Ortadoğu’da İslâm: İslâm mezhepleri tarihi açısından bir bakış |                                       Ortadoğu’da İslâm: İslâm mezhepleri tarihi açısından bir bakış – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______04.06.2018_______

Ortadoğu’da İslâm: İslâm mezhepleri tarihi açısından bir bakış

Ethem Ruhi Fığlalı

İslâm, Arapça “silm” kökünden gelen bir isimdir ve “teslim olma; gönülden boyun eğme; itâat etme; bağlanma” anlamlarına gelir. Bir diğer anlamı da “barış” ve “esenlik”tir. Bu da bir kimsenin gerek maddî gerek manevî ve ruhî anlamda barışa ulaşabilmesinin, ancak Allah’a gönülden teslim olması ve bağlanması ile mümkün olabileceğini ifade eder. Gönülden inanarak yaşanan böyle bir hayat, insanın kalbine huzur, esenlik ve barışı getirir ve böylece, geniş anlamda, toplumda huzur ve barış sağlanmış olur. Esasen “İslâm” kelimesinin “esleme” şeklinde fiil olarak kullanılması halinde, “o kendini teslim etti” veya “o huzur ve barışa erdi” anlamları kastedilmiş ve neticede de müslüman olan kişinin Allah ve diğer insanlarla barış halinde olduğu ifade edilmiş olur. “…Kendini bütünüyle Allah’a teslim eden (esleme) ve başkalarına da iyilik eden kimse, ecrini Rabbinden alacaktır. Artık onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir de.” (2. Bakara, 112) âyeti, bunun çok açık örneğidir.

Milâdî 610 yılında Mekke’de Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indirilen ilk âyetle başlayan bu “teslimiyet” ve “barış” yani İslâm, bu dinin peygamberinin 622 yılında Mekkeli müşriklerin dayanılmaz zulümleri karşısında Medine’ye hicreti ile yepyeni bir safhaya intikal etmiştir. Medine’de İslâm, “son” ve “ekmel” din hüviyetini kazanarak mutlak bir uyanışın, insanlığın muhtaç olduğu kurtuluşun, huzur ve saadetin bitip-tükenmeyecek kaynağı olduğunu cümle âleme ilân eylemiştir. Yolunu şaşırmış, aradığını bulamamış ve böylece kimi azgınlığa kimi de çaresizliğe düşmüş insanoğluna, değerini ebediyete kadar yitirmeyecek hükümlerini cömertçe sunmuş ve onlara şifâ ve devâ ocağı olduğunu bildirmiştir.

Kaynaklar bize, en azından Hz. Peygamber zamanının, Kitâb ve Sünnetin onun ilâhî-beşerî dirayeti ile ikame edildiği, “gecesi gündüze benzeyen bembeyaz nurlu ufukların” hâkim olduğu bir devir olduğunu bildirir. Ancak Hz. Peygamber’in vefatından çok kısa sayılabilecek bir süre sonra ortaya çıkan olaylar, insanların bu dinî, Hz. Peygamber’in takdim ettiği ve yakın dostlarının, önde gelen sahâbenin benimseyip yaşadığı gibi “algılamadığını” göstermektedir.

Gerçi İslâm, Hz. Peygamber zamanında başlatılan bir fetih faaliyeti sonucu, insanlık tarihinde hayret uyandıran bir sür’atle, Atlas Okyanusu’ndan Çin Seddi’ne kadar uzanan ülkelere damgasını vurmuş; eşsiz ve rakipsiz bir medeniyet kurmuştur. Ve bu medeniyet, zihnî ve ruhî kuvvetler arasında bir vahdeti gerçekleştirmek için gerekli unsurlara sahip olduğunu, tereddütsüz göstermişti; ama, ne var ki, İslâm tefekkürünü donduran, aklî tecessüsü durduran ve idrakini karartan taassup ve cehâlet ile siyasî ve dünyevî menfaatlerin, hırs ve tamahın organize ettiği ve Kur’an-ı Kerîm ile Sünnet-i Nebeviye’yi bile kullanmaktan çekinmeyen hareketlerin kol gezmeye başlaması, İslâm dünyasının kanını-canını emmiş ve onu hem İslâm öncesi kötü alışkanlıkların hem de yabancı fikir ve ideolojilerin şamar oğlanı haline getirmiştir. Nitekim bugün hemen istisnasız her İslâm ülkesinde ama galiba en yaygın olarak da Ortadoğu’da Müslümanların iktisadî, içtimaî ve kültürel bütün mes’ele ve müesseseleri, fiilen veya dolaylı yoldan ya İslâm öncesi zihniyetin hâkim olduğu alışkanlıklar yahut siyaset ve mezheb taassubunun ellerinde bulunmaktadır.

Bu tarihî macerayı tanımadan günümüzün meselelerini kavrayabilmek ve geçerli çözümler üretebilmek hemen hemen imkânsızdır. Onun için burada, bugün, Ortadoğu coğrafyasında yer alan fikir ve düşüncelerin, günümüzdeki tezahürlerine girmeksizin, tarihî evveliyatı, İslâm mezhepleri tarihî açısından görüp gösterilmeye çalışılacaktır. Ancak bunu yaparken de bu bölgede doğan mezhepleri ve fikir akımlarını teker teker ele alıp tasvir etmek yerine, bu zümrelere veya zümreleşmeye hâkim olan zihniyet ve âmiller genel çerçevede değerlendirilecektir.

Bölgenin evveliyatı

Adı İngilizler tarafından konmuş ve aslında İslâm dünyasının tam orta noktası sayılabilecek bir bölge durumundaki Ortadoğu, büyük dinlerin, kültür ve medeniyetlerin beşiğidir. İnsanlığın, Nuh tufanından sonra, diğer kıtalara bu bölgeden yayılmış olduğuna inanılmaktadır. Büyük dinlerden Yahudilik ve Hıristiyanlık da Ortadoğu’nun merkezinde doğmuştur. Bölgenin tam ortası sayılabilecek kısmı ise, İslâmın doğum yeri olma şerefini taşımaktadır. Ortadoğu, bu büyük dinlerden önce Mandean, Sümer, Akad, Asur, Bâbil, Himyer, Nabatî gibi kültür ve medeniyetlere de ev sahipliği etmiştir.

Dünya haritasında en geniş yarımada olarak gözüken ve Asya’nın Güney Batısına isabet eden bu bölge, Kuzey’de genel olarak Batılıların “Fertile Crescent” dedikleri “Münbit Hilâl” adıyla meşhur Mezopotamya, Suriye, Filistin ve bunlara bitişik çöllerle, Doğu ve Güney’de Basra Körfezi ve Hint Okyanusu, Batı’da ise Kızıldeniz’le çevrilidir. Güneybatı’daki Yemen bölgesi, ziraata ve nisbeten yerleşik medeniyetlerin gelişmesine imkân vermiş sulak ve dağlık bir bölgedir. Geri kalan yerler ise, arada bir rastlanan vahalar ile susuz stepler ve çöllerden ibarettir. Nüfusun çoğu da çoban ve göçebedir. Bunların hayatı, vahalarda hayvanlarının ürünleriyle geçinmek: komşu kabileleri sık sık yağmalamakla geçer. Bu hayatın idamesinde, bedevînin en değerli iki varlığı at ile devesidir. At, çöldeki bakımının güçlüğü göz önüne alınırsa, bedevî için servet sahipliğiyle eşdeğerdir. Sür’ati ve atikliği sebebiyle yağmaların başarısı için, zarurî bir vasıtadır. Deve ise, onun için herşeydir. O, Bedevînin en yakın arkadaşı, dostu, su yerine sütünü içtiği, etiyle yaşadığı, derisi ile örtündüğü, yününden giyindiği, gübresi ile yakacak ihtiyacını giderdiği ve bunun için de servetinin sahip olduğu “deve” sayısı ile ölçüldüğü bir hayvandır.

Çöl hayatını atı ve daha çok devesi ile sürdürme mecburiyetindeki bedevîyi ve bedevî hayatını biraz daha yakından tanımak, İslâm’ın bu insanlara neyi verip-neyi veremediğini görmek açısından isabetli olacaktır. Aslında İslâm öncesinde, bu bölge sakinleri iki ana bölümdü: Yerleşik halk ile göçebe hayatı süren bedevî kabileleri.

Orta ve Kuzey Arabistan bölgesinde yaşayan halkın ekseriyeti bedevî kabilelerden müteşekkildi. Bedevî toplumunda da birim fert değil, cemaattır; mensup olunan kabiledir. Bedevî mensup olduğu kabilenin bir üyesi sıfatıyla hak ve vazifelere sahiptir. İslâm öncesi bedevîleri için kabile, “mürüvve” veya “erkeklik-yiğitlik” kavramında toplanan itibar ettikleri değerlerin taşıyıcısı idi ve bu da, irsî yolla yiğitlik için gerekli gücü intikal ettiren, kabileye ait bir şeydir. Eğer bir Arap, şerefli bir iş yapmışsa, bu onun şerefli bir soydan, yani şerefli bir kabileden gelişi yüzündendir ve onun bu işi, kabilesinin şan ve şerefini arttırmıştır. O, kendisinde bulunmayan kaynakları, ister zor kullanarak yağma yoluyla, ister mübadele esaslı ticarî münasebetlere dayalı olarak sulh yoluyla daha imkânlı durumdaki komşusundan temin etmeyi tabiî bir yol görmektedir. Onun için yağmacı ve saldırgan olmak kadar sözde ticarî münasebetler içinde bulunmak da son derece tabiîdir. Böylece yerleşik halkla meskûn ülkelerin ve şehirlerin malları ya birbirini takip eden yağmalar yahut da tüccar olmamakla beraber mübadeleye dayalı ticarî münasebetler yoluyla, bu şehirlere yakın kabileler vasıtasıyla iç bölgelerde yaşayan kabilelere intikal etmiş olurdu. Ayrıca kabile çoğu zaman özel toprak mülkiyeti tanımaz ve otlaklar, su kaynakları ve benzeri şeyler, müşterek mülkiyet altında bulunurdu. Hâsılı onun hayatı bu idi. Esasen bedevî, dün ne idiyse, İslâm döneminde de, sonrasında da o olmuştur. Onun kültür temelinde, ciddî bir değişme ve gelişme beklemek, son derece iyi ve saf niyetli olmak demektir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm bile, bedevîlerin inançsızlıkta (küfür) ve ikiyüzlülükte (nifak) en ileri gitmiş kimseler olduklarını ve onların Allah’ın peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemenin onlar için daha lâyık olduğunu (9. Tevbe, 97) bildirir. Dolayısıyla onlar, Hz. Peygamber’e de sadece sözde kalan bir bağlılık içinde olmuşlardır. Onlar için fırsatını bulunca saldırganlık ve yağmacılıkta bulunmak, kaçınılmaz bir hayat tarzıdır. Meselâ İslâm döneminde bile, Emevî iktidarının ilk dönemlerinin şâiri el-Kutâmî, bu hayatı şu ifadelerle dile getirir: “Bizim işimiz, düşmana, komşumuza, baskın yapacak bir kimse bulamadığımız takdirde de bir kardeşimizi bulursak, kendi kardeşimize baskınlar vermektir.”

Esasen bedevî cemiyetinin temeli “sop”a (kavim) dayanır. Her “çadır” bir aileyi; çadırlar topluluğu (hayy) ise, “sop”u yani kavimi meydana getirir. Akraba bağlarıyla birbirlerine bağlı kavimlerin bir araya gelmesi de “kabile”yi teşkil eder. Aynı kavmin bütün üyeleri kendilerini aynı kandan gelmiş sayarlar ve kavmin en yaşlı ve en tecrübelisi reisliğe seçilir. Reisin, şeyhin özel bir yetkisi yoktur. O, diğer kabile fertleri gibi eşit haklara sahiptir, yani kendi eşitleri arasında bir baş, bir şef (primus inter pares)tir. Şeyh veya reis, kabile mensuplarına yol göstermekten çok, kabilenin gelenek ve göreneklerine uygun hareket eder; vazife yükleyemez ve ceza veremezdi. Kabile şeyhi idareci olarak emretmekten ziyade, hakemlik ederdi; çünkü kabile hayatını, ecdattan kalan örfler, âdetler, yani sünnet düzenlerdi. Kabile şeyhi ve ona yardımcı olan yaşlılar meclisi, meselâ Mekke’de Dâru’n-Nedve, sünnetin dış sembolü ve tek icra organı olarak görev yapardı. Şeyh, kabileyi ilgilendiren meselelerde, kabile meclisi ile istişâre ederdi. Bedevî, bu teşkilat yapısında demokrat bir ferttir. Şeyhi ile bile eşitlik esasına dayalı bir münasebet içindedir; çünkü içinde yaşadığı toplum da her şeyi eşitlik temelinde ele alır. Ancak bu eşitlik anlayışına rağmen, son derece gururlu ve aristokrattır. Her şeyden önce o, kendini üstün, en asîl ve şerefli bir varlık olarak görür. Kanının saflığı, asaleti, soy ve nesebi bedevî için sonsuz iftihar kaynağıdır. Bunun içindir ki Araplarda neseb konusu, bir ilim dalı olarak son derece önemlidir. Bedevî bu anlayışı yüzündendir ki, asabiyye dediğimiz, kabilesine bağlılık düşüncesine her şeyden fazla önem verir. Onun için kendi kabilesinin dışındaki her kabile ve kavim kendisinin tabiî ve hattâ kanunî bir avıdır; dolayısıyla yağmalanmaya veya katledilmeye müstehâktır; yani yabancı ile düşman, onun gözünde eş anlamlıdır. Öyle olunca da, kabilesiz bir insan, her şeyini yitirmiş ve yapayalnız kalmış demektir. Bu bakımdan bedevî için kabilesi her şeyidir. Nitekim bir köle bile azâd edilince, eski efendisinin ailesiyle bir bağ tesis etmeyi, kendi menfaatine sayar. Böyle olan kimselere de mevlâ denmiştir.

İşin ilgi çekici yanı, fetihler sırasında İslâm halifelerinin Arapların bu kabile düzenini, askerî teşkilatlanmada kullanmış olmalarıdır. Onlar ordularını kabile esasları çerçevesinde birliklere ayırmışlar ve fethedilen topraklardaki yerleşmeleri, yine kabile esasına göre gerçekleştirmişlerdi. Ayrıca kendilerine tabi olan milletlerden ihtida edenleri, mevlâ muâmelesine tâbi tutmuşlardı. Arapların dışındaki müslümanların, bu tarzda mevlâ hükmüne tâbi tutulmaları ve dolayısıyla Araplarca “asabiyye”nin, yani kabile ırkçılığının daima ön plânda tutulması, ciddî içtimaî ve siyasî çıkmazlara; hattâ parçalanmalara ve ufak ufak devletçiklerin doğuşuna sebep olacaktı.

Bölgenin sosyal yapısında kadın ve aile kurumunun, günümüz değerlerine göre fevkalâde kötü ve sarsılmış durumda olduğu hemen ifade edilmelidir. Evlilik ve boşanma kuralsızlığın adı idi. Çok kadınla evlenme (poligami), çok kocayla evlenme (poliandri), geçici nikâh (mut‘a) ve daha birçok şekilde oluşturulan evlilik, kadının adının bulunmadığı bir kurum idi. Mîras hakkı bulunmayan, ancak çocuk doğurduktan sonra ailenin ferdi olarak görülen, istendiği zaman boşanılan, çocuklara bakma, hayvanları sağma, savaşlarda su taşıma ve erkekleri cesaretlendirme, ölülerin arkasından ağlayarak ağıt yakma, hurma lifinden hasır, deve tüyünden giyecek ve çadır örme gibi görevleri bulunan kadın, toplumun en alt tabakasını oluşturuyordu. Gerçi hür kadınlar alınıp satılamıyordu ama, câriyeler, Arap için devesinden daha aşağı değerde alınıp satılabilen bir metâ idi.

Bölgenin evveliyatı özetlenirken üzerinde durulacak bir husus da, bölge insanının dinî durumudur. İslâm öncesi Arap yarımadasının hakim dinî putperestlikti. Gerçi Yemen, Necran ve Medine’de Hıristiyanlar ve Yahudiler de mevcuttu. Üstelik putperestliğin merkezi sayılabilecek Mekke ahalisi ve diğer bölgelerdeki putperestler, nazarî olarak Allah’ın varlığını kabul ederken, kendilerine Allah’tan daha yakın saydıkları putlara tapmaktan da geri kalmıyorlar ve onlardan herşeyi umuyorlardı. Bu put-ilâhların en önemlilerinden üçü Lât, Menât ve Uzzâ idi. Ayrıca kabilelerin kendilerine mahsus ilâhları vardı. Bunlar şeyhin evinde korunurdu. İlâh ve ona tapınma, kabile ile ayniyet kurmak ve onunla birlik olmak demekti. En önemlisi, kabile dinîne riayet, siyasî itâatı gösterir; dinî inkâr da ihânetin tek göstergesi sayılırdı.

Esasen Kur’an da müşrik Arapların Allah’ın yaratıcılığına inandıklarına muhtelif yerlerde işaret eder: “And olsun ki, onlara: Gökleri ve yeri yaratan, güneşi, ayı buyruğu altında tutan kimdir? Diye sorarsan şüphesiz ‘Allah’tır’ derler. Öyleyse niçin (aldatılıp) döndürülüyorlar?” (29. Ankebut, 61. Ayr. bkz. 29. Ankebut, 63; 31. Lokman, 25; Zümer, 38). Aynı şekilde onların putlara kendilerini Allah’a yaklaştırsın ve şefâatçi olsunlar diye kulluk ettiklerini bildirmektedir (Msl. bk.: Zümer, 39/3; Yûnus, 10/18).

Araplar Allah’ın yaratıcılığına inanmalarına rağmen ahirete inanmamakta ve insanın varlığının ölüm ile tam bir yokluğa gömüldüğünü ve tekrar diriltilmeyeceklerini söylemekte idiler (Msl. Bk: 6. En‘am, 29; 36. Yâ-Sîn, 78; 44. Duhân, 34-36; 45. Câsiye, 24). Onlara göre kendilerini yokluğa sürükleyen şey dehr’dir. Bir kimsenin başına gelenler hep dehr (zaman) tarafından ortaya konur. Arabın başarısı ve daha ziyade bahtsızlığı hep dehr’den gelir. Dehr, hedefini hiç şaşırmayan oklar atar. Aynı zamanda bu anlayış, çöldeki bedevî hayatına da uygundur. Bir insan, herşeyin önceden tayin ve tespit edildiğini ve neticede ortaya çıkan şeyin, kendi gayreti ile tesir altına alınamayacağını bildiği zaman, çöl şartlarında, felâkete götürmede bir âmil olan yersiz endişeden kurtulur. Çöldeki Arabın hayat tecrübesi, gelecek olaylara karşı korunma faydasızlığını da akla getirir. Dünyanın öteki bölgelerindeki insanlar tabiat nizamına güven duyabilirler; fakat Arabistan’da yağmurun yağışı gibi tabiî olaylar bile oldukça düzensizdir. Kendi hayatlarına hâkim olan tek şey dehr’dir. İnsan önceden neye karar verirse versin, ölüm günü dehr tarafından önceden tayin ve tespit olunmuştur ve ölüm de tam bir sondur. Nitekim Kur’an Araplara yeniden diriltileceklerini ve dünyada yaptıklarının hesabını vereceklerini söylediğinde, Araplar Hz. Peygamber’e şiddetle karşı çıkmışlardı; çünkü kabilenin dinîni inkâr ederek sadece Allah’ın varlık ve hükümranlığını kabul etmek demek, bedevî için siyasî ve toplumsal açıdan da itaatsizlik ve sünnete ihanet demekti.

İslâm’ın mesajı

İşte böylesine karışık ve tezatlarla dolu içtimaî ve itikadî anlayışın hüküm sürdüğü, insan şeref ve haysiyetinin sadece kabile şerefi ile eş tutulduğu, her türlü insânî değerin, “değer” hükmünü yitirdiği bir zamanda, 610 milâdî yılında, ilk vahye mazhar olarak risâlet görevine başlayan Hz. Muhammed (s.a.s.), cahiliye devri denen İslâm öncesi Arap coğrafyasını ve hattâ insanlığın itikad sistemini temelinden sarstı ve yıktı. İslâm’ın Allah fikri, tevhîd prensibi etrafında, “O Allah bir tek’tir. Allah, doğurmamış doğurulmamış olan, hiçbir şekilde dengi bulunmayan, herşeyden Müstağnî ve herşey O’na muhtaç olandır” (112. İhlâs, 1-4) ifadeleriyle çerçeveleniyordu.

Allah anlayışını bu şekilde ikame etmeye memur olan Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dine daveti de, tevhîd esası çerçevesinde, şu üç temele dayanıyordu:

  1. O, Allah’ın Resûlüdür; bütün insanları hak yola ulaştırmak üzere görevlendirilmiştir.
  2. Araplar arasındaki puta tapma alışkanlığı kaldırılmıştır. Putlar Allah olamazlar. Artık her türlü ibadet, ancak İhlâssûresinde tavsif olunan Allah’a yapılacak ve O’ndan yardım umulacaktır.
  3. Bu dünya hayatından sonra başlayacak ebedî bir hayat vardır. Herkes öldükten sonra diriltilecek ve dünyadaki hareketlerinin hesabı kendisinden sorulacaktır. Ameli iyi olanlar mükâfatlandırılacak, kötü olanlar ise cezâya çarptırılacaklardır.

Oysa Araplar, uhrevî hayata, ahîret gününe ve dolayısıyla yeniden dirilişe inanmadıkları için, bunu inkâr ediyorlar ve Kur’an-ı Kerîm’e akseden sorularında şöyle diyorlardı: “Çürümüş kemikleri kim yaratacak?” (36. Yâ-Sîn, 78); “Hayat ancak bu dünyâdakinden ibarettir; biz tekrar dirilecek değiliz, dediler” (6. En‘am, 29). Ayrıca kabile dinini inkâr ederek, sadece Allah’ın varlık ve hükümranlığını kabul etmek demek, bedevî için, siyasî ve içtimaî açıdan itaatsizlik ve ihanet demekti.

Hz. Peygamber’in onüç yıl müddetle Mekke’de bu esaslar çerçevesinde devam eden daveti, Medine’ye hicretinden (622) sonra da aynı üslûbla devam etti. Burada onun İslâm’ı tebliği ve yayması sırasında karşılaştığı güçlükler ve benzeri olaylar üzerinde durulmayacaktır. Şurası bir gerçek ki o, her türlü direnişe rağmen, Allah’ın dinini en iyi şekilde tebliğ etmiş ve görevini en mükemmel şekilde tamamlamıştır.

Ancak Hz. Peygamber’in bütün gayretine rağmen, Kur’an-ı Kerîm’de emrolunan veya yasaklanan herşeyin bütün insanlarca aynen benimsenerek bünyeleştirilebildiğini söyleyebilmek pek mümkün görünmemektedir. Öyle ya; eğer Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamber, 23 yıllık nübüvvet görevi süresince ısrarla üzerinde durmuş olduğu pek mühim bazı meseleleri, vefatlarından kısa sayılabilecek bir süre önce vukû bulan Vedâ Haccı Hutbesi’nde, tekrar ve ısrarla yeniden gündeme getirip “…ilk kaldırdığım fâiz…, ilk kan dâvâsı…” vb. ifadelerle hatırlatmak lüzumunu duymuşsa, o toplumda, henüz bünyeleşmemiş ciddî bazı meseleler var demek değil midir?

Evet, bize göre gerçekten vardı. Nitekim Câhiliye Araplarının en temel özelliklerinden biri ve başlıcası olan kabile asabiyeti, asâlet, şeref, ırk ve cins farkı gibi ayrılıklara yer tanımayan, Allah huzurunda herkesin eşitliğini vaz’eden İslâm’ın ısrarla “tefekkür”ü, “akıl etme”yi, “düşünme”yi emretmesi, bedevî’nin alışmadığı ve hattâ câhiliye Arapları için de yeni ve tuhaf görünen bir hususiyeti idi. Artık insanlar müstakil olarak düşünmeyi esas alacaklar ve o güne kadar inandıkları putları, bâtıl inançları, kâhinleri, fal oklarını, vücuttan cin ve kötü ruh çıkarmaları bir yana bırakarak akıllarını kullanacaklardı; çünkü İslâm, akıl sâhibi her insanın, kâinat olaylarını, yaratılışını ve her şeyi düşünmesini emretmekte ve “emrine müsehhar” kılınmış olan evrenin sırlarını çözmesini ve böylece her keşifte, her adımda Allah’ın varlığını ve âyetlerinin yüceliğini idrak etmesini istemekte idi.

İslâm’ın Kur’an-ı Kerîm’de ifâdesini bulan bu yeni düşünce tarzı, iman esasları ve düzen, itâat ve kabile ayırımı gözetmeksizin kardeşlik ve dayanışmayı esas alan bir hayat tarzı, Arapların cemiyet hayatını kökünden değiştirmekle kalmıyor; onların akıllarını kullanan, fikir ve davranış serbestisine sahip müstakil birer şahsiyet olmalarını istihdaf ediyordu.

Elbette Kur’an-ı Kerîm’in bu hedefinin, asırlardır tam aksi istikamette işleyen bir düşünce ve hayat tarzı içinde bulunan bedevî arabı tarafından kolayca ve en önemlisi tam anlamıyla benimsenebildiğini söyleyebilmek, bize oldukça güç görünmektedir. Bir kere İslâm kültüründe insanın medenîleşmesi, bedevîlikten ve göçebe kültüründen kurtulması esastır. Bu ise bedevî hayatı için ciddî ve topyekûn değişme demekti; çünkü önceleri bedevî iken, şimdi, Hz. Peygamber ve özellikle ondan sonraki dönemlerde İslâm’a girmiş olan bu insanların ataları ve bizzat kendileri, daha önceki yıllar boyunca hep çölde deve gütmüş ve komşu kabilelere baskınlar düzenleyip yağmalarda bulunmuşlardı. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir devirlerinde de gazve ve seriyyelerden elde edilen ganimetler, onların geleneksel hayat tarzlarında pek büyük bir değişikliği intaç etmiyordu. Ancak Hz. Ömer devrinden itibaren, artık bu insanlar, bir bakıma askerliği meslek edinmeye başlamış oldukları ve bu durumun, Hz. Osman devrinde alabildiğine yaygınlaşmış olduğu söylenebilir. Bu dönemlerde, sınır bölgelerine yapılan askerî seferler, onların geleneksel saldırı ve yağma duygu ve alışkanlıklarına uygun düşüyordu; ama bu seferlerden sonra onlar, çadırlarına değil, Hz. Ömer ve onu takiben Hz. Osman döneminde oluşturulan “şehir-ordugâh”lara dönüyorlardı ve buralardaki hayat da onlar için “sıkıcı” ve “lüks” idi. Şehirler ve şehir ordugâhların varlığı, evrensel bir medeniyet teklif ve vaad eden bir hayat ve düşünce tarzı için, son derece tabiî ve hattâ zarurî idi. Elbette teklif edilen bu medeniyetin teessüsü için de teferruatlı ve disiplinli bir teşkilatlanma gerekli idi. Bu ise, nerede akşam orada sabah serbestliği içindeki bu insanların çölün hürriyetinden, güçlü ve “sıkıcı” bir bürokrasinin, karşılıklı hak ve hukuk, adalet, eşitlik ve benzerî insanî değerlerin hâkim kılınmaya çalışıldığı bir düzenin kontrolü altına girmeleri demekti. Oysa onlar her ne kadar her hususta keyfince emirler vermese bile, işlerin sorumluluğunu yüklenen bir kabile şeyhiyle yaşamanın ve kabilenin gölgesine sığınmanın rahatlığı içinde idiler. Şimdi ise, geniş bir idârî teşkilâtın işlerini yapmaya mecbur olacaklar, keyfî davranamayacaklardı. Diğer taraftan ordugâhlara yerleştirilen kabileler, ister istemez birbirleriyle birleşmeye mecbur oldular ve böylece diğer bir ordugâha karşı güç teşkil etmeye çalıştılar, Bu ise onların yüzyıllardır Filistin, Suriye, Irak, Hicaz ve Yemen’de bulunmalarına rağmen güney (Yemenliler) kuzey (Nizariler) aşîretleri arasındaki zıddiyet ve çekişmeyi yeni ve daha tehlikeli bir kalıba sokmaları demekti. Öyle ki aynı yerde birbirlerine düşman kabileler, bazen yan yana veya çok yakın olarak rekabet içinde yaşama zorunda bırakılmışlardı. Öyle olunca da husûmet onları, zaman zaman kuzeyli olmalarına rağmen, birbirlerine de düşman kılabilmişti. Meselâ Rebîa ve Mudar kabilelerinde ve genel olarak Haşim ve Ümeyye oğulları arasında olduğu gibi… (Kabilelerin yerleşme ve etnoğrafik durumu hk. bk.: İslâm Ans., 1, 481 vd.)

Aslında onların büyük bir ekseriyeti, teşkilâtlı bir toplumda yaşamanın fayda ve nimetlerini sevmişlerdi ve bu hayatı istiyorlardı; ama bu hayatın bazı yanları onlar için çok sıkıcı idi. Maamafih az sayıda da olsa, onlar arasında, çöle, göçebe hayatına dönmeyi arzu edenler çıkmıştır. Herhalde, “içinde rüzgârların çarptığı bir çadır, bana muazzam saraydan daha değerlidir” diyen halife Muâviye’nin Meysûn adlı karısı, çarpıcı bir örnek olarak zikredilebilir.

Ancak biraz önce de ifade edildiği üzere, onlar için bütün sıkıcılığına rağmen artık cazib hale gelen bu hayattan kurtuluş olmadığını hissetmeye ve fiilen görmeye başlayınca, bu insanlar için bir tek şey kalıyordu: O da eski hürriyetin hasretini çekmek ve bu hasretin doğurduğu hayal kırıklığı ve belki de güvensizlik duygusu ile içiçe yaşamaya mecbur olmak… Bir kere onlar, o güne kadar hiç alışık olmadıkları yepyeni bir içtimaî, iktisadî ve siyasî yapı içinde yaşamaya başlamışlardı ve henüz bu hayata da intibak edebilmiş değillerdi. Bu da elbette bir güvensizlik ve hayal kırıklığı doğurmaktaydı. Onların eski hayatına göre bu şartlar olumsuz şartlardı ve düzeltilmesi gerekli idi. İşte bu tarz hissî gerginlikler ve geleneklerin birikiminden doğan heyecanlar, patlama noktasına ulaşıncaya kadar yükseldi ve nihâyet onları İslâm toplumunda Hz. Osman zamanından itibaren arka arkaya ortaya çıkan bir dizi patlamanın fâilleri kıldı.

Kabile rûhunun canlanması

Hz. Osman’ın şehîd edilmesi, bu dizi patlamaların ilki olarak görülebilir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra hilâfet makamına getirilen Hz. Ebû Bekir zamanında bazı kabilelerin dinden döndüklerini ve isyan eden bu kabilelerin Hz. Ebû Bekir’in kararlı ve dirayetli tutumu sonucu itaat altına alındıklarını biliyoruz.

Hz. Ebû Bekir’den sonra hilâfet makamına geçen Hz. Ömer zamanında ise İslâm devletinin sınırları, çok kısa süre içinde, son derece genişler. Artık İslâm, Mekke-Medine hudutları dışına taşarak İran, Suriye, Mısır, Irak ve Güney Arabistan’ın tamamına hâkim hâle gelmiştir. Hz. Ömer’in on yıllık hilâfeti süresince gerçekleştirilen bu hızlı gelişme, çok değişik gelenek ve göreneklere sahip kültürleri, zihniyetleri ve hattâ inançları birbirinden farklı pek çok kavim ve kabile topluluğunu İslâm’a sokar. Farklı din ve kültürlere, binlerce yıllık alışkanlıklara, yaşayışa sahip olup da bu defa İslâm fethiyle müslümanlığı kabul etmiş insanların, bir anda eski din ve kültürlerin tesirinden, kısaca, o zamana kadar hayat tarzlarını ve karakterlerini oluşturan esaslardan tamamen uzaklaşabildiklerini söyleyebilmek çok güçtür. Toptan dahi olsa din değiştiren bir topluluğun, hattâ ihtida eden bir kişinin, bütünüyle kendi gelenek, görenek, kültür ve alışkanlıklarından sıyrılamadığı ve sıyrılamayacağı sosyolojik bir gerçekliktir. Bir topluluk. nasıl ve ne derece üstün bir medeniyet çevresine girmiş olursa olsun, yüzyıllardan beri devam eden yaşayış, düşünüş ve inanışlarını, ister istemez birden bire fedâ edip onlardan uzak kalamaz. Olsa olsa onları İslâmlaştırma yoluna giderler. Ancak bu durumda da İslâm’ın farklı seviye ve açılardan idrak edilmesi ve öylece benimsenmesi ve yorumlanması keyfiyeti söz konusu olur. Nitekim bedevî hayattan gelenler, “devlet”, “siyasî ve idârî teşkilâtlanma”, “nizam” ve “itâat” gibi, İbn Haldun’un “hadarîlik” adını verdiği medenîleşmeye karşı çıkarken, ilâhî vasıflarla donatılmış kral alışkanlığına sahip güneyliler, sıradan yönetici-halife yerine, “karizmatik imam anlayışını arıyorlardı. Kısaca fetihler yoluyla vukû bulan İslâmlaşma olayı yüzlerce yıllık kültür ve zihniyetlerin derin tesirleri içinde cereyan etmekte, İslâm da o kalıba göre şekillendirilmekte idi.

Nitekim cömertliği, zenginliği, yumuşak huyluluğu ile tanınmış olan Hz. Osman devrinde ortaya çıkan karışıklıklarda, onun selefi Hz. Ömer kadar dirayetli olamayışı yanında, özellikle mensubu bulunduğu Emevî ailesinin, onun halife oluşu ile Peygamber’in ailesi Hâşim soyuna karşı kaybettikleri nüfuz ve iktidarı kaybetmemek için her türlü baskı ve taşkınlığı ihtiyar etmiş oldukları gerçeği vardır. Böylece kabilelerin rekabetleri yeniden canlanmış ve bedevî toplum yapısının alışkanlıkları, bu defa, “hilâfet” etrafında kendini gösterir olmuştur. Hz. Osman’ın Mısır, Kûfe ve Basra’lı isyancılar tarafından şehid edilmesinden sonra, bu durum pek bâriz bir görünüm kazanmıştır. Muâviye’nin ne pahasına olursa olsun, kabilesinin kazandığı iktidarı kaybetmeme yolundaki faaliyetleri ve ihtirası, artık Hz. Peygamber’den bir çeyrek asır sonra, kabilecilik ruh ve anarşizminin, İslâm ve kutsal değerlerini istismarda hiç beis görmediğinin işareti idi.

Muâviye, “Osman’ın Velîsi” sıfatını, şer’an hakkı bulunmamasına ve Kur’an-ı Kerîm’in bu şekilde tefsîr ve te’vîl edilmesi yanlış ve hatalı olmasına rağmen, kabile hayatının “kan dâvâsı” gibi son derece etkili faktörünü harekete geçirmek için kullanması ve bu yolda her imkâna başvurması, doğrusu İslâm’ın adalet, doğruluk ve fazilet kavramları yerine ancak kabile karizması ve bedevî anarşizmi ile izah edilebilir.

Nitekim onun, Sıffîn savaşını kaybetmek üzere iken askerlerine Kur’an sayfalarını mızraklarının ucuna taktırarak, Allah’ın Kitâbının hakemliğine müracaat etmesi, bedevîlerin disiplin kabul etmeyen “anarşik” tabiatlarını tahrik amacından başka bir anlam ifade etmez. İlerde Hâriciler adını alacak bu fanatik bedevî topluluklar, aslında Sıffîn’de cereyan eden “tahkîm” olayı[1] ile kabilecilik ruhunu canlandırmış oluyor; sadece kendi inandıkları ve söylediklerinin mutlak doğruluğu ve haklılığını kabul ettiklerini ifade ediyorlardı. Ayrıca bu insanlar, uzun asırlar âşina oldukları çöl hayatından şehir hayatının güçlükleri içine girince, ona bir türlü intibak edememişler ve bu hayatı anlayamadıkları için de, dini çöl hayatının basitliği içinde sınırlandırarak bu sınırların dışında gördüğü her şeyi İslâm’dan uzaklaşma şeklinde tavsîf etmişlerdir.

Hâsılı bu zihniyet, yerleşik medeniyetin ve şehirleşmenin eseri olan içtimaî düzene yabancı ve hatta düşmandır; çünkü bu zihniyetin mensupları için yegâne örnek kabile toplumudur. Böyle bir toplumda, bütün içtimaî ve manevî değerler kabilede oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez. Hiçbir kimse de dost görülmez. Üstelik kabile kültüründe geleneklerin ne şekilde olursa olsun en azından ihlâli bile şiddetle cezalandırılmayı gerektiren bir suçtur. Bu bakımdan kabilede ferdin değil, sadece kabilenin karizması söz konusudur. Bu da ferdin kişiliğinin erimesi ve İslâm’ın şahsî sorumluluk duygusunun kavranamaması sonucunu doğurmuştur. Böyle olunca da, bu insanlar her ne kadar iyi niyetli, dürüst ve dindar olmalarına rağmen İslâm’ın kavramları arasındaki farkları anlayabilecek derecede bilgi sahibi olmadıkları ve dar görüşlü kimseler oldukları için, dinî ve içtimaî değerlerin inceliklerine nüfuz edemediler ve dolayısıyla daima reaksiyoner bir tavrın içinde oldular. Bir kere daha anlaşılıyordu ki, din değişmediği halde insanların dinle ilgili anlayışları birçok faktöre göre değişebilmektedir. Bu faktörlerin başında insanların yüzyıllar boyu taşıdıkları gelenek ve görenekleri ile dinî ve kültürel değerleri, içlerinde doğup yetiştikleri coğrafi, siyasî, içtimaî ve iktisadî şartlar gelmektedir.

İslâm’da Hz. Osman zamanında başlayan patlamalar zincirinin failleri olan bu bedevî toplulukları, ziraat, san’at ve ticaretin her çeşidini insan asâletine yakışmayan aşağılık işlerden sayıyorlardı. Onların geçim yolları, ahlâk ve zihniyet yapıları, avcılık, çobanlık, yağmacılık, fizik gücününüstün tutulduğu yiğitlik-erkeklik değerlerine dayanıyordu. Oysa dinde medenîleşme, bedevîlikten üstün tutulmakta; dolayısıyla ilerleme ve gelişme istenmektedir. Bu ise, bedevî zihniyetin, kabile teşkilat ve varlığının yıkılması veya en azından çözülmesi demekti. İşte, daha sonra hârîcîler adını alacak bu isyancılar, aslında, İslâm toplumunun bedevîlikten, hadârete yani devlet ve şehir hayatına geçiş döneminde kabile zihniyetinin tepkisini dile getirmişlerdir.

Görünen o ki, İslâm’ın hızla yayılması sonucu çok farklı kültürlerle temasa geçmesi, sosyal değişme olayını da alabildiğine hızlandırmıştı. Bu durum, bir bakıma insanların sosyal açıdan alt-üst olması, işlerinin, hayatlarının ve zihniyetlerinin karmakarışık hale gelmesi demekti. Bu hızlı sosyal değişme karşısında kendilerine sağlam dayanaklar arayan bu insanlardan, güneyli olup da yüzyıllardır başlarındaki reisleri yarı ilâh olarak telâkki edenler, “masum imam sıfatını verdikleri bir “kişi”ye tâbi olmayı tercih ederek şiîleşirken, bedevî kabileler eski hayatlarında alıştıkları kabilenin üstünlüğü ve yanılmazlığı anlayışını tercihle “karizmatik toplumu benimsediler ve Haricî oldular. Onlara göre böyle bir topluma mensubiyet, aslında İslâm’ın istediği ve kurtuluşu için gerekli bir tutumdur. Bu toplumun dışında kalmak, “kâfir” olmak için yeter sebeptir. Aslında bu zihniyet, eski çöl hayatında âşina olunan ve sırf dayanışmadan ibaret kabileciliği, kendilerince anlaşıldığı şekilde dinî bir hüviyete kavuşturma gayreti idi. Böylece onlar, kabileciliğin icap ettirdiği her türlü davranışı meşrûlaştırmak ve hâkimiyetlerini tesis veya idame ettirebilmek için, dar ve katı zihniyetlerine İslâm adını vererek, esas niyetlerini Kur’an ve Sünnet’ten biçilmiş kaftanların, sloganların ardına gizlemek ve örtmek yolunu tutmuşlardır.

Esasen İbn Haldun’un son derece önemli tesbitine göre, çok sayıda kabileler ve çeşitli cemaatların bulunduğu topraklarda kuvvetli ve sağlam bir devletin kurulması nâdiren rastlanan bir olaydır. Gerçekten hepsi de bedevî olan, asabiyye ve aşîret hayatını benimsemiş toplulukların, Kur’an-ı Kerîm’in ısrarla üzerinde durduğu “ulu’l-emre itâat”, yani hükûmet fikrine yatkın hâle gelmeleri fevkalade güçtür.

Nitekim bütün müslümanların birliği ve kardeşliğinin derin hissi ile bir ve beraber olmayı, fitneden uzak kalarak İslâm’ın emrettiği “ulu’l-emre itâat”, “nizam”, “huzur”, “istikrar” endişesini dâima ön planda tutmuş olan Sünnîliğin aksine, Hâricîler ve Şiîler, baştan itibaren isyan, anarşi ve terörün failleri olmuşlardır. Hâricîler, kabile karizması içinde müesseseleşmiş devleti temsil eden “emiru’l-mü’minin”e, devleti reddettikleri ve bu müesseseyi tanımadıkları için karşı çıkarken, Şiîler baştaki “emiru’l-mü’minin” kendi karizmatik imamları olmadığından isyan etmişlerdir.[2] Dün Humeynî’nin, bugün de Saddam’ın hareketleri, pekâlâ aynı zihniyetin tipik tezâhürleri olarak değerlendirilebilir. Her ikisinde de açık bir jakobenlik görürüz. Kendi dar ve katı düşünce dünyalarını “tek ve mutlak hakikat; gerçek İslâm” sayıp bu anlayışı zorla ve yukarıdan aşağıya kitleye kabul ettirme zihniyetine jakobenlik dendiğine göre, günümüzde Hâricî düşüncenin mümessili sayabileceğimiz Saddam’ın sadece kendi görüşlerini doğru sayıp kendi dışındakileri düşman ve kâfir olarak görmesi; Şiî düşüncenin mümessili Humeynî’nin de “Her yer Kerbelâ, her gün âşûrâ” sloganını ve “karizmatik imam” nizamını, devrim ihracı yoluyla ve gerektiğinde zorla bütün dünyaya kabul ettirme gayreti, sanırım tek kelimeyle jakobenlik değil midir?

Terörün vatanı

Konunun bir başka ilgi çeken yönü, coğrafyanın arzettiği siyasî, tarihî ve kültürel özellikleridir. İslâm’da ciddî kopmaların vukû bulduğu yer, gariptir, hep Kûfe’yi merkez kabul edebileceğimiz bölge olmuştur. Kûfe, Güney Irak’ta, çok eskiden meşhur bir şehir iken İslâmın doğuşu sıralarında hiç önemi kalmamış; ama Hz. Ömer’in Kâdisiye zaferinden sonra, yeni fethedilmiş bölgeleri kontrol altında tutabilmek maksadıyla, yine onun emriyle, müstahkem bir karargâh olarak hicrî 17 (638) yılında, Fırat nehrinin batı yakasında kurulmuştur. Yine Fırat’ın batısında kurulu Basra ile Kûfe’nin önemi, müslümanların doğu fütuhatı ile birlikte artmıştır. Kûfe’nin nüfusu, özellikle Güney Arabistan bedevîlerinden oluşan muhtelif aşiretlere mensup kabileler ile kısmen İran’ın fethinden sonra gelip buraya yerleşen İranlılardan müteşekkildi. Burada kabile asabiyyeti, kabilecilik ruhu varlığını aynen sürdürdüğü için, Hz. Ömer’in ve haleflerinin bedevîlikten medeniliğe geçiş yolunda giriştiği bütün hamlelere karşı çıkmak veya en azından vefasızlık ve kararsızlık içinde olmak, şehrin ve hatta bölgenin ayırıcı özelliği haline gelmişti. Şehrin kurucusu Hz. Ömer bile buraya yerleşmiş olan kabilelerin hiçbir şeyden memnun olmayan, disipline ve itâata ayak uydurmayan ve hatta gönderilen valilere daima kusur bulan bu insanların itâatsızlığından şikâyet etmişti. Onların isteklerini yerine getirmeyi tercih eden Hz. Ömer, halifeliğinin son altı yılında Kûfe vâlilerini üç defa değiştirmek zorunda kalmıştı. Hz. Osman devri, Kûfelilerin tabiatlarını gösterebilme açısından son derece müsait şartlar taşıyordu. Emevî soyunun ve idârecilerinin tipik kabilecilik ruhunu sergileyen adaletsiz. şımarık ve İslâm’ın reddettiği asabiyyete dayalı icraatı, diğer kabileler demek olan Emevîler dışındaki toplulukları da tahrîk etmişti. Bundan dolayı Hz. Osman devrinde doğan hoşnutsuzluk ve arkasından patlayan isyan sırasında, yine Kûfeliler başı çekmişlerdi. Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan bu isyancı takımların pekçoğu bedevî kabilelerin mensupları idi. İsyanla, düzene karşı gelmişlerdi. Sonra, hilâfet mevkiine getirilen Hz. Ali’yi desteklediler. Ancak Sıffîn savaşında bir kere daha kabile ruhunu canlandırarak Halife’yi yalnız bıraktılar. Onların bir kısmı Hârîcîler adı altında ayrıldı. Hz. Ali’nin yanında kalan Kûfeliler ise, onun hakemlerin verdiği haksız ve hileli karar üzerine Muâviye ile yeniden savaş isteğine, “oklarımız tükendi, kılıçlarımız körlendi” diyerek katılmadılar ve onu çaresiz durumda bıraktılar. Hz. Ali’nin 40 (661) yılında şehîd edilmesi üzerine Muâviye’nin hilâfetini tanıyan Kûfeliler, Yezîd’in halife oluşu ile yeniden sahneye çıktılar. Onlar, Hz. Hüseyin’in Yezîd’e bey’at etmediğini öğrenince, hemen haber gönderirler ve ilk anda on sekiz bin kişinin Hz. Hüseyin’e bey’ata hazır olduğunu bildirirler. Maamafih Hz. Hüseyin’e Kûfelilerin sözlerine güvenilemeyeceği ısrarla hatırlatılırsa da o dinlemez ve Kûfe’ye doğru yola çıkar. Ancak Kerbelâ mıntıkasına geldiğinde Kûfelilerin bey’atlarından dönmüş olduğunu öğrenir; ama artık iş işten geçmiştir. Yezîd’in ordusu, Kerbelâ’da Hz. Hüseyin ve yanında bulunan 63 kişilik taraftarını hunharca şehid eder (10 Muharrem 61/10 Ekim 680 Cuma).

Aslında tam anlamıyla bir kabilecilik ve asabiyye zihniyeti ile hareket eden Emevî idarecileri, Hz. Hüseyin’i şehid etmekle, bir meseleyi çözmüş olmuyor; aksine ardı arkası kesilmeyecek bir fitne ocağını ateşlemiş; terör ve anarşiye yol vermiş oluyorlardı. Nitekim Kerbelâ’dan hemen sonra Tevvabûn hareketi, Muhtar b. Ebî Ubeyd’in isyanı ve Hârîcîlerin Emevîler dönemindeki faaliyetleri, aslında İslâm dünyasında müesses nizama karşı girişilmiş hareketlerdir. Muhtar’ın isyanında rol alan çok sayıdaki mevâliyi bir yana bırakacak olursak, diğer isyanların tamamı muhtelif Arap kabilelerinin mensupları tarafından yapılmıştır. Bu isyanları, çoğu Şiî kaynaklı ayaklanmalar takip etmiş ve Emevîler devrinden itibaren bölge, daima huzursuzluk, karışıklık, hattâ anarşi ve terör yatağı olma vasfını sürdürmüştür, dense mübalağa edilmemiş olur. Halifelerin ve valilerin güçlü ve kudretli oldukları dönemlerde, mevzii sükûnet ve düzene rastlanmıştır. Gerçi bölgenin kuzeyi daha Haçlılar devrinden itibaren Batılıları tanımış ve zaman zaman mahallî idarelere karşı onlarla ittifak içinde olmuşlarsa da, özellikle Osmanlıların güçlü oldukları dönemlerde, devletin ne olduğunu tanıma fırsatını elde eden bölge, en azından Batılı sömürgecilerin bölgedeki bedevî zihniyetini uyandıracak yeraltı faaliyetlerine ve sinsi gerilla oyunlarına teşebbüs etmeye başladıkları dönemlere kadar, zâhirî bir itaat altında imiş gibi görünmüştür.

Şurası muhakkak ki, Hâricilerden sonra tam bir fırka hüviyetiyle bölgeyi parselleyen zümrelerden Karmatîler, Şiîliğin bölgenin eski din ve kültürlerin ürünü olan kollarından Keysâniyye, Hâşimiyye, Nâvûsiyye, Mübarekiyye, Hurremiyye, Ravendiyye, Beyâniyye, Mugîriyye, Hattâbiyye, İbahiyye, Hulûliyye ve daha onlarcası, görünüşte tarihin sayfaları arasında kaybolmuştur; ama onların bakiyeleri, cüz’i de olsa Suriye, Lübnan, Filistin ve Irak’ta varlığını, başka isimler altında sürdürmektedir. [3]

Günümüzdeki görünüm

Bugün Ortadoğu’da adına “devlet” denen birçok ülke var. Aslında bunlar, gerek İslâm’ın yayılış döneminde gerek uzun asırlar yönetimi altında bulundukları Osmanlılar zamanında, birer “vilâyet” idi. Birinci Dünya savaşından ve Osmanlı Devleti’nin çöküşünden sonra, sömürgeci ülkeler, yani İngilizler ve Fransızlar, Ortadoğu’yu yeniden istikrarsızlığın kucağına attılar. Öyle ki, bölgeye, geçmişte Haçlı ordularını süren Batı, bu defa ortaya onlarca makam ve sözde idarî taksimat çıkararak, bunları işbirlikçilerine dağıttılar. Şerif Hüseyin’in oğullarının “eşsiz hizmetlerinin” (!) karşılığında Ürdün’de kukla bir monarşi kuruldu. Lübnan, bölgedeki Dürzîlerin Osmanlı’yı arkadan vuran hizmetlerinin mükâfatı olarak Suriye’den koparılıp Mârûnî Hıristiyanlara verildi. Irak ve Suudi Arabistan ve arkasından tarihte aşiretlerin bile merkez ittihaz edemedikleri, adı-sanı duyulmamış mekânlar “devlet” adı altında Lübnan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve benzeri parçalar, kolay yutulacak lokmalar halinde İngiliz kontroluna girdi.

Bugün buralarda yönetimleri ellerinde bulunduranlar, aslında, yönetilenlere, yani kendi halklarına güvenmemekte olduklarından son derece güçlü merkezî bir sistem oluşturup otoritelerini alabildiğine güçlendirmektedirler. Bu ise İslâm’ın devlet ve siyaset anlayışıyla kat’iyyen uyuşmamaktadır. Yönetimi elinde bulunduran ister askerî bir diktatör, ister kral, ister tek parti olsun, isteklerini halka tartışmasız kabul ettirmektedirler. Onların siyasetlerini, halkın arzusu veya daha kesin hatlarıyla dinin gösterdiği istikamette değiştirmeleri söz konusu değildir. Onların iş başından uzaklaştırılabilmeleri için, tıpkı Hâricîler veya Şiîler örneğinde olduğu gibi, şiddete baş vurmak kaçınılmaz hâle sokulmaktadır. Bu durum tek partili ülkeler için de geçerlidir. Meselâ Suriye ve Irak’ta Baas Partisi, ülkeyi yöneten Hafız Esed ve Saddam Hüseyin’in ideolojilerinin temsilcisi durumundadır. Her iki ülkede de muhalifler yoktur. Polisin, istihbarat örgütünün ve ordunun vatandaşa dilediğini yapma serbestisi vardır. O kadar ki, Irak’ta bir saat içinde seksene yakın İslâm âlimi idam edilebilir. İran’la savaşta çoğu Türk bir milyona yakın masum insan hayatını kaybedebilir. Daha 1988’de Halepçe’de binlerce kadın, çocuk ve yaşlı, kimyasal silâhlarla yok edilebilir. Ve arkasından hâlâ daha bu yöneticiler, “Ben devletim”, “İslâm adına iş görüyorum”, “Mustaz’afların seyisiyim”, “Emperyalistlere karşı Filistin ve Arap davasının mümessiliyim” diyebilmektedirler; çünkü, bunlar, her ne kadar “devlet” adıyla anılsa da kabile ve aşîret zihniyetinden kurtulabilmiş değillerdir. Onun için de devlet, adı ne olursa olsun yönetici ile bir tutulmakta ve ona karşı tavır almak devlete karşı tavır almak şeklinde değerlendirilmektedir. Şiî patentli Dürzîlik, Nusayrîlik, İmamiyye gibi fırkalar da, mekânları olan Lübnan, Suriye ve Irak’ta, İslâm’ı sadece “bizimki doğrudur” anlayışıyla görüp göstermeye çalıştıkları için, bir bakıma bu aşîret yöneticilerinin ekmeklerine yağ sürmüş olmakta ve müslümanların birbirlerine saldırmalarından “bizden” veya “bizden değil” zihniyetiyle hareket ettiklerinden hiç rahatsızlık duymamaktadırlar. Oysa yüce Allah, “Eğer mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşacak olurlarsa aralarını düzeltiniz. Buna rağmen taraflardan biri (uzlaşmaz ve barışa yanaşmıyarak) diğerine saldırırsa, saldırganla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşınız…” (49. Hucurât, 9) buyurmaktadır.

Acaba bugün Ortadoğu’nun acı ve acıklı hali, cahiliye âdetleri uyarınca kabile ve asabiyye zihniyetine sahip insanların, henüz İslâmın yüceliğinden nasiplenemediklerini gösteren Yüce Kelâm’ın bir kere daha dile gelmesi midir?; “Ey Muhammed! Bedevîler, ‘inandık’ dediler. De ki, ‘inanmadınız; ama İslâm olduk, deyin; iman henüz kalplerinize yerleşmedi…” (49. Hucurât, 14).

Yoksa acaba bütün bu olup-bitenler, günümüz insanına Hâricî ve Şiî zihniyetin İslâm’ın medenî ve evrensel mesajından ne denli uzak olduğunu gösteren bir ilâhî cilve midir?

Günümüzde Ortadoğu’da karşılaşılan bütün bu işler, “Allah kıyâmete kadar kanlarınızı, mallarınızı, ırzlarınızı birbirinize haram (yasak) kılmıştır… Size bir şey bırakıyorum ki, o da Allah’ın Kitâbı’dır. Ona sarılın ve sapıklığa düşmeyin… Sakın benden sonra cahiliye âdetlerine dönüp birbirinizin boynunu vurmayın…” buyuran Hz. Peygamber’in yolunda olduğunu söyleyen (!) ve gûyâ onun yolu için çığırtkanlık yapan ve soyundan geldiklerini ileri sürerek böbürlenen zavallıların amelleri olmasına ve asabiyyete dayalı kabile ruhunun diriltilerek, İslâm’ın şahsî emeller için istismar edilmesine rağmen, bu sakîm zihniyete kucak açanların bulunmasına bilmem ne demeli?… Galiba şimdilik yapabileceğimiz tek şey duâ: Allah, İslâm dâvâsı peşinde olduğunu söyleyenlere, lütfen ve merhameten biraz akıl, iz’an ve basîret nasîb eylesin…

 

[1] Sıffîn olayı ve buradaki gelişmeler hk. bk.: Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, 44 vd.; aynı yazar, İbadiyye’nin Doğuşu ve Görüşleri, 44 vd.

[2] Daha önce de ifade edildiği gibi, burada Harîcîlık, Şiîlik ve benzeri mezheplerin bu bölgedeki doğuş ve gelişmeleri ele alınmayacağından bu hususlarda, benim, “İbâdiyye’nin Doğuşu ve Görüşleri”, “İmâmiyye Şîası”, “Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri” başlıklı eserlerime bakılabilir.

[3] Bölgenin fırkaları hk. bk.: Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Çev. E.Ruhi Fığlalı, Ank.1991(2.Bs.); E. R. Fığlalı, Çağımızdaki İtikadi İslâm Mezhepleri, İst., 1999 (10.Bs.)

Yazarın MİSAK'taki yazıları