Preveze mi İnebahtı mı? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______22.03.2018_______

Preveze mi İnebahtı mı?

Hüseyin Özbek
İnebahtı-Lepant deniz savaşı
İnebahtı-Lepant deniz savaşı

Yazının konusu, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek yanlı ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ile ilgili tartışmalardır.

Rum Yönetimi, hukuken KKTC’nin ve Türkiye’nin kıta sahanlığını da içeren çok geniş alanda hak iddia etmektedir.

Rum yönetimi, bu iddiasını güçlendirmek için kurnazca ama tehlikeli bir strateji uygulamaktadır.

MEB olarak ilan ettiği sahalarda, dünya çapındaki enerji tekellerine petrol doğalgaz arama ruhsatı vererek KKTC ve Türkiye’nin karşısına çıkmaktadır.

İtalyan Petrol tekeli ENİ ve ABD Petrol devi EXXON MOBİL‘e verilen doğalgaz arama ruhsatları, Türkiye’nin olası tepkisi ve müdahalesine karşı ABD ve İtalya’yı arkasına alma cinliği olarak okunmalıdır.

Giriş için bu kadarı yeter deyip, ana konuya tekrar geri dönmek üzere biraz geriye gitmenin zamanıdır.

Biraz tarih

ABD deniz stratejisinin temelleri Amiral Mahan tarafından atılmıştır. Mahan; “Denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olur” der.

ABD deniz gücü esas olarak Pasifik ve Atlantik donanmalarından oluşur.

İki Okyanus dışında, Akdeniz, Hint Okyanusu ve dönemsel çıkarlarının gerektirdiği yerlerde de ABD deniz gücü bayrak ve bandıra gösterir.

Devletlerin ekonomik ve siyasal çıkarlarının gerçekleştirilmesinde ve savunulmasında, askeri güç zorunludur.

Dost için güven, hasım için caydırıcı unsur, her zaman için devletlerin askeri potansiyeli olagelmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. yüzyıldaki Akdeniz Hâkimiyeti de deniz gücüne dayanmıştır.

1538’de Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı Donanmasının, Andrea Doria komutasındaki Haçlı Donanmasını Preveze‘de yok etmesinden sonra, uzun yıllar için, Akdeniz’de Osmanlı Donanmasına karşı koyacak bir güç kalmamıştır.

Osmanlı, 1571 yılında ticari ve askeri açıdan son derece stratejik bir konumda olan Kıbrıs’ı Venedik’in elinden alınca, Akdeniz hâkimiyetini iyice pekiştirir.

Kıbrıs’ın fethinden 2 ay sonra, 7 Ekim 1571’de İnebahtı (Lepant) limanında, Haçlı Donanmasının baskınıyla Osmanlı Donanması neredeyse tümüyle yok olur.

Buna rağmen Osmanlı’nın Akdeniz Hâkimiyeti zaafa uğramaz. Çünkü ekonomik ve askeri olarak Hristiyan âlemi karşısında hala rakipsizdir.

Kısa zamanda yeni ve güçlü bir Donanma inşa edilir ve Akdeniz’e açılır. İnebahtı galipleri bu Donanma’nın karşısına çıkmaktan kaçınırlar.

Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyıldan itibaren Batı’yı bu günkü konumuna ulaştıran coğrafi keşiflerin, yeni sömürgelerden aktardığı zenginliklerin, Rönesans ve reformların yol açtığı bilimsel gelişmelerin dışında kalmanın ağır faturasıyla karşı karşıyadır.

Klasik tanımla Osmanlının Duraklama ve Gerileme yılları, Batı’nın şaha kalktığı dönemlere denk düşmektedir.

Osmanlı’nın, gittikçe daha da bozulan ekonomisi, yama tutmaz maliyesi, yozlaşan bürokrasisi, eski görkemli fetih yıllarına dönebilmeyi hurafelerde arayan ilimsiz İlmiyesine paralel olarak askeri gücü de iniştedir.

Yakın geçmişte Viyana Kapılarına dayanmış Osmanlının zafer ve fetih yılları anılarda kalmıştır. Çöküş dönemi Osmanlısının geniş coğrafyası Batı emperyalizminin iştahını kabartmaktadır.

Biri bitmeden diğeri başlayan savaşlarla kocamış aslanın kimi ayağını, kimi kuyruğunu, kimi kulaklarını kimi gövdesini durmaksızın kemirmektedir.

Bu süreçte, Preveze’nin intikamı birkaç kez alınır:

1) 1770-1774 yılları arasındaki Osmanlı Rus Savaşı sürerken 7 Temmuz 1770’de Çeşme Limanı’nda Rus Donanmasının baskınına uğrayan Osmanlı Donanması yakılır. Tarihe Çeşme Baskını olarak geçen faciada 11.000 Levent şehit olur.

2) 1821’de Batı kışkırtmasıyla başlayan Mora Ayaklanması uzun süren çabalarla bastırılmaya yüz tutmuşken, 20 Ekim 1827′ de, Navarin Limanı’nda demirli Osmanlı Donanması, İngiliz, Fransız ve Rus donanmasının müşterek baskınına uğrar. Sonuç DONANMANIN imhasıyla birlikte 6000 şehit, 4000 yaralıdır.

İşin tuhaf tarafı Osmanlı Devleti’nin, baskıncıların hiçbiriyle savaş halinde olmamasıdır!

Söz konusu ekonomik ve siyasi çıkarlar olunca, sömürgeciler ittifakı, savaş ilanı vesaire gibi işin bürokratik ayrıntılarıyla ilgilenme gereğini duymamışlardır!

3) 1853-1854 Kırım Savaşı esnasında Rus Donanması, Sinop Limanı’nda demirli Türk Donanmasına baskın yapar. 30 Kasım 1853’te gerçekleşen Sinop Baskını ile Osmanlı Donanması yok edilir. 4000 Şehit verilir.

Çıkarılacak dersler

Navarin Baskını’nın görünürdeki ilk neticesi Yunan bağımsızlığıdır.

Ama İngilizler açısından asıl amaç, Doğu Akdeniz ve Ticaret yollarının denetim altına alınması ve yerel müttefikcikler (Piyonlar) oluşturulmasıdır.

Fransızlar açısından Akdeniz egemenliğini pekiştirmenin yanında Kuzey Afrika’ da Osmanlının gölgesinden kurtulmak, ileride sarkacağı Suriye ve Lübnan’ın ön çalışması olarak değerlendirilebilir.

Ruslar için ise, gerektiğinde Karadeniz’e geçiş yapıp karşısına çıkma ihtimali olan hasım deniz gücünün tedirginliğinden kurtulmanın yanında, sıcak denizlere inmesinin en önemli engelini ortadan kaldırmaktır.

Ruslar açısından önemli bir başka husus da, Ortodoksluk bahanesiyle Yunanistan’ın din ve mezhep hamiliğine soyunmak, bu yolla Balkanlarda yer tutmaktır.

Rusların Sinop Baskını’nın amacı da, Kırım’da kendisiyle savaş halinde olan Osmanlı Ordusu’nun, asker, mühimmat, erzak ve her türlü lojistik garantisi olan Donanmasını yok etmektir. Daha da önemlisi Karadeniz’i bir Rus gölü haline getirmek, İstanbul’dan Batum’a kadar sahildeki Türk şehirlerini savunmasız bırakmaktır.

Buraya kadar anlattıklarımızdan çıkan sonuç, deniz gücünün, sahip olan devletlerin elinde, hasma karşı gerektiğinde savunma kalkanı, gerektiğinde de saldırı mızrağı olması gerçekliğidir.

Bir başka açıdan 18 Mart 1915

Birinci Dünya Savaşının en kanlı muharebelerinin yaşandığı Çanakkale’ye nedense hep karadan bakılır. Denizden bakmak hep ihmal edilegelmiştir.

İngiliz ve Fransızların başını çektiği İtilaf Donanmasının elini kolunu sallayarak Çanakkale önlerine kadar gelebilmesi üzerinde düşünülmelidir.

Osmanlı’nın caydırıcı bir deniz gücünün olması halinde İtilaf Donanması Girit açıklarında karşılanır, Ege’ye giremeden Akdeniz’in derin sularına gömülürdü.

Deniz gücünden yoksunluğun maliyeti bizim açımızdan çok ağırdır. 18 Mart 1915’te Çanakkale’yi denizden geçemeyen İtilaf kuvvetleri 25 Nisan 1915’te Gelibolu’ya çıkacaklardır.

Donanmasızlığın acı sonuçları Gelibolu çıkartmasında da görülecektir. 8 ay süren Gelibolu muharebelerinde İtilaf Donanması, kara unsurlarının her türlü ihtiyacını rahatça karşıladığı gibi Türk siperlerini de denizden rahatça bombardıman edebilmiştir.

1915’te, Mehmetlerin denizden ve karadan yol vermediği İtilaf Donanması, ellerini kollarını sallaya sallaya 13 Kasım 1918’de Çanakkale’ye ve Marmara’yı geçerek İstanbul Boğazına demirler!

Sebep aynıdır: Donanma’nın yokluğu!

Postmodern Navarin Baskını’nın ayak sesleri

Türkiye’nin, hukuk ve sınır tanımaz enerji sırtlanlarına karşı KKTC’nin ve kendisinin milli çıkarlarını savunabilmesinin ilk şartı güçlü bir Donanma’ya sahip olmasıdır.

Güçlü bir deniz gücü ve ulusal çıkarları savunma kapasitesi yüksek silahlı kuvvetlerin varlığının, bu sorunlu coğrafyada var olabilmenin vazgeçilmez koşulu olduğunu yakın geçmişte yaşananlar bize fazlasıyla göstermektedir.

Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Amirallere Suikast gibi (Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef alan) beşinci kol faaliyeti operasyonların hukuk ve yargı üzerinden icrasının, birer POSTMODERN NAVARİN BASKINI olarak tasarlandığı her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.

İcrasını Paralel ihanete ihale eden üst akılın stratejik hedefi olan Fırat’sız, Dicle’siz, GAP’sız Türkiye projesi uygulamaya konulurken, halk nezdindeki itibarı yerle bir edilecek Ordu’nun kışlasından, Donanma’nın limandan çıkamaz hale gelmesi amaçlanmıştı.

Yukarıdaki kısa bir yakın geçmiş panoramasından sonra biz yeniden güncel konumuza dönelim.

Ege ve Akdeniz’i Türk’e kapatmak

İki Türk Savaş gemisinin şöyle bir görünüvermesi üzerine ENİ’nin sondaj gemisi Saipem 12000, palamarı toplayıp bölgeden ayrıldı.

Bu iş de böylece kapandı deyip konunun üzerini kapatmanın son derece yanıltıcı olacağını baştan söyleyelim.

ENI’nin Ceosu Ceas Claudio Descalzi’nin; “Biz potansiyel davalara alışığız. Libya ve karmaşık durumların yaşandığı diğer ülkelerden vazgeçmedik” sözleri İtalya’nın, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz ilgisinin geçici olmadığını göstermektedir.

Sözün encamını ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un eski Ceo’su olduğu Exxon Mobil’e getirerek turbun büyüğünün heybede olduğunu hatırlatalım.

Öncelikle, Rockefeller Fonlarıyla kurulmuş petrol devi EXXON MOBIL’in, Rum Yönetimi’nin tek yanlı ilan ettiği MEB 10. Parselde sondaj yapacağını dünya âleme ilan ettiğinin altını çizelim.

ABD 6. Filosuna ait 4 savaş gemisinin, Saipem 12000’in giremediği 3. Parsel ile Exxon Mobil’in sondaj yapacağı 10 parsel arasına rotayı çevirmesinin ne anlama geldiğinin yorumunu da okurlarımızın ferasetine bırakalım.

Tarihte yaşananlar ve günümüzde tanık olduğumuz olaylar, emperyalist paylaşım ve nüfuz savaşlarının mazide kalmış kötü anılardan ibaret olmadığını gösteriyor.

Tarih, Navarin baskınlarının yalnızca limanda demirli gemilerle sınırlı kalmadığını, milli hafızanın darmadağın edilerek toplumsal mankurtlaştırmayı hedeflediğinin ibretlik örneklerini de önümüze seriveriyor.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları