Ötüken Üçlemesi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______16.07.2018_______

Ötüken Üçlemesi

Dursun Yıldırım

Iduk Yir Sub: Ötüken Yış Yeri

Ötüken deyince kadim Türk tarihinin kendi kaynaklarında bilinirlik kazandığı sürecin büyülü yerleşkesi, ortu’sunu kurduğu yer, büyüdüğü beşiğin bir bölümü belleğimizde gün ışığına gelir.

Türkler, ırmakların, göllerin, ormanların ve dağların süslediği, ortasından ikiye ayrılmış gibi duran büyülü bir büyük beşik üzerinde büyüyüp yayılmış, dünyaya düzen kurmuştur. Bu beşiğin bir aykırı yatan kara dağlar yolu ile ikiye bölünmüş olmasına karşılık, iki yerin de yaratılış yapıları ve örtüleri <su, dağ, orman göl, bitki ve hayvan> birbirine oldukça benzerdir. Aykırı yatan Ala Dağlar ana beşiği sanki iki kardeş çocuğa yetecek biçimde bölmüştür. Büyülü büyük beşik ise, Türklerin kadim ana yurdunun coğrafyasıdır. Beşiğin ilk bölümünün en batı uçlarını kuzeyden güneye doğru Ural Dağları, İdil ve Yayık ırmakları belirler suladığı Adak<Azak> denizi ve Hazar Denizi ile. Aral Gölü’ne dökülen Amu ve Sır Suları güneyde sınırı belirler. Aykırı yatan Ala Dağlar’a kadar bu yerler geniş, sulak otlakları, tarıma elverişli verimli ve bereketli çayırları ile göze çarpar. Ala Dağların doğusunda uzanan düzlükler, ırmaklar ile sulanma olanağına sahip çayırlar tarım ve hayvancılığa elverişlidir. Doğu ucu Kingan dağlarına dayanır. Birinci kısım üzerine tarih ve coğrafya bağlamlarında Dîvânü Lugati’t-Türk yazarı Kaşagarlı Mahmud sayesinde haberdar olmakla beraber, oraları bizzat gezip görme olanağı olmuştur. Kaşgari’nin anlattığına göre Türkler Semerkant şehrinde M.Ö. 330 civarında, İskender zamanında mevcuttur. Bundan şunu anlıyor ve diyoruz: Türklerin bu coğrafya üzerinde kurmuş olduğu imparatorluk toprakları beşiğin iki kanadını kapsıyor ve Tuna ırmağına kadar da vasalları bunuyordu. İskender’i karşılayan bir komutan kendisine, “Buralara dostluk için geldiniz ise, hoş geldiniz. Başka amaçlar ile geldiniz ise, unutmayınız ki, Tuna kıyıları ile sınır komşusu bulunmaktayız” demiştir. Türklerin başında bulunan Şu Kağan, çatışmak yerine ağırlıkları ile beşiğin ikinci yarımına, tahminen Ötüken yaylalarına doğru yürümüştür. Kısa bir zaman sonra Türklerin imparatorluğun doğu ve güney ucunda yerleşik Çin ile Türklerin ilişkileri yazılı kayıtlarda kendini göstermeye başlar. Nitekim, doğuya, beşiğin ikinci kanadına yerleşen Türklerin, yeterince toparlandıklarında Çin üzerine isteklerini de gerçekleştirtme gücüne eriştikleri anlaşılıyor. M.Ö. 220’lerden itibaren Türklerin daha sık biçimde Çin kayıtlarında yer alması nedenini de bu duruma bağlayabiliriz. Çin kaynaklarının bu ilişkileri kayıt altına alması sayesinde Türkler, kendi tarihlerini de böylece daha iyi öğrenip anlama olanağı bulmuştur.

Ancak, büyülü büyük beşiğin doğuya bakan tarafı, Türk dilinde yazılmış ölümsüz Türk taş kitapları bağrında saklayıp korumuştur. Dolayısı ile bu yer, ıduk yir sub için, ‘ortu’ [orta, ordu, orda, başşehir]’ya ev sahipliği yaptığı için, Iduk Ötüken Yış’ı bağrında bulundurduğu için, Bodun Yiri, Bodun İli olduğu için Türkler bakımından bugün bile bir çekim yeri olabilecek; bir cezbe, bir istiğrak hali yaratabilecek bir çekim gücüne sahiptir. Bu coğrafya irili ufaklı bin bir çanaktan oluşur ve ırmaklar ile sulanır. Toprağını yurtluk tutan, adını Ötüken koyan Türkler burayı ‘ıduk’<mukaddes> bilmişlerdir. İşte bu yere Tanrı kut verdiği için, ben de üçleme yapmak üzere ‘ıduk yir sub’ Ötüken yerine yola çıktım, bugün gidiyorum.

Ötüken’in büyüsü, yukarıda değindiğim gibi, bağrında sakladığı tarih hazineleri ve bu yörede tarihi yürüten ecdadın yaşadığı maceraların kadim komşu Çin’in tarihçiliğinde yerini alması ve böylece geçmiş yaşamın anlatılarında da daha efsanevi bir kimlik kazanmasıyla ilgilidir. Türkler için Bodun İli olan Ötüken, aynı zamanda yitip giden kâğıt üzerine yazılmış ‘bitiğ’ler< kitaplar> yerine, kalıcı olsun, gelecek kuşaklara söylenilen sözler kalsın, okuyup öğrensinler diye, geçmişi, ‘Bengü Taş Bitiğ [=Ölümsüz Taş Kitap]’ler üzerine yazıp arkada bırakmış oldukları mukaddes yurt topraklarıdır. Ötüken’in büyüsünü bu taş kitaplar ve onların sakladığı ölümsüz sözler pekiştirmektedir. Bu ölümsüz taş kitapların Ötüken coğrafyasının tam ortasına yerleştirilmeleri, okur/yazarlığın Türkler arasında oldukça köklü ve yaygın olduğunu göstermektedir. Taş kitaplar üzerine işlenmiş konuşma yazıtlarının önceden kâğıt üzerine yazılmış olduğunu söylerken, yazıtların varlığından başka bir kanıta gereksinim duyulmayacak kadar açık bir gerçeği yansıttıkları açıktır.

Beşiğin ilk kısmında yer alan ırmaklara karşılık bu yerde de Orhon, Selenge ve Tola ırmakları aynı işlevi karşılamaya çalışır. Her gelişimde Orhon ırmağının kıyısında oturup onun akışını seyrederken, o ağır başlı akışının içinde acaba omuzunda taşıdığı tarih yükünün ağırlığı mı var, diye düşünmüşümdür. Karşı dağlarda gittikçe seyrelmeye yüz tutmuş ‘Iduk Ötüken Yış’ın acaba anlatmak istediği insanlığın onu umursamazcasına tüketişi mi idi?

Üçüncü kez oralara gidiyordum. Üçleme yapacağım. Orhon kıyısında dolanacağım, Selenge’yi göreceğim, Tola’yı aşacağım, Ataların diktiği anıt taşları göreceğim, Türklerin yazıp yarattığı bilinen ilk ölümsüz taş kitapları, yani ‘Bengü Taş Bitiğ’leri dolanacağım, tepelere çıkıp düzlüklerde tarihimi omuzlarında taşıyan kutlu ırmakları ve düzlükleri, onları çevreleyen dağları seyredeceğim.

Yüreğimde yine ilk kez gidiyor gibi bir çarpıntı var. Ötüken, ‘ıduk yir-sub’ diye, Bodunluğ Yir, Bodun İli, Bodun Yiri gibi adlar ile de kayıtlara giren Ötüken, yurt topraklarının yüreği, ruhu idi. Çevresi ile birlikte o, oldukça geniş, birbirine yanaşık türlü çanaklardan oluşur. Onu ormanlar, göller ve ırmaklar ile geniş bozkırlar süsler. Bodunluğ Yir diye adlandırılan yerde ‘Ortu’ adıyla bilinen kağan otağı bulunurdu. Türk kağanlığı ve Moğol Kağanlığı bu yerde kurulmuştur. Bugün bu topraklar üzerinde amca çocukları Moğol kardeşlerimiz, Budist Türkler, Doha Türkleri, Kazak Türkleri bir arada Moğolistan Cumhuriyeti yönetimi altında yaşamaktadır. Başşehri olan Ulaanbaatar, aynı zamanda nüfusun önemli bir bölümünü bağrında barındırır.

İlk geldiğim 2004 yılından ikinci geldiğim 2011 yılına değişmeler olmuştu. Şimdi ise, 2018 yılı Haziran ayındayız. Elbette o zamanlar pek çok gelişmeyi gözlemlemek fırsatı bulmuştum. Ancak, bu kez bambaşka bir Ulaanbaatar ile karşılaştığımı söylemeliyim. Ama yurdumuzda yaşadığımız benzer facialara geçmeden önce, size evden yola çıkıp ülkemin toprakları üzerinden uçakla geçerken gördüklerimden ve yolda yaşanmışlıklardan söz etmemin, anlatı açısından daha doğru bir yöntem olacaktır, diye düşünüyorum.

Ankara’dan İstanbul’a

Moğolistan’ın başşehri Ulaanbaatar’da, 1-7 Haziran 2018 tarihleri arasında Türk ve Moğol kurumlar işbirliği çerçevesinde bir bilimsel toplantı düzenlenmişti: “Köktürk Yazısının Okunuşunun 125. Yılında Orhun’dan Anadolu’ya Uluslar arası Türkoloji Sempozyumu. 1-7 Haziran 2018 Ulanbator-Moğolistan. Mongol Ulsın İx Surguul’- MUİS”. Bu nedenle, 1 Haziran 2018 Cuma günü gecesi Ulanbator’da olmak üzere, günün sabahında, Ankara’dan katılacak bildiri sahibi arkadaşlar ile birlikte, hem ‘ Iduk Yir Sub Ötüken İli’ne varmak ve hem de Ulaanbaatar şehrinde düzenlenmiş bu bilimsel toplantıya katılmak üzere erkenden yola çıkacak, Esenboğa’da buluşup hep birlikte İstanbul ve Bişkek güzergâhını takip eden bir uçak ile Ulaanbaatar’a varacaktık. Bütün bunlar ve yazamadığım bir yığın düşünce ve hayal alıp beni geri getirdiğinde tanyeri ağarma eşiğindeydi.

Cuma sabahı < 1 Haziran 2018> tanyeri ağardığında ben oturduğum koltuktan çoktan kalkmış, duş ve traş işlerini aradan çıkarmış, bavulumu hazırlamış ve şehre doğru yola çıkmaya hazır duruma gelmiştim; her yeri gözden geçirdim, kapıları kilitledim ve bahçeye çıktım. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nde iki arkadaşımızla buluşup oradan birlikte Esenboğa’ya gidecektik. Bahçelievler’e Bülent Gül arkadaşım ile gidecektik.

İçimi, tüm hücrelerimi dolduran ‘Iduk Yir Sub Ötüken’e üçleme yapacak oluşunun yarattığı heyecan, gözlerime yuvalanmış uykusuzluğu bastırıp geçiyordu. İçim içimde kaynıyor, başımı alıp uzak ama yüreğimdeki yakın diyarlara, kilometrelerce uzayıp giden balbal dizilerine, ‘ıduk yir sub’ tepesine taşıyıp Selenge, Orhon kıvrımlarına taşıyorum. Gün batarken sık sık çeşitliliği ve ışık zenginliği değişen ve an be an farklı görünümler yaratan bin bir çeşit ışıkların ve renklerin bin bir tonlar içine girip yaptığı dansları düşünüyorum. Ötüken çanaklarını saran dağların yamaçlarında ve çanaklar içinde yer alan düzlükler üzerinde bütün bunları yamaçlardan, tepelerden seyredip onların arasında eridiğimi duyuyordum. Ve o görüntüler, o zamanlar yaşadığım o hal içinde hücrelerimde doyumsuz, açıklaması olanaksız bir istiğrak hali yaratıyordu. Söylenecek sözüm çoktu, ama konuşma duygum ve isteğim, yerini susmaya ve bu duyuş anını hücrelerimde yaşamaya bırakıyordu. Bütün bunları üçüncü kez yaşayacak, kutlu üçlemeyi gerçekleştirmiş olacaktım.

Bülent Bey eve geldiğinde ilk göze çarpan uykusuzluğum olmuş olmalı ki, ‘niye oturup beklemedin hocam’ diye söz edince, haklısın ama nedense uyuyamadım, diye yanıt verdim. Evden çıkıp Eskişehir yolundan Enstitü’ye doğru yola çıktık. Dünya tarihi üçüncü bin içine girip yürürken, yüzyılın başında içine düştüğümüz beton, demir ve cam yığınları ile zamanımıza damgasını vuran zevksizlik estetiği binalar arasından süzülerek Bahçelievler’e, TKAE binasına ulaştık: Ayşe ve İsmet Çetin ile buluşup Esenboğa yolunu tuttuk.

Beton ve cam yığınlarından mürekkep zevksizlik estetiği kuleler arasından geçip hava alanına geldiğimizde en erken gelen arkadaşlar arasında idik; valizleri verdik, çıkış pulu satın aldık. Ulaanbaatar toplantısına katılacak arkadaşlar da aralıklar ile gelip aynı işlemleri yapıp bitirdiler. Ardından pasaport kontrolden geçtik. Uçağımız saat 11.00’de kalkıp İstanbul’a varacaktı. Ama, orada da epey bir zaman uçuş zamanı için oturup bekleyecektik.

Yola çıkan arkadaşların çoğunluğu ilk kez ‘Iduk Yir Sub Ötüken Bodun Yeri’ni görmenin heyecanı içindeydi. Ben, bu ‘ıduk yir sub’ diye tanımladığım kadim yurt topraklarını ‘Bodun Yiri’ ve ‘Bodun İli’ ve ‘Bodunluğ Yir’ diye adlamanın da yerinde olacağını, yanlış olmayacağını düşünüyorum. Bu üç adlama kadim yurt toprağı ve coğrafyası, Ötüken’de yer alan Türk kağanlığı ‘Ortu’su için de uygundur kanısındayım. Dağları, ırmakları, gölleri, ormanları, düzlükleri ve ağaçları ile ‘Ortu’ yerinin bulunduğu yer, bu kutlu adlamaların her biri, bu kutlu coğrafyaya yakışıyor. Ötüken çevresi için çanak biçiminde sayısız düzlüklerden oluşan bir bütün yer denebilir. Ötüken de bunların toplamına verilen addır. Tanrı ile kağan olacakların irtibat kurduğu yer olması nedeniyle Ötüken kelimesini, “geçiş yeri, bir taraftan öbür tarafa geçilen yer” diye anlıyor ve açıklıyorum. ‘Iduk’<mukaddes> yerdir. Dolayısıyla onun ‘ıduk’ oluşunda bu işlevi önemlidir ve bundan dolayı adı ‘Iduk Ötüken ’ diye nitelenir ve bu nedenle de adının o geniş coğrafyanın adı olarak kalmış olduğu kanısındayım. Onu sadece Selenge, Orhon, Tola(Tuğla) ırmakları ve bu ırmakların çevresi ile sınırlamanın doğru olmadığı kanısındayım. Coğrafyayı gezip dolaştıkça bu kanıya vardım.

İlk gidişimizi, 2004 yılını hatırladım. Doğrusu o zaman yaşanmış, ıduk sevgili ile ilk karşılaşma anı nasıl tarif edilemezse, o heyecan yaşanıp duyulmasına karşın açıklanamaz ise ve yaşanmadıkça da anlatımı zor bir oluş anıdır. Kısaca, kolay olmayan bir cezbe ve istiğrak hali desem, o anı tarif açısından belki yine de kendi açımdan yeterli olacağını sanmıyorum. Bu yüzden, ilk kez o topraklara gideceklerin ruh ve zihin hallerini az çok tahmin edebiliyordum. Onların bu halini, heyecanlarını gördükçe kendimin ilk gidiş günlerini düşünüyor ve kendi kendime gülümsüyordum. İkinci gelişim, 2011 yılıydı. Enstitü ile Türk Dil Kurumu ve Yüksek Kurum Başkanlığı ile ‘Başlangıçtan Yazıtlar Çağına’ adlı bir bilimsel toplantı düzenlemiş ve yine Moğol devlet üniversitesi katkıları ile gerçekleştirmiştik. Üçüncü kez, ben kendim açısından bir ‘ıduk üçleme’ gerçekleştirmiş olacaktım ve bu yüzden heyecanlanıyordum. Ve bu yüzden, ‘Yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin Görklü Tanrı’ deyip ona alkış tutuyordum [=dua ediyordum]. Bu istiğrak içinde dalıp gittiğim sırada uçağımız İstanbul’a doğru yol alıyordu.

***

İstanbul üzerinde uçağımız alçak uçuş dolanırken yüreğim yine sızladı. Dünyanın incisi bu şehirde çocukluğum ve gençliğim geçmişti. Beton yığınları altında ezilen bu eşsiz inciyi bu hale getiren Türk medeniyeti düşmanlığı ile eyleme geçen ikinci Vandal istilası mensupları olmalıydı. Bunlar, yeni zamanın Kadızadelileri idi. Kadızadeliler koca bir Türk imparatorluğunu din adına yok ettirmişti. Bu zihniyet ise, Türklerin Kâbe’de yarattığı aşk estetiği revaklara tahammül edemeyip onları tahribe kalkışmıştı. İslam’a fitne olarak sokulduğu için ecdat tarafından tekfir edilenler, öçlerini Kâbe’yi beton kuleler ve Hristiyan âleminin sembol binaları ile doldurarak alıyordu. Kâbe’de de Kâbe görünmesin diye çevresi nasıl beton yığınları ile örülüp Türk revakları sökülüp atıldıysa, aynı iptidailik ve tahrip psikolojisi dünyanın en güzel Türk medeniyeti silüeti olan İstanbul’u yok etmeyi kendine görev bilmiş ve o muhteşem silueti param parça ederek tarihe gömmüşler ve zaferlerinin yarattığı zevksizlik estetiği cam ve beton yığınlarını ecdatları’na duydukları derin bir bağın ve derin bir sevginin tezahürü saymış olsalar gerektir.

Atatürk Hava Alanı’na indiğimizde Paris’i, Londra’yı, Roma’yı, Viyana’yı, Amsterdam’ı düşündüm. Geçmişlerinin güzelliklerini, estetik eserlerini ve onların muhteşem siluetlerini bugün gururla ve kıskançlıkla bir iftihar vesilesi olarak muhafaza eden ulusların büyüklüklerinde yatan sırrı daha iyi anlayabiliyor ve bu yüzden, kendi İstanbul’umun içine düştüğü vahşi tahribata, başına gelenlerin geçmişsizliklerinden doğan saldırılarına, bu şehre karşı sürdürülen akıl almaz tahribata çok üzülüyorum. Çünkü, iki bin yıl boyunca Türk medeniyeti de, Avrupa ülkelerinde gördüğümüz gibi, geçmişine, ecdatlarına yaraşır biçimde korunmaya çalışılmış, saygı ile yaşatılmıştı. Üçüncü binde nasıl oldu da bu büyü bozuldu? Hiç kimsenin aklının ucundan bir gün bir tahrip kuşağının bu şehre hükümran olacağı akla gelmezdi. Bu tahrip kuşağının, dünyanın en değerli pırlantası, medeniyet incisi İstanbul’u yok edeceği, Türk’ün mimaride Tanrı’ya dayalı aşk estetiğinin yerini bir gün beton ve dolar aşkına tutsak olmuşların zevksizlik estetiğinin alacağı düşünülemezdi ama olmaz olmaz demek yanlış imiş, oluyor.

***

Uçakta arkadaşlar, sordukları sorular ile içimdekileri ve zihnimden geçenleri dağıtmayı başardılar. Konuşmalar, sorular, dolananların gelip soruları içinde bulunduğum havadan beni uzaklaştırdılar. Ve uçağın piste yerleşip körüğe yanaşması ile yolculuğun birinci uçuş safhası bitmiş oldu. Büyüdüğüm şehirde, İstanbul toprağındaydım. O benim gönlümde, içinde büyüdüğüm resmi ile canlanıyor, ruhumu bir peri gibi sarıp çirkinliklerden uzaklaştırmayı başarıyordu. Beşiktaş, Nişantaşı, Teşvikiye, Maçka derken uzayıp giden yaşadığım, bir anının yer aldığı güzelim semtler, Eminönü-Köprü’den başlayıp Beşiktaş ve Üsküdar’dan itibaren uzayıp giden Boğaz iskeleleri. Her bir semtinde dolanıp durduğum dünyanın en güzel şehri, kimler sana nasıl kıydılar, betona boğdular seni.

İstanbul Atatürk Hava Limanı ve Bişkek’e Doğru Uçuş

Atatürk Hava Limanı transit salonuna geçtik. Bülent Bey’in yaptığı işlemler sayesinde valizleri Ulaanbaatar Hava Limanı’nda alacaktık. Elimiz kolumuz rahatlamış bir biçimde akşam saat 19.10 uçağına binmek üzere bekleme salonunda oturup beklemeye başladık. Bir süre oturduk, usandık, salonda aşağı yukarı yürüyerek sohbet grupları oluşturduk. Bu durum bir süre böyle devam etti. Yeniden bir yerlere oturanlar oldu. Ben de yoruldum ve yeniden uçağı bekleme salonuna, uçağa geçeceğimiz kapıya yakın oturup beklemeye başladım. Vakit yaklaştığı için arkadaşlar da kapıya yakın, benim oturduğum kısma yığılmaya başladı.

Sigara içiciler daha geç geldiler. Bir zamanlar onlar gibiydim. Nikotin zehrinin tutkunluğunu iyi biliyordum. Günde dört paket ile ağır bir sigara yolcusu idim. Çok şükür, üç yılı aşkın bir süredir kurtuldum. Nasıl oldu bilmiyorum ama oldu, nikotin tutsaklığından kurtuldum. Herkesin bırakmasını dilerim. İnsan bir süre sonra, inanın, kendini on sekiz yaş gençliğinde sahip olduğu enerji ile yüklü konuma getiriyor. Yine de sigara içenlere, ısrarcı olanlara kızmıyor, onları anlıyorum. Fakat, her birinin bırakmasını diliyorum. Kendi sağlıkları, eşleri ve çocukları için çok önemli bir işi gerçekleştirmiş olacaklarını söyleyebilirim.

Uçağı bekliyoruz. Herkes zamanı konuşarak, sohbet ederek tüketmeye çalışıyor. Zaman zaman kimilerine katılıyor, kimilerini sadece dinliyorum. Etrafın kalabalığı ve ses kirliliği duymayı zorluyor olsa da, insanlar gürültü içinde içlerini boşaltmayı ve böylece rahatlamayı seviyor, diye düşündüm.

Ötüken yolunda gerçek yolculuğun İstanbul’dan Ulaanbaatar’a doğru havalanacak uçak ile başlayacağını biliyorduk. Atatürk Hava Limanı’nda uzun bir süre oturup Bişkek’e uçuş saatini bekledik.

Uçakta koltuklarımıza yerleşip oturduğumuzda takvimler, 1 Haziran 2018, Cuma günü saat:19.10’u gösteriyor olmalıydı. Oldukça uzun bir uçuş menzilinde bulunuyorduk. Bu yüzden uçak, Bişkek’te Manas Hava Limanı’nda duracak, bizler uçağı boşaltıp dışarı, transit bekleme salonuna alınacaktık.

Uçağa bindik, koltuklarımıza yerleştik. Uçağımız biraz sonra Bişkek’e doğru uçmak üzere piste çıktı. Birkaç dakika içinde yeterli devire erişen uçak, kaptanın manivelayı kaldırması ile göğe doğru yükseldi ve bir iki dakika sonra rotasına girdi; İstanbul üzerinden Bişkek’e uçuşumuz başladı.

***

Beton yığınları arasında ezilmeye tutsak edilmiş dünyanın en muhteşem şehrini bu duruma getiren ihaneti ve buna karşın çaresizliğin yarattığı öfkeyi arkada bırakarak, kâh bulutların arasından, kâh dağların, denizlerin, ırmakların, göllerin ve çayırlıkların üzerinden uçarak Bişkek’e doğru yol alıyorduk.

Türk tarihinin önemli destansı tarih anlatılarını etrafına toplamış, kendi mücadelelerinin anlatıları içine katarak bünyesinde korumuş, zamanımıza eriştirmiş Türklüğün efsanevî Türk beyi Er Manas… Aynı zamanda anlatısında o, Türkler için bitmez tükenmez bir kültür ambarı oluşturur. Kırgız Türkleri başşehirleri Bişkek’te onun adına, Manas Hava Limanı’nı inşa etmişlerdi. Uçağımız uzun bir uçuş sürecinden sonra gece yarısına yakın buraya indi; söylendiğine göre uçak, benzin ikmali yapacaktı. Öyle de oldu.

Hepimiz transit salona alındık. Beklenilen zaman sürecinde arkadaşlarımız transit salonda, aşağı yukarı volta atıyor, etrafta bulunan dükkânlardan alış veriş yapıyor ve bu şekilde vakit geçirmeye çalışıyordu. Bir süre sonra, 2 Haziran 2018 Cumartesi gününe geçmiştik. Benzin alma işlemi çoktan aşılmış bulunuyordu ve herkes merak içinde olacakları bekliyordu.

Manas Hava Limanı için belirtilmiş bulunan bir saatlik bekleme süresi ertesi güne geçmiş, tan ağarıyor, yeni gün iyice belirgin konuma geliyordu. Bir açıklama ortaya çıkmayınca homurtular, söylenmeler de alıp başını yürüdü. Sabaha doğru Ulaanbaatar’dan gelen habere göre, Ulaanbaatar’da hava şartları uçakların inmesine imkân vermiyormuş. ‘Evdeki hesap çarşıya uymaz’ sözü için bir kanıtı yaşayarak öğrendik. Elden ne gelir, Tanrı’dan gelene söylenecek söz olmaz.

***

Tan yeri ağarmış, uykusuz kalmış insanların hava alanında ne olacağı belirsizliğini koruyordu. Bir süre sonra, uçuşun gecikmesiyle ilgili aydınlatıcı bilgi verildi: Ulaanbaatar’da kötü hava şartları nedeniyle uçaklar inemiyordu. Bu nedenle Bişkek’e bir otele gidilip kahvaltı yapılacak, öğle yemeği yenip dinlenilecek ve Ulaanbaatar’dan gelecek habere göre otelden hava limanına gelinecek. Hava şartlarının yarattığı bu duruma söylenecek bir söz olamazdı, öyle de oldu.

Bişkek’te bir otele getirilmek üzere otobüslere doluştuk. Yollardan geçip giderken geçen yıllara nispetle çevre değişimlerini anlamaya çalışıyor, otobüs penceresinden etrafı seyrediyordum. Kahvaltıyı tamamlayıp Ahmet Bican ile paylaşacağımız iki kişilik odaya çıktık. Duş aldıktan sonra şöyle bir oturup dinleneyim, sonra yatarım diye koltuğa uzanıp tv seyrederken öylece koltukta uyuyup kalmışım. Kaç saatlik bir zaman geçti bilmiyorum. Bican’ın seslenmesi ile koltuktan başımı kaldırıp “Ne oluyor?” dedim. “Ben aşağıya iniyorum, gideceğiz galiba, sen de kalk giyin gel, ben iniyorum.” dedi.

Kalktım, tıraş oldum, giyindim. Üstümü başımı düzelttim ve aşağı indim. Saat 13.00 civarındaydı. Belki de biraz geçiyordu. Öğle yemeği yeniyordu. Saat epey ilerlemiş görünüyordu. Öğle yemeği için bir şeyler alıp bir masaya iliştim. Yemeği bitirince, kalktım, pasaportumu otel resepsiyonundan aldım. Lobide arkadaşlar ile birlikte oturup sohbet ederek vakit geçirmeye çalışıyorduk. Derken hareket edilecek haberi erişti, yine otobüslere doluşup hava alanı yoluna girdik.

Bişkek’ten Ulaanbaatar’a – Ulaanbaatar’da ilk Gece ve Gündüz

Görevliler bu kez daha anlayışlı göründü. Ellerimizdeki uçuş kartları ile tekrar transit salonuna geçtik. Bir süre sonra uçağa binecektik. Tarih, 2 Haziran 2018 Cumartesi akşamı olmuştu. Uçağa bindiğimizde zaman akşamdan geceye doğru ilerlemeye başlamıştı. Havanın yaptığı cilveler böyleydi. Bişkek’ten Ulaanbaatar’a daha dört beş saatlik bir uçuş menzilimiz vardı. Tam hatırlamıyorum ama, gece sekiz dokuz arası veya daha geç bir zamanda uçağa girip koltuklarımıza yerleştik sanırım. Kısa süre içinde uçağımız Ulaanbaatar’a doğru havalandı.

Uzun bir uçuş yolu önümüzde uzanıyordu. Önümdeki ekrandan uçuş yolunu izliyordum. Kabaca çizilmiş bir yol izleği idi. Buna göre Bişkek’ten Ulaanbaatar’a giden uçuş yolu Urumçi güneyinden geçip kuzeye doğru yönelen bir uçuş yolu idi. Altayları ve Çin duvarı aşılıp kuzeye dönülüyordu. Aykırı yatan kara/ala dağları gece karanlığında anca elektronik harita izleği üzerinde görüyordum. Uçak, büyük ölçüde Türk yolcu doluydu ve hemen hepsi büyük ölçüde Ötüken yolcusu idi.

Gece karanlığında Ulaanbaatar Hava Limanı’na indiğimizde vakit gece yarısını aşmıştı.

Hava alanı dışına çıktığımızda gece yarısı bozkır soğuğu bizi selamlamakta gecikmedi. Otobüslere doğru yürürken beni yolda Bülent Gül’ün doktora öğrencisi Altan bey buldu, karşıladı, ben de kendisini Enstitü(TKAE) toplantılarından tanıyordum. Dr. Ankhbayar da birlikteydi. Sizi otele ben alıp götüreceğim, dedi. Hava oldukça ayazdı, penceresi açık arabaya binmek dışarıda durmaktan iyi idi. Arkadaşlar da gelip arabaya bindi. Sonunda hep birlikte yola koyulduk, otellerimize gittik ve yerleştik.

***

Haziranın üçüncü gününe girmiştik, 3 Haziran 2018’e, Pazar gününe giriyorduk, otelde odama çıktığımda sabah saat 01.30 idi; birkaç saat sonra kalkılacak, giyinilecek, kahvaltı edilecek ve açılışa gidilecekti. Odama yerleşip üst başı değişip rahatlamak işine giriştim.

***

Tabii kalacağım otel odasına girip elbise ve giyim çantamı ilgili sehpa üzerine koyup doğal olarak önce onu açmak istedim. Üstümdeki yol giyimleri duş alıp rahatlayarak değiştirmek istiyordum. Ama çantam, bana bir sürpriz hazırlamış. Ne kadar uğraşmış isem de, bir türlü açılmıyordu. Çantaya konmuş tüm şifre olasılıklarını denedim, yine açılmadı; ne yol denedim ise şifreli çantanın açılması mümkün olmadı. Resepsiyonu aradım, durumu söyledim, yardım istedim. Genç bir arkadaş geldi; o da dediğim şifreleri denedi. Hiç biri işe yaramayınca tornavida ile sorunu çözdü. Bu tekniği anlamıştım. Bavulun kilidinin işlemezlik durumunda benim ne yapacağım böylece anlaşılırlık kazanmıştı; bu teknik işe yarıyordu. Tabii vakit de bir hayli ilerlemişti.

Sabah 6.30’da kaldırılmam için resepsiyona not bıraktım. Belirttiğim saatte telefonu çaldırdılar, kalktım, tıraş oldum, giyindim, tv seyrettim. Sonra kalkıp aşağıya, kahvaltı salonuna indim. Arkadaşların önemli bir kısmı çoktan kahvaltıya inmişti. Kahvaltıyı takiben kongrenin yapılacağı Moğol Milli Devlet Üniversitesi’ne gitmek üzere otobüslerdeki yerlerimizi aldık.

***

Bugün açılış var. Açılış oturumu ve bildiriler sunulacak, yoğunlaştırılmış bir program ile görev tamamlanacaktı; öyle de oldu. Kayıtlar yapıldı, katılımcılar ardından açılışın yapılacağı büyük salona alındı. Protokol düzeni, konuşma yapacaklara göre biçimlendirilmiş idi. Katılımcılar da buldukları yerlere oturdu. Açılışta her iki tarafın konuşmacıları, duruma ve konuya uygun nutuk irad eylediler. Türk ve Moğol işbirliğinden ve çalışmaların geliştirilmesinden söz ettiler. Doğru ve yerinde sözler edildi.

Doğrusu, iki toplum arasındaki her türlü ilişkilerin güçlenmesi, kültürel ilişkilerin geliştirilmesi önemlidir ve her iki tarafın her bağlamda çıkarınadır. Türkler ve Moğollar birbirlerinin amca çocuklarıdır. İlişkilerin bu bağlamda geliştirilip güçlendirilmesi gerekir. Her iki taraf bu gelişmeleri zedeleyici tutum ve davranışlara hiçbir biçimde izin vermemelidir. Ötüken, amca çocukları Moğollar ve Türkler için müşterek ‘ıduk’<mukaddes> bir yerdir. Türk ve Moğol imparatorlukları ‘ortu’ ve ‘orda’ adlarını taşıyan kağan otağları Ötüken, Karabalgasun ve Karakorum’da yer alır. Buraları yine, Orhon, Selenge ve Tola ırmakları tarafından süslenir. Açılış konuşmalarının ağırlıklı teması da belirttiğim çerçeve içindedir.

Açılış, geleceği kapsayıcı güzel sözler ile kapandı. Salondan çıkınca, birkaç kat aşağı inildi.

***

Toplantı yerinden aşağıya, yarı koridor salona indiğimizde, orta yerde yiyecek ve içecekler, koridor salonunun duvarlarında ise estempajlardan düzenlenmiş bir sergi vardı. Türklerin geniş ve çeşitlilik gösteren Ötüken coğrafyası üzerinde yer alan muhtelif taşlara ve kayalara bıraktığı izler, damgalar ve resimlerden alınmış bir estempaj sergisi düzenlenmişti. Sergi, Moğolların büyük âlimlerinden Prof. Dr. Battulga tarafından hazırlanmıştı. Takdire şayan bu çalışma Türk kültür tarihi açısından sayısız belgeyi bir araya getiren çok değerli bir koleksiyon idi. Ben kendisi ile 2004 yılında Ötüken’e ilk gidişim sırasında tanışmıştım. Moğolistan coğrafyasında her yazılı, damgalı veya resimli taşın ve kayanın yüzeylerinde kadimden her ne kalmış ise, her ne var ise, onları en iyi bilenlerden, her birinin estempajlarını alıp zengin bir koleksiyon vücuda getirmiş bir âlim idi. Bu zengin koleksiyonun fotoğraflarını, kendisini 2004 yılında üniversitesinde ziyaret ettiğimizde bize göstermişlerdi.

Öğle yemeği, Türk kültür tarihini ilgilendiren gerçekten özen ile hazırlanmış estampaj ziyafeti/sergisi, tarih ve göz şöleni ile başladı ve bu arada, salonun duvarlarında yer alan bu estempajlar sergisi gezilirken de, o arada, Türk usulü ayaküstü yeme ihtiyaçları giderildi. Her iki işin bir arada olması iki yönlü yararlı oldu. Estampajları görüp incelemek ve zamandan tasarruf etmek olanağı yaratılmış oldu. Samimiyetle söyleyeyim, bu sergili yemek arası, toplantıya katılan bildiri sahiplerine çok yararlı oldu, bunların üzerinde birbirleriyle konuşma fırsatı buldular. Battulga hocaya teşekkürler.

***

Öğleden sonra, kısa bir açılış oturumu yapılabildi. Konuşmacılar arasında ben de vardım. Ben doğrusu bildiride olmayan ama söylenmesi icap eder, diye ‘Bodun Yiri, Bodun İli’ dediğim Ötüken coğrafyasının ve Orhon ile Selenge’nin çevrelediği bu ‘ıduk’ yerlerin kadim Türk ve Moğol İmparatorluklarına ev sahipliği yaptığına vurgu yapıp sözlerimi bitirdim. Bütün konuşmacılara da, aynı biçimde çok kısa süreler verilmişti. Zira muhtelif salonlarda bildiri oturumları başlayacaktı ve hepimiz bir oturuma koşturma durumundaydık. Öyle de oldu.

Bildirilerin tamamı önceden basılmış olduğundan dolayı zaman darlığı sorunu çözülmüş oluyordu. Bildirilerin tamamı sunuldu, program bittiğinde akşam olmuştu. Bilimsel bağlam içinde yer alan işlevler ve eylemler bitmişti. Gez, gör, öğren: çevremizi ve kültür dokusunu öğrenme safhasına geçilmişti.

***

Organizasyonun düzgün işlemesi bakımından Ankhbayar ve Şaban Doğan, olağanüstü bir çaba gösteriyordu ve hepsi herkes tarafından büyük takdir topluyordu. En büyük yardımcıları ve sıkıştıklarında yardımlarına koşan Bülent Gül ve onun yıllar önceden Moğol Milli Devlet Üniversitesi’nde yetiştirmiş olduğu öğrencileriydi. Prof. Dr. Battulga, değerli bir hoca olmanın yanı sıra, Moğol misafirperverliğini gösteren iyi yetişmiş, alçak gönüllü bir Moğol insanı temsilcisiydi. Türk ve Moğol tarafı yetkilileri bizleri, kongre üyelerini memnun etme yolunda tüm olanakları harekete geçiriyorlardı. Kongre katılımcıları için, gez, gör, öğren programını da güzel düzenlemişlerdi.

***

İlk önce başşehir Ulaanbaatar içinde otobüs ile dolaşıldı, sonra tarih müzesi gezildi. Türk ve Moğol kültürünün bu coğrafya üzerinde bıraktığı arkeolojik buluntular burada sergileniyordu. Bozkır hayatına özgü ne var ise, müşterek idi. Kimin kimden ne, neyi, niçin aldığı, ödünçlediği tartışma konusu olamazdı. Amca çocukları bir evin içinde büyüyerek çoğalıp geniş Avrasya coğrafyası üzerine yayılarak bin yıllar boyu kendi düzenlerinde ömür sürmüşlerdi.

Akşamüstü, Büyükelçimiz ve eşinin ev sahipliğinde Elçilik binamızda ağırlandık. Büyükelçinin şahsında aydın, bilgili, kültür birikimi olan ve bulunduğu çevreye duyarlı bir aydın izlenimi edindik.

Elçilik yemeğinden sonra Moğol milli kültürüne özgü türküler, danslar, şaman gösterisi ile süslü nefis bir geceyi bitirirken, gösteri topluluğu bize bir de sürpriz hazırlamışlar, Türkiye türkülerinden repertuvarlarına ekledikleri bir parçayı çalıp bizlere armağan etmişlerdi. Böylece, gece bitmeden önce muhteşem bir Moğol kültürü ziyafeti ve Türkiye’den esintiler dinlemiş ve yaşamış olduk.

***

Ertesi gün, 4 Haziran 2018 Salı günü idi. Bilge Toŋuq Oq [= bilge Tonyukuk] anıt taşlarının bulunduğu ve aynı adlı ölümsüz taş kitabını yazıp arkada bırakanın yaşadığı yere çıktık. İlk geldiğim 2004 yılında gözüme ilk çarpan şey, buranın tabii bir kale gibi, bir korugan gibi duruşuydu. Böyle bir yeri yurtluk olarak kendine savaş sanatından çok iyi anlayan biri seçebilirdi ve öyle olmuş. Kayıtlara giren sözleri de, onun, herkese karşı <dost ve düşman güçler dâhil> kendini emniyete alacak biçimde, saldırı ve savunma özelliklerine sahip bir yerde konumlandırması elbette şaşırtıcı olamazdı. Üçüncü gelişimde de, çevreyi ve onu çevreleyen topografyayı gözlemlediğimde ilk tespitimdekinden farklı bir sonuca vardığım söylenemez. Aksine, bu gelişimde de ilk tespitlerimde de gördüğüm tabiat dokusu, vurgulanan çerçevedeki düşüncelerimi pekiştirmiştir.

Bilge Toŋuq Oq’un seçmiş olduğu yerleşim alanı bugün, Moğolistan’ın Nalayh adlı kasabasının sınırları içinde bulunuyordu. Tola ırmağını bir köprü ile aşarak oraya vardık. Yolları güzelce yapılmıştı. Eski yıllara nispetle epey değişiklikler vardı. Çevreye bakıldığında Bilge Toŋuq Oq’un kendine oldukça stratejik bir yerleşim alanı seçmiş olduğu anlaşılıyordu.

Türk tarihinin ve tarih yazıcılığının en önemli şahsiyetlerinden biri olan bu ulu kişinin adı genel olarak okunuşu ve söylenişi ‘Bilge Tonyukuk’ biçimindedir. Ben ise bu adın, Bilge Toŋuq Oq diye okunmasından yanayım ve bunun daha doğru bir okunuş olduğu kanısındayım.

Dönüşte Altan beyin sürdüğü araba ile yola girdik. Yolda dere tepe düz giderken bozkırda olağanüstü büyük gümüşî renkte bir ata bindirilip üzerinde Cengiz Han’ın yer aldığı heykel müzenin bulunduğu yere geldik. Bir süre ben, Bülent Gül, Ferruh Ağca, Ankhbayar ve Altan burada müzeyi gezdik. Ardından öğle yemeği yenecek yere vardık. Burası da yine topak evler ile düzenlenmiş bir dinlenme yeri idi. Arkada atların bulunduğu çitlerle çevrili bir ağıl vardı. Güzel bir lokantası vardı. Öğle yemeğini gezi katılımcıları burada yiyecekti. Mustafa Aksoy ile burada tarifine uygun bir video çekimi gerçekleşti.

Müzeden sonra kimi arkadaşlar şehre dağılıp çevreyi tanıma faaliyetini sürdürdüler. Akşamı yine bir Türk lokantasında<Ankara> geç akşam yemeği ile bitirdik.

***

Ertesi gün, çevreyi tanıyalım programının en güzeli başladı. Sabah yola çıkıldı. Altan beyin sürdüğü bir arabada idik, diğer otobüslerden ayrı gidiyorduk. Sebep şuydu: Organizasyonun önemli görevlisi Ankhbayar, güzergâh üzerinde bulunan çeşitli yerlerde kimi kişiler ile önceden görüşme durumundaymış ve bu yüzden Ötüken’e giderken bir kişilik yeri bana ikram etmişler. Gobi çölü kenarında otobüsleri yakaladık. Mustafa Aksoy, at üzerinde görüntü vermemi istedi. Ata bindim, doğrusu adam gibi bir at değildi, çölün kenarında resimlik bir uyuz at idi. Ancak, biz yine ata adam gibi bindik, yuları tuttuk, düşmeden yine yere indik.

Arabamızla yol devam ettik. Önce Ötüken Türk müzesine doğru yola çıktık. Altan Bey ile birlikte kafileden yine ayrılıp onun bulunduğu düzlüğü tepeden seyreden dağa çıktık, nostaljik olarak yeniden bu tepede resim çektik. Müzeye vardık. Burada heyecan, cezbe ve istiğrak halini almıştı. Müzenin içi, uğultusuyla, tıpkı arı kovanını andırıyordu. Resimler çekiliyor, videolar alınıyordu. Mustafa Aksoy’un çekimlerine uydum yine. Epey bir zaman sonra Erdene Zue, Budist tapınaklarının bulunduğu yere varıldı. Akşamın gelmekte olduğuna, havanın soğuğa çevirmesine kimsenin aldırdığı yoktu. Herkes bir şeyleri arıyor, bilinmez heyecanların yatıştırılmasına çabalıyordu.

Hava kapanmak üzere idi, bulutlar akıp geliyordu. Yola düştük. Karakorum’dan Orhon ırmağı kıyısında kurulmuş Anar topak evler yerleşkesine akşamüstü indik. Topak evlere nasıl yerleşileceği önceden belirtilmişti. Benim kalacağım topak evde benim ile birlikte Ahmet Bican Ercilasun ve Tuncer Gülensoy kalacaktık. Topak eve girdiğimizde bulutlar gözyaşlarını bulunduğumuz düzlüğe, tarihimizi omuzlarında taşıyan Orhon ırmağına ve Selenge üzerine döküyordu. Ben bu yağmuru, Ötüken’e gelişimize göğün sevinç gözyaşları diye yormak istedim. Topak evler, ilk ve ikinci geldiğim zamanlara göre çok değişmişti. Toprak zemine muşamba döşenmişti. Topak evin boyutları küçülmüştü. Soba da ince saçtan yapılmıştı. Ahmet ve Tuncer, akşam yemeğine kadar soğuk çadırda yatağa girip dinlenmeyi tercih etti. Sobayı yakmak için sobanın yanında odun ve tutuşturacak çıra benzeri bir şey yoktu. Topak evin içi soğuktu. Dışarıda yağmur yağıyordu. Odun ve yakacak birini, görevliyi bulmak üzere yerimden kalktım, kapıya doğru yürüdüm. Kapı, çocuklara göre düzenlenmiş, eski boyutları dışına çıkarılmıştı. Fark etmedim, üst eşiğe başımı çarptım. Allah’tan başımda kep olduğu için ucuz atlattım. Tuncer hikâyesine bu soba yakma ve başımı çarpma olayını yazacağını söyledi. Ahmet Bican da onu kışkırtacak ve hikâyesine ekleyeceği yeni sahneler ekliyordu. Çıktım, bir görevliyi aradım. Aradığımı buldum. Odunlarla geldi, sobayı yaktı, ısındık. Ardından kucak kucak odun getirip yandaki tenekeye yığdı ve gitti. Dışarıda yağmur yağıyor, topak evin keçesini döverken sihirli nağmelerini bizlere dinletiyordu.

Bir süre sonra üç boğlu<üç bavlı, üç bölmeli> bir bütünlük içinde ortaya çıkan yemek salonuna kahvaltı için çağrıldık. Buranın bir bölümü <boğ’u> mutfak olarak kullanılmaktaydı. Oturma masalarının bulunduğu yerde Cengiz Han’ın heykeli yer alıyordu. Uzak yerden gelen amca çocuklarına hoş geldiniz der gibi bir duruşu vardı.

Akşam yemeğini yedik. O sırada yağmur da araladı. Evlerin arasında, Orhon kıyılarına doğru yürüyüşler, birbirleriyle konuşup sohbet eden, birbirlerine ilk izlenimlerini anlattığını sandığım gruplar dolanıyordu. Bir süre kimilerine katılıp geçmiş gelişleri anma adına ıduk ormanların bulunduğu dağları, ırmağın akışını, ortasında tek başına duran ağacı düşündüm. Acaba bu ağaç, kökleri arasında oturan kızı, Kök’ün, Dağın, Denizin anaları Oğuz Han’ın ikinci eşini bağrında barındıran ağaç mı ola, dedim. Irmağın suları vakur, ağırbaşlı akışıyla acaba taşıdığı tarih yükünün farkında mıydı? Acaba bir süre sonra kendi başına bıraktığımızda, ruhunda ne tür dalgalanmalar olacaktı? Yoksa kendi başına yaşamanın hüznü mü içini dolduracaktı, bilmiyorum. Orhon’un akışının yüreğimin akışıyla aynı duyuşlar, aynı sancılar içinde kıvrandığını hissettim ama onları ne o ne ben açıklayabiliyordum. Ötüken yerinde, ıduk yurt toprağında böyle bir günü yaşıyordum.

Topak eve döndüğümde ateş çoktan sönmüş, Tuncer ile Ahmet onu yakmak yerine yorgan altına çekilmeyi hüner saymışlardı. Hepsinden kâğıt ve kibrit isteyerek sobayı yakma konusunda desteklerini(!) sağlıyordum. Çok uğraştıktan sonra sobayı yakmayı, odunları tutuşturmayı başardım. Böylece sıcak bir otağda uyumak fırsatı yakalamış olduk.

***

Ertesi sabah hava açmıştı. Kahvaltıya aynı otağ eve gittik, oturduk ve kahvaltımızı yaptık. Etrafa savrulan arkadaşlar, tepelere çıkıyor, Orhon kıyılarında dolanıyor, ırmak boyu geziniyor. Buralarda yine eksik olmasın Mustafa Aksoy, belge olsun diye kimi çekimler yaptı.

Bugün öğlene doğru Karabalgasun’a kağanlığın ikinci ‘ortu’sunun bulunduğu yere gidilecekti. Geceden yağmur yağmış idi, yerler çamur olmalıydı. Ben, Tuncer, Bican yine Altan beyin sürdüğü araba ile kafileden ayrılıp Ulaanbaatar’a doğru yola girdik.

Bir süre şehirde dolaştıktan sonra Altan bey bizi kaldığımız otele getirdi. Vedalaştık. Otelde odalarımıza geçtik. Akşam yemeği için daha önce götürülmüş olduğumuz Ankara lokantasına gittik. Oldukça geç bir saat idi. Sabah erken kalkılacağı, kahvaltıdan sonra erkenden hava alanına gidileceği söylendi.

***

Perşembe sabah erkence kalktık. Giyindik, çantalarımız ile aşağı indik. Kahvaltı yaparken Şaban Doğan harika bir sürpriz ile bizleri yola salmağı kararlaştırmış. İlkyaz kımızı, taze, harika bir kımız şöleni yaptı. Yola çıkacağımız için yeterince içemedik ama, tattık, çok iyi oldu, çok teşekkürler.

Kahvaltıdan sonra otobüslerdeki yerlerimizi aldık. Ulaanbaatar sokaklarını dolanarak, zaman zaman karşılaştığımız beton yığınlarına bakıp acı acı tebessüm ederek “betonlaşma demek buraya da sirayet etti” dediğimi hatırlıyorum.

Sabahın erken bir vaktinde hava alanına vardık. Aynı güzergâhı, bu kez Ulaanbaatar-Bişkek-İstanbul-Ankara biçiminde kat edecektik. Öyle de oldu. İçim rahattı, Ötüken üçlemesi başarı ile tamamlanmıştı. Perşembenin Cuma ile düğümlendiği gece Ankara’da evde idim. Kadim yurttan yeni yurda gelmiştim. Ama biliyordum ki o kutlu göğün altında Orhon, Selenge ve Tola ırmakları Ötüken yerinde tarihimizin yükünü ebediyete taşıma işlevini sürdürmekteydi.

Ötüken üçlemesinin en kutlusu ise üç katı olanıdır. Çünkü, ıduk kök (gök), dokuz kat; ıduk yir sub, yani yerler ise yedi kattır. Dokuzlamayı kim istemez ki! Elbette Tanrı bağışlarsa…

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları