmetin, Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetlerini alenen ve çok ağır bir surette tahkirden dolayı Türk Ceza Kanunu’nun 159’uncu maddesine” göre;
  3. ”Nümayiş tertip ve tatbik ederek hükûmet merkezinde dahilî ve haricî emniyeti ihlâl edici hareketlerde bulunmak suretiyle millî menfaatlere zarar” verme suçundan dolayı Atsız, Öcal, Şenel ve Bilgiç’in, Türk Ceza Kanunu’nun 161’inci maddesine ve ayrıca “aynı kasıtlarla müteaddit fiiller işleyen Atsız”ın, aynı kanunun 70’inci maddesine göre cezalandırılmaları (Tanin gazetesi, 13 Eylül 1944, Akgöz 2016: 115-116’dan).

Sanıklardan Togan, Türkkan, Savaşfer, Özbek, Barıman, Eriş, Sofuoğlu, Tümtürk, Tanyu, Altan, Kadıgil’in ayrıca “anî bir darbe ile” hükümeti devirmek üzere “gizli cemiyet” kurmak suçundan dolayı Türk Ceza Kanunu’nun 171. maddesinin 2. fıkrasına göre cezalandırılmaları istenmiştir (Tanin gazetesi, 13 Eylül 1944, Akgöz 2016: 115’ten).

“Sanıklar, Tophane’deki Askerî Cezaevi’ne nakledilmişlerdi.”[25]… Bir koğuşta “hep birlikte kalıyorlardı. Gazete ve kitap okumak serbestti. Bazı sanıklar, aralarında satranç ve dama turnuvaları yapıyorlardı. Hücrelerden sonra burası onlara cennet gibi gelmişti. Zeki Velidî Togan, ‘Türk Tarihi’ adlı eserini tamamlamaya çalışıyordu[26]. Atsız da ünlü ‘Bozkurtların Ölümü’ romanını yazmaya başlamıştı.” (Deliorman 2013: 70, 72).

Duruşma günleri cezaevinden, “deniz tarafında bulunan ve sonraları Malûl Gaziler Yurdu olarak hizmet görecek olan binaya götürülüyorlardı. Bu sırada ana caddedeki trafik kesiliyor; sanıklar, iki sıralı ve süngü takmış jandarmalar arasında karşıya geçiriliyorlardı.” (Deliorman 2013: 70).

Duruşmalar boyunca sanıklar, iddiaları şiddetle reddederler. 27 Eylül tarihli duruşmada savcının sanıkları “vatan haini, katil, cani” olarak nitelemesi ve “onlara her nevi zulüm caizdir” demesi örneğinde görüldüğü gibi mahkeme heyeti tarafsız değildi. Savcının bu sözleri zapta geçirilmediği gibi sanıkların zapta geçirilmesini istediği daha pek çok husus da zapta geçirilmemişti. Mesela 03 Kasım tarihli duruşmada Avukat Kenan Öner, Atsız’ın sözlerinin zapta geçirilmesini istemiş, hâkim, bu hususu mahkemenin tayin edeceği cevabını vermişti. Sanıkların aleyhinde olduğu düşünülen deliller toplanmış, fakat lehte olacak delillere yer verilmemişti. Sanıkların dinlenilmesini istediği şahitlerin birçoğunu dinlemeyi de mahkeme reddetmişti.

Sanıkların emniyette verdikleri imzalı ifadeler dahi savcı tarafından tahrif edilerek okunuyordu. Ertesi günkü gazeteler de bunları sanıkların ifadeleri olarak yayımlıyordu. Sanık avukatlarına neredeyse hiç söz hakkı verilmiyor, zabıtları tetkik etmeleri dahi engelleniyordu. Sanıkların duruşmalar sırasındaki sözleri de sık sık yanlış ve eksik olarak zapta geçiriliyor, düzeltmek için yapılan itirazlar reddediliyordu. Kanunları hatırlatıp itiraz etmekte direnen Reha Oğuz ve İsmet Tümtürk gibi sanıklar sık sık dışarı atılıyordu (Türkkan 1988: 146-149).

Atsız’ın duruşması, 01 Kasım 1944 Çarşamba, 3, 6 ve 8 Kasım tarihlerinde yapılır. Bütün sanıklara sorulduğu gibi Atsız’a da en küçük ayrıntılar sorulur. Diğer sanıklarla ne zaman ve nerede görüştüğü, onlarla neler konuştuğu, mektuplarında neler yazdığı, ırkçılık, Turancılık, Atatürk hakkındaki düşünceleri… Atsız hiçbir şeyi saklamadan hepsine tek tek cevap verir. Mesela 01 Kasım tarihli duruşmada ırkçılık hakkındaki görüşlerini açıklarken “Üç batından beri Türk olan kan bağından (dolayı) Türk’tür. Kan bağından tam Türk olmayıp da kendisini Türk sayan insanları da Türk sayıyorum.” demiştir.

Savcı Kâzım Alöç 02 Şubat 1945 tarihinde iddianamesini okur ve sanıklar hakkında uygulanması istenen ceza maddelerini belirtir. Buna göre Atsız’ın, Türk Ceza Kanunu’nun 142 (Memleketin dahilinde içtimai bir zümrenin diğerleri üzerinde tahakkümünü tesis etmek…), 148 (141 ve 142’deki cürümleri ordu içinde… işlemek), 159 (Türklüğü, BMM’yi, Cumhuriyeti, hükümetin manevi şahsiyetini alenen tahkir ve tezyif) ve 161. (Harp esnasında ammenin telâş ve heyecanını mucip olacak… asılsız, mübalağalı… havadis veya haberler yaymak…) maddelerine göre cezalandırılması talep edilir (Cumhuriyet gazetesi, 03 Şubat 1945, Akgöz 2016: 121-123’ten).

19 Şubat 1945[27] Pazartesi günü Atsız, 51 dakika süren savunmasını okur ve iddialara cevap verir. Uzun savunmanın bazı bölümlerini aşağıya alıyorum:

“Bu dava, savcının iddiaya uğraştığı gibi yeni bir rejim ve yeni bir nizam kurmak davası değil, Türkçülük düşmanlarının yaygarasına aldanarak kuruntuya kapılanların hiç yoktan ortaya attıkları bir ‘açık kapıları zorlama’ davasıdır. Bu dava; gizli cemiyet, şifre, parola, telsiz, hükûmet darbesi, vatan ihaneti gibi efsanelerle dünyayı velveleye veren şahsi düşmanlarının, boş ve hayalî iddialarını zorla ispat etmek için masum insanlara, gerçek yurtseverlere savurdukları iftiraların davasıdır.”

“ Savcı yerinde duran bu adam, her şeyden önce yazılı vesikaları tahrif etmiştir:

Ben: ‘Bedava broşür verelim.’ diyorum, o bunu ‘gizli broşür’ şekline sokuyor.

Ben: ‘Türk illerinin dünkü, bugünkü sınırları’ diyorum, o bunu ‘yarınki sınırlar’ diye tahrif ediyor… Ne ben acemi bir lise talebesiyim ne de o benim tahrir vazifelerimi düzelten bir edebiyat öğretmenidir. Taşıdığı soyadı bile yanlış olan öğretmenler benim yazılarımı düzeltemez.”

“Irk, aynı kökten gelen insan veya hayvan topluluğu demektir. Arapça olan bu kelimenin Türkçesi, Doğu Türklerinde uruk, Batı Türklerinde soydur. Soy dilimizde asalet ifade eder. Soylu demek asil, necip demektir. Soysuz bunun zıddıdır. Bir şeyin bozulması soysuzlaşmadır. Demek ki soyun varlığı ve iyi mana ifade etmesi, milletin şuurundan tahteşşuuruna kadar yahut tahteşşuurundan şuuruna kadar geçmiş ve dilde temellenmiştir. Nitekim soy ve ırk hayvanların bile asillerinde, değerlilerinde aranır; yarış atlarında olduğu gibi.”

“Tarihte siyasi vak’alar olarak görülen ırkçılık ilmî bir mevzudur. XIX. asırdan beri işlene işlene kanunları bulunmuş, tam bir bilim olmuştur. Kendi tarihini bile bilmeyen Kâzım’ın bir ihtisas şubesi olan ırkçılıktan habersiz olması mazur görülebilir. Fakat Savcı Kâzım’ın aklı ermiyor, diye ilim inkâr olunamaz. Delilik, sara, boy, renk gibi hususiyetler irsen intikal ettiği gibi manevi hasletlerin hatta şairlik, musikişinaslık gibi şeylerin geçtiği de ilmî hakikattir.”

“Savcının Anayasa’ya aykırıdır, diye bize yapıştırmak istediği ırkçılığı devlet bilfiil tatbik etmektedir: Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü ile askerî okullar ve hemşire okuluna ancak Türk ırkından olan öğrencilerin alınması; 2510 sayılı İskân Kanunu’nun 7., 9., 10., 11., 13. maddeleriyle İskân Muafiyetleri Nizamnamesi’nin 3. ve 4. maddeleri; Millet Meclisi tarafından kanunla kabul edilen İstiklâl Marşı’nın ve Harp Okulu Marşı’nın Türk ırkını terennüm etmesi, hep ırki görüşün mahsulleridir.”

“Ceza Kanunu’muzun birinci maddesi: ‘Kanunun sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilmez.’ demesine, devletin orduda bilfiil ırkçılık yapmasına göre demek ki ırkçılık suç değildir… Başvekil Saraçoğlu Şükrü, 5 Ağustos 1942’de Millet Meclisi’nde verdiği nutukta: ‘Bizim için Türkçülük bir kan mes’elesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür mes’elesidir.’ diyerek kan yani ırk esasını kabul etmişti. 26 Birinciteşrin 1941 Pazartesi günü çıkan gazetelerde İstanbul halkına bir veda demeci neşreden eski Örfi İdare Kumandanı Ali Rıza Artunkal Türk milletine değil, ‘asil ve temiz Türk ırkı’na hitap etmişti. Görülüyor ki eski örfi idare kumandanı ‘asil ve temiz Türk ırkı’ndan bahsederken yenisi ırkı inkâr ederek ırkçılığı vatan ve millet ihaneti sayıyor. Bunların hangisi doğrudur? İkincisi doğru ise niçin Ali Rıza Artunkal, Saraçoğlu Şükrü ve orduya bilfiil ırkçılığı koyan Çakmakoğlu Müşir Fevzi Paşa Hazretleri de bizim aramızda değildir? Adaletin eşit olması için aynı suçu işleyen bütün insanların aynı takibata uğraması icap eder. Aksi takdirde adalet yerine getirilmiş olmaz.”

“Irkçılığı, kabul ettiği İskân Kanunu’yla sade Millet Meclisi, askerî okullarda tatbik ettiği usulle ordu, 5 Ağustos 1942 nutkuyla başvekil, neşrettiği kitaplarla Maarif Vekâleti ve üniversite yapmış değildir. Şimdiye kadar ikisi de benim tarafımdan olmak üzere çıkarılan Türkçü dergilerde de ırkçı neşriyat yapıldığı, bunda benim geniş bir payım olduğu hâlde ne Örfi İdare, ne Müdde-i Umumilik ne Emniyet takibat yapmıştır. 1931’den 1941’e kadar suç olmayan bir fiilin, Ceza Kanunu’nda bir değişiklik olmadığı hâlde 1944’te birdenbire suç diye vasıflandırılmasının hesabını vermeye mecbur olan ben değilim, Savcı Kâzım’dır.”

“Savcının ırkçılıktan dolayı bana yakıştırdığı 142. maddenin ırkçılıkla ilgisi olamaz. Ceza Kanunu’nu iyi karıştırsın. Irkçılığı suç sayan başka bir madde bulabilirse onu ileri sürsün. Çünkü 142. maddede zikrolunan millî, ırkî veya kavmî zümreler değil; içtimai ve iktisadi zümrelerdir. 142. madde memleketin iktisadi nizamını bozmak ve içtimai bir zümre olan amele sınıfının diğerleri üzerine tahakkümünü mümkün kılmak için faaliyete geçen komünistlere karşı konulmuştur. Komünistler için kullanılan madde, komünist düşmanları için de kullanılamaz.”

“Turancılığa gelince… Bunun hakkında fazla söz söylemeyi lüzumsuz buluyorum. Dünyanın hiçbir yerinde kendi devletini büyütmek isteyenlere vatan haini denmemiştir. Biz Ziya Gökalp’ın, Mehmet Emin’in şiirleriyle beslendik. Haritalarda ırkımızın yaşadığı yerlere baktık.”

“Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali  adlı kitabında ve Atsız Mecmua, Orhun, Bozkurt, Çınaraltı ve Tanrıdağ dergilerinde Turancılık için çıkan yazılardan hiçbirinin takibe uğramaması bir gaflet eseri değildir. Çünkü bir devletin 1931’den 1944’e kadar gaflet etmesine imkân yoktur. Kanunlarımızda Turancılığı suç sayan musarrah bir madde olmadığı için şimdiye kadar kanuni takibat yapılmamıştır. Anayasa’mızda Turancılıktan bahis yoktur. Fakat Anayasa’mızda ahlaktan da bahis yoktur. Kâzım Alöç’ün mantığı ile yürürsek ahlakı müdafaa eden insanları da Anayasa’nın ana vasıflarını bozmakla itham ederek cezalandırmak icap eder. Turancılığın yüksek bir ülkü uğrunda can verilecek millî bir fazilet olduğunu ben tespit ettim. Suç olup olmadığını da mahkemeniz takdir edecektir.”

“Beşinci sınıf askerî hâkim Bay Kâzım Alöç bu dünyadan şöylece bir gelip geçecektir. Fakat ben muhteşem anamızın bağrında yani vatan topraklarında yatarken yarınki nesiller benim ektiğim tohumun yemişlerini devşireceklerdir.”

“Siz de, eğer bir parça olsun benim gibi düşünmüyorsanız, iyi veya kötü daima doğruyu söylediğime kani değilseniz istediğiniz şekilde karar verin. Siz hâkimler de insan olduğunuz için belki insanlık icabı zühullerde bulunabilirsiniz. Fakat yanılmaz hâkim olan zaman yani tarih, hepimiz hakkında en âdil kararı verecek, ırkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.” (Bâkiler 2010: 88-111)[28].

Atsız – Sabahattin Ali davasının ikinci duruşmasının yapıldığı 03 Mayıs 1944 günü birkaç bin gencin Atsız lehinde ve komünizm aleyhinde yaptığı ve Irkçılık – Turancılık Davası’nın açılmasına da yol açan gösteriyi hapishanedeki Türkçüler, Türkçülük günü olarak kabul etmişler ve her yıl kutlamışlardır. Türkçülük günü, “ilk önce 3 Mayıs 1945’te, saat 10:00’da Tophane’deki Askerî Cezaevi’nde, bir masa başında çay içerek kutlanmış”tır. Kutlamanın Türkkan tarafından yapılmış bir resmi Tabutluktan Gurbete kitabında bulunmaktadır (Ötüken 137, Mayıs 1975: 3; Türkkan 1988: 172).

Karar – Askerî Temyiz

Bir Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesi’ndeki davada tam 65 oturum yapılmış ve 29 Mart 1945’te karar açıklanmıştır. Tutuklulardan 10’u çeşitli cezalara çarptırılmış, diğerleri beraat ettirilmiştir. Ceza alanlar ve cezaları aşağıda gösterilmiştir:

Zeki Velidî Togan: 10 yıl ağır hapis, 4 yıl Adapazarı’nda ikamet ve umumi nezaret altında tutulma, ceza süresi boyunca kanuni kısıtlılık, kamu hizmetlerinden müebbeden mahrum olma.

Nihâl Atsız: 4 yıl 30 ay (6 yıl 6 ay) 15 gün ağır hapis, 3 yıl Adana’da ikamet ve umumi nezaret altında tutulma, ceza süresi boyunca kanuni kısıtlılık, kamu hizmetlerinden müebbeden mahrum olma.

Reha Oğuz Türkkan: 5 yıl 10 ay hapis[29], 2 yıl Diyarbakır’da umumi nezaret altında tutulma, ceza süresi boyunca kanuni kısıtlılık, kamu hizmetlerinden müebbeden mahrum olma.

Cihat Savaşfer: 4 yıl ağır hapis, Uşak’ta 1,5 yıl ikamet ve umumi nezaret altında tutulma, kamu hizmetlerinden 4 yıl mahrum olma.

Nurullah Barıman: 4 yıl ağır hapis, Kırşehir’de 1,5 yıl ikamet ve umumi nezaret altında tutulma, kamu hizmetlerinden 4 yıl mahrum olma.

Nejdet Sançar: 1 yıl 2 ay hapis.

Fethi Tevetoğlu: 11 ay 20 gün hapis.

Cebbar Şenel: 11 ay hapis.

Cemal Oğuz Öcal: 11 ay hapis.

Alparslan Türkeş: 9 ay 10 gün hapis (Cumhuriyet gazetesi, 30 Mart 1945, Akgöz 2016: 152-156’dan).

Atsız ve arkadaşları kararı temyiz etmişlerdir. Askerî Yargıtay, 23 Ekim 1945 tarihinde kararı sanıklar lehine bozmuş, davayı 2 numaralı sıkıyönetim mahkemesine havale etmiş ve sanıkların tutuksuz yargılanmasına karar vermiştir. Karardan bir gün sonra Atsız ve arkadaşları serbest bırakılmışlardır.

Askerî Yargıtay tarafından İstanbul İkinci Sıkıyönetim Mahkemesi’ne aktarılmış olan Irkçılık – Turancılık Davası, 05 Ağustos 1946’da yeniden başladı. Mahkeme heyeti ,Tuğgeneral Yaşar Yenici, askerî üye Tuğbay Ömer Köprülü ve duruşma hâkimi Albay Şevki Mutlugil’den oluşuyordu. Savcılık makamında askerî adlî hâkim Mehmet Ünüulu vardı. Diğer bazı sanıklarla birlikte Atsız’ın duruşması 26 Ağustos 1946 tarihinde yapıldı (Cumhuriyet gazetesi, 27 Ağustos 1946, Akgöz 2016: 159-160’tan).

09 Eylül 1946 tarihinde Atsız, mahkemeye bir dilekçe göndererek Cihat Savaşfer’in ifadesinin işkenceyle alındığını, işkence yerlerinde mahkemenin teftiş yapması gerektiğini bildirmiş, ancak hâkimler bu talebi reddetmişlerdir (Küçükalcan 2016a: 223).

Dava 29 oturum sürmüş ve 31 Mart 1947’de sona ermiştir[30]. “Duruşma hâkimi Albay Şevki Mutlugil’in okuduğu karar özetinde 3 Mayıs 1944’te yapılan ve davaya mebde olan nümayişin, Ankara gençliğinin sırf millî duygularından doğduğu” belirtilmiş ve “bu nümayiş, millî bir ideolojinin, millî olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir.”  denilmiştir. Kararda hükümet darbesi kastının bulunmadığı, “mantıken de buna imkân olmadığı” ve iddiaların aksine sanıkların “millî bir gaye için çalıştıkları” belirtilerek hepsinin beraat ettikleri belirtilmiştir (Deliorman 2013: 80).

Irkçılık – Turancılık Davası ve Dış Politika

Hem sanıklar, hem de birçok araştırıcı, Irkçılık – Turancılık Davası’nı,  hükümetin dış politikasıyla ilişkili saymışlardır. Reha Oğuz Türkkan, yabancı araştırıcıların ve basının bu yöndeki görüşlerini aktarır:

“Prof. Edward Weisband, 1974’te yayınlanan ‘2. Dünya Savaşında İnönü’nün Dış Politikası’ adlı eserinde, İnönü’nün ‘Atsız’ın yayınladığı mektupların hazırladığı fırsatı kaçırmak’ istemediğini yazıyor ve şöyle devam ediyor: ‘İnönü’nün (bu yolla) Sovyetleri yatıştırma çabası yine de başarısızlığa uğradı. İnönü, Turancıları ezerken… Sovyetlerin Türkiye’ye karşı takındığı tutumu etkilemek istemiş. Ancak bunda da hayal kırıklığına uğramıştı. Ruslar Turancıların yargılanmasını maskaraca bir oyun olarak nitelendiriyorlardı.’ (s. 320). 1944’te bir makale yayınlayan İngiliz Review dergisi ise, Türkçü tevkiflerini Ankara hükümetinin ‘Moskova’dan iyi not alma’ çabasına bağlamaktaydı (15/11.1944, sayı: 37, sayfa: 181). C. W. Hostler de, 1952’deki yazısında ve daha sonra 1957’deki kitabında bu hareketi İnönü’nün ‘Sovyetler Birliği’nin gözüne hoş görünmek’ diye niteliyor (Trends in Pan-Turanism. Middle Eastern Affairs, Ocak 1972; c: 3, sayı:1) (Türkkan 1988: 185).

Yukarıdaki alıntıları aktaran Türkkan’ın kanaati de şöyledir:

“Böylece memleket evlâtları ve Türk vatanında ‘Türkçü’ inançlar, Rus oyununa peşkeş çekiliyordu. Buna başka sebeplerin de eklenmiş olacağını sanırım. Meselâ, İnönü’nün Türkçüleri kendi iktidarına karşı gerçek bir güç bilmiş olması ve sahiden kendini devirecekler korkusu sebeplerden biridir.” (Türkkan 1988: 32).

Atsız da 23 Temmuz 1946’da yazdığı mektupta “Bizim dâvamız, Ruslara kompliman yapmak yüzünden çıkmıştı.” (Hacaloğlu 2013: 33) diyerek aynı görüşte olduğunu belirtir.

Konuyla ilgili bir doktora tezi yapan Özdoğan, Irkçılık – Turancılık Davası’nda önce sert tutum takınılmasını, 1947’de ise sanıkların ideolojilerinin lehine ifadelerle beraat kararı verilmesini, çok partili hayata geçişe ve hükümetin dış politikasının değişmesine bağlar:

“1941 ve 1943 yılları arasındaki dönem, Türkiye’de yoğun bir Alman propagandasının yürütüldüğü ve Pan-Türkçü temaların iki ülke arasında önemli bir diplomatik konu haline geldiği bir dönemdir. Hem Alman propagandası, hem de Sovyetler’e vurulacak Pan-Türkçü bir darbenin olasılıkları konusuna[31] duyulan karşılıklı ilgi, Alman orduları Sovyet topraklarında başarı kazandıkları, ama kesin zafer elde edemedikleri sürece devam etti… (fakat bu ilgi, savaşın kaderi 1943’te Almanya aleyhine dönünce) “şimdi Sovyetler’i yatıştırmak için düzeltilmesi gereken bir kambura dönüşmüştü. Ne var ki savaşın sonlarından itibaren sık sık tekrarlanan Sovyet taleplerinin ardından Türk-Sovyet ilişkilerinin bozulmasıyla, Pan-Türkçü amaçlar gütmek, cezalandırılması gereken siyasal bir suç olmaktan çıktı.” (Özdoğan 2001: 127).

“1946’da tek-partili dönemin sona ermesiyle, daha da esaslı bir değişiklik meydana geldi. Türkiye’deki sağcı ve solcu grupların konumlarıyla yeni ve eski CHP hükümetlerine veya yeni kurulan Demokrat Parti’ye hangi mesafede oldukları, iki parti arasında siyasal tartışma konusu oldu; tartışmaların sonuçları, davanın seyrini doğrudan doğruya etkiledi.” (Özdoğan 2001: 92).

“Ayrıca, dünyanın siyasal iklimi 1945’te savaşın sona ermesiyle birlikte değişmişti ve Türk dış politikasının, yeni koşullara ve dış baskılara göre ayarlanması gerekiyordu. Türk-Sovyet ilişkileri, biraz da Türkiye’nin savaş döneminde izlediği politika nedeniyle, savaş sonunda köklü bir değişime uğradı. Sovyetler’in Türkiye’nin doğu sınırları üzerinde hak iddia etmesi ve Boğazlar’ın statüsü konusu, iki ülke arasındaki ilişkileri bozdu; bu durum Türkiye’nin kimi iç siyasal gelişmelerini de etkiledi.” (Özdoğan 2001: 92).

Uğur Mumcu da Irkçılık – Turancılık Davası’nın siyasi bir dava olduğu görüşündedir:

“1944 ırkçılık – Turancılık davası nereden bakarsanız bakın bir siyasal davaydı. Her siyasal davada olduğu gibi, bu davanın sorgularında da sanıklara işkence yapıldı. Yapıldı, ama Almanlar’la işbirliği yaptıklarını ortaya konacak bir kanıt çıkmadı.” (Mumcu, Şubat 2014: 70).

1944’te tutuklanan 23 sanıktan biri olan Fethi Tevetoğlu da Fevzi Çakmak’ın emekli edilmesi yanında dış politikanın etkisini de vurgular:

“Fakat çok geçmeden Sovyetler Almanlara karşı üstün bir duruma geçince ve özellikle 12 Ocak 1944’de Mareşal Çakmak emekliye sevk olununca durum değişdi. Artk Ankara’da Sovyet yardakçıları ile komünistlerin sözü geçerli idi… Moskova’yı memnun etmek amacıyla Türkiye’de Türkçülere karşı düzenlenen saldırı…” (Tevetoğlu 1989/17: 17).

Jakob Landau, dış politikanın etkisini daha tereddütlü olarak ifade eder: “Hükümet bunlara (3 Mayıs göstericilerine – ABE) aşırı tepki gösterdi. Bu belki de Sovyetler Birliği’ne hâlâ yansızlık siyaseti izlediklerini gösterme tutumunun bir yansımasıydı.” (Landau 1999: 171).

 

[1] Prof. Dr. Fatih Kirişçioğlu’nun bana anlattığına göre, Sivas’ın Divriği kazasında, cami avlusunda oturan insanlar bir dergi karıştırıp sohbet ederlerken yoldan geçen küçük bir çocuğu, “Emin’in oğlu Osman, hele gel, şu yazıyı bize bir oku.” diye çağırırlar. Osman yazıyı okudukça dinleyenler “Adama bak, nasıl da bakana kafa tutmuş, helal olsun!” diye duygularını dile getirirler. Emin’in oğlu Osman, Fatih Kirişçioğlu’nun babası Osman Kirişçioğlu’dur.

[2] Kalabalıktan bazıları “Moskof elçiliğine gidelim!” diye bağırıyor. Ancak Türkçü gençler buna iltifat etmiyor (Ötüken 113, Mayıs 1973: 12).

[3] Osman Yüksel ve Ahmet Ellezoğlu da Sanasaryan Hanındaki hücrelerde bir süre kalmışlar ve işkence görmüşlerdir.

[4] 1944 hadiseleri dolayısıyla basında çıkan aleyhteki yazılar, 1944 tarihinde basılan ve kapağında Mf. V. (Millî Eğitim Bakanlığı) damgası bulunan “Irkçılık – Turancılık” adlı resmî yayında toplanmıştır.

[5] Tesbihcioğlu, Sepicioğlu gibi isimlerden öyle anlaşılıyor ki Hasan Âli Yücel başkanlığındaki heyet, milliyetçi dergilerle dış Türklerin çıkardığı dergileri taramış ve dergilerde yazıları bulunan birçok kimseyi 47 kişilik listeye alıvermişti. Özdoğan’ın kitabında, sonradan tutuklanan Hasan Ferit Cansever, Fazıl Hisarcıklı, Alparslan Türkeş, Cihat Savaşfer, Muzaffer Eriş, Cebbar Şenel, Fehiman Altan, Hikmet Tanyu, Sait Bilgiç, Saim Bayrak’ın da ilavesiyle 57 kişilik bir liste vardır (Özdoğan 2001: 303).

[6] Muzaffer Eriş, “1944’ten Hâtıralar” başlıklı yazısında kendisinin ve arkadaşı Cihat Savaşfer’in 15 Mayıs’ta tutuklandığını belirtir. İkisi de İstanbul Teknik Üniversitesi dördüncü sınıf talebesidir. Tutuklanma sebepleri, Togan’ın evindeki barışma toplantısında Togan tarafından çekilen fotoğrafta görülmeleridir. Togan’ın evindeki tutanak, hükümeti devirme örgütünün şifreli tüzüğü kabul edilmiştir (Ötüken 113, Mayıs 1973: 10).

[7] Mehmet Külahlıoğlu 23 sanık arasında yoktur. Fakat Necdet Özgelen’le birlikte uzun süre nezarette kalmış ve “ağır şekilde dövülmüşlerdi.” Ayrıca İlhan Darendelioğlu da 48 saat nezarette tutulmuştur (Darendelioğlu 1968: 126).

[8] Tevetoğlu hatıralarında 17 Mayıs tarihini revirinin ve üzerinin aranması olarak verir. Tutuklanma tarihi ise 19 Haziran 1944’tür (Tevetoğlu 1989/11: 16).

[9] Nejdet Sançar’ın notlarından Tevetoğlu 1989/12: 15.

[10] Nejdet Sançar 1973’te yayımladığı İnönü ile Hesaplaşma adlı eserinde 19 Mayıs nutkunu ele alır ve bu iddialara tek tek cevap verir.

[11] 1931-1946 Arası Türkçülük akımı üzerinde doktora tezi yapan Günay Göksu Özdoğan, İnönü’nün konuşmasının etkisini şu cümleyle belirtir: “Kamuoyunu asıl yönlendiren ve sanıkların daha mahkeme önüne çıkmadan neredeyse kesin suçlu sayılmasına yol açan etken, hükûmetin 18 Mayıs tarihli genelgesinden çok, ‘Milli Şef’in 19 Mayıs konuşmasıydı.” (Özdoğan 2001: 109).

[12] Hasan Âli Yücel başkanlığında hazırlanan Irkçı – Turancılar listesinde adı bulunan Peyami Safa’nın dahi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün nutkunu övmek zorunda kalması, aydınlar ve basın üzerine çöken korku havasını yansıtması açısından ilgi çekicidir.

[13] Cumhurbaşkanı İnönü’nün nutku ile konuyla ilgili diğer bazı nutuk ve tamimleri, basında yer alan konuyla ilgili yazıları içine alan bir kitap, Irkçılık – Turancılık adıyla aynı yıl Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları’nın dördüncüsü olarak Maarif Vekâleti tarafından bastırılmıştır. Kitapta Falih Rıfkı Atay’a ait 11, Hüseyin Cahit Yalçın’a ait 8, Necmettin Sadak’a ait 5, Asım Us’a ait 5, Zekeriya Sertel’e ait 4, Nadir Nadi’ye ait 4, Ethem İzzet Benice’ye ait 3, Ahmet Emin Yalman’a ait 3 ve daha başka yazarlara ait 2 veya 1 yazı bulunmaktadır.

[14] Reha Oğuz ile Cemal Oğuz 22-23 Mayıs 1944’te Ankara’dan İstanbul’a nakledilmiştir (Türkkan 1988: 38-42). Atsız da aynı günlerde İstanbul’a nakledilmiş olmalıdır.

[15] Bu iş hanı 1988’de otel hâline getirilmiştir.

[16] Tabutluktan Gurbete adlı eserinde Reha Oğuz tabutluk işkencesini ayrıntılı bir şekilde anlatır (1988: 53-65).

[17] Türkeş’in 1944 Milliyetçilik Olayı kitabında da işkenceler ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır (1972: 57- 67).

[18] İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İdarî İşler Müdürlüğü görevini de yapan Prof. İlhami Civaoğlu ilk günden itibaren 10,5 ay süreyle üniversitenin üç öğrencisine yemek göndermiştir (Ötüken 113, Mayıs 1973: 10).

[19] Türkkan’a göre “Nane de maydanoz” türküsünü Eriş’in hücre arkadaşı söylüyormuş (1988: 73).

[20] Her hücrede iki sanık varmış. Eriş’in hücresindeki diğer sanık, Yunanlılara casusluk yapmaktan sanık Hüseyin Yalçınlar imiş (Ötüken 113, Mayıs 1973: 10).

[21] Isparta Mebusu Said Bilgiç 09.02.1953’te TBMM Başkanlığına 1944 işkencecileri hakkında bir tahkikat olup olmadığını ve neticesini, işkence faillerinin hangi görevlerde bulunduğunu sormuş; 07 Mayıs’taki oturumda Devlet Bakanı Celal Yardımcı’nın verdiği cevapla tatmin olmayarak uzun bir konuşma yapmıştır. Yukarıdaki sözler bu konuşmadandır (Küçükalcan 2016b: 79-86).

[22] Davayla ilgili haberler, Tanin, Yeni Sabah, Tasvir, Ulus, Vatan gibi gazetelerde yer alır. “Bu gazetelerden yalnız Tasviri Efkâr (1945’ten itibaren Tasvir), resmi takibatın eleştirilmesini yasaklayan sansüre uygun davransa da ‘dava’ya ve sanıklara açıkça karşıt bir tutum içinde değildi. Gazetenin başyazılarının çoğu Peyami Safa tarafından kaleme alınıyordu.” (Özdoğan 2001: 91).

[23] Tevetoğlu, bu tahkikat kararı hakkında şunları yazar: “Irkçılık – Turancılık diye açılacak dâvânın iddiânâmesinin bizzat Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden çıkdığını; Çankaya’da Millî Şef İnönü’nün sofrasında bu iddianâmenin son şeklini aldığı toplantıda Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Vâli Nevzad Tandoğan, Sabahaddin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Askerî Hâkim Albay Osman Cevdet Erkut ve Askerî Hâkim Yüzbaşı Kâzım Alöç’ün hazır bulunduklarını 1963’de bizzat Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, arkadaşlarım Kocaeli Senatörü Amiral Rıfat Özdeş ile Kayseri Senatörü Hüsnü Dikeçligil’in yanında, şahsen bana açıklamışdı.” (Tevetoğlu 1989/19: 15). Sabahattin Ali’nin, Falih Rıfkı’nn başyazarlık yaptığı Ulus’ta 1939’da tefrika edilen İçimizdeki Şeytan romanında, Nihat adıyla geçen Nihâl Atsız ve arkadaşlarıyla “tatar suratlı herif” diye geçen Zeki Velidi Togan da tevkif edilir. Romandaki suçlamalar (S. Ali 2017: 240), 1944’teki bu davanın suçlamalarıyla neredeyse aynıdır. Sabahattin Ali, Türkçülere ne yapılması gerektiğini sanki beş yıl önceden yazmış gibidir.

[24] Kimler olduğu açıkça belirtilmemiş olan “dış unsurlar”ın Almanlar olduğu anlaşılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar, Türkiye’yi kendi saflarına çekmek için resmî ve yarı resmî birçok girişimde bulunmuşlardır. Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop’un, Türkiye’deki Alman Büyükelçisi von Papen’e gönderdiği mektupta yer alan şu satırlar Almanya’nın niyetini ve politikasının bir yönünü ortaya koyar: “Şimdiye kadar az çok uykuya yatmış olan Türk emperyalist eğilimlerini … Pan-Turancı düşünce doğrultusunda … uyandırmak ve canlı tutmak” (Özdoğan 2001: 142). Ancak Almanların bu politikası, Atsız’da ve Türkçü yayınlarda etkili olmamış, yankı bulmamıştır.

[25] Sivil sanıkların Askerî Cezaevi’ne ne zaman nakledildiklerini tespit edemedim. Türkkan, duruşmanın ilk günü olan 07 Eylül 1944’te kendilerinin (sivillerin), Sanasaryan Hanı’ndan duruşma salonuna götürüldüklerini anlatıyor. 4-5 gün sonraki ikinci oturumdan bahsederken Atsız, Zeki Velidî ve kendisi dışındaki bütün tutukluların Askerî Cezaevi’ne nakledildiğini yazıyor (1988: 140-141, 150, 164). Demek ki Atsız, Togan ve Türkkan daha sonra Askerî Cezaevi’ne nakledilmişlerdir.

[26] “Bizlere sefertaslarla yemekler geldiği günlerde, zavallı Nazmiye Hanım, zeytin-ekmek ve çayla yetinen Hoca’ya cild cild kitaplar taşıyordu.” (Tevetoğlu 1989/17: 17). Togan, Umumi Türk Tarihi’ne Giriş (1946) kitabının ikinci baskısını bu şartlarda hazırlamıştı.

[27] İsmet Tümtürk, Atsız’ın savunma tarihini 26 Şubat 1945 olarak verir (Tümtürk 1956: 14).

[28] Türkkan, Atsız ve Sançar’ın “bütün eziyetler karşısında” vakur ve cesur bir davranış içinde olduklarını belirtir (1988: 154).

[29] Türkkan kendisine verilen cezanın 5 yıl 5 ay ağır hapis ve 2 yıl Diyarbakır’a sürgün olduğunu yazıyor (1988: 171).

[30] 01 Eylül 1947 tarihinde Arif Türkdoğan’a yazdığı mektupta davanın bitişiyle ilgili olarak Atsız şunları söylüyor: “Gerçi beraat ettik. Fakat dâva henüz bitmedi. Biz 17 Mart’ta beraat etmiştik. Sıkıyönetim Kumandanlığı, bu beraat kararını 24 Nisan’da temyiz etti. Askerî Yargıtay henüz bir karar vermedi.” (Hacaloğlu 2013: 34).

[31] Ancak Irkçılık – Turancılık Davası’nda yargılanan 23 sanıktan hiçbirinin, Almanların Pan-Türkçü propagandasıyla ilgisi ispatlanamamıştır. Atsız daha 1943’te yazdığı En Sinsi Tehlike kitapçığında faşistlik ve Alman ajanlığı iddialarını şiddetle reddeder. Özdoğan’ın da belirttiği gibi, Pan-Türkçü politika konusunda “Alman yetkililerle olan ilişkileri Türk resmi çevrelerinin meçhulü olmayan birkaç yarı-resmi Türk şahsiyet” yürütmüştür (Özdoğan 2001: 126).  Özdoğan’ın eserinin “Alman Propagandası” başlıklı bölümünde (s. 145 vd.), Almanlarla teması olan veya Almanya lehinde bulunanlar ayrıntılı olarak anlatılır. Bunlar arasında 23 Türkçü sanıktan hiçbiri yoktur.

Yazarın MİSAK'taki yazıları