PKK, psikolojik harb ve faili meçhuller – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______04.02.2018_______

PKK, psikolojik harb ve faili meçhuller

Alican Türk

Sosyolog Albay Alican Türk PKK’yı, Öcalan’ı birinci elden, psikolojik harp uzmanı kimliğiyle anlatıyor. Örgütün stratejisi, psikolojisi, yapısı, propaganda yeteneği ve yöntemi bilinmeden terör anlaşılamaz. Alican Albay’ın Millî Düşünce Merkezi Bilgi Şöleni konuşmasını Ümit Çalışkan deşifre etti.

“Faili meçhul”, yapanı bilinmeyen demektir. Faili meçhul kavramı zaman içerisinde biraz daha değişti. Siyasi güdülerle işlenmiş cinayetler faili meçhul olarak tanımlanmaya başladı. Bir zaman sonra yine anlamı değişti. Bu sefer devletin derin uzantılarına bağlı güçlerce işlenmiş cinayetler olarak anılmaya başladı. Böyle bir algı oluşturuldu. Faili meçhul cinayetler,1984-2000 arasında yaşanmış, birileri tarafından öldürülen ama kim olduğu bilinmeyen cinayetlerdir.

Bunun dört temel müsebbibi var: 1- Faili meçhul olarak tanımlanan cinayetlerin büyük bir çoğunluğu PKK terör örgütü tarafından işlenmiştir. 2- Bu öldürenlerin içinde polis, asker, korucu olanlar da vardır. 3- PKK-Hizbullah, PKK-TİKKO gibi örgütler arası çatışmada öldürülenler vardır. 4- Asılsız, yani propaganda amacı ile çıkartılan cinayet söylentileri vardır.

 Silahlı kuvvetlerin içinde çeşitli birliklerde görev yaptıktan sonra geçen yıl emekli oldum. Sosyoloji mezunuyum askeri öğrenci olarak okudum. Bir avantajım anne tarafım Güneydoğulu (Diyarbakırlı) o bölgeyi sivil olarak da biliyorum. Bir taraftan da Silahlı kuvvetler içinde kritik birliklerde görev yaptım o vesileyle de gezdim dolaştım. Bu arada aslında bir taraftan da Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesinde Yüksek Lisans öğrencisi idim. Yüksek Lisans tezim için bir çalışmaya giriştim. Ama girişince dallandı, budaklandı. Konu iletişimin dışına çıktı. Terör üzerine düşünüyordum. Öyle olunca bunu kitaba dönüştürmeye karar verdim. Bu konuda çok az bilinen şeyler var ya da yanlış bilinen çok daha fazla konular var. Bilerek söylenmeyenler var. Bilmeden yanlış söylenenler var. Umarım faydalı olur.

Faili meçhul nedir?

Peki, neden böyle bir kitap çünkü toplum bu konuda yeterince bilgi sahibi değil. Benim öncelikli hedef kitlemde şu an Doğu-Güneydoğu Anadolu’da görev yapan kamu görevlileri vardır. Bu kamu görevlileri o bölgede 30 sene evvel ne yaşandığını bilmiyor. Bilim çevreleri oturdukları masadan birçok şeyi söylüyorlar ya da bu terörle ilgili çalışan alan uzmanlarına bir katkım olur mu diye düşündüm. Orada yaşananlar bilinmiyor, PKK terör örgütü bilinmiyor. Bilerek ya da bilmeyerek topluma yanlış bilgi veriliyor.

“Faili meçhul”, yapanı bilinmeyen demektir. Faili meçhul kavramı zaman içerisinde biraz daha değişti. Siyasi güdülerle işlenmiş cinayetler faili meçhul olarak tanımlanmaya başladı. Bir zaman sonra yine anlamı değişti. Bu sefer devletin derin uzantılarına bağlı güçlerce işlenmiş cinayetler olarak anılmaya başladı. Böyle bir algı oluşturuldu. Bununla ilgili çeşitli iddialar var. Ümit Özdağ hocamız diyor ki “Evet faili meçhuller var bunlar 800 civarında, bunların bir kısmının cesetlerine ulaşılmış ve örgüt tarafından öldürülmediği belli olanlar, 250 civarı da kayıp ve nerede olduğu bilinmiyor.” Fikri Sağlar ise “17.500” faili meçhul cinayetin olduğunu söylüyor. Emekli bir Koramiralimiz Atilla Kıyar “Faili meçhuller devlet politikasıdır” diye tanımladı. Şimdi ben bunlara itiraz ediyorum. Faili meçhul cinayetler bir olgu olarak var. 1984-2000 arasında yaşanmış, birileri tarafından öldürülen ama kim olduğu bilinmeyen cinayetlerdir. Bu bir olgu.

PKK ve faili meçhul

Bunun dört temel müsebbibi var: 1- Faili meçhul olarak tanımlanan cinayetlerin büyük bir çoğunluğu PKK terör örgütü tarafından işlenmiştir. 2- Bu öldürenlerin içinde polis, asker, korucu olanlar da var, bunu da inkâr edemeyiz. 3- Örgütler arası çatışmada öldürülenler var. PKK-Hizbullah, PKK-TİKKO. 4- Asılsız, propaganda amacı ile çıkartılan cinayetler var, aslında hiç öyle bir olay yok. Örneğin ortaya bir isim atılıyor ama bakıyorsunuz böyle bir isim yok, tamamen propaganda amacı ile ortaya atılmış. “17.500” kesinlikle böyle bir rakam olamaz. Çünkü biz 42.000 insanımızı kaybettik diyoruz. Kim var bunların içinde: Güvenlik görevlileri, sivil halk ve orada ölen gençler. “17.500” neredeyse bunların yüzde 45’i yapar. Devlet politikası olmamıştır, değildir kesinlikle. Devletin içerisinden belki birileri var bu işi yapan. Gerekçelerini biraz sonra saymaya çalışacağım ama bir devlet politikası değildir.

Yine faili meçhul cinayetler, bölgenin karakterini, genel yapısını, toplumsal yapısını, halkın algılarını bilmeden; PKK’nın yapısını, propaganda yeteneğini yöntemini, Abdullah Öcalan’ın kişiliğini, psikolojik ruh halini bilmeden anlaşılamaz.  O dönemin kendine has bazı özellikleri bilinmeden bu faili meçhul cinayetler anlaşılamaz. O terör eylemleri bilinmeden anlaşılamaz. Güvenlik güçlerinin içinde bulunduğu ortam, şartları, yapısı ve psikolojik durumu bilinmeden anlaşılamaz. Bunlara girmeden bir şey söyleniyorsa yalandır, yanlıştır, çarpıtmadır, yanlıdır.

Terör örgütünin cinayet geçmişi

Şimdi bir hafızalarımızı yoklayalım son 20-25-30 sene içerisinde ne oldu, hızla bunlara bir göz atalım. PKK, 1973-1974 Çubuk toplantısı ile kuruldu denilir, kuruluşu 1978 Kasım’dır. Kuruluşunu 1979 Temmuz’unda Öcalan yurt dışına gittikten sonra duyurmuştur. Malum 1984 Eruh-Şemdinli baskınları o lanetli olaylar, günler ve arkasından ilk toplu katliam 8 Kasım’da Şırnak Karageçit köyünde 4’ü çocuk 5’i kadın 9 vatandaşımızı kaybettik. O ilk katliam ortaya çıktığı zaman “bu bir devleti komplosudur” gibi algılar yaratılmaya çalışıldı. Örgütün “Bağımsızlık” diye çıkarttığı bir dergi var. Bu dergide “Sömürgeci kontr-gerilla grupları tarafından masum 4’ü çocuk 5’i kadın 9 insanın katledilmesi” olarak tanımlanmış. Hatta daha farklı bir şey daha söyleyeyim, o Eruh-Şemdinli baskınları bile bazı kaynaklarda “devletin bir komplosu” olarak tanıtılır. 1984’te 4-5 aylık süre zarfında 24 şehit verdik, 43 vatandaşımızı da kaybettik. 1985’te “geçici köy koruculuğu” sistemine başladık. Karakol baskınları var. 1985’te 58 şehit verdik, 141 vatandaşımızı kaybettik. 1986’da yine karakol baskınları var. PKK, kendi içerisinde bazen konferans bazen kongre dediği toplantılar yapıyor. Buralarda kararlar alıyor. Aldığı kararlarda mesela diyor ki “Legal partilere, sendikalara, derneklere sızılması girilmesi, kurtarılmış bölgeler oluşturulması, zorunlu askerlik yasası (bunun için gençleri kaçırdılar), geçici köy koruculuğunun kaldırılması (koruculara aman verilmemesi)” 1986’de 51 şehit, 136 vatandaşımızı kaybettik. 1987, en ağır köy baskınlarının katliamlarının yaşandığı yıldır. Burada 30 civarında kadın-çoluk-çocuğun katledildiği olayları yaşadık.  Bunlar arasında: Yuvalı’da, Taşdelen’de, Peçenek’te, Milan’da katliamı işleyen teröristlerin üzerinde asker üniformaları vardı. Eylemlere o şekilde gidiyorlardı. Pınarcık katliamı “Berfedan” dergisinde “Koruculara karşı girişilen bir dizi soylu eylemin doruğu” olarak tanımlandı. Pınarcık’ta 30 kadın ve çocuğumuz katledildi. 1987’nin bir başka özelliği OHAL Bölge Valiliği oluşturuldu ve Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Korgeneral seviyesinde kuruldu. 1987’de 88 şehit, 137 vatandaşımızı kaybettik.  1988’de kamu personellerimize yönelik saldırılar başladı. 4 öğretmenimizi ve 1’de eşini kaybettik. 1988’de 54 şehit 109 vatandaşımızı kaybettik. 1989’da örgüt kaynaklarında “Sate” baskını olarak geçen İkiyaka Köyü katliamında 28 insanımızı kaybettik.

1989’da KOMA-GEL diye bir birim oluştu, halk komiteleri. Bunlar o dönem kırsaldaki vatandaş ve asker, polise yönelik provokatif bir takım eylemler düzenlemek üzerine kurulmuş küçük birimlerdi. 1989’da 153 şehit, 178 vatandaşımızı kaybettik. 1990’da Cizre, Nusaybin baskınları ile kırlardan şehirlere geçme yaşandı, Nevruzla birlikte buna yöneldiler. Yine öğretmen katliamları oldu, PKK kongresini düzenledi, 4. Kongre diye burada da “açlık grevleri, kontak kapatma eylemleri, kepenk indirme eylemleri, 15 Ağustos, 21 Mart, 1 Mayıs’ın bayram olarak kutlanması, çatışmada ölenlerin törenler ile gömülmesi” kararları alındı ve uygulanmaya başladı. 1990’da ilk defa Batı’da da tanınmış kişilere yönelik eylemler uygulanmaya başladı. Muammer Aksoy, gazeteci Çetin Emeç, Turan Dursun, Hiram Abas, Bahriye Üçok gibi kişilere 1990’dan itibaren bu olaylar başladı. 1990’da 61 şehit verdik, 204 vatandaşımızı kaybettik.

1991 önemli yıllardan bir tanesi: Amerika’nın Irak’a müdahalesi. Irak’a müdahalesi ile birlikte 36. Paralelin kuzeyini yani bugün Kuzey Irak bölgesinin Irak devletinin elinden çıkarılma olayına gidildi biz de ne yazık ki bunu onayladık. Solhan’da Kaymakamımızı, Cumhuriyet Savcımızı şehit ettiler. O dönemde faili meçhul olarak ortaya çıkanlardan bir tanesi önemli biri Vedat Aydın Diyarbakır HEP il başkanıydı. Öldürülmesi örgütün çok işine gelen eylemlerden bir tanesiydi. Batı’da da Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Hulusi Sayın şehit edildi. Ondan sonra gelen İsmail Sevin şehit edildi. Orgeneral Adnan Ersöz şehit edildi. Tümgeneral Memduh Ünütürk şehit edildi. Adana Jandarma il Komutanı Temel Cingöz şehit edildi. O yılda önemli olan 2 olay: 1.’si 20 Ekim seçimlerinde HEP’den insanlar Meclis’e girdi. 2.’si Hizbullah ortaya çıktı. 1991’de 244 şehit verdik, 233 vatandaşımızı kaybettik.

Katliamlar

1992’de Batman, Şırnak, Uludere, Diyarbakır, Bingöl, Tunceli’deki katliamlar. Diyarbakır Yolaç köyündeki katliam önemlidir. 1992’de Şemdinli bölgesinde 3 karakolumuz basıldı 100 civarında insanımızı kaybettik. Bunun üzerine Irak’a büyük bir operasyon düzenlendi, oldukça önemli 4.000 civarında PKK’lı etkisiz hale getirildi. Yüz binlerce mermi vs. yakalandı. Aynı yıl CMUK’ta önemli bir değişiklik yapıldı: “İşkence ile alınan ifadelerin Savcılar tarafından kabul edilmemesi ve her savunma yapana avukat bulunması”. Musa Anter (örgütün Musa Amcası) öldürüldü. Batı’da emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacı öldürüldü. Dehşet verici bir artış var şehit sayısında 1992’de 629 şehit 800 vatandaşımızı kaybettik. Şimdi deniyor ki 1992-1993-1994-1995 bu dönemlerde faili meçhuller arttı, ancak şehitlerimiz ve öldürülen vatandaşlarımızın sayısı 2-3 katına çıktı.

1993 çok önemli yıllardan bir tanesi. Kayapınar, Daltepe, Kalkancık bunlar bir gecede işlenmiş katliamlar. Bu bir gecede bu ülkenin toprağa verdiği insan sayısı: 73. Bu rakamlar 8 ve daha fazla insanın katledildiği olaylar, onun üzerindeki olayları almadım. Çünkü onlar, yüzlerce sığacak gibi değil. 1993’de olaylar devam etti. Savaş Buldan (örgütün aşiret liderlerinden biri, uyuşturucu ticareti yaptığı söyleniyor) öldürüldü. DEP milletvekili Mehmet Sincar Batman’da öldürüldü. Batı’da ise Uğur Mumcu, emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever öldürüldü. Öldürenler bulunamadı. Bazı kişiler, Eşref Bitlis’i ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı da “devlet öldürdü” deyip faili meçhul göstermeye çalışmıştır. Diyarbakır’da Jandarma Bölge Komutanı Bahtiyar Aydın şehit edildi, o bölgede ilk defa General seviyesinde birini kaybettik. 1993 yılı 715 şehit, 1479 vatandaşımızı kaybettik. 2 yıl içinde kaybettiğimiz insan sayısı 2.000’in üzerindedir.

1994 katliamlarla geçti yine. Behçet Cantürk var yine o bölgede hem aşiret liderlerinden birisi aynı zamanda uyuşturucu ve silah kaçakçısı. Tunceli il Jandarma Komutanı Albay Kazım Çillioğlu şehit edildi. Şehit sayısında en yüksek tepe noktası: 1145 şehit vermişiz. 1000 civarında vatandaşımızı kaybetmişiz.

Alan hâkimiyeti: PKK 2003’te bitmeye yakın

Silahlı kuvvetler yeni bir konsept geliştiriyor: Alan hakimiyeti. Artık karakolda oturma vakti değil, bu iş böyle olmayacak diyor. Alan hakimiyetine geçtikten sonra şehit sayısı aşağı iner. 1995’de 800’e yakın şehidimiz var. Mardin il Jandarma Alay Komutanı Rıdvan Özden öldürüldü. PKK terör örgütü 50.000 kişilik halk ordusu kurulması kararı aldı. Yapabilir miydi? O günkü koşullarda olabilirdi. 1996’da örgüt ilk defa intihar katliamlarına başlıyor. Zeynep Kınacı bunlardan biridir. Şehit sayımızı 608; vatandaşlarımızdan kaybettiğimiz 170. 1997’de Karadeniz’e açılmaya çalıştı, Tokat-Ordu taraflarına gitti. 1997’de 518 şehit, 158 vatandaşımızı kaybettik. 1998 artık sona yaklaşılan dönemler. Şemdin Sakık, örgütün 2 numaralı adamı yakalanıyor. Öcalan 19 yıl kaldığı Suriye’den çıkmak zorunda kalıyor. Ancak şehit sayımız 383. 1999’da Öcalan yakalanıp Türkiye’ye getiriliyor. Aynı yıl Kışlalı suikastı var, 236 şehit. Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve Hablemitoğlu cinayetleri söylenebilir. 2007 ile birlikte karakol baskınları başlıyor. 2002 yılı en düşük şehit sayımız 7 kaybettiğimiz insan sayımız 7. Düşünün 1994’lerde 2200’lerden 14’lere kadar düştü. 2003’ten itibaren bu sayı tekrar arttı.

Ya şimdi…

Şimdi gazetelerden yakın zamanda yaşananları göstereceğim: “Kanlı Nevruzlar, 30 şehit, Öğretmen katledildi”. “Cami’de PKK katliamı”: Diyarbakır Silvan’da Yolaç Köyü bu köy, Hizbullah köyü olarak bilinen bir köy bu olaydan sonra orada ben kendim gördüğüm için söylüyorum, orada bir Hizbullah Şehitliği oluşturulmuştu. Şimdi birkaç örnek daha vereceğim. Affınıza sığınıyorum, özür diliyorum ama göstermem lazım. Bakın sadece rakamları saydık, 2.000 kişi 3.000 kişi diye ya dilden kolay çıkıyor ama bazı şeyleri görünce ama farklı oluyor, bu analar ağlıyor neden ağlıyorlar? Yorumsuz, sadece görülsün; küçük bebekler, öldürülen çocuklar, dedeler, yaşlılar, dedesi-torunu belki. 75-80 yaşında belki bir kadın, yanmış cesetler-bedenler.  Yine duvar dibinde kıvrılıp kalmış insanlar, çocuklar.

TSK olmasaydı

Bunlar foto montaj sanılmasın, açık bir kitaptan taradığım için ortasında çizgi çıktı. Evet şimdi bunları orada görev yapan bir insan olarak kendinizi düşünün, bunlara tanık olan biri olarak düşünün. 300 milyar dolarlar telaffuz ediliyor, belki Güneydoğuyu yeniden imar edebilecek bir rakam. İş makineleri, işletmeler, ziraat odaları vs. bütün bunlar toprağa gömüldü. Biz Milli Mücadele’de 12.000 insanımızı kaybetmişiz, bakıldığında 4 tane Milli Mücadele ediyor kaybedilen insan sayısı. Bir de IRA ile ETA ile kıyaslıyorlar. IRA, Kuzey İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele eden örgüt, 1900’lerin başından itibaren aşağı-yukarı 100 yıldır ortada İngilizlere verdirdiği kayıp 1.700-1.800. IRA’nın İngiltere’ye 100 yılda verdirdiği kaybı PKK bize 1 yılda verdirdi. İspanya’da ETA ile kıyaslayalım diyorlar, ETA ortaya çıkalı 60 sene oldu yaklaşık verdirdiği kayıp 800-850 arası. İspanya’nın 60 yılda verdiği kaybı biz 6 ayda verdik. Ben şunu iddia ediyorum, Silahlı Kuvvetler’de nasip oldu, 8-10 ülkede 40’a yakın ülkenin askeriyle çalıştım. Bir Amerikan, İngiliz, Alman subayının ciğerini bilirim. Bizim ordumuz, Türk Silahlı Kuvvetleri haricinde dünyanın hiçbir ordusu bu mücadeleyi yürütemezdi, PKK ile mücadele edemezdi. Türk Silahlı Kuvvetleri orada standartları ters yüz etmiştir. Normalde gayri nizami harpte 1’e 7 güvenlik görevlisinin kaybı normal karşılanırken Türk Silahlı Kuvvetleri bunu ters yüz etmiştir. Bir başka ülkenin ordusu olsaydı, deniyor ki biz 42.000 insanımızı kaybettik o bölgede başka bir ülkenin Silahlı kuvvetleri olsaydı en az 3-4 milyon insan yoktu. Ne demek istediğimi lütfen iyi anlayın.

Bugün TSK’nın başına gelenler terörün yaptığından daha kötüdür

ABD’de 2005 yılında bir Catherina kasırgası oldu, aldığı tedbirlere bir bakın. ABD’nin Irak’ta, Afganistan’da kaybettiklerine bakın. Silahlı Kuvvetler olmasaydı bir Türk-Kürt çatışmasının çıkması mümkündü.  Bu kadar şehidi ve kaybedilen parayı hiçbir ülke kaldıramazdı ne ABD ne İngiltere. Kısmet oldu gittim, gördüm hepsi çatır çatır çökerdi. Bunu bütün yüreğimle inanarak söylüyorum. Ama biz Allah’ın sevdiği kullarıyız. Doku sağlam. Baktılar ki bu ülke yıkılmıyor, Öcalan’ı bize verdiler. Ama bugün Silahlı Kuvvetlerin başına gelenler Güneydoğu’daki hadiseden daha kötüdür. Silahlı Kuvvetler dimdik dursaydı bazıları bazı şeyleri yürütemeyecekti.

PKK: Şiddet stratejimizdir

Örgütün 2 tane kitabı vardı: Kürdistan Devriminin Yolu (manifesto) 1976’da yazdığı, 1978’de yazılan PKK Kuruluş Bildirisi. Ne diyor bu kitaplarda, “Kürdistan”da insanları uyandırmanın yolu savaştır. Kürt halkı savaşla dirilecektir. Şiddet bir zorunluluktur diyor. Öcalan kendi ifadelerinde “Kürtler tarih boyunca hep istilalara uğramış etnik bir toplum, köleleşmiş bir toplum. Köle dediğin zordan anlar, güçten anlar. Kürtler kimi güçlü gördüyse onun yanına geçmiştir.” diyor. Onun için sınırsız bir şiddet oluşturulacak, o korku ile de insanlar örgütün yanına çekilecek. İnsanlar bir süre sonra kendi o otoriteye sempati duymaya başlayacaklar diyor.

3 günlük bebek var öldürülen, 90 yaşındaki dede var öldürülen peki bu niye? Öcalan diyor ki Kürt insanı köleleşmiş olmanın yarattığı bir karaktere sahiptir. İradesiz, bilinçsiz, cahil, kaba, karı gibidir diyor. Affedersiniz bunlar benim sözüm değil. Yine kendisi diyor ki “Kürt insanındaki derin iradesizlik darmadağın olmuş biçimde, zihniyetinin neyin peşinde koştuğu belli olmayan insanlar, namussuzdur bunlar, alçaktır bunlara saygıyla bakmam aksine her gün müthiş öfkeyle bakarım ve diyor Kürdün yaşadığı ağır eziklik, köle Kürt sevilmez lanetlenir. Pratikteki uygulamaları neydi: 1- İhbarcılığı önleyeceksin. 2- Halkla güvenlik güçlerinin, devletin arasını açacaksın. 3- Her türlü medyayı ya da sivil toplum örgütünü kullanarak propaganda yapacaksın.

Şiddet ve güvensizlik

İki tane kitap saymıştım. 3.’sü çok önemli “Kürdistan’da Zorun Rolü” diye yazdığı veya yazdırdığı diye bir kitabı var. İşte zor kullanılmasını orada vurguluyor. “Devrimci faaliyetleri ihbar edenin devrimci şiddet temelinde eritilmesi gerekir.” Yani ihbarda bulunan kim olursa etkisiz hale getirilecek. Ama aynı zamanda ihbarcılar, muhbirler yarattı. Size çok çarpıcı bir örneği vereyim. Kitapta var bunlar adam diyor ki “Biz evvela bir köye gitmeden araştırırız, kim var kim yok, bunların siyasi görüşleri neler, sonra aralarından bir tane isim belirleriz. O isim hiç suya sabuna dokunmayan bir isim, çoban. Kalkar gideriz o köye propagandamızı yaparız, toplayacaklarımızı toplarız. Oradan ayrılırken grup lideri cebinden bir kağıt çıkartır isim okunur hiçbir şey söylemeden “tak” bir el silah sıkılır ve o adam orada öldürülür.” Şimdi düşünün herkes o adamı ne olarak biliyor “çoban” ama şimdi herkes o adamı “ihbarcı” olarak biliyor. İnsanlar diyecek ki “Gördün mü örgüt ne kadar güçlü onu infaz etti o bizi ihbar etti.” Yerdeki adamın debelenmelerini izleyen o insanları gözünüzün önüne getirin. İnsanlardaki şoku düşünün. Bir süre sonra öyle bir zaman geldi ki bölge halkı yanında cinayet işlensin “Ben görmedim, ben duymadım, ben bilmiyorum.” der hale geldi. Şimdi bunlar bir süre sonra birilerini rahatsız etmeye başladı, devletin içerisinde olan birilerini. Devlete karşı güvensizlik, belirsizlik oluşturmaya çalıştılar: “Şu gelen karakol komutanı da bizdenmiş sen bizi görme biz seni görmeyelim anlaşması yaptık.” gibi.

Bir seferinde bir köylüyle sohbetimizde dedim ki “Ya Allah aşkına kabahat bizde de yok mu ya da sizde gördüğünüz böyle bir şeyler varsa kalkın gidin de söyleyin.” Adamın birisi hiddetlendi kalktı dedi ki “Komutan öyle diyorsun da birisi dilekçe verdi, dilekçenin fotokopisi 15 gün sonra bir teröristin cebinden çıktı.” Yani böyle de insanlar devlete olan güvenlerini kaybetmeye başladılar.  Devleti sert tedbirler almaya ittiler. Abdullah Öcalan diyor ki: “Her evden biri dağa çıkacak ya da hapse düşecek.” İşte biraz önce bahsettik ya zorunlu askerlik; çocukları aldılar, kaçırdılar götürdüler. Şimdi siz oradaki ananın yerinde olsanız ne hissedersiniz? “Eyvah oğlum gitti.” “Allah’ım oğlumun başına bir şey gelmesin.” diye de endişe duymaz mı? İçten içe örgütün başarısını istemez mi?

Psikolojik harp

Cezaevi ne demek o dönemlerde? Akademi tabiri kullanılıyor o dönemlerde. Cezaevine basit bir slogan yazmaktan giren adam bir süre sonra “militan” olarak çıkıyordu. Abdullah Öcalan bunu çok iyi biliyor. Onun için istiyor ki herkes cezaevine düşsün. Cezaevine düştükten sonra o örgütün adamı zaten, başka yolu yok. Sayılamayan, girilemeyen koğuşlar bütün denetim örgütün elinde cezaevinde. Ya da bir kişi ölmeli. Her ölen 1 kişi örgüt için yanına getireceği 3-5 kişi demek. Kazanım. Biri öldü, “T.C’ye karşı girişilen savaşta kahramanca şehit oldu.” şeklinde onun kardeşi, amcasının oğlu örgüte devşirildi. Çatışmalarda halk zarar görmeli. Nasıl zarar görmeli? Çatışmalarda öyle bir taktik uyguluyorlardı ki mesela evlerin, köylerin bir köşesine gidip başlıyorlar ateş etmeye. Sen o eve doğru ateş ediyorsun, bir süre sonra o ev içindekiler zarar görüyor ama oradan ateş geliyor. Hadi çatışma bitti, kalktı gitti o eve. Bazılarımız bu hatalara düştük işte. Eve giriyorlar “kimdi, bu neydi” diyorlar insanlar “bilmiyoruz” diyince özellikle oradaki genç tecrübesiz arkadaşlarımız “Vay sen biliyorsun da bilmezliğe geliyorsun” diye böyle bir tepki geliştirdiler. Vatandaşları aktif ya da pasif direnişe zorladılar. Asker polis geldiği zaman “Çay vermeyeceksin, asacaksın suratını, sırtını döneceksin.” gibi. Ajan pozisyonuna girmemek için insanlar son derece farklı yollar geliştirdiler. Birebir ilişkilerde sizle çok samimi ama üçüncü kişi girdiği zaman ortam çok değişiyor, geriliyor.

Bir başka yöntem devletin güvenlik güçlerini zan altında bırakmak. Az önce söyledim asker giysileri ile eylemler yapıyorlar. Kendi sempatizanlarına yönelik eylemler düzenleyip bunu devletin üzerine atıyorlar. Elimize bir fotoğraf geçmişti. Sığınakta çekilmiş bir fotoğraf adamın üstünde Üsteğmen elbisesi var. Asker parkaları var o dönemde. Biz bunu bir bildiri haline getirdik. Vatandaş bilgilensin diye bakın adamlar askerlerin kıyafetlerini giyip eylemler yapıyor diye. Şanlıurfa Viranşehir’de ele geçirilen bir teröristin üzerinde çıkan bir kağıtta şu yazıyor: “Çia diye bir şey. Halkı T.C’ye karşı soğutmak ve ayaklandırmak için partinin yanında olan bize maddi destek olan milislere karşı evlerini taramak, varsa arabalarını bombalama gibi tahribata yönelin. Hatta faydalı olacağına inanıyorsanız uygun görürseniz milislerimize karşı da eylem yapabilirsiniz.”  Ama tabi bu olaydan sonra devlet yaptı diyerek halkı devlete düşman ediyorlar.

Şimdi örgüt yanlısı birine kim yönelir ki? Yönelen kimdir? Ya askerdir ya polistir ya korucudur. İşte halkta toplum da böyle bir algı oluşturuldu.

Zor ve medya

Medyanın kullanımı. Örgütün “Kürdistan’da Zorun Rolü” isimli kitabında medyaya dair müthiş ifadeler var. “Yayın faaliyetleri gerillanın gerçekleştireceği etkiye yakından bağlı olmalıdır.” Üç tanesi 1982’de “Serhobun” Bağımsızlık “Berhodan” Direniş “Rewsen” Aydınlanma diye bunlar 15 günlük ya da aylık dergiler olarak çıkmaktadır. Olağanüstü propaganda yaptılar tamamen çarpıtarak.

TV, partiler ve İHD

1992’de “Kürt Haykun” “Kürdistan Haber Ajansı”nı kurdular. Bunlar olmadık şeyleri haber yaptılar. O bölgede ya da Türkiye genelinde insanlara bunu yaydılar. 1995’de Med Tv’yi kurdular hâlen bugün “Roj” diye devam ediyor.

Örgüt kaynaklarında Genelkurmaylık karargâhı olarak geçen ve Sivil Toplum ve Halkla İlişkiler birimlerini oluşturdular. Bunlar propaganda yöntemlerini ve propaganda yetiştirmesini yaptılar.

HEP, DEP, HADEP, DEHAP, DTP, bütün o partiler, sadece sivil toplum kuruluşu olarak değil siyasi alanda da örgütlenme üzerine gittiler. İnsan Hakları Derneği ve bazı sivil toplum örgütleri ben söylemiyorum emniyetin kendi kayıtlarında var, kayıp ilanlarıyla ilgili olayda İHD örgütün derneği olarak tanımlanıyor.

Sonuçta gelinen noktada şöyle bir algı oluştu ben kendim bizzat duydum köylü diyor ki: “Komutan biz sizden korkmuyoruz, örgütten korkuyoruz.” Güvenlik görevlisi geliyor belki 10-15 gün gözaltına alıyor, 1-2 dayak yiyor ama örgüt geldiği zaman öldürüyor çoluk-çocuk demeden. “O nedenle size bilgi verdiğimiz zaman korkuyoruz, korkumuzdan veremiyoruz.” diyor insanlar.

Peki ya güvenlik güçleri? Askeri, polisi, korucusu onların içinde bulunduğu durum ne? Askerin görevi: 1- Mehmetçikleri eğitmek, beslenme ve barınmalarını sağlamak, sevk ve idare etmek. 2- Kendi sorumluluğuna verilen coğrafyayı kullanmak. 3- Orada yaşayan halkı korumak, devlet otoritesini de orada ihdas etmek. Vatandaşın can mal güvenliğini sağlamak. Nasıl çalışıyorlar peki? İçinizden o bölgeye giden çoktur ancak harita üzerindeki 1 cm.lik yer 8-10 saatte gidiliyor böylesine vahşi bir coğrafya. Sürekli bir terör tehdidi var her an. Köy baskınları var. Gece uyku uyuyamıyorsunuz. Gündüz uyuyorsunuz o da nöbetleşe. Gece herkes bir tarafa karakolun baskına uğrama ihtimaline karşı. Sürekli operasyon; bir operasyon demek adamın sırtında 35 kg sırt çantasıyla km.lerce yürümesi demek. Sadece bazı yerlere gidebiliyor helikopter, yürürken de pamuk ipliğine bağlı hayatınız her an bir çalının dibinden kayanın arkasından bir ağacın tepesinden mermi gelmesi ihtimali var.  Siz kendi canınızdan vazgeçtiniz, size emanet edilen Mehmetçikler var. Günlerce o operasyon süresince sıcak yatak nedir sıcak yemek nedir bilmiyorsunuz. Çoğu arkadaşım yerlerde kurtlu suları içtiler, hemoroidler vs. o bölgede hep yaşanıyor bunlar. Temizlik falan hak getire zaten. Saç, sakal birbirine karışmış zaten. Bitlenmiş vaziyette icabında. Bu ortamlarda yaşıyorsunuz. Bir de sıcak çatışmayı yaşıyorsunuz yanınızda en yakın sohbet ettiğiniz muhabbet ettiğiniz arkadaşınız kucağınızda can veriyor. Bütün bunlar var. Aileden uzaksınız eşinizi, çocuğunuzu götüremiyorsunuz. Dünyada hiçbir meslek grubundaki aileler bu kadar acılar yaşamadılar: 1- Çoğu arkadaşım çocuklarının doğumunda bile olamadılar. Evlendikten 1 hafta sonra Güneydoğu’ya gidip 11 ay sonra gelen arkadaşımı biliyorum. Eşiniz de her televizyonun karşısına oturuşunda bir telaş içerisinde.

İkinci Sevr dayatması ve hainler

Bunu şunun için anlatıyorum. Yani orada verilen özveri olağanüstüydü. Onun için diyorum orada bizden başkası yapamazdı. Şimdilerde “analar ağlamasın” ya, 1990’larda verilen mücadele de hep bu anaların ağlamaması içindi. Aynı zamanda vatandaş korkuyor. Size gelip bir şey söyleyemiyor: “Hemşerim ne oldu burada”, “Ben görmedim, duymadım, bilmiyorum.” böyle bir yılgınlık var. Aynı zamanda Jandarma birlikleri için: Kız kaçırmalar, aşiret kavgaları bütün bu olayların her biri ayrı birer bürokrasi. Yani insanların hâlet-i ruhiyesini anlatmaya çalışıyorum. Şimdi herkesin cebinde cep telefonu herkesi dinliyorlar. Ama o dönemde ne teknik dinleme, ne başka bir şey. Adamı biliyorsunuz ama bir türlü delil ele geçiremiyorsunuz. Yakalıyorsunuz adamı pat Ankara’dan bir telefon “siz şu adamı gözaltına almışsınız bırakın onu bilmem kimin yakını…”; o adamın oradaki en büyük “mikrop” olduğunu biliyorsunuz. İflas etmiş bir adalet sistemi o bölgede. O bölgede bu olayların en büyük nedeni, iflas etmiş adalet sistemidir. Bakın size somut bir örnek vereyim. Üsteğmen arkadaşım anlatıyor: “Bize ihbarlar geldi, kimse gelip korkusundan söylemiyor ancak telefon ile ihbar ediyorlar. Adamı alıyorsunuz, getiriyorsunuz diyorsunuz ki. Bak kardeşim bunları yaptın mı adam diyor ki ‘evet yaptım’ adam boynunu büküyor.”  Dosyasını hazırlıyor mahkemeye gönderiyorsunuz. Ben bunları yaptım diyen adam, yapmadım ben bunları bütün ifade işkence altında alınmıştır diyor ve 10-25 gün sonra elini kolunu sallayarak geri dönüyor. Şimdi düşünün oradaki vatandaşın algılamalarını. “Koskoca devlet bu adama bir şey yapamadı, biz ne yapacağız?” Mahkemeye gider gitmez başlıyor telefonlar: “Savcı bey bak o adam serbest kalacak, altına bir araba çekeriz.” “Sen ne diyorsun rüşvet mi öneriyorsun?” dediğin zaman da “ Hakim bey bak şimdi bozuşmayalım, senin çocuk şurada okuyor, annen burada oturuyor.” İşte böyle böyle baskılar ile oradaki her türlü yardım yataklığı yapan insan 10-15 gün sonra elini kolunu sallaya sallaya serbest kalıyor veya cüzî ceza alarak dışarı çıktı.

Bir başka olay da “Vatan elden gidiyor?” gün geçmiyor ki bir olay olmasın. Bu PKK denilen adam tek başına olsa eyvallah, ama arkasında ABD, İngiltere var “dost ve müttefikimiz”. Eğer bunlar varsa “Eyvah vatan elden gidiyor. Bu bize 2. Sevr dayatması.” Bu algılamalar ortaya çıkmaya başladı.

İtirafçı

Bir başka faktör: İtirafçı. Sizin önceden yakaladığınız adamlar size hiçbir bilgi vermiyor. Örgüt içerisinde yapılan öyle propagandalar var ki öyle yoğun. Diyor ki kardeşim “Git bak sakın yakalanma son mermiyi kafana sık, son bombanın üstüne kendin otur ama güvenlik güçlerine yakalanma. Yakalanırsan seni işkence ile öldürecekler.” Bu propaganda o kadar ağır işlemişti ki. Kimse sağ ele geçmek istemiyor. Zaman içerisinde oldu tek tük. Şimdi adam yakalıyorsunuz, yaralı yattığı yerde size küfrediyor. Yani diyor ki beni öldür. Bir süre sonra diyorsunuz ki seni kimse öldürmeyecek arkadaş hayırdır, sizi sürekli tahrik etmeye başlıyor. Yok diyorsunuz ölmeyeceksin merak etme. Hatta adamın yarasını pansuman yapıyorsun, götürüyorsun tıraş ettiriyorsun. Kıyafetini değiştiriyorsun, sıcak çorbanı, sigaranı paylaşıyorsun. Bir süre sonra adam şoka giriyor. Bana örgütün anlattığı buydu ama ben sizden böyle bir şey görmedim. Bir süre sonra bu itirafçılar “Bize silah verin biz bu örgüte karşı gideceğiz dediler.

Velhasıl örgüt yapılanması gitgide derinleşiyor gitgide artıyor. Adalet mekanizması işlemiyor, vatandaş korkuyor sürekli. İtirafçılar onları yönlendiriyor sürekli. İnsanların da kafasında “Vatan elden gidiyor” korkusu olunca sürekli işte ne yazık ki bazıları bu türden cinayetlere yöneldiler.

Hizbullah ve diğerleri

Bir başka husus örgütler arası çatışmalardı. Örgüt, PKK o bölgede kendinden başka kimseyi tanımadı. O bölgede “Kürtçü, Sosyalist vs.” bütün bu örgütlere savaş açtı. Aşiretlere, feodal yapılara savaş açtı. Şimdi bakın Kemal Burkay çıktı, Türkiye Kürdistan Sosyalist Parti (TKSP), Rızgari, Denge, Kawa vs. aman vermedi. Dini örgütlerle, cemaatlerle mücadele etmeye başladı. 1990’larda Hizbullah diye bir örgüt kuruldu. İran yanlısıdır bilirsiniz.

1991’de Şırnak’ın İdil ilçesinde Bakkal Şerif Karaaslan’ın (Hizbullah’ın önde gelen adamlarından) evini basıyorlar. Adamı bulamıyorlar, bu sefer onun yerine annesini babasını öldürüyorlar. İşte çoğu kaynakta Hizbullah-PKK çatışmasının kaynağı bu olarak tanımlanır. Hizbullah, PKK’yı “Kâfirler partisi” olarak tanımlamaya başlamıştır. İnat etti dedi ki örgütün işlediği her eyleme 3 misliyle cevap verilecek. Hakikaten bir zamanlar PKK’dan ödü kopan insanlar Hizbullah’tan korkar hale geldi.

Şimdi Ruşen Çakır “700” den bahsediyor. Hizbullah’ın avukatı “1.500” insan Hizbullah-PKK çatışmasında hayatını kaybetti diyor. Peki, bunlar kimin üstüne kaldı, hepsi devletin üstüne kaldı, hepsi bizim üstümüze kaldı. Şöyle iddialar var “Devlet Hizbullah’ı besledi.” Devlet asla böyle bir şey yapmadı. Ama şunun olabileceğini tahmin ediyorum, Hizbullah orada PKK’lı birini öldürdüyse olayın failini bulmada ağırdan alma gibi. O günkü şartlarda o bölgede Devlet hem PKK ile hem Hizbullah ile mücadele edemezdi, bunu kaldıramazdı.

Bir de oradaki aşiret çekişmelerinden adam gidiyor, öldürüyor. Bunlar da hep üstümüze kaldı faili meçhul olarak. Örgüt içi infazlar. Hanefi Avcı diyor ki birisi gidip de Bekaa’yı anlamaya çalışırsa anlayamaz, anlaşılamaz. İnanılacak gibi değil çünkü orada yaşanan olaylar diyor. Şemdin Sakık, Bekaa vadisindeki çiftliğin bahçesi kazıldığında kaç tane kafatası çıkacağını kimse bilemez diyor. O kadar örgüt içerisinde infaz var. Örgüt kendi içerisinde infaz mangası oluşturmuş. Fevzi Açıkgöz diye bir adam Abdullah Öcalan’ın korumalığını da yapıyor, infaz mangası komutanı. Danimarka’dan çağırıyorlar getirtiyorlar, diyor ki kampta bulunduğum süre içerisinde en az 500 PKK’lı öldürüldü her ay en az 25 PKK’lı. Her üç ayda bir de kontr-gerilla olduklarından şüphelenilen 50-60 kişi öldürülüyordu diyor.

Yaralıları öldürün

Öldürülen Jandarma İstihbarat Binbaşı Cem Ersever diyor ki: “Apo biraz yaşayan herkese kuşkuyla bakar, biraz yaşayan herkesi infaz eder.”  Öcalan ile beraber başlayan insanların yüzde 80-90’ı bugün yaşamıyor. Yaşamayan insanların yüzde 80’ini de örgüt kendi talimatları ile infaz ediyor. Şemdin Sakık diyor ki: “Talimatınıza uymayan adamları Zap suyuna bırakın.” talimatını sizden almıştık diyor ve o suya yüzlerce insan bırakıldı. Yine operasyonlarda yaralananların toplu olarak infazından söz ediyor.

Hakan Kılıçarslan bir itirafçı diyor ki: “Bir operasyon sırasında 29 kişi ağırlık teşkil ettikleri için yaralı oldukları halde öldürüldü.” Örgütten Selim Çürükkaya “Örgütte infaz edilenlerden yüzde 40’ı ‘yoz ilişki, cinsel ilişki’ suçlamasıyla infaz edilenler” diyor. Daha kötüsü hamile kalanların tamamına yakını örgüt içi infaz ile öldürüldü. Yine bir başka 1993 telsiz konuşmaları adlı kitaptan alıntı: “Başkanım aileler geliyor, çocuklarını bize soruyor. Ama yönetim bunların çocuklarını bir şekil de öldürmüş, infaz etmiş. Ne diyelim?” Abdullah Öcalan’ın cevabı o ailelere deyin ki: “ Sizin çocuklarınız devrimciydi, içimize sızmış özel savaş elemanları tarafından katledildi. Bizde kısa zamanda onları ortaya çıkarıp cezalarını verdik.”

Cumartesi anneleri!

Şimdi belki hali hazırda oradaki ailelerin çocuklarının büyük bir çoğunluğu dağda savaşıyor. Bir de asılsız faili meçhuller var. “İnsan hakları” kavramı yükseldikçe 1987-1990-1993’de bu kavrama sarıldı örgüt. Kötü muamele yok muydu? Vardı. Bunları görünce bir de ortadan kaybolanlar vardı. Karakola geliyor adam bir süre sonra cesedi bulunuyor. Karakola gidip de çıkan adamlar büyük ölçüde risk altındaydı. Karakola giden, sorgulanan bir adam kimdir? Örgüt yanlısı. Örgüt yanlısı bir adamı kim öldürür? Devlet. İşte kendileri sırf bu alçaklığı yapıp devletin üzerine atabilmek için. 1995’lerden itibaren “Cumartesi anneleri” ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü 1997’de kurduğu bir birimle bakıyor ki İHD’nin raporlarındaki isimlerin bir kısmı dağda, bir kısmı böyle bir isimde adam yok. Sırf propaganda için bunları ortaya koymuşlar veya cezaevindeki adamı.  Bakın ben o “Cumartesi annelerini” kınamıyorum, ama onları örgütleyen birileri var. Örgüt infazına gitmiş adamlar bile faili meçhul olarak lanse ediliyor.

Sonuç faili meçhul cinayetler ve terör ilişkisi yumurta tavuk ilişkisidir. Terör arttıkça faili meçhul cinayetler artmıştır, faili meçhuller arttıkça terör artmıştır. Suça karışan devlet görevlileri var ancak faili meçhuller bir devlet politikası olmamıştır. Devlet topluma suçlu kişilerle ilgili yeterince, doyurucu bilgi vermemiştir. İletişimini önemini yeterince kavrayamamıştır. O aşırı merkeziyetçi, hantal, inisiyatif kullanmayı engelleyen bürokratik yapısı engellemiştir. O sağlıklı bir adalet kuramaması bence devletin önemli suçlarından. Nobelli ödüllü yazarımız “30.000 bin Kürt’ü Türkler kesti” diyordu. Şundan çok korkuyorum, 100 yıl sonra bu 30.000 rakamı 3 milyon olarak telaffuz edilecektir. Bütün bu örgütün infazları, faili meçhulleri bizim üzerimize kalacaktır. Kitapta da benim bir çağrım var o bölgede görev yapmışlara tarihe kayıt düşmek adına şer güçlerin yalanını yıkmak adına “pislik yedirme” olayları da dahil onların altında yatan faktörler nelerdi bunları yazmalı, çizmeli yazamıyorsa çizemiyorsa sadece askerler için söylemiyorum. Oradaki hâkim ve savcılar da dahil tarihe bilinçli not bırakmak adına olmalı diyorum.

Soru-Cevap ve dinleyici görüşleri

Soru: Hocam çok teşekkür ederiz, ayrıntılı bilgiler içeren bir sunum yaptınız. Ordumuzun başarısını çok iyi biliyoruz. Bütün bu korkunç olaylara rağmen milletimizin dokusu çok sağlam ki ayakta kalabiliyor.  Bu rakamlar çok fena 2.000 3.000 gibi. Ben bu terörist başının kendi yaptığı terörle ilgili iyi bir plan yaptığını da görüyorum. İnsanlar devlete örgütle ilgili bir şey ihbar ettiğinde asker, polis oradan gittikten sonra ölüm korkusu ile karşı karşıya kalacak. Neden uyuşturucu ve insan kaçakçılığı faaliyetleri engellenmiyor? Bu örgüt vatandaşı toplayıp gasp yapıyor, saf bir vatandaşı da öldürüyor. Bunlar olurken orada güvenlik görevlileri yok galiba bu anlaşılmaz bir şey. Bir de normal bir askerliğe giden vatandaşın bu bölgeye gönderilip teröristle karşı karşıya getirilmesinin yanlış olduğunu düşünmüyorum. Buralarda çok gelişmiş teknolojinin kullanılmadığını görüyor ve düşünüyorum. Böyle bir terörist faaliyet için yetiştirilmiş legal, tek görevi bu olan insanlar yok mu?

 Arkadaşımızın pek çok yorumuna katılıyorum. Bir anekdot anlatmıştım. Terörist diyor ki “Biz bir köye gidiyoruz, insanları topluyoruz. O korku ile herkesten bir şey topluyorlar. Diğer köye gidiyoruz. Karakolu arıyoruz. ‘Komutan biz a köyüne gittik oradan şundan şunu bundan bunu aldık’ diye ihbar ediyoruz.” Şimdi güvenlik güçleri kalkacak oraya gidecek başlarında gençten bir adam. Şimdi soracak “Buraya 10 tane terörist gelmiş.” Köylü diyecek “Yok kimse gelmedi.” Komutan diyor ki “Ya Hasan sen şunu vermişsin, Hüseyin sen bunu vermişsin.” “Yok, hayır.” diyorlar. O terörist diyor ki “Komutan eninde sonunda kızacak, bağıracak, çağıracak ve dipçiği vuracak. İşte biz bunu bekliyoruz. Kazanacağımız nokta burası.”

Bu türden tuzakların içerisine çok düşüldü. Özellikle genç rütbedeki insanlar bu hataları işledi. Bazen o insanlara doğru meyil ettirdiğimiz durumlar yaşanır oldu. Biliyor musunuz, 1984-1985’te gece görüşü yoktu. Bir köyün basıldığını duyuyorsunuz, ama yol yok, gidemiyorsunuz.  Mayınlar, tuzaklar, size pusu için ayrılmış adamları da var. Şimdi var o heronlar, gece görüşleri falan. Kitapta da belirttim, teknolojide zamanla çağ atlanmadı, çağlar atlandı.

Peki başka suçlar işlenmiyor mu? Kaçakçılık vs. var. Belki bunun altında başka şeyler de yatıyordur! Osman Paşa da ifade ediyor oraya sadece bu işle mücadele edecek adamlar gönderilmeli, bu mümkün olur olmaz mı. Konuşulması gerekiyor. 2-3 aylık eğitimlerle oraya insanlar gönderiliyor. Biz bu mücadelenin başında hiçbir şey bilmiyorduk ki. Bununla nasıl mücadele edilir onu bilmiyorduk. Biz de zamanla öğrendik güvenlik görevlileri olarak. O bölgeye giden askerlerimiz normal eğitimden farklı olarak ayrı bir iç güvenlik eğitimi vardır.

Soru: Teşekkür ederim. Benim sormak istediğim iki soru var size. Ahmet Cem Ersever sıradan bir subay değildi. Ruhu şad olsun. Çok büyük hizmetleri olan kahraman bir Türk evladıydı. Emperyalistler katlettiler. PKK’yı çözen kendisiydi. PKK’nın iç dış bağlantıları çözmüştü. Kadrosunu, teşkilatını, gelir kaynakları ile birlikte hazırlayıp devlete teslim eden kahraman bir Türk subayıydı. Kitabınızı inceledim, Özel Kuvvetlerde görev yapmışsınız. Yurt dışında da psikolojik harp üzerine ciddi eğitimler almışsınız. Güvenlik güçlerine bu karalamalar yapılırken Türkiye Cumhuriyeti devleti ne yaptı? Türk Silahlı kuvvetleri ne yaptı? Bir şey ilave etmek istiyorum izninizle ben 11 yıl kaldım bölgede emekli kıdemli baş çavuşum. Ben çocuğumdan 7 yıl ayrı durdum. Yalnız biz bedel ödemiyoruz, biz eş ve çocuklarımız da bedel ödüyor.

 O zaman sizden bir şey isteyim. Yaşadıklarını sen de yaz, sesini al geleceğe belge bırakmak adına. Ahmet Cem Ersever ile ben bizzat tanışmadım, kendisiyle tanışanlar ile konuştum. Evet mangal gibi bir yürek olarak tanımlıyorlardı. İki tane kitabı var. Bölge ile ilgili en güzel en sağlıklı en doğru tespitlerin yapıldığı iki tane kaynaktır. Örgütün her şeyini en ince ayrıntısına kadar yazdı. Daha yeni 3-4 gün önce ABD ordusunda kıdemli çavuş adam kalkıyor Irak’ta 24 kişinin aralarında tekerlekli sandalyede oturan çocukta dahil infaz edilmesinden ötürü yargılanıyor. Verilmesi istenen ceza rütbe tenzili yapılması, 3 ay hapis cezası ve maaşının 2\3’üne el konulması. Verilen ceza sadece rütbe tenzili. Savcılık şunu söyledi, o adama ceza verebilmek için o adamın içinde bulunduğu şartları bilmek lazım en azından dedi. Savaş şartları içinde ben buradan değerlendirme yapamam dedi.

Soru: Emeğinize sağlık. Konuya başlarken çok isabetli bir iş yaptınız. Faili meçhulü tanımlayarak bundan sapmaları anlattınız. Aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu durumlardan bir tanesi de kavramların karışmasıdır. Fakat bence şununla başlasaydınız daha iyi olurdu. Örgütün talebi neydi, beklentisi neydi? 1984’den 2002 yılına kadar gelinen süreçte yaşanılanın kat be kat fazlası 2002-2010 arası yaşandı. 2009’da Eruh’taki baskının yıl dönümünü “festival” olarak kutlayanlar o baskını yapan “Ali” isimli teröristi sahneye çıkarttılar. Dedi ki “Ben burada olmaktan çok mutluyum. Bu devlet buna müsaade etti. Tanımı böyle yapıp gelirsek daha iyi olacaktır.  Çok istirham ediyorum 2002 ve sonrası için bir cümle edip bırakmayınız. Bugün daha bu talebin beli kırılmadı.

Konu faili meçhul cinayetler olduğu için devletin suçlandığı 1988-2000 arası. Kitabı biraz da istemeyerek şu cümle ile bitiriyorum: “Dilerim yüce Tanrı bu millete 1984-2000 ortamlarına benzer bir dönemi yaşatmaz.” Ama çok korkuyorum. Daha sonraki süreçlerde kimseyi yılgınlığa sevk etmek gibi bir düşüncem yok, asla olamaz da. Ben bu ülkeden Yüce Atatürk gibi hiçbir zaman umudumu kesmedim. Ama biçilen roller, biçilen görevler başımızı ağrıtacak belki. Hakan Bey’e katılıyorum. Üzerinde ısrarla durulması gereken konulardan biri diye düşünüyorum.

SORU: İzniniz olursa birkaç küçük katkıda bulunmak istiyorum. Siz belki vakit yetersizliğinden dolayı fazla bahsetmediniz. Bir cümle ile geçtiniz bu pislik yedirme olayını. Yurt dışına gitmeden önce İstihbarat okulunda bir eğitime tabi tutulur dış göreve gidecek personel. Bizzat olayı yaşayan bir arkadaşımız anlatmıştı. Okulun içine gelip pislendiğini görünce Jandarma Binbaşısı köyün ihtiyar heyetini toplayıp “Burası sizin çocuklarınızın okuduğu bir okul, burada ben okumuyorum. Benim çocuğum okumuyor. Sizin çocuklarınız okuyor. Utanmıyor musunuz buraya pislemeye. Hemen burayı temizleyin, yoksa size yedirtirim.” diyor. O gittikten sonra bir tane “vatan haini” gazeteci geliyor. Size “yedirtirim” dedi demeyin, zorla yedirtti deyin, biz de bunu yazalım diyor. Olay bu şekilde “pislik yedirme” olayı olarak tarihe geçiyor. Belki siz daha fazla biliyorsunuz ama vakit yetersizliğinden anlatamadınız. Birincisi bu. İkinci konu yargı ile ilgili konu. Yargı ile ilgili çok doğru tespitleriniz var. Siz bu konu ile ilgili belki konferanslar vereceksiniz. Yanlı karar veren hâkim ve savcılar olduğu gibi. Birebir o dönemin Adalet Bakanı Seyfi Oktay ve onun selefi olan Moğultay bu ikisinin döneminde bölgeye tayin olan hâkim ve savcıların bölge kökenli ve PKK’ya müzahir kişiler olduğunu biliyoruz. Bir tanesi operasyonda öldürülen teröristin ailesine taziye ziyaretine gidiyor.  Şahsı şikâyet ediyoruz, görevden alıyorlar. Yerine yeni bir savcı tayin ediyorlar, aynı şekilde davranan bir savcı. Yeni gelen savcıya soruyoruz, biz sizden öncekini şikâyet ettik nereye gitti diye. Çok ilginç gittiği yer Güneydoğu’dan göç ettirilen ailelerin bulunduğu, hiç kimsenin kabul etmeyip de gitmediği Denizli’nin Tavas ilçesine Savcı olarak atıyorlar. Yani PKK’nın dağ kadrosuna hazırlık yapılan yere tayin ediyorlar. O dönemki Adalet Bakanlığı’nın bu işin içerisinde dahli var. Daha ilerisini söyleyeceğim. Adamı yakalıyorsunuz. İtiraf ediyor, ben PKK’nın dağ kadrosundayım, silahım şurada. Tutanağı tutuyorsunuz. Bu işlemi Jandarma yapıyor tabii. Biz askeri birlik olarak yakalayıp Jandarma’ya teslim ediyoruz. Fakat bir bakıyorsunuz, savcılıkta tutulan kayıt silahsız diye tutuluyor. Adam serbest bırakılıyor. Silahı da 1992-1993’ün parasıyla 15 milyon karşılığında PKK’ya tekrar dönüyor. Böyle şartlar altında bu tür savcı ve hâkimlerin görev yaptığı bir ortamda sizin insani şartlar altında infaz etmeyip de getirip teslim ettiğiniz kişiyi sonuç almanız bunun önüne geçmeniz mümkün değil. Son olarak bir şeyden bahsetmediniz: Ermeni bağlantısı. Artin Agopyan teröristbaşı denilen “Apo”, Kürtlere bu kadar nefret kusan adam aslında Kürtçe de bilmez. Bütün görüşmelerini Türkçe dilinde yapar. Şemdin Sakık’ın itirafları vardır, üst düzey yöneticilerin birçoğunun telsiz görüşmeleri Ermenicedir. Ele geçirdiğimiz liderlerin büyük çoğunluğu sünnetsizdir. Son sözümü de Abdullah arkadaşıma cevaben söylüyorum. 3-5 aylık eğitim, teknolojik yetersizlik gibi bunları “vicdani red”in çıkartılması için alt yapı oluşturmak üzere karşı tarafın Türk milletinin kafasına enjekte ettiği fikirlerdir. Genç arkadaşlarımız sakın ola yanılmasınlar, 20 yaşındaki vatan evladı şehit veya gazi olacağım diye askere giden adamı eğittiğiniz zaman profesyonel hale getirdiğiniz halde para için veya zevk için Irak’ta 24 kişiyi öldüren Amerikan askerlerinin benzerlerini yaratırsın, ben 3 ay komando askeri yetiştirdim. Yani silahlı adamı silahını kullanmadan ele geçirecek kadar iyi bir eğitim seviyesine geldiler. İstiklal Harbi yıllarında 1 ayda asker yetiştirilmiştir. 3 ayı az görmeyin. Biraz uzun konuştum, affedersiniz.

Bu 270 sayfa civarında kitap oldu, ben bunu 600-700 sayfa da yapabilirdim. İçerisinde size anlatmadığım bir sürü örnekler de var. Ancak o kadar kalın olsun, istemedim. Çünkü bu sefer insanlar okumaya korkuyorlar. Herkes anlasın diye bilimsel kavramlardan da uzak durmaya çalıştım. Anlatacak neler var.

Görüş: Teknolojik destekten bahsedecek olursak, unutmayın ki karşı tarafın teknolojik desteğini sağlayan Amerikan Silahlı Kuvvetleri. Karakol baskınlarından hemen önce telsizlerin hepsi çalışmaz hale gelir. En son Uludere olayında da sivil halkın üzerine ilk füzeyi atan Amerikan askerleridir. Bunları bilmekte yarar var. Teknolojinin fazlası karşı tarafın arkasındaki güçte var.

Soru: Faili meçhul cinayetlerle ilgili devletimiz kazı faaliyetlerine başladı malumunuz.  Bu kazının önemini vurgulamak için de kazılan her yerden “kafatası” fışkırıyor gibi ifadeler kullanılıyor. Biz örgütün bu faili meçhul cinayet söyleminin propaganda olduğunu düşünüyorduk. Acaba devletimiz bu propaganda değildir bu gerçektir mi demek istiyor? Böyle bir kabullenme mi var? Bu konudaki değerlendirmenizi alabilir miyim?

Şu anda yapılan iş Silahlı Kuvvetler’in gözden düşürülmesi, imajının yerler altına alınması vs. Bunun yollarından bir tanesi herhalde bu. Susturulması, konuşmayacak hale getirilmesi herkesin karşısında sanki boynu bükük duran bir yapıymış gibi çıkarılmak isteniyor diye düşünüyorum. İlk başta hatırlarsanız ona ilişkin bir şeyler söyledim. Aslında bu dönem Silahlı Kuvvetler’in başına gelenler o dönemki başarısının semeresi. Belki şu an Kuzey Irak’tan Tunceli’ye nereyi kazsanız “kafatası” çıkacaktır. Bir sürü yerlerden çıkabilir. Ama bunları ayırt etmek mümkün değil, istediğiniz kılıfı uydurabilirsiniz. Örgütün öldürdüğü, kendi adamlarının itirafları ile öldürdükleri bunlar var, çıkacaktır.

Soru: Devleti temsil eden adamlar ile PKK’yı temsil edenler görüştü. PKK taleplerinden birisinin “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” olduğu medyaya yansıdı. Bu komisyonun sayılan görevlerle benzer görevleri yapan Mecliste de benzer çalışan bir komisyon var. Şimdi sizden bu anlattığınız konu ve komisyon ile alakalı değerlendirmenizi rica edeceğim.

Muhtemelen belki beni de çağıracaklar bilmiyorum. Ama bakın hiçbir şekilde hiçbir şart altında nerede, ne olmuş bunu ortaya çıkaramazsınız. Kitapta bakın örneği var, adamı çatışmada birlikler öldürmüş geçip, gitmiş. Osman Pamukoğlu generalimizin kitabında da yazar, biz bunları almaz, taşıtmazdık. O leşe ben elimi sürdürtmem derdi. O adama bakıyorsunuz bir zaman sonra ortaya çıkıyor cesedi. Daha sonra dedikodular ortaya çıkıyor “Ahmet, Mehmet kayboldu.” diye şayialar. “Ahmet ile Mehmet’i beyaz Toros ile götürmüşler.” diye söylentiler devam ediyor,  “Biliyor musunuz şuradaki mezarlığa iki tane adam gömmüşler.” hâkim savcı gidiyorsunuz oraya iki tane mezar. Hakikaten “Ahmet ile Mehmet” vurulup bırakılan adamlar, ben bunu almam dediğiniz adamlar. Örgüt bunu alıyor, götürüyor, gömüyor sonra da söylentilerle şayialarla faili meçhul hale geliyor. Öyle tezgahlar var, şeytanın aklına gelmeyecek olaylar var.

Görüş: Şimdi burada “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” ile Meclis’teki komisyonun maiyeti birbirine benzemez. O bizim Meclisimizin kaidelerine göre kurulmuştur.  Terörist başının söylediği “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” ise bir tarafı o tayin edecek, bir tarafı Türkiye Cumhuriyeti devleti tayin edecek. Hukukumuzda, kanunlarımızda olmayan bir şekilde çalışacak. Korkunç bir şey bu. Bizim savcımız var, hâkimimiz var, Emniyetimiz var, Meclisimiz var. İyi yapar kötü yapar ama bizim adımıza yapar. Oradaki tuzak o. Bir de savcılar hani yanlış kişiler tayin edildiği için kasıtlı işler yaptı dedi albayım. Onlar her zaman olur. Yargı hükümetin siyasetlerine de uyuyor, yani hükümetin politikası neyse ona göre hareket ediyor. Görmüyor, tutuklamıyor tutuklanacak kişileri, üstüne gidilmesi gidilecek kişilerin üstüne gitmiyor. Hükümet politikaları dış meseleleri de yargıyı da çok etkiler. Bu Batı’da da böyledir. Bir terörist bir işadamımızı (Sabancı’yı) öldürmüştü, kaçtı Belçika’ya. Elinde silahı var, katil olduğu belli. Belçika AB’nin merkezi, NATO’nun merkezi her şeyin merkezi. Mahkeme diyor ki bu silah otomatik olmadığı için “katil” sayılmaz. Bu devlet politikası ile ilgilidir. Onun için genel olanını böyle görmek lazım. Özel olarak şartlandırmaları ve hatalı hareket edenleri vardır.

Soru: Komutanım verdiğiniz konferans için teşekkür ederim. PKK’nın devamı İran’da bitti. Şimdi İran’ın aldığı sert tedbirleri biliyoruz. Devlet politikası olarak biz başarılıyız diyoruz. İran’ın yaptığı nedir ki bu terör olayını kendi ülkesinde bitirdi? İkinci sorum da sıkıyönetimin sizce terör olaylarının artmasında olumsuz yönde etkisi var mıdır? Çünkü 1982’den sonra terör olaylarının arttığını görüyoruz. Bu dönemde bölgedeki “akil insanların” etkisiz hale getirilip daha vasıfsız insanların ön plana çıktığı düşüncesiyle sormak istiyorum.

Şimdi bir İran PJAK ile nasıl mücadele etti. Bilmediğim bir konu hakkında bir şey söylemek bana “ukalalık” olarak gelir. Görevde olsaydım elime belki raporlar, belgeler gelirdi ama ben 2005-2010 arası bir okulda görevli idim. Şunu söylemek isterim terörle mücadele bir kararlılık meselesi. Onunla mücadele de asla taviz veremezsiniz, vermemeniz gerekir. Adaletten de sapmamanız gerekir, o adalet sistemini de düzgün kurmanız gerekir. İran’ın kimsenin gözünün yaşına baktığını zannetmiyorum.  Devlet gerekiyorsa yumruk vurması gerekiyorsa yumruğu çekip vuracak. 1980 ihtilalinden sonra Diyarbakır cezaevinin PKK’yı beslediği söylenir. Cezaevinden çıkan hemen herkesi örgüte yönlendirdiğini. Gidip örgüt içerisinde Diyarbakır’dan daha kötüymüş diyip örgütten kaçanlar da var.

Görüş: Şimdi çok önemli kısım siyasi iradenin kararlılığı meselesi. Terör büyük bir bela, Allah hiçbir milletin başına vermesin. Terör hiçbir değer tanımıyor. Siz ise bazı değerlere tabiisiniz. Siyasi irade her konuda önemli ama bu konuda daha önemli. Bir ülkede olağan durum varsa olağan kanunlarla yönetilir, olağanüstü durum varsa olağanüstü kanunlar ile yönetilir. İngiltere’nin, Almanya’nın, Fransa’nın, İspanya’nın hepsinin olağanüstü durumlar için kanunları vardır. Biz en ilerisine Sıkıyönetim diyoruz, Olağanüstü Hal idaresi diyoruz. Biz onu ilan etmiyoruz, Olağanüstü Hal var. Can güvenliği, mal güvenliği yok. Gelmiş Olağanüstü Hal ilan etmiyoruz, demokrasi ile bu işi halledeceğiz diyoruz. Yine Olağanüstü Hal’de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, Birleşmiş Milletler anayasasının da devletlere adeta görev gibi verdiği husus olağanüstü hallerde demokraside sınırlama yapma hakkı vardır. Bu sınırlama ile birlikte terör hareketlerinin beslenmesi büyümesi için kamuoyu önünde haklı olduğunu göstermesi lazım. Bunun yolu da propagandadır. İspanya’da, İngiltere’de veya başka ülkelerde terör örgütünün liderlerinin fotoğraflarının yayınlanması yasaktır, beyanatlarının yayınlanması yasaktır, sözcülerinin televizyonlarda konuşması yasaktır, bayrağının renginden bir şeyler yapılması yasaktır. Bizde hepsi serbest ve bunu da bizim idarecilerimiz diyor ki “gelmişmiş Avrupa ülkeleri demokrasiden taviz vererek mücadele ediyor, biz demokrasiden taviz vermeden mücadele edeceğiz ve dünyaya örnek olacağız.” Dünya’da olmayan bir şeyi, abes olanı tedbir gibi gösteriyorlar. Kurşundan daha önemlidir propaganda çünkü zihinlere hitap eder. Çünkü bir devlet kanunu ve işleyen bir düzeni ifade eder. Terör gayri meşrudur. Siz gayri meşru terörü propaganda ile 24 saat televizyonlarda beyin yıkar duruma getirtir. Ona karşı mücadele eden askeri, memuru, sivil vatandaşı suçluyormuş gibi konuma oturtursanız mücadele temelden kaybedilmeye başlar. Bak kaymakam ne diyor, İstanbul gibi yerde Türk bayrağını astırmıyorlar “tahrik” olur diyorlar.  Bayrak egemenliğin “Ey Dünya, Ey İnsanlar, Ey vatandaşım ben bağımsız ve hürüm” bu onu gösteriyor diyor, kim söylüyor bunu devletin kaymakamı. Esas kayıp buradadır. Onun için Oslo’da devletin temsilcileri gidiyor PKK’nın bütün şartları kabul edilmiştir, internette hem ses kaydı var hem yazılı şekli var biliyorsunuz. Yalnız bizim devleti temsil edenlere PKK ne diyor: 1- Kimliğimiz anayasaya konulsun. 2- Anadilde eğitim olsun. 3- Özerk bölge olsun, sonra da af gelsin. Bunu böyle yaparsak hükümet buna dayanamaz diyor temsilciler, bu riski hükümet taşıyamaz. Bu şekilde değil de “mesela yerel yönetimlerin özerkliğini arttıralım, zaten yetki size geçtiği için anadilde eğitimi yaparsınız orada.” diyor. Yani anadilde adını değiştirerek aynı işi yapmayı teklif ediyor. Yani iş o noktaya gelmiş. Demokratikleşme-özgürleşme adı altında dünyada hiç görülmemiş bir vahim durumla karşı karşıyayız. Onun için İran’la karşılaştırmak mümkün değil. Efendim, bir kere “Kürtler, Türkler” denilmesine ben taraftar değilim. Kürt kökenli vatandaşımızdır. Kürt kökenli vatandaşlarımız üzerinde yapılmış sayısız anket var hem de bu işi körükleyenler tarafından yapılmış anketler var. İstanbul’da Açık Toplum Vakfı ve Boğaziçi Üniversitesi var, bunlar anket yapmışlar. Kendi etnik kimliğim ve kültürümle yaşamak istiyorum diyenler yüzde 2 çıkıyor. Yani onun için halkı bu işe asla katmamak lazım. Şimdi albayım anlattı terör var, ölüm var. Halk masumdur. Yaşayabilmesi için siz biz de olsak farklı davranamayız. Ağzımız alıştığı için veya ifade etmek için söylüyoruz ama söylerken bile “Kürt kökenli vatandaşlarımız” diyelim. Kökeni farklı olabilir ama hepsi Türk’tür, hem anayasamıza göre hem 1000 yıllık sosyolojik duruma göre. Efendim her tarafa yayıldığı için şimdi nerede özerk bölge kuracaksın. Hatta Öcalan bir defa öyle söyledi, çok zor durumlarda kaldığında “demokratik cumhuriyet” projesi teklif etti, yargılandığında ve sonrasında. Çünkü belli bir yerde Kürtler toplanmadığı için böyle bir bölge konuşamayız dedi.

SORU: Şimdi efendim hocama çok teşekkür ederim, güzel bir çalışma yapmışsınız. Bizim okuduklarımız ve sizin söyledikleriniz terör 3-5 bin kişinin yaptığı bir olay değil arkasında 16 tane devletin desteklediği bir güç. Bunların arasında ABD’den Rusya’ya, Ermenistan’dan Güney Kıbrıs’a, Irak’tan Suriye’ye, Almanya’dan İngiltere’ye kadar 16 tane devlet var. Şimdi AB ülkelerinin küçüklerini falan da saymıyorum.  Burada yapılmak istenen açıkça şuydu, AB’ye girecekmiş gibi kisvesiyle kanunları değiştirip güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlamaktır, suç ve suçluyla baş edemez bir hale getirmektir. Bu bilinçli olarak yapıldı. Çünkü 60 yıldır giremediğin bir yere kanun değiştirmekle seni almayacakları belli. AB’nin amacı zaten seni bölmek, Yugoslavya’yı 5’e böldü, Çekoslovakya’yı 2’ye böldü, Türkiye’yi de 5’e böleceklerdir. Bu Sevr’in devam eden projesi. PKK veya ASALA olayı birer argüman. Bu büyük kareyi görmek gerekiyor. Şimdi rahmetli Başbuğumuz nur içinde yatsın, mekânı Cennet olsun. Şimdi büyük bir insan olduğunu daha iyi anlıyorum. Mahsun Korkmaz akademisi diye eğitimleri Suriye’de devam ederken bir açıklama yaptı, bu şer yuvası Türkiye’nin başına büyük belalar açacaktır, ne olursa olsun bunun kurutulması lazım dedi. Büyük adamların sözleri 20-30-50 sene sonra ortaya çıkar. Kardeşim devletsen yaşayacaksan düşmanını gördüğün anda yılanı küçükken ezeceksin. Bu coğrafyada başka türlü yaşayamazsın. Demokrasi, insan hakları gibi gücün önünde erir gider. ABD tanıyor mu hukuku, Ortadoğu’da 1,5 milyon insanı öldürdü. BM kabul etmedi, Güvenlik Konseyi’nde 3 tane devlet veto etti, dinledi mi dinlemedi. Geldi Irak’ı bombaladı, 1,5 milyon insanı öldürdü gitti. Sana olan düşman odakları gördüğü anda, istihbarat sana bunu rapor ettiği anda gidecek orada ezecek, orada bitirecek. Bu eğitimler bu silahlanmalar kimin içindi. ASALA ile PKK’nın işbirliğinden Türkiye’ye sızanlar içindi. Şimdi şu var. Türk Ordusu 2002’de çok büyük bir başarı kazandı. Benim okuduğum kitaba göre 10.000 terörist etkisiz hale getiriliyor. Son kalan operasyonu da yapmak üzere hazırlıklar yapılıyor, bu anda Eşref Bitlis öldürüldü. Çünkü bu işin başında o da vardı. Bütün generaller öldürülüyor, doğuda öldürülüyor, batıda öldürülüyor. Doğu’da istihbarat bu kadar bilgi mümkün değil 3-5 bin kişilik terör örgütüne. Bunun arkasında ABD’nin, Sovyetlerin, Avrupa’nın hepsinin istihbaratı var. Efendim 21.yy dergisinin Ocak sayısını mutlaka okuyunuz. Orada çok kaliteli bir makale var, adeta bugünler için yazılmış bir makale. Şemdin Sakık “İhanetin Tarihi” diye bir kitap yazmış, orada diyor ki “Biz köylere gittiğimizde köylüler bize kapıyı açmazdı, bizim yüzümüze bakmazdı. Ekmek isterdik vermezdi. Ne zaman köye gitsek ihbar ederlerdi, hatta bize direnirlerdi.” Peki, o insanlar nasıl oldu da döndüler, bugün onların safına geldiler? Burada devlet o insanlara sahip çıkamadı o insanlar onun için bizim safımıza geldi diyor Şemdin Sakık. Yani devlet kendi vatandaşına sahip çıkamadı. Niye çıkamadı, ya savaş anında demokrasi olur mu? Sayın Bakanımın dediği aynen doğru. IRA aynı anda 2 tane bomba patlattı metroda İngiltere’de Londra’da Olağanüstü hal ilan etti. Sen diyorsun ki demokrasi içerisinde ben bunu başaracağım. Kim başarmış demokrasi içerisinde, yani Silahlı Kuvvetlerimizin güvenlik güçlerimizin eli kolu tutuldu, kanunlarla değiştirildi.   Düşünün bir subay elini kaybetmiş, kolunu kaybetmiş emekli olmuş iki tane yalancı şahit çıkıyor “gel bakalım sen falan zaman faili meçhul cinayet için emir vermişsin.” deniliyor. Allah sonumuzu hayretsin. Yani bu büyük kareyi görmek lazım diyorum. Saygılar sunuyorum.

Az önce şunu söyledim başlarken eğer Türk Silahlı Kuvvetleri haricinde başka bir güç olsaydı 3-4 milyon insan o bölgede yoktu. Hatta şu örneği de verdim Amerikan’ın sadece Katherina Kasırgası nedeniyle New Orleans’da aldığı tedbirleri düşünün. Adam “vur” emri verdi. Yağmaya falan asla izin yok. Teksas’ın bağımsızlığı için mücadele eden bir örgüt vardı. Bunların başındaki adam kaçarlarken bir eve girdi, evdekileri rehin aldılar. Adamı 99 yıl hapis cezası ile yargıladılar. Amerika’daki cezaevi koşullarını görüyorsunuz.

Görüş: Ben Eşref Bey’in konuşmasında iki noktaya açıklık getireyim. Bu şiddetli davranma vs bizim buna ihtiyacımız yok kanaatindeyim. Biz İngiltere’de ve bütün dünyada olduğu gibi kanunların ve uluslararası hukukun tanıdığı yetkileri kullanalım. Onlara ihtiyaç kalmaz. Güneydoğu’da 65.000 köy korucusu var. Oralarda kan davaları olduğu için herkes gitmiş bir mezraya yerleşmiş, orada ailesiyle çoğalmış 100 kişi desek 65.000 ile çarparsak 6,5 milyon insan yapar. Bunlar kaybedilmiş değil. Ama şehirlerde durum öyle değil, şehirlerde terör korkusu var, köylerinde bir kısmında var ama 6,5 milyon insan az değil. Hakkari’de o çok kanlı çatışmaların olduğu zaman köy korucuları “devlet gitse biz savaşmaya devam ederiz.” dedi. Bunları unutmamak lazım.

SORU: Benim sorum şu: AB 1998 yılından itibaren ülkemiz ile alakalı ilerleme raporları yayınlıyor en son 2011’e kadar 14 tane ilerleme raporu yayınladı. Bunların her birinde “köy koruculuğu” sisteminin kaldırılması gerektiğini, bunun insan hakları ve demokrasiye aykırı olduğunu söylüyor. Bu yönde çok büyük baskısı var. Şimdi ben tabii “köy koruculuğu” sistemini pek fazla bilmemekle birlikte avantaj ve dezavantajları olduğunu biliyorum. Biraz önce siz söylediniz, insanların devletle kaynaşması, işsizlik vs. Orada bir sürü insanın maaş alarak da olsa devleti bağlılığı saptanıyor. Devlet-halk kaynaşması var ama az da olsa basından da duyuyoruz “gündüz köy koruculuğu yaptı, gece bölücü faaliyetlere destek verdi.” gibi. Şimdi bu konuda ne diyorsunuz? Kaldırılması gerekir mi? Hepimiz söylüyoruz, halk da biliyor. O silahlar sonuçta AB üyesi ülkeler ve Amerikan’dan geliyor. Yakalanan silahların hepsinin seri numaraları belli. İRA’nın elinde MKE yapımı silah yakalanmış olsaydı, bu silahta AB üyesi ülkelere karşı kullanılmış olsaydı, acaba ne yaparlardı? 1984’den günümüze 30 yıl geçti, neden hiçbir Cumhurbaşkanımız veya Başbakanımız söylemedi? Söylenmemesi mi gerekiyor?

Şimdi bir köy koruculuğu ile ilgili az önce Sayın Bakanım söyledi, ben şu anda 65.000’ler de mi bilmiyorum, örgüt ve AB yanlıları ısrarla bunların kaldırılmasını istiyor.  Örgütün bunların kaldırılmasını istemesindeki neden şu köy korucuları varken kendini anlatamıyor, kendi iddialarını savunamıyor. Herkes şunu söylüyor, “Kardeşim sen Kürtleri savunduğunu söylüyorsun, o zaman bu adam sana neden karşı çıkıyor?” örgütün en önemli propagandalarından birini kırıyor. Onların arasında mesela Kamil Atak ben kitabıma da koydum, o köy koruculuğu nasıl çıkmış öyle bir anlatıyor ki o adamların derdi maaş almak falan değil. O adam korucu olmakla 600-700 lira maaş keşke terör falan olmasa adam hayvancılık yapamıyor, binlerce baş hayvanını kaybetmiş. Neden korucu olduklarına ilişkin çok güzel bir makale. Koruculuk aksine desteklenmesi gerekir. Almanya’da Linderhof çetesinin adamları “intihar etti” dediler. Yargıtay Onursal Başsavcısı Vural Savaş kitabında söyler bunu Alman yasalarına göre bunlar intihar etmedi imasında bulunmak bile suçtur der.

GÖRÜŞ: Köy korucularının içinde suç işleyen vardır, polisin içinde suç işleyen vardır, askerin içinde suç işleyen vardır. Bu insan unsuru. Hâkimi savcıyı konuştuk. İşte bu PKK ve onu destekleyenler bunu mercek altına alıp devasa şekilde gösteriyor. Bunlara önem vermemek lazım. Onlar hakikaten vatan müdafaası yapıyorlar. Eski hükümet zamanlarında sayarken “jandarmamız, askerimiz, polisimiz ve kahraman köy korucumuz…” diye böyle bir cümle oturmuştu biz 10 yıldır böyle bir cümle duymuyoruz. Bir de MKE’nin silahlarını bulsalardı ne yaparlardı, diyorsunuz. MKE’nin Genel Müdürünü işten atarlardı herhalde.

SORU: Şimdi burada koca bir 40 yılın hesabını komutanımdan sormak veya buna bir çözüm getirin efendim demek gibi bir amacımız yok bizim. Ama bizim ihmalimizi devletimizin ihmalini unutmamak lazım. Yanlış hatırlamıyorsam 1989 yılıydı bu peşmergenin Türkiye’ye geldiği yıllarda Yüksekova Kaymakamı’nı İngiliz yüzbaşı tokatladığında ne Yüksekova Kaymakamı ne oradaki Jandarma hiç biri çıkarıp silahını sıkamıyor. Bunların hiçbirini unutmayalım arkadaşlar. 2004 4 Temmuz’unda askerimizin başına çuval geçirildi, arkasından 5 tane Özel Harekât polisimiz kafası kesilerek şehit edildi, bunları aklımızdan çıkartmamız lazım veya Şemdinli davası bu işlerin başıydı. Orada devletin 100-150 yılıyla bir hesaplaşma var.  Dolayısıyla bunlar büyük ve acı problemler, bu problemler çözülecek.

SORU: Sayın Bakanım çok güzel bir oturum oluyor, teşekkür ederiz. Biz de yayınevi olarak böyle güzel bir kitabı yayınladığımız için kendimize pay çıkarıyoruz. İnşallah hayırlara vesile olur. Tabii şimdi çok kitabı elinize aldığınız zaman en fazla 4 saat içinde bitiriyorsunuz. Çok akıcı bir üslubu var hocanın. Kitabı ben okudum, düzenlemesini yaparken de bakmıştım ama çıktıktan sonra okudum kitabı benim anladığım şu biz çok iyi savaşıyoruz, zaten millet olarak da böyle bir özelliğimiz var fakat ne yaptığımızı anlatmamız da biraz sıkıntımız var. Devletin yaptığı işleri dış dünyaya ve halka anlatamamışız örnekleri çok fazla var. Burada bahsetmedi Alican Hoca kitabı okuduğunuz zaman göreceksiniz. PKK terör örgütü devletten çok daha iyi ne yaptığını anlatıyor amacına uygun bir şekilde artı bir takım yaptığı olumsuz işleri de devletin üzerine atıyor. Bunu da çok güzel bir şekilde başarıyor. Şimdi bir tankların çektiği PKK’lı ceset manşeti basında günlerce tartışıldı, kitapta bunun fotoğrafı da var. Zannedersem sunuma bunu almamışsınız, burada senin gözlemin ne? Çünkü çalıştığın birimlerden bir tanesi bu birimdi Genelkurmayda. Biz neden bunu başaramıyoruz? Örgüt neden başarılı oldu bu konuda? Bir de o olayın gerçeği neydi, o ceset tankla mı taşındı? Aslı neydi diye anlatırsan daha faydalı olur.

Teşekkür ederim, şimdi Silahlı Kuvvetler olarak bizim bir takım kusurlarımız var. Anlatamıyoruz, işleyemiyoruz, duyuramıyoruz, söyleyemiyoruz. Ben hasbelkader sosyoloji eğitimi aldım, iletişim konusunda bir şeyler yaptığım için şurada mesela “Özgür Gündem” gazetesinde 1992 yılında tam sayfa olarak yerde yatan bir insan var başında birkaç insan arkasında tank, tankın arkasında halatla çekiliyor. Bu daha sonraki dönemlerde Avrupa Basınında da “Kürtlere uygulanan zulüm” diye verildi. Daha sonra da buna yine afişler yapılıyor başka biçimlerde. Ben psikolojik harekât bünyesinde görev yaptım. Ama örgütün psikolojik harekât organları birimleri olağanüstü iyi çalışıyorlar bizden çok daha iyi. Şimdi adamın biri Cizre’de köyünden ilçe merkezine doğru giderken bakıyor yerde yatan bir ölü var, kalkıyor gidiyor bunu Cizre’deki yetkililere haber veriyor. Askeri birlik savcılar gidip buna bakalım diyorlar. Giderken yanlarına bir de Cizre’den fotoğrafçı alıyorlar, olay yerini çekecekler. Gidiyorlar, şimdi ceset yüz üstü yatmış. Bizim o dönemde en çok zayiat verdiğimiz konulardan bir tanesi cesetlerin tuzaklanması.  Yani adam ölmüş adamın altına bombayı koyuyor, siz kim bu diye çevirdiğiniz anda patlıyor infilak ediyor. Tuzaklama var mı yok mu diye bakalım diyorlar, nasıl yapalım diyorlar. Biri diyor ki ayağına halat bağlayalım, zırhlı araçla çekelim hiç değilse diyor. Patlayacak falan olursa da sorun olmasın. İşte orada kimlik tespiti yapmak için götürdükleri adam örgütün adamı. O adam çekiyor bu fotoğrafları. Aradan 2-3 ay sonra Alman Meclisi’nde işte bu BTR’ler falan yardımları Alman menşeili Türkiye’ye silah yardımı yapılması o görüşmelerden bir gün önce Alman Meclisi’nde o fotoğraflar patır patır dağıtılıyor. İnsanlar bakıyor, bu fotoğraf işte sizin yaptığınız yardımlarla “Kürdistan”da insanlar böyle eziliyor, böyle zulüm yapılıyor.” Ben yine eleştiriyorum. Bizim de hatamız şu anlatmadık. Ben sadece Silahlı Kuvvetler adına söylüyorum, Silahlı Kuvvetlerde açıklama yapma yetkisi sadece Genelkurmay Başkanlığı’na aittir. Genelkurmay başkanı adına Genelkurmay Sekreteri açıklama yapar. Ben Güneydoğu’ya giden askerlere çok dersler anlattım öğretmenliğim sırasında. Şunu söylüyordum civarınızda bir olay olduğu zaman çatışma da olsa çünkü o insanlar duyuyorlar, izliyorlar o bölgedeki insanlara duyurun saklamayın. Bu konuda açıklama yapma yetkisi Genelkurmaya ait olduğu için kimse gidip bilgi vermiyor, konuşmuyor vatandaşa anlatmıyor. Siz gerçekleri eğer doğru zamanında doyurucu bilgi vermediğiniz takdirde birileri o boşluğu doldurur. Hele hele bilgi çağındayız, örgüt o boşluğu doldurur, bunu da çok iyi yapıyor. Fısıltı gazetesi ile dolduruyor. Vakit almamak için örnekleri anlatmıyorum. Ama bilgilendirme konusunda büyük hatamız var. İletişimi ben içinde olduğum için belki önemini biliyorum. Geçen gün televizyondan birisi beni çağırdı, faili meçhullerle ilgili gelin konuşun dediler ama hava muhalefetinden dolayı gidemedim. Ama orada birilerini çıkarttılar, yine asker kökenli birini “eyvah!” dedim neden, o asker kökenli kişi havacı biri ne faili meçhul olayları, ne güneydoğu olaylarını, ne halkı bilen birisi. Şimdi bana da açtılar birisi dedi ki “Şu kişi hakkında ne düşünüyorsun?” ben dedim ki “Kusura bakmayın arkasından falan konuşmak istemem ama benim bildiğim kadarıyla bu kişi havacı ama orada olanları bilmiyordur. Belki NATO ile ilgili çok iyi şeyler söyleyebilir. Afganistan’daki Amerikan Silahlı Kuvvetleri ile alakalı çok iyi şeyler söyleyebilir. Ama ben bilgisinden emin değilim.”  Bana da kalksanız Afganistan’ı anlat deseniz söylediklerim ukalalık olur. Bizde de birimizin başına birisini atıyorlar, veriyorlar ama bu ayrı bir uzmanlık alanı. Bu konuları biz aşamadık.

GÖRÜŞ: 1938’den beri Türk milletinin vatanının muhatap olduğu bu tehlikelerin ne olduğu konusunda bir sınav yapılsa, o sınava da hepimiz müracaat etsek 100 tane de soru sorulsa konularla ilgili hepsine cevap olarak ABD ve vahşi Batı yazsak 100 puan alırız.

GÖRÜŞ: Bu son kapatalım, biz niye tanıtamıyoruz meselesi. Bizim bu konularda eksiğimiz var, o doğru. Bunu asker yapacak diye beklerseniz büyük haksızlık olur. İşte zaten Genelkurmay Başkanı’ndan başka kimse konuşamıyor, Genelkurmay Başkanı da psikolojik harekât yapamaz. Suç da olmuyor ayrıca askerin görevi değil. AB ilerleme raporları ve bizim önümüze konulan şartlardan birisi de Milli Güvenlik Kurulu’nun psikolojik harekât dairesinin lağvedilmesiydi, biz onu lağvettik. Orası Türkiye’yi savunmak için vardı. Çünkü psikolojik harbin tekniği var. Türkiye’de bunun birikimi çok az, uzmanım diyenler de bunu pek bilmezler. Biraz birikim vardı Milli Güvenlik Kurulu’nun Psikolojik Harp Dairesi’nde 2004 yılında onu lağvettik. Hatta onun göreviyle ilgili 4 maddeyi kaldırdı, şeklen toplanır hale geldi. Bu sorulduğu zaman basın tarafından peki Türkiye’nin Psikolojik savunmaya ihtiyacı yok mu diye? Valilere verdik biz bu görevi dediler, alay eder gibi. PKK’nın yaptığı psikolojik harp emin olun ki İngiltere’nin, Amerika’nın, İsrail’in uzmanları tarafından ayarlanıyor. Onun için bir asimetrik savaş diyorlar, bu psikolojik mücadele de var. Onu da dikkate almamız lazım. Askerin yaptığı vatan müdafaasında psikolojik mücadele yapacak unsurlar gazeteciler, üniversite hocaları ve piyasadaki düşünürlerimiz, uzmanlarımız. Esas suçlanacak bizleriz. Hepimizin kabahati, ihmalkârlığı var. Onu da dikkatten kaçırmamalıyız. Arkadaşlar çok teşekkür ederim.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları