Ruhban okulu meselesi: Nasıl açıldı, neden kapandı ve hangi şartlarda açılamaz? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______22.12.2018_______

Ruhban okulu meselesi: Nasıl açıldı, neden kapandı ve hangi şartlarda açılamaz?

Sadi Somuncuoğlu
Heybeliada Ruhban Okulu
Heybeliada Ruhban Okulu

Bu yazı, Devlet Eski Bakanı ve Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı
Sadi Somuncuoğlu’nun
Patrikhane ve 551 Yıllık Hesap: İstanbul’da Yeni Roma İmparatorluğu”
başlıklı kitabından alınmıştır.

Alman Radyolar Birliği İstanbul Muhabiri Ulrich Pick’in ifadesiyle, “Rum Ortodoks Kilisesinin, AB üyesi Yunanistan’dan da aldığı destekle eski haşmetine bürüneceği günü beklediği” [1] Heybeliada Ruhban Okulu ile ilgili talepler ve yapılan tartışmaların netleşmesi için bu okulun geçmişi, neden kapatıldığı ve Patrikhane’nin okul için nasıl bir statü istediğinin çok iyi bilinmesi gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan sonra Heybeliada’da iki okul mevcuttur. Bunlar Ruhban Okulu ile Rum Erkek Lisesi’dir. Lise halen açıktır ancak öğrencisi yoktur.

Patrikhane, Haziran 1947’de sadece 16 yerli öğrencisi bulunan Ruhban Okulu’nun yapısı ve ders programında değişiklikler yapılması, yabancı öğretmen ve öğrenci getirilebilmesi taleplerine izin verilmesi, kısacası yüksek okula dönüşmesi amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurmuştur. Talep; İçişleri, Dışişleri ve Milli Eğitim Bakanlığı temsilcilerinden oluşan bir komisyon tarafından incelenmiştir. Bu inceleme sonucunda yapılan yorum, Ruhban Okulu’nun neden yüksek okul ola­mayacağını net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, bugünkü tartışmalara da ışık tutacak niteliktedir. Komisyon’un görüşü, “Bu talep herşeyden önce 16 yerli talebesi bulunan bir okul hakkında vaki olduğuna göre evvela hakiki bir ihtiyaç mahsulü değildir. Bundan  sarfınazar  4936 sayılı kanunda (Üniversitelerle, üniversitelere bağlı olmayarak açılacak fakülteler devlet eliyle ve kanunla kurulabilir) denilmektedir. Üniversite­lere bağlı fakülte küşadı ile Üniversite senatosunun teklifi ve MEB’in tasvibi ile kabul olur. Bu bakımdan ileride hakiki bir ihtiyaçla karşılaşır­larsa, bu ihtiyacın İlahiyat Fakültesine bir Ortodoks Kürsüsü ilavesi suretiyle temin edilmesi düşünülebilir.” [2] şeklinde olmuştur. Görüldüğü gibi o dönemde dahi öğrenci sayısının azlığı sebebiyle Ruhban Okulu­’nun yüksek okula dönüştürülmesinin gerçek bir ihtiyacı yansıtmadığı vurgulanmış, ihtiyaç olması halinde ise takip edilecek kanuni yola işaret edilmiştir.

Demokrat Parti’den Patrikhane’ye yüksekokul jesti

Demokrat Parti yetkilileri ile görüşen Patrikhane yöneticileri, Ruhban Okulu'nun yüksekokul haline getirilmesi sözünü almış, iktidarın ilk yılında da bu gerçekleşmiştir.
1950 seçimlerinden önce Demokrat Parti yetkilileri ile görüşen Patrikhane yöneticileri, Ruhban Okulu’nun yüksekokul haline getirilmesi sözünü almıştır

Ancak 1950 seçimleri öncesi, Demokrat Parti yetkilileri ile görüşen Patrikhane yöneticileri, Ruhban Okulu’nun yüksekokul haline getirilmesi sözünü almış, iktidarın ilk yılında da bu gerçekleşmiştir. Milli Eği­tim Bakanlığı’nın 8 Aralık 1950 gün ve 9127/7 ve 2601 sayılı emri ile okulun 4 sınıflı kısmının azınlık liseleri derecesine çıkarılması, diğer 3 sınıflı kısmına bir sınıf ilave edilerek, “Teoloji İhtisas Okulu” olarak derecelendirilmesi sağlanmıştır. Bundan sonra da öğrencilerin büyük kısmı Patrikhane’nin yetki alanındaki bölgelerden gelmiş, 1951’de yapı­lan bir değişiklikle ise yabancı öğrenciler de ilk kez eğitim görmeye başlamıştır. Böylece Etiyopya Kilisesi, Angilikan Kilisesi gibi değişik kiliselerden Ruhban Okulu’na öğrenci alınmıştır. Gerçekte Ruhban Okulu’nun özel statülü açılması da, önce Patrikhane’nin yetkisi altında­ ki bölgelerden (Lozan’a göre böyle bir etki ve yetki alanının olması mümkün değildir), daha sonra yabancı kiliselerden öğrenci gelmesine izin verilmesi de Lozan’a aykırı idi. Tümüyle siyasi sebepler ve ABD’nin baskısı sonucu verilen bu tavizin, bugün sanki Cumhuriyetten beri böyle bir hak varmış da gasp edilmiş gibi sunulduğu ortadadır.

Ruhban Okulu’nun devlet tarafından kapatıldığı gibi bir hava yara­tılmaktadır ki bu da gerçek değildir. Okul, Patrikhane tarafından kapa­tılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin 12 Ocak 1971’de Özel Öğretim Ku­rumları Kanunu‘nun bazı maddelerini iptal etmesi üzerine tüm yüksekokullar devlete bağlı hale getirilmiştir. Ancak Patrikhane bunu kabul etmemiş, bu arada dönemin Başbakanı Nihat Erim’e mektup yazma gibi çeşitli çaba ve girişimlerde bulunulmuş, daha sonra da söz konusu kararın iptali için Danıştay’a dava açılmıştır. Dava, Patrikhane’nin tüzel kişiliği olmadığı, yargıya başvurma ve okul açma ehliyeti bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Okulun lise kısmında ise eğitime devam edilmiş ancak cemaatin azalmasına paralel olarak öğrenci sayısı da azalmıştır.

Patrik Dimitrios, 4 Ağustos 1984’te Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’e mektup yazarak, öğrenci sayısı 4’e inmiş olan lisenin kapa­tılmasını istemiş ancak bu istek, “karşılıklılık” ilkesi gereğince kabul edilmemiştir. Nitekim Patrik Bartholomeos da “1971’den sonra lise bölümünü kapatmak istedik. İstanbul’da Rum liseleri var. Bize asıl lazım olan Ruhban Okulu. Devlet liseyi kapatmak istemedi, hâlâ açık sayıyor ve idareci atıyor.” [3] demiştir. Ruhban Okulu üzerinden ulusla­rarası güçler ile kamuoyuna sanki azınlık cemaatlerinin kendi okullarını açmaları engelleniyormuş havasını veren ve sonuçta da Türkiye’de din özgürlüğü yokmuş gibi bir kanaatin doğmasına sebep olanların, önce­likle liselerinde dahi öğrenci yokken Ruhban Okulu için böylesine çaba göstermelerinin izahını yapmaları gerekmiyor mu?

Baskı aracı olarak: Avrupa Birliği

Ruhban Okulu meselesi, Patrik Bartholomeos döneminde en önemli sorun haline getirilmiştir. Nisan 1996’da Başbakan Mesut Yılmaz’a bir mektup yazan Patrik, ruhban ihtiyaçlarını dile getirerek, “oku­lun kapatılmasıyla” adayların eğitim için yurtdışına gönderilmeye baş­landığını ancak bunun beklenen sonucu vermeyip yeni sorunların doğmasına yol açtığını bildirmiştir. Bartholomeos,  talebini Yılmaz’a “…işbu dilekçemizle şahsen ilgilenerek 1996-97 ders yılından itibaren Rahipler okulumuzun teoloji bölümünün tekrar faaliyete geçebilmesi  için gereken iznin verilmesini arz ederiz… Avrupa memleketleri camia­sında yerini almak için sürdürdüğünüz yüce hizmetlerin daima başarı ile devam etmesini temenni eder, saygılarımızı arz ederiz.”[4] şeklinde iletmiştir.

Bartholomeos, Ruhban Okulu meselesini oldukça diplomatik bir dille, AB-Türkiye ilişkileriyle irtibatlandırmıştır. Bu bağlantı her fırsatta kurulmuş, nihayetinde “dini özgürlükler” adı altında Türkiye’nin önüne kriter olarak konmuştur. İşte AKP hükümeti de bundan sonra Ruhban Okulu’nun açılması çalışmala­rını başlatmış ancak uygun bir formül bulunamamıştır. Hükümetin, Ruhban Okulu için sıcak mesajlar vermesini yeterli bulmayan Patrik Bartholomeos, “Elle tutulur bir sonuç istiyoruz. Aralık öncesi bu iş hal­ledilmeli.” [5] demiştir.

Aralık ayının tılsımı elbette ki Türkiye’ye müza­kere tarihinin verilip, verilmeyeceğinin belirlenecek olmasıdır. Aralık ayı yaklaştıkça, BBC dahil tüm medya kuruluşlarına Eylül ayı içinde okulun açılmasını beklediklerini söyleyen Bartholomeos, buna ilişkin somut bir işaret alıp almadıkları sorusunu, “Bu tür işaretler hep vardır. Hep de var olacaktır. Söz konusu işaretler somut olsun veya olmasınlar, esas var olan umuttur ve umut olmaya devam edecektir. Eylül değilse Ekim… Ekim değilse Kasım… Kasım değilse Aralık… Umudumuzu kaybetmiyor ve bekliyoruz…” [6] diye cevaplandırırken yine Aralık ayının adeta son tarih olduğu mesajını vermiştir.

Bartholomeos, aynı günlerde Reuters haber ajansına verdiği demeçte de AB üyeliğine hazırlanan Türkiye’nin, din özgürlüğü konusunda halen tam bir garanti veremedi­ğini ancak Heybeliada Ruhban Okulu’nun yakında açılacağı konusunda iyimser olduğunu söylemiştir. Türkiye’de din özgürlüğü kavramının oldukça kısıtlı ve yüzeysel olduğunu ileri sürerek, açık açık AB baskısı­nın, 1971 yılında kapatılan ruhban okulunun tekrar açılmasını sağlayacağına inandığını söyleyen Bartholomeos, “Hükümet, okulun kapatıl­masını adil göstermek için geçmişte kullanılan gerekçelerin doğru ol­madığını ve Avrupa’nın din özgürlüğü perspektifine uymadığını anla­dı” [7] iddiasında bulunmuştur. Türkiye’nin, kişi ve din özgürlüğü ihlallerinin sona ermesi halinde AB üyelik sürecinin hızlanacağını kavradığını da kaydetmiştir. Bugüne kadar ne yapsa ve söylese de tepki görmemesi­nin verdiği cesaretle yapıldığı sanılan bu açıklamanın, “AB baskısı”  bölümü tahminlerin ötesinde bir rahatsızlığa yol açınca sonradan yalanlanmıştır. Ama gerçekte, geride kalan bölümlerde anlatılan ABD ve AB’nin “telkinleri ile raporlarına” yansıyan bir gerçeğin özlü ifadesinden başka bir şey değildir. Nitekim Patrikhane’nin internet sitesinde Paul Nathanail imzalı makale, “Patrik Bartholomeos, Türk yetkililer nezdinde okulun yeniden açılmasına izin verilmesi ve burasının Uluslararası Teoloji Merkezi olması çalışmalarını sürdürmektedir. Patrik, şüphesiz bu derin anlamı olan misyonunu kavramış ve birçok ülkeyi ziyarete başlamıştır. Özellikle, Avrupa Birliği bölgesinde önemli rol oynayacağı­nın bilincindedir. Bartholomeos AB’nin merkezi Brüksel’i ziyaret etmiş, Avrupa Parlamentosu’nda etkileyici bir konuşma yapmıştır. Avrupa ülkelerini doğrudan etkileme ziyaretleri de sürmektedir.” şeklindeki ifadelerle, AB baskısı çabalarını Reuters’ın haberinden çok önce, daha geniş ve açık bir dille duyurmuştur. Burada önemli olan Reuters gibi uluslararası bir ajansın, hem de yazılı sorup yazılı cevap aldığı, bu demeci yalanlaması daha doğrusu yalanlamak zorunda kalmasıdır ki bu da Patrikhane’nin gücünü gösteren bir diğer örnektir. Bartholomeos’un, 1996’da Mesut Yılmaz’a yazdığı mektup ve diğer örneklerde olduğu gibi AB ile ilgili hiçbir fırsatı kaçırmadığı ortadadır.

AB’nin konuyla ilgili sayfalarca raporu, AB ve ABD yetkililerinin açık-örtülü baskıları sebebiyle sağır sultanın bile duyduğu ve hükümetin imam-hatip liseleri meselesinin hallinden önce Ruhban Okulu’nun açıl­ması için kolları sıvamasının tüm sebebi AB olduğu halde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma yapıldığını söyledikten sonra “Ancak bu konunun AB ile ilişkilendirilmemesi gerekir. Bu, Türkiye olarak herkesin din ve eğitim özgürlüğüne önem veril­diği için ayrıca ele alınan bir konudur” [8] demesi dikkat çekicidir. Gül’ün, Ruhban Okulu’nun AB Komisyonu’nun hazırladığı İlerleme Raporu’yla ilgisi olmadığını öne sürmesini ise izah etmek mümkün değildir. Dışişleri Bakanı, bu tutumuyla ya herkesle alay etmiştir ya da tam bir bilgisizlik örneği sergilemiştir.

Benzer bir tavrı, Bartholomeos’un Reuters Ajansına verdiği, tepkiler üzerine yalanlanmak zorunda kalınan demeci üzerine Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek de göstermiştir. Sivil toplum kuruluşları ve bazı çevrelerin, AB makamlarıy­la görüşürken aktardığı özel beklentilerin, kendilerine tavsiye olarak geri döndüğünü belirten Çiçek, Ruhban Okulu’nun açılıp açılmamasına Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karar vereceğini söylemiştir. Çiçek, “AB’den müzakere tarihi alıp almamanın şartı siyasi kriterlerdir. Ruh­ban Okulu’nun açılıp açılmamasıyla kesinlikle alakası yoktur. Bu farklı bir olaydır. Kimse özel beklentisini AB şartı olarak Türkiye’nin önüne koymaya kalkışmamalıdır.” [9] diye de eklemiştir. Bu durumda AB’nin ilerleme raporlarında yer alan konuyla ilgili sayfalarının muhatabının kim olduğunun ve bunlara neden itiraz edilmediğinin sorulması gerekmez mi? Ne yazık ki ülkemiz yöneticileri işin doğrusunu bildikleri ve söyledikleri halde, yanlış yapmaya devam etmektedirler.

Patrikhane’nin direttiği çözüm formülü: Özel statü

Tüm itirazlara rağmen Ruhban Okulu’nun açılmasının Bartholomeos’un başlattığı girişimler ve uluslararası baskılarla gündeme geldiği kesin bir gerçektir. Ancak mevcut Anayasa ve kanunlara göre Patrikhane’nin istediği gibi “özel statülü” bir okul haline getirilmesi mümkün değildir. Çeşitli formüller geliştirilse de Patrikhane, bunların hiçbirini kabul etmemiştir. Mesela Anayasa’nın 24’üncü, YÖK Yasası’nın 3’üncü maddesine göre askeri ve dini eğitimin devlet tarafından yapılması mecburiyeti vardır. Bu nedenle YÖK, 14 Eylül 1999 tarihli toplantısında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bünyesinde bir Dünya Dinleri Kültürü Bölümü’nün kurulmasına karar vermiştir. Kuru­luş işlemleri ile görevlendirilen Prof. Zekeriya Beyaz, cemaatlerin ruha­ni liderlerine 14 Aralık 1999’da mektup göndererek teklif ve destekleri­ni istemiş ama ilgi görmemiş ve konu ortada kalmıştır. Diğer bir formül, okulun bir vakıf bünyesinde açılmasıdır ki kendi kontrolünde olmaya­cağı için Patrikhane, buna da yanaşmamıştır. Çünkü Patrikhane için tek bir formül vardır o da “özel statü”dür. Kaldı ki bu talebin kabul edilmesi bile yeterli olmayacaktır zira devamı vardır. Bunu AB ve ABD’nin isteklerinde görmek mümkündür. Önceleri Türkiye’deki genel yüksek öğretim düzenlemeler kapsamındaki bütün okullar gibi kurallara bağlansa da günlük işleyişinde gerekli serbestiye sahip bir Ruhban Okulu uygulaması” isteyen ABD, şimdilerde okulun da “ekümenik” olmasını talep etmektedir. Bunun anlamı ise, geride kalan bölümlerde de işaret edildiği gibi, okulun “evrensel” hüviyete bürünerek, tüm Orto­doks dünyasının din adamı ihtiyacının tek merkez olarak buradan kar­şılanması, bu hüviyeti ile tüm yabancı ülkelerden öğrenci alabilmesidir.

Bartholomeos’un beklentisi: Keşişlik ve manastır geleneği

Patrikhane’nin asıl amacı İstanbul’un ortasında bir Aynaroz'dur
Patrikhane’nin asıl amacı İstanbul’un ortasında bir Aynaroz’dur

Türkiye’nin tüm tekliflerini geri çeviren Fener Rum Patrikhanesi, Ruhban Okulu’nu 1950’lerde olduğu gibi, çeşitli imtiyazlarla uluslararası bir rahipler okuluna çevirmek, kısacası “keşişlik geleneğinin ve manas­tır eğitiminin” 21. yüzyılda da devam etmesini istemektedir. Bartholomeos’un, Okulun bir üniversiteye bağlanmasını neden kabul etmediklerine ilişkin açıklaması, tam olarak bu amacın itirafı ve İstan­bul’un ortasında bir Aynaroz (hiçbir devlet gücünün, hatta dişi sineğin uçmasına bile izin verilmeyen katı mahremiyeti ile meşhur Yunan ada­sındaki manastır.) istediklerinin delilidir. Bartholomeos, TÜSİAD’ın yayın organı Görüş Dergisi’ne şunları söylemiştir: “Sadece akademik seviye­de derin bilgi birikimine sahip olmak, Hıristiyan din adamı olmak için yeterli değildir. Hayatın gündelik kargaşasından ve kötülüklerinden, her türlü günaha davetten uzak, bunlarla mücadele edebilecek güçte nefis­leri geliştirmek, sırf kitaplardaki bilgileri edinmekle mümkün olamaz. Bu anlamda manastır içinde bulunması, kökleşmiş geleneği ve yetiştirdiği örnek öğrencileri ile okulumuz, Ortodoks inancının ilahiyat merkezi kimliğini tamamıyla hak etmektedir. Hatırlatmak isteriz ki okulumuzdaki öğrenciler yatılı öğrenim görmektedirler. Edindikleri bilgilerin uygula­masını yapabilecekleri kiliseleri ve bir ruhban için önemli bir deneyim olan keşişliği yaşayabilecekleri manastır yaşantıları vardır. Bu şartların hiçbirinin, birkaç kez gündeme getirildiği gibi bugünkü üniversitelerin içinde gerçekleşmesi mümkün değildir.” [10]

Bartholomes, 2 yıl sonraki bir başka demecinde ise okulun açılması halinde laikliğe ve kıyafet kanununa aykırı bir durumun oluşup, oluşmayacağına ilişkin bir soruyu “1844’ten 71’e kadar, Allah’a şükür kusurumuz olmadı. Okul açıldığında, hocalar ve talebeler, cübbe ve dini kıyafetleri sadece kilisede dua ederken giyecek. Kilise dışında hem hocalar, hem de talebeler eskiden olduğu gibi ceketli, kravatlı olacaklar.” [11] diye cevaplamıştır. 2 yıl önce tam bir keşişlik ve manastır geleneğinden söz eden Bartholomeos’un, bugün cübbe ve dini kıyafetlerin sadece kilisede dua ederken giyilece­ğini söylemesi büyük bir tezat oluşturmuştur ve okulun açılmasının engellerinden birisi olan kılık-kıyafet sorununu aşma amacıyla söylen­miş olması kuvvetle muhtemeldir.

Gül: Ruhban Okulu açılacaksa bizim zamanımızda en rahat şe­kilde açılır

Gül: "...Zaten 1971 yılına kadar bu okul faaliyet göstermiş... Şimdi faaliyet göster­mesinde ne sakınca olabilir?.."
Gül: “…Zaten 1971 yılına kadar bu okul faaliyet göstermiş… Şimdi faaliyet göster­mesinde ne sakınca olabilir?..”

(Dönemin) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de Ruhban Okulu’nun açılması yö­nünde bazı çalışmalar yapıldığını söylerken, insanların kendi dinini öğretecek bir hoca yetiştirmeye mani olunamayacağını kaydetmiştir. Gül, “Eğer, Ruhban Okulu açılacaksa bizim zamanımızda en rahat şe­kilde açılır. Zaten 1971 yılına kadar bu okul faaliyet göstermiş. Hıristi­yan dünyası için çok büyük önem atfedilen bu okul ihtilâl döneminde kapatılmış. Son 30 yıldır faaliyet göstermemiş. Şimdi faaliyet göster­mesinde ne sakınca olabilir? Türkiye bu sorunu çözmek zorunda. Yok­sa Patrik’in bundan böyle Rusya’da görev yapması kaçınılmaz hale gelecek.” gibi çok tuhaf gerekçeler öne sürmüştür.

Gül’ün bazı temel yanlışlarını düzeltmek gerekmektedir. Birincisi; ruhban sınıfının bulun­madığı, Allah adına yetki kullanma hakkının tanınmadığı ve devlet gibi bir teşkilatı olmayan İslam’ın “hoca”sı ile Hıristiyanlığın papazının eş anlama gelmediğini elbette ki Gül de bilmektedir. Halka sempatik göstermek için böyle bir karşılaştırmanın yapıldığı açıktır. İkincisi; yukarıda da işaret edildiği gibi bu okul Türkiye tarafından kapatılmamıştır. Üçün­cüsü de; Yunan yayılmacılığının karargahı niteliğindeki Patrikhane’nin, Lozan’da dahi tüm çabalara rağmen ülke dışına çıkarılamamış olduğu ve ABD’nin Ortodoks Hıristiyanları Fener Patrikhanesi eliyle Rusya’ya karşı kontrol etmek istediği dikkate alınırsa, gerçekte Patrikhane’nin Türkiye dışında faaliyet göstermesinden endişe değil, memnuniyet duyulması gerekmektedir.

Bu kadar yanlışın içinde tek doğru, okulun AKP iktidarı zamanında açılma şansının çok yükseldiğidir. Bunun se­bebi ise herhalde birtakım hedeflere ulaşabilme adına, dış güçlerle peşin angajmanlara girilmiş olmasıdır. Meseleyi çok iyi bilen Milli Eğitim, İçişleri, hatta Dışişleri bürokratlarının tüm uyarılarına rağmen hüküme­tin, AB Genel Sekreterliği ve AB Türkiye Temsilciliğiyle yapıldığı tahmin edilen ortak çalışmalarla Ruhban Okulu’nun açılması yönünde ağırlık koyması da bunun bir göstergesidir. Ancak gerek hukuki durum, gerek­se de kamuoyu tepkisi sebebiyle bu konuda doğrudan adım atılamayınca, bu kez dolaylı formüller arayışına girilmiştir. Bunlardan birisi de Dışişleri Bakanlığı’nca Türkiye Ermenileri Patrikliği’nin statüsüne ilişkin yapılan çalışmadır. Ermeni Patriğine, dini hizmetlerin dışında siyasi ve idari bir misyon veren, ayrıca patrik seçiminin yanısıra görevine son verme yetkisini Ruhani Kurula bırakan bu çalışmaya ilk itiraz İçişleri Bakanlığı uzmanlarından gelmiştir. Uzmanlar, yapılmak istenen düzen­leme ile Lozan’ın üzerinde haklar verileceğini bildirmiştir.[12] Ancak bu çalışmanın da Patrikhane’ye yönelik olduğu düşünülmelidir. Çünkü Ermeni Patrikhanesi’nin diğer azınlıklar içinde ayrıcalıklı bir konuma getirilmesi, onların da bunu emsal gösterip aynı haklara kavuşmasının yolunu açacaktır. Patriği görevden alma yetkisinin, Ruhani Kurula veril­mesi ise öncelikle Fener Rum Patriği Bartholomeos’un, Sen Sinod’a yaptığı 6 yabancı üye atamasının legalleştirilmesini sağlayacaktır. Bundan da önemlisi, bu atamalarda ve görevden almalarda Türkiye söz sahibi olamayacağından, Ermeni veya Fener Rum Patrikhaneleri muhtariyet almış olacaklardır.

Patrikhane’nin istediği özel statü hukuken de mümkün değil

Lozan azınlıklara imtiyaz değil, eşit muamele görme hakkı tanımaktadır.
Lozan azınlıklara imtiyaz değil, eşit muamele görme hakkı tanımaktadır.

Bir kez daha vurgulamamız gerekmektedir ki, Ruhban Okulu’nun özel statüde açılması Lozan ve diğer uluslararası sözleşmelere aykırı­dır. Çünkü bu, azınlık haklarını aşan, vatandaşlar arasında eşitlik den­gesini bozan bir siyasi imtiyaz talebidir. Lozan, azınlıklara imtiyaz değil, eşit muamele görme hakkı tanımaktadır. Bu da Anayasa’nın 12’inci maddesindeki eşitlik prensibine uygundur.

Yine Anayasa’nın 2’inci maddesindeki “laik devlet” nitelendirmesine aykırıdır çünkü dini eğitim-öğretim yapan özel okul açmak ve yönetmek mümkün değildir. Anaya­sa’nın 132’inci maddesi, kazanç amacına yönelik olmak üzere vakıflar tarafından devletin gözetim ve denetimine tabi yüksek öğretim kurum­ları kurulabilmesine imkan vermektedir. Buna göre, sadece özel vakıf­lar üniversite açabilmektedir. Ancak Patrikhane bir vakıf olmadığı için Patrikhane’ye bağlı özel bir yüksek öğretim kurumu açılaması mümkün değildir. Anayasanın 24’üncü maddesine göre de din ve ahlak eğitim-öğretiminin devletin gözetim ve denetimi altında yapılması gerekmek­tedir ki, Patrikhane’nin 1971’de kabul etmediği en önemli şart budur.

Özel statülü Ruhban Okulu Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na da aykırıdır çünkü bu kanun Türkiye’de dini eğitimi cemaat ve özel kişilerden alıp, Milli Eğitim Bakanlığı’na vermiştir.

Bilindiği gibi ülkemizdeki Rum vatandaşlarımızın sayısı binlerle ifade edilmektedir. Bu da olmayan cemaat için din adamı yetiştirme ihtiyacının nereden doğduğunun yanı sıra, açılsa dahi okula nereden öğrenci bulunacağı sorularını gündeme getirmektedir. Elbette Patrik­hane’nin düşüncesi yurtdışından öğrenci getirmektir. Ancak Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 28’inci maddesinde, “Bir özel okula alınabilecek yabancı uyruklu öğrenci sayısının okulda okuyan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğ­rencilerin yüzde 20’sini aşmamak kaydı ile MEB’ce tayin olur” hükmü vardır. Buna göre de Patrikhanenin tüm öğrencilerini yurtdışından getirmesi mümkün değildir. Patrikhane yetkilileri ise bu kanunuda geçmişte verilen yurtdışından öğrenci getirme izninin siyasi olduğunu da bilmezden gelerek, gazetelere verdikleri beyanlarla hem bunu bir hakmış gibi sunuyorlar hem de öğrencileri dışardan getireceklerini ilan ediyorlar.

Patrik Bartholomeos’un, “1964’e kadar yurtdışından öğrenci alıyorduk. Şimdi de öyle olacak. 1971’e kadar talebelerimizin çoğunlu­ğu yurtdışından geliyordu. 1961’de 13 kişi mezun olduk, bir ben Türki­yeli idim.” demesi, konuyla ilgili tahrifatın son örneği olmuştur. Bartholomeos, bu konuda Türk devletinden onay alıp almayacaklarına ilişkin soruyu da basit bir sabıka kaydına indirgeyerek, geçiştirmiş ve Talebe alırken İstanbul Emniyeti onay verecek, sabıkalı addedilen kimselere zaten devletçe izin verilmeyecek. Devletin denetiminde çalı­şacağız. Buna itirazımız yok. Çünkü çabalarımızın siyasi bir niteliği yok.” demiştir. Bartholomeos anlamazdan gelse de neyin kastedildiği bellidir. Nitekim hemen ardından “Yeni Makarios’lar mı yetişecek?” sorusu yöneltilmiştir. Patrik, bu soruya karşılık “Makarios okulumuzun öğrencisi değildi, okulumuza da hiç gelmedi. Atina İlahiyat Fakültesin­’de, sonra da Boston’da okudu. Bizimle alakası yok..” [13] demekle ye­tinmiştir.

Ruhban Okulu’nun açılabilmesi amacıyla, Anayasa’nın 132’inci maddesine paralel olarak çıkarılan 4702 sayılı kanunun, meslek yüksek okulu kurulmasına imkan verdiği konusu gündeme getirilmiştir. Ancak bu tür okullar, sadece ekonominin ihtiyaç duyduğu alanlarda yüksek nitelikli işgücü yetiştirmek amacıyla açılabilmektedir. Papaz yetiştirme­nin, bu kapsama girmediği bellidir.

Patrikhane’nin, tüm bu taleplerin yanısıra, okul açıldığı takdirde kendi dilinde yani Rumca eğitim yapılacağı da aşikardır. İşte bu nokta­da Atatürk’ün, Hilafetin kaldırılmasından 2 ay sonra 4 Mayıs 1924’te Newyork Herald gazetesine verdiği şu demeci hatırlamamak mümkün değildir: Türkiye’de mektepler ve kiliseler tahrikatın ocağı idi. Gayrimüslim anasır, hatta İmparatorluk hududu dahilindeki Müslüman Araplar, aynı maksatla mekteplerinde Türk Lisanının talimini ihmal etti­ler. Böyle bir vaziyete İngiltere, Fransa, Amerika veya herhangi bir milletin ne kadar zaman tahammül edebileceklerini sorarız.”

Asıl amaçları din adamı yetiştirmek değil

Fener Rum Patriği Bartholomeos, din adamı sıkıntısı çektikleri için Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını istediklerini söylemektedir ki bu da doğru değildir. Cemaatlerinin kalmadığını Patrik de, diğer papaz­lar da itiraf etmektedir. Öyleyse bu din adamları kimin için yetiştirilecek­tir? Ortodoks dünyasının ihtiyacının Türkiye üzerinden karşılanması, Türkiye’nin de bunu sağlamasının mantığı ve mecburiyeti var mıdır? Atatürk’ün Patrikhane için söylediği gibi, Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için arazisi üzerinde bir melce (sığınacak yer) göstermeye ne mecburi­yeti var? Bu fesat ocağının hakiki yeri Yunanistan” değil midir? Gerçek­ten tüm mesele okul ve din adamı yetiştirme ise benzer okullar; Yuna­nistan, Selanik, hatta ABD’de Boston gibi, cemaatin bol olduğu birçok yerde vardır ve Patrikhane’nin ihtiyacının buralardan karşılanması mümkündür. Türkiye’ye gelecek din adamlarına Türk vatandaşlığı verilmek suretiyle meselenin halledilebileceği de açıktır. Kaldı ki Sen Sinod’a Türkiye’nin bilgisi ve izni dışında yabancı üye atayabilen Bartholomeos’un, rahip ihtiyacını karşılamak için aynı yola başvurmayı düşünmemesi oldukça anlamlıdır.

Bu bir oyundur ve bunun ilk delili, Yunanistan’ın Türkiye’deki Rum azınlık için gönderdiği öğretmen sayı­sını azaltması olmuştur. Ankara ile Atina arasında 1955’te imzalanan anlaşma uyarınca, iki ülkenin azınlıkların eğitimi için karşılıklı olarak her yıl 35 öğretmen görevlendirmesi gerekmektedir. Ancak Yunanistan, Türkiye’deki Rumlar için bu kadar öğretmene ihtiyaç olmadığını belirte­rek, bu sayıyı 16’ya düşürdükten sonra “karşılıklılık ilkesi” gerekçesiyle Türkiye’den aldığı öğretmen sayısını da aynı oranda azaltmıştır.

Bartholomeos’un son Küba ziyareti ise oyunu tüm açıklığı ile ortaya çıkarmıştır. Geçtiğimiz Şubat ayında Bartholomeos’u devlet başkanı töreniyle karşılayan Küba Lideri Fidel Castro, “Sizinle konuşurken tarih­le konuştuğumun bilincine varıyorum.” demiş ve “Küba’da bir Ruhban Okulu açıp, emrine vermeyi” teklif etmiştir. Ancak her fırsatta din adamı yetiştirememe sıkıntısından şikayet eden Patrik, bu teklifi kabul etme­miştir. Gerekçesi de en az reddedişi kadar ilginçtir: “Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun durumundan tabii ki kendisine bahsetmedim. Bura­da din adamı yetiştirecek bir okul olmadıktan sonra Küba’daki okullarla nasıl işbirliği yapabiliriz?..” [14]

Görüldüğü gibi Patrik’in ana amacı, din adamı ihtiyacını karşıla­mak değil, Patrikhane’nin internet sitesinde yer alan makalede de belir­tildiği gibi, Ruhban Okulunu “Uluslararası Teoloji Merkezi” haline getir­mek, hatta daha ileriye götürmektir. İlerisinin ne olduğunu ise Heybeliada Manastırı Metropoliti Apostolos Danilidis, “Madem ki artık dünya globalleşiyor; Türkiye, Avrupa Birliği’ne katılmak istiyor; Lozan Anlaşması’yla burada yaşayan Rum, Ermeni ve Musevi cemaatlerine böyle hakların tanınması lazım. Yalnız 4 sene eğitim değil; ondan sonra lisansüstü, hatta doktora tezi yapıp, diğer üniversitelerdeki yurtdışında ve memleketimizde bulunan üniversitelerin eşit olması lazım.” [15] sözle­riyle gündeme getirmiştir.

İşte Patrikhane’nin Ruhban Okulu ile ilgili tam hedefi bu olup, bu projenin gerçekleşmesi halinde de elde edilecek yetki ve güçle sıra, kutsal bildikleri kurumlarla İstanbul’un “işgal” edilmesine gelecektir.

 

1 AB Haber, 12 Ağustos 2004

2 Elçin MACAR, Cumhuriyet Döneminde İstanbul Rum Patrikhanesi (İletişim Yayınları, l.baskı-2003).

3 Milliyet, 20 Temmuz 2004

4 Elçin MACAR, a.g.e.

5 Milliyet, 20 Temmuz 2004.

6 Star, 7 Ağustos 2004.

7 Hürriyet-Milliyet, 9 Ağustos 2004.

8 Radikal, 20 Temmuz 2004.

9 Yeni Şafak, 10 Ağustos 2004.

10 Görüş Dergisi (Eylül-Ekim 2002, Sayı 52).

11 Milliyet, 20 Temmuz 2004.

12 Cumhuriyet, 20 Mayıs 2004.

13 Milliyet, 20 Temmuz 2004.

14 Vatan, 3 Şubat 2004.

15 AB Haber, 12 Ağustos 2004.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları