Rus narodnizminden Gökalp halkçılığına Türk popülizmi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______22.01.2018_______

Rus narodnizminden Gökalp halkçılığına Türk popülizmi

Burçin Öner

Giriş:

Erken dönemlerde bazı Avrupa ülkelerinde hissedilmesine karşın sistematik açıdan ilk olarak 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren Rusya’da kendini gösteren popülizm, “halka doğru gitmek” anlayışını benimseyen, sosyolojik, siyasi ve entelektüel fikirleri barındıran bir tavır hareketidir. Bizde ise özellikle II. Meşrutiyet sonrası kendini göstermeye başlamıştır. Osmanlı Devleti için bu dönem, ağır kayıpların yaşanmaya başladığı bir zamanda adeta kendi “aydınlanma”sını yaratmıştı. Pozitivizm ve beraberinde gelen Jön Türk hareketinin oluşturduğu solidarist toplum anlayışı, dönemin Türkiye’sinde kendisine yer bulacak ve bu fikir mücadelesi, Cumhuriyet’e hatta çok partili döneme kadar devam edecekti. Burada esas olan düşünce, Osmanlı’nın asırlarca ‘cemaat’ tanımlamasını yaptığı yığının artık ‘ulus/millet’ anlayışına evrilmesi için tarafını ‘halk’tan yana tutmasıyla gerçekleşecekti.

Yıkılma emareleri gösteren ve devamında parçalanma sürecine giren bir devletten doğacak olan cumhuriyetin toplumsal temellerinin atıldığı bütün bu süreçte, yönünü “halka doğru” çevirenlerden biri de Ziya Gökalp’ti.

Gökalp ve arkadaşları, bugün popülizm olarak tanımlanan düşüncenin sistemli bir şekilde hayata geçirilmesi için çalışmışlar; “halkçılık” adını verdikleri bu düşüncenin, azalarak ve dönüşerek de olsa Türkiye Cumhuriyeti’nin bugününe kadar taşınmasında büyük katkılar sunmuşlardır.

Bu yazıda popülizmin entelektüel ve siyasi açıdan değerlendirmesi yapılacak ve özellikle Ziya Gökalp’te yer eden popülist düşünce yapısı incelenerek Türkiye’ye etkileri üzerinde durulacaktır.

Tarihsel Bağlamda Popülizm:

Lonesco ve Gellner, “popülizm” kelimesinin temelde herhangi bir tekliğe sahip olan bir anlamı olup olmadığı ve bu tek isme uygun bir olgunun olup olmadığı ile ilgili çalışmalar yürütmüşlerdir[1]. Nihayet, popülizmin tanımlama açısından bazı zorluklarla karşı karşıya kalmamıza sebep olduğu sonucu çıkmıştır. Çünkü doğasında kimi “kötüleme” ifadeleri barındırmasının yanında, teorik temelini oluşturan “halk” kavramının farklı yorumlamaları da mevcuttur. Bütün bunlarla birlikte burada, bilinen en meşhur popülizm araştırmacılarının tanımlamalarına başvurulacaktır.

Margaret Canovan’a göre popülizm: “kurulu iktidar yapısına ve toplumun baskın ideal ve değerlerine karşı halk adına karşı çıkmaktır”[2]. Ernesto Laclau ise “yanlış uygulamaların bile halk seviciliğiyle meşrulaştırılması” olarak tanımlarken “halkın inşası” ifadesiyle onu kavram haline getirir[3].

Bir diğer tanımlama da Jan Jagers ve Stefaan Walgrave’ye aittir. Bu ikilinin tanımına göre popülizm: “halkı referans alan siyasal aktörlerin bir siyasal iletişim biçimi” demektir[4].

Popülizm’in çeşitli sahalara bölünmesi suretiyle yapılan değerlendirmelerin yanı sıra Laclau popülizmi, bir bütün olarak ele almakta ve farklı yapıları bir arada tutacak kapsayıcı bir unsur olarak değerlendirmektedir. Bütün bu birleştirme anlayışının yanında “hâkim sınıf popülizmi” ve “mazlum sınıf popülizmi” ayrımına gitmeyi de ihmal etmez. Çünkü her ikisinde de iktidar olabilme kaygısıyla popülist söylemler kullanıyor olmasına rağmen hedefe varan yolda yürüme amaçlarında farklılıklar bulunmaktadır.

Bütün bunlarla birlikte, Yunanca ‘popula’ ifadesinden ortaya çıkan halk kavramı üzerinde çeşitli bakış açılarının bulunması, halk tanımlamasında yönetim şekilleri hatta demokrasi anlayışları yönünden muğlaklık olması, popülizmi tutarsız söylemler bütünü haline getirmektedir ve bu yönüyle ideolojilerden ayrım göstermektedir. Ancak popülizmi,  ideolojilerin çeşitli noktalarda “iktidar” sahibi olabilmesi için başvurulan, kapsamlı ve tatmin edici, kitleleri belli bir perspektif etrafında toplayıp aidiyet ve eylem kazandırabilme kapasitesine sahip olan bir araç olarak ifade edebiliriz.

Popülizm, temelleri Çarlık Rusya’sına dayanan bir tavır hareketidir. Ancak Rusya’da uygulanan popülist yaklaşımlar esasen “popülizm” adı ile değil; “narodnizm” olarak bilinegelmekteydi. Popülizm, ifade bakımından Amerika Birleşik Devletleri’nde 1800’lü yılların sonuna doğru çıkan çiftçi hareketinin sonucunda siyasi figürler tarafından ortaya atılmıştır. İsim babası David Overmyer olup kuramsal içeriği Edward Shils, Peter Worsley, Jean Leca vb. birçok yazar tarafından hazırlanmıştır[5]. Ayrıca London School of Economics and Political Science gibi yerlerde konu ile ilgili tartışma oturumları düzenlenmiş ve kapsamlı olarak irdelenmiştir.

Rusya, özellikle de 19. yüzyılda dünya üzerinde gelişmekte olan ülkelerin ideolojilerinde insan kategorileştirmeleri yapmaları bakımından önemli bir kaynak olmuştur. Bu durumun kuramsal olarak şekillenebilmesi için iki temel ayak vardır. Bunlar entelektüel ayak ve siyasal ayaktır. Bu iki kesitte de birbiri ile kopukluk yaşayan halk ve burjuva kesimlerinden, halk tarafının ön plana çıkarılmasında önemli bir politik duruş olarak popülizmi görmekteyiz. Bu anlamda Lenin’in ilgili geleneği, kuramlaştırıp himayesi altına aldığı Asya ülkelerinde pratik uygulamalarını yaptığını söyleyebiliriz[6].

Birçok yazarın “Narodnizm” olarak da ifade ettiği entelektüel popülizm, kapitalist gelişme sürecine geç entegre olan toplumlarda kendini gösterir. Kapitalistleşme, ABD’nin büyük katkısı sonucu toplumlarda kendini hâkim kılması geciktiği için sonradan eklemlenmeye çalışan toplumlarda bazı sancılara sebep olur. Siyasetten ekonomiye, kültürden ideolojilere kadar geniş bir yelpazede karmaşalara, düşünce çarpışmalarına ve ideolojik tepkilere neden olur. Dolayısıyla dönem içinde çeşitli sahalarda meydana gelecek olan değişikliklere karşı, kendi çağdaşlaşma algıları çerçevesinde milli reflekslere sahip modernistlerin tepkileri oluşur. Ötesinde, toplumda entelektüel açıdan kendine rol bulabilecek seviyedeki bireylerin, kendi yaşam koşullarını sağlamlaştıracak ve ürün ortaya koyabilecek pozisyonları daha kolay elde edebilme imkânlarının kısıtlanması, yine bu yolu kaçınılmaz bir seçenek olarak ortaya koyar. Rusya’nın erken dönemlerinde, Hindistan’ın yakın geçmişinde ve günümüz Türkiye’sinde karşı karşıya kalınan diplomalı ama işsiz ‘aydın’ kesim sorunsalı, entelektüel popülizmi ve bunu yalnızca muhalefet adına kullanma içgüdüsünü doğurmaktadır. Bütün bunların yanında Batı’nın hızlı gelişimi ve daha az gelişmiş toplumların ona yetişme çabalarının yetersiz kalması, bu toplumlarda bir nevi “kompleks”e sebep oluyor ve yine sığınılacak liman olarak “halk” görülüyor.

Siyasal popülizm ise kendisine temel taş olarak “köylülüğü” alıyor. Toplumsal açıdan en çok baskı görmüş, ezilmiş fakat aynı zamanda bozulmamış bir katman olarak köylülük görülüyor. Dolayısıyla siyasi popülist söylemlerin başlangıç noktasını, gelenekselliğin çıkış yeri ve beraberinde kültürün koruma kalkanı olarak görülen köylülük oluşturuyor. Büyük sermaye toplumun genelini baskı altına alıyor. Bu noktada devreye küçük burjuva denilen parasız ama aydın kitle giriyor. Bu çıkışta güç aldıkları kesim, aslında kendilerinin de içinden çıkmış oldukları halk oluyor. Tek farkla… Halkın, dolayısıyla da kendi arzu ve hedeflerinin, yine kendi bakış açıları ve kendi aydınlanma biçimlerinde harmanlanarak ifade ediyorlar. Bu söylem ve sloganlar, ortaya çıkan güç savaşında kendi kalkanlarını oluşturmak ve güç dağılımda yer tutabilmek amacıyla kullanılıyor.

1908 Sonrası Türk Popülizmi:

Osmanlı Devleti’nin çöküşüne giden uzun ve meşakkatli yolculuğun ilk adımının atıldığı Karlofça Antlaşması’ndan II. Meşrutiyet’e kadar geçen sürede bir dizi reform hareketleri, çeşitli modernleşme çabaları karşımıza çıkmaktadır. Bu yenileşme uğraşları, önceleri merkezî gücün yeniden toparlanmasına yönelik olsa da geçen zaman niyetin değişmesini mecbur kılmış ve çöküşü önleyerek devleti ayakta tutmak noktasına kadar gelmiştir. Atılan tüm adımların devlet ve otoriteyi kurtarma amacı gütmesi sebebiyle halk, devamlı olarak arada kalmış; savaşta asker, sivilde vergi kaynağı olmanın ötesine geçememiştir. Dolayısıyla tıpkı günümüzde olduğu gibi yapılan müdahaleler yalnızca belli bir kesimi memnun etmiş, geride kalanlara ise muhalefet etme görevi düşmüştür. Yapılan bu muhalefette de yalnız ve bilinçsiz olan halk, kendisini tanıyamamış, geleceğinden bihaber, doğrudan ‘maruz kalan’ konumuna gelmiş yahut getirilmiştir. Aydın kesim tarafından yavaş yavaş dillendirilmeye çalışılan Türklük kimliği konusunda dahi bir bilince sahip değildir.

Bütün bu debdebelerin arasında bir taraftan da Rumeli’deki toprakları kaybetmeye başlayan dönemin padişahı II. Abdülhamit, Rumeli’deki askeri birliklerde görevli olan Önyüzbaşı Resneli Niyazi ve Kurmay Binbaşı Enver’in dağa çıkarak Kanun-i Esasi’nin uygulanması isteklerinin ayyuka çıkmasıyla daha fazla direnemeyerek 23/24 Temmuz 1908’de tüm muhalifleri susturacak ve onları sevince boğacak bir karar almıştır. Kanun-i Esasi’nin yürürlüğe konulduğunu ilan etmiştir[7].

II. Meşrutiyet’in ilanı, Osmanlı için önemli bir kırılma noktası olmakla birlikte adeta cumhuriyet fikrinin ön çalışmalarının yapıldığı bir deney alanı olmuştur. Bu süreçte devlet, bu zamana kadarki yanlış politikalarının bir sonucu olarak tüm organlarından yara alıp güç kaybeder duruma gelmiştir. Oluşan boşlukları dolduracak iktisadi yeterlilikte gruplar ya bulunmuyor ya da bulunsa bile etnik kökenleri nedeniyle uygun konumlara getirilemiyor haldedir. İktidarın acz içine düştüğü bu ortamda, Osmanlı aydınları kolları sıvayarak duruma el koyma ihtiyacı hissetmiştir.

Mevcut ortamdan çıkmak için “Türk burjuvası” oluşturulmalıydı. Bunun yolu da halka ve köylüye yönelerek bir orta sınıf oluşturmaktan geçiyordu. Çünkü batının gelişmişlik seviyesiyle mevcut Türk devletinin özellikle de Sanayi Devrimi’nin gazabına uğrayarak geri kalmış esnaf ve tüccarlık anlayışının yarışabilmesinin imkânı bulunmamaktaydı. Fakat elbette, yalnızca köylüden ve memurdan ibaret olan bir yapı, devleti uygarlaşma noktasında ileriye götüremezdi. Bundan sebep olarak aydınlanma sürecine sokacak, sosyal ve siyasal düzeni ulusal çıkarlar doğrultusunda yönlendirecek bir intelijansiyaya ihtiyaç vardı. İşte bu noktada devreye Akçura, Gökalp, Ağaoğlu, Köprülü, Esendal, Günaltay gibi aydınlar giriyor ve dönemin siyasetine yön vermek için kendilerine görev yüklüyorlardı.

Tam da bu süreçte popülizm, Türk topraklarında kendini göstermeye başlıyordu. Ancak, bizdeki “halka doğru” hareketi ile batıdaki popülizm, kapitalizmin köylülük yapısını çözme hızıyla bağlantılı olarak farklılık gösterdi. Dolayısıyla Türk popülizmi, daha ziyade Rus “narodnizmi” ile bağlantı göstermektedir diyebiliriz. II. Meşrutiyet sonrası gelişen fikir akımlarından biri olan Türkçülük akımı ve beraberindeki Halkçılık anlayışı, temelde bu söylemlerden etkilenmiştir tezi savunulabilir. Çünkü dönem içerisinde popülizmi bir temel anlayış biçimi hâline getiren kişiler, özellikle Balkan ve Rus coğrafyasından ülkeye gelen aydınlardır.

Balkan topraklarının tamamen kaybedilmesinden az önce Selanik’ten memlekete giriş yapan popülist düşünce ve söylemler, “İttihatçılar” tarafından ‘halkın’ keşfedilmesiyle kendini gösterdi. Dönemde kendi düşünce ve kurtuluş yollarını dillendirme imkânını Genç Kalemler ve Yeni Felsefe Mecmua gibi yazılı kaynaklarda bulan İttihatçılar, temellerini attıkları “halkçılık” anlayışını Selanik’in kaybedilmesinin ardından İstanbul’da devam ettirdiler. Dil ve sosyal yaşantının revize edilmesi temellerine dayandırılan bu söylemler zamanla bir “yeni hayat” felsefesi oluşturdu. Halka Doğru, Türk Yurdu, Büyük Duygu, Türk Sözü gibi dergilerde yer alan yazılarında devamlı olarak “halka doğru gitmek” fikrinden bahsettiler. Bu fikrin geri planında beslenilen kaynaklardan bazıları, sosyalizm[8], sosyolojizm[9], solidarizm[10] ve eylemleşmiş hâli olan korporatizm[11]dir.

Rusya ile Osmanlı Devleti’nin aynı coğrafyada yer alması ve Rus topraklarında ciddi oranda Müslüman bir kitlenin bulunuyor olması gibi nedenler ve pek tabii ki bunu doğru algılayan aydın kesim sayesinde popülizmin gerçek manasındaki[12] örneklerinin görüldüğü ilk ülke Osmanlı II. Meşrutiyetidir, denilebilir.

Popülizm, bizdeki manasıyla halkçılık, cumhuriyetin kurulması aşamasında temel ilke hâlini almış, Türk topraklarına girer girmez dün ‘reaya’ denilen toplumsal katmanın artık bir ‘vatandaş’ olma sıfatına erişmesine vesile olmuştur. Aydın zümresinin odak noktasını birey ve toplum/cemiyet oluşturmuştur. Kısacası halkçılık anlayışı, Millî Mücadele’nin siyasi omurgasını oluşturmakla kalmamış cumhuriyetin inşa sürecinde ve devamında gelen süreçte de esas kaynak ve dayanak noktası olmuştur.

Temel felsefe hâline gelen “yeni hayat”, başta milletleşme hususu olmak üzere kadının kamusal haklar elde etmesi, ‘feminizm’in dillendirilmeye başlanması ile toplumda cinsiyetçiliğin, çocukların toplumsal birer birey olarak algılanmasıyla yer yer ataerkilliğin bileğini kırmıştır. Beraberinde toplumun sekülerleşme ve laikleşme sürecinde de önemli katkıları olmuştur. Bugün sosyoloji olarak bildiğimiz bilim dalının, Osmanlı bilim dünyasına kazandırılması açısından da tarihsel anlamda II. Meşrutiyet’e, siyasal manada popülizme yahut halkçılığa hakkının verilmesi gerekmektedir.

Ziya Gökalp Halkçılığı:

Başlangıçta Selanik’te, devamında da İstanbul’da kendine hayat bulan popülizm, dönemin aydınları için de önemli bir çıkış noktası olmaktaydı. “Halkçılık” adı verilen bu anlayışı benimseyen aydınlardan biri de Ziya Gökalp’ti.

Ortak noktaların çoğunlukta olmasına karşın ‘her beyin başka düşünür ve farklı bir düşünce üretir’ gerçekliğinin tezahürü olarak o dönemde de aydınlar, ortak savunuları olan ‘halkçılık’ anlayışını farklı temellere dayandırmaktaydılar. Gökalp için halkçılığın temellendirilmesinde, sosyalizme mesafeli yaklaşılmalıydı. Daha ziyade o, Durkeim’in sosyolojizmine yönelmişti[13].

İtalyan edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Dante’nin kaleme almış olduğu ve Türkçe adıyla “Yeni Hayat” isimli eseri, birçok açıdan Gökalp’i derinden etkilemiştir. Çağlar arası kusursuz bir köprü oluşu, yeni bir dünya görüşü, olaylara ve olgulara bakışı ve bilgiye varış önerileri bakımından ‘yeni’ olan bu eser, Gökalp’in de mevcut açmazdan çıkış formülünü bulması açısından onun fikir dünyasını filizlendirme rolünü üstlenmişti. Eserin yayın tarihinden asırlar sonra “Yeni Hayat” hem bir felsefe olarak hem de yepyeni bir eser olarak Gökalp’in kaleminden yeniden doğacaktı. Meşrutiyet ile birlikte gelen toplumsal dönüşüm zorunluluklarının ‘nasıl’ına cevap veren bu lirik formattaki eser, ilk kez Genç Kalemler Dergisi’nde dillendirilmiş ve sonrasında Yeni Felsefe Mecmuası’nda düzenli olarak geliştirilmişti. Önceleri dil meselesi ile gündeme gelen “Yeni Hayat” felsefesi, sonrasında toplumsal olan pek çok alana yayılmış ve mutlaka bir söz söylemişti.

Gökalp’in gündemini oluşturan iki kavram vardı. Bunlar: “siyasî inkılâp” ve “ictimaî inkılâp”tı. Siyasî inkılap, 1908’de Meşrutiyet’in ilân edilmesiyle gerçekleşmişti. Ancak ictimaî inkılâp yani, sosyal yenileşme/dönüşüm bir süreçti ve bu süreçte türlü zorluklarla karşılaşılacaktı. Çünkü toplumsal gelişmeler, siyasi gelişmeler gibi kısa süreli etkileşimlerle gerçekleşemez; daha uzun ve daha doğal yollarla gerçekleşmek durumundadır[14].

Gökalp, “Yeni Hayat” felsefesinde daha içedönüşü mümkün kılan, psikolojik bakış açılarını benimsemişti. Örneğin; din, dil ve benzer toplumsal dinamikler daha çok birey bilincine bağlı unsurlardı. Dolayısıyla ona göre toplumun etkileşim halinde olduğu kurumların gelişimi, bireyin bilinç düzeyiyle doğru orantılıydı. Ancak bilinç, asırlar boyu süregelen bazı ritüellerin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyordu ve bunu bir anda değiştirmek çok da kolay değildi. Bu sebeple toplumsal dönüşümün sağlanabilmesi için siyasi dönüşümü başaran kişilerin devreye girmesi gerekmekteydi, ki öyle de oldu.

Gökalp’e göre; Osmanlı döneminde siyaseti ilgilendiren, esasen de hem siyaseti hem de toplumu ilgilendirmesi gereken alanların yalnızca hâkim kadronun inisiyatifine bırakılması ve özellikle Müslüman halkın neredeyse sadece din ile haşır neşir olması, bahsi geçen toplumsal dönüşümün sağlanabilmesi için bir başlangıç noktası oluşturdu. İktisattan hukuka, aileden ahlaka, estetikten felsefeye kadar her şey hayata dâhildi ve hayat ise siyasetle düzen buluyordu. Dolayısıyla Gökalp’in “Yeni Hayat”ında, tüm bu şeylerin yenileri yer alıyordu: “Yeni aile”, “Yeni iktisat”, “Yeni sanat”, “Yeni felsefe” vb. Ayrıca bu tasavvurların tümüne değerler adı verilirse; bu değerler toplum tarafından bilinmiyordu. Zira Gökalp’e göre; eğer bu değerler, toplumda karşılık bulsaydı toplumsal dönüşüme yani, “Yeni Hayat”a gerek kalmazdı. Bu felsefenin dâhilinde kendisine yer bulan her bir değerin topluma ulaştırılması gerekmekteydi ve bu ‘kutsal’ görev de gençlere düşüyordu. Bu ve izlenecek yol da Yeni Felsefe Mecmuası’nda şu satırlarla ilan ediliyordu:

Bizim mukaddes bir gayemiz vardır ki o da gençlerimizin metin ve münevver bir dimağ ile yirminci asrın ihtiyaçlarına mukabele edebilecek ilmî ve fikrî bir kuvvette görmektir. Bugünkü ictimaî heyetimizin henüz yirminci asırdan pek uzak bir devirde bulunduğunu takdir eyleyenlerdeniz. Fakat müterakki gençlerin, mensup oldukları içtimaî, heyeti yükseltmeye muktedir bulunduklarına dair sarsılmaz bir kanaatimiz vardır”[15].

“Yeni Hayat” bir ütopya olmayacak, ayakları yere basan bir sistem, bir programlar bütünü olacaktı yani, bir metoda sahip olacaktı. İşte işin içine “metot” girdiği anda da devreye Durkheim giriyordu. Gökalp, “Yeni Hayat”ın metodunu oluşturmak istediğinde Durkheim ve onun ‘metot’ anlayışıyla tanıştı.

“Yeni Hayat”çılar, belirledikleri ‘metot’ doğrultusunda işbölümü yapmışlar ve ilgili her bir değer için bir araştırma ve değerlendirme yazısı; benimsenen felsefeye uygun olmayan ya da ileride değişmesi yahut geliştirilmesi gerekebilecek değerler için de ucuz baskılı kitapçıklar hazırlamaya karar vermişlerdir. Bu sayede halkın nabzı da tutulmuş olacak adeta halk üzerinde bir anket çalışması yapılmış olacaktı. Bu sayede belirlenen değer yargıları üzerinde gerekli revizeleri yapmak da kolaylaşmış olacaktı. Bu çalışmaların tamamı yeni felsefi düşüncelere ve çağdaş uygulamalara dayanacaktı. Bu kitapları uzmanlık alanlarına göre ortaya çıkaracak olanlarsa gençlerdi. “Yeni Hayat”, aydınlık gençlerin parlak dimağlarında şekillenecek ve geleceğe yön verecekti.

Sonuç olarak “Yeni Hayat”, içinde milliyet fikrini de barındıran, Osmanlılık yerine Türklük bilincinin ön planda olduğu, iktisadi, ailevi, felsefi, ahlaki, hukuki, kısacası hayata dair ve hayatın içinde kendine yer tutan halka ait tüm değerleri yenileştiren bir hayat tarzı hâline geliyordu. Yeni bilgiler, yeni felsefeler, yeni metotlar sayesinde bir kültür yeniden şekillenerek millileşiyor, Osmanlı’dan doğan yepyeni ve millî bir medeniyet geliyordu. Bütün bu veriler ışığında ortaya çıkan “Yeni Hayat”, bu nedenle çağdaş bir uygarlık hâlini alıyordu.

“Halka Doğru” gidenlerin “Yeni Hayat”ındaki ilk dönüşüm noktasını dil oluşturdu. Öncülüğünü Ömer Seyfettin’in yaptığı “Yeni lisan” hareketinde, millî ve basit gramer kuralları işlenecek, Arapça ve Acemce’den dile geçen kurallar göz ardı edilecekti. Yazı dilinde şiir yahut düz yazı fark etmeksizin İstanbul şivesi benimsenecekti. Gökalp, Genç Kalemler Dergisi’nde kaleme aldığı bir yazısında[16] âlimler ve halk arasında dildeki bu uyumsuzluktan dolayı ikilik oluştuğunu, aynı yerde yaşayan ama birbirlerini anlamayan iki katman ortaya çıktığını, bu ikiliğin ortadan kalkması gerektiğini savunmuştur. Dolayısıyla “Yeni Hayat” felsefesi gereğince “Yeni lisan”ın yazı dilinde de halkın söyleyişlerinin benimsendiğini dillendiriyordu. Bununla da kalmayıp bütün bir edebiyat dünyasına bu görüşün kabul ettirilmesi için Genç Kalemler ekibinin tahrir heyeti tarafından 36 sayfalık konuyla ilgili bir yazı[17] yayınlandı ve bütün bir edebiyat camiasına ulaştırıldı. Başlangıçta çok az kişi tarafından karşılık bulan görüş, kısa zaman içinde Hamdullah Suphi’den Faruk Nafiz’e, Reşat Nuri’den Falih Rıfkı’ya kadar bütün bir edebiyat camiasında kendini kabul ettirmişti. Sonuç olarak Genç Kalemlerin ‘dil davası’ kazanılmış; genç yazarlar ‘halka doğru’ gitmiş ve hayat, yeniden canlanmaya başlamıştı. Hatta konuyla ilgili olarak Ali Canip “Çünkü onlar, halkın diline karşı gitmemişler; halkın dilini değerlendirerek edebiyat dili yapmışlardır.”[18] demiştir.

Yeni Hayat’ın bir diğer değeri ise aile idi. Çünkü Meşrutiyet’in temel toplumsal sorunlarından biri “aile” idi. Aile, toplumun en temel yapı taşı olmakla birlikte toplumsal yapıların aile yapılarında değişikliklere sebep oldukları gözlenmekteydi.

İttihatçı anlayış, dönemlerinin başlangıcından itibaren milliyetçilikle uyum içinde hareket ediyordu. Dolayısıyla bu düşünce yapısının içinde aile de vardı ve ailenin yeniden şekillenmesi için bir takım çalışmalar yürütülmeye başlandı. Baba otoritesi üzerinden şekillenen ve ‘geniş aile’ yapısının etkin olduğu Türk aile yapısı, zamanla ‘çekirdek aile’ye dönüşüyordu. Kadın özgürleşiyor, Osmanlı’da bir feminizm anlayışı, adeta tarihsel köklerinden yeniden doğuyordu.

Ancak aile ile ilgili toplum içinde yer etmiş fakat nereden, nasıl geldiği ya da doğduğu belli olmayan ve hızla değişmesi gereken bir dizi adet mevcuttu. Yeni Felsefe Mecmuası, bu adetleri dört başlıkta[19] topladı. Durkheim’in metot anlayışına göre “normal” ve “patalojik” olgu ayrımı yapıp bu ayrımı aile kurumuna uyarlayarak her bir adet ile ilgili bir açıklama ve çözüm önerileri sundu.

Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın neden olduğu olumsuz koşullar, aile ve kadın figürü ile yakinen ilgilenmeyi mecbur kılıyor ve bu durum, sosyal bir sorumluluk haline geliyordu. Kadın ve dolayısıyla aile, devletin bir ‘sosyal devlet’ niteliği kazanmasında önemli bir detay halini alıyordu.

Toplumsal ve siyasi açıdan bir ülkenin ve milletin ilerleyişinin temel dayanaklarından biri güçlü bir ekonomiydi. Bu anlamda “Yeni Hayat” idealinin gerçeğe yansımasındaki en önemli değerlerden biri de iktisattı. Dünyanın fabrikalaşmaya gittiği, sanatkârlar yetiştirdiği bir çağda bizim geride kalmamız mümkün değildi. Gençlere gelecek vaat edilmeliydi ve zamanın gerçekliklerinden kopmaksızın oluşturulacak bir gelecek olmalıydı. Ancak dönemin Avrupası incelendiğinde ortaya çıkan talihsizliklerden biri, belki de en önemlisi “menfaat ve hırs” olarak gösterilebilirdi. Dolayısıyla bizim toplumumuzda ahlaki olmayan hiçbir değer yer bulmamalıydı. Çünkü eğer doğru teknikler, toplumun kültür damarlarının genişliğinde olmazsa kişisel çıkarların, bireysel ihtirasların önüne geçilemez ve sonucunda iktisadi açıdan ne kadar gelişilirse gelişilsin bu sadece göstermelik olurdu; tıpkı Avrupa’daki haşmetli görüntüye sahip olan fabrikaların zengin ettiği 5-10 kişiye karşılık yüzlerce sefil insanın türemesine sebep olunması gibi… Dolayısıyla “Yeni Hayat” felsefesinde kendine yer bulan “Yeni iktisat” değerinin ahlak anlayışında ‘Kapitalizm’e yer yoktu. Onlara göre bir güzel ülkü olan “Yeni Hayat”ı maddi sefaletten arındırmak için ahlaki disiplin olmazsa olmazdı.

Gökalp özelinde ise solidarizmin, bakış açısını büyük ölçüde etkilediğini söyleyebiliriz. Ona göre solidarizm, kendi tanımlamasıyla tenasütçülük, bugünkü anlamıyla dayanışmacılık, sosyolojik halkçılık anlamına geliyordu.

Çağdaşları gibi Gökalp de bu yenileşmeyi tasarlarken Doğu ve Batı arasında kalıyor; birinin kaderci ve tinsel bakışı ile diğerinin materyalist ve pozitivist bakışı bir ikilem yaratıyordu. Diğer bir yandan da Durkheimci duruş olan ‘işbölümü’ ilkesi ile asırlardır gelenekleşen Osmanlı esnaflığı konusu vardı. Bütün bu çelişkiler içinden yeni bir bakış açısı doğdu ve Gökalp bütünleyici, birleştirici bir anlayış ortaya koydu. Bu anlayışa göre tüm meslek zümreleri, birbirleriyle dayanışma içinde olacaktı. Böylece iktisadi alana katkı sunan meslek yapıları “Yeni Hayat”ta yer alan sınıfsız toplumu oluşturacak ve ortaya çıkan uygarlık düzeyinde bu anlayış, adeta “meslek devri”nin temel bir göstergesi hâline gelecekti. Bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade etmektedir:

Halkçılık, ayırıcı zümrelerin yerini, toplumun fertlerini birbirlerine sıkı bağlarla birleştiren meslek gruplarının almasını ön görmektedir. Çünkü cemiyet sosyal bir organizmaya benzetilirse, bu uzviyetin birer hayati vazife gören gerçek organları ancak meslek grupları olabilir. Bu bakımdan toplumlar tekâmül ettikçe iş bölümü ve ihtisas müesseseleri gittikçe derinleşir ve meslekî örgütler gittikçe daha sıkı bir dayanışma ve daha büyük bir önem kazanır.” … “İşte bu muhaberenin kuvvetlendirdiği iki mefkûreden birisi meslekî teşkilatların hakimiyete dayanan bu siyasî ve içtimaî halkçılıktır”[20].

Buradan da anlaşılacağı gibi Gökalp, sınıfsal kargaşalardan uzak, toplumsal dayanışmanın sağlandığı bir anlayışı önermektedir. İktisadi açıdan “Türk burjuvasını” oluşturacak kesim olarak ise esnafı görüyor; bu dayanışmayı sağlayacak olan sistem olarak da ‘korporatifçiliği’ sunuyor ve meslek devri[21] konusuna yöneliyordu.

Kapitalizme ciddi manada karşı duran Gökalp, solidarizmin dayanışmacılığında, iktisadi sınıfları ortadan kaldırmayı amaçlıyor ve “ictimaî halkçılığın” iktisat boyutunu bu şekilde hallediyordu. Ona göre; birey ve toplum birbirinden ayrılmaz hatta aralarında bir farklılığın olmadığı iki kavramdı. Bu nedenle de tesanütçü bir tavırla iki kavramın arasını buluyor ve bireyci bakış açısındaki özel mülkiyet anlayışı ile toplumcu bakış açısında yer eden kamu mülkiyeti anlayışından birini seçme zorunluluğunu ortadan kaldırarak adeta bir sentez yapıyordu. Bu sayede ‘toplumsal adalet’in de sağlanabileceğini savunuyordu. Ayrıca bugün “artık değer (fazla temettü)” olarak bildiğimiz iktisat terimini de değerlendirmeye sokuyordu. Artık değerin toplumun bir anlamda birikimi olduğunu ileri sürüyor ve bu birikim sayesinde toplumun ihtiyaçlarının da karşılanabileceğini savunuyordu. Bu birikim, kamu yardımları, hayır kurumlarına destek, parasız eğitim ve hatta sosyal sigorta anlamına geliyordu. Dolayısıyla bugünün “sosyal devlet”i Gökalp’in solidarizminde vücut buluyordu.

Osmanlı Dönemi’nde sosyoloji biliminin II. Meşrutiyet’e kadar çok da kendinden söz ettirdiği söylenemez. Meşrutiyetin ilanından sonra gelişen bilim dalının içeriğinde yer alan toplum/cemiyet anlayışı, bireylerden oluşan topluluk anlamının dışına çıkarak onu belli ortak hassasiyetler, duygular ve paylaşımlar etrafında toplayacaktı. Dilin de sadeleşmesi ve sosyolojik algısının değişmesi ile siyasi bir anlam da kazanan cemiyet, artık “halk”laşacaktı. Dünün tebaası olanlar bugünün halkı haline gelecek ve bu ‘halk’, kendisine doğru gidilecek bir yolun açılmasına vesile olacaktı.

Halka doğru çıkılan bu yolda dönemin araçlarından biri de “Halka Doğru Dergisi” oldu. Derginin sürekli yazarları arasında Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Köprülüzade Mehmed Fuad, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip, Ahmed Ağaoğlu gibi bugünün ünlü yazarları yer alıyordu. Ancak “Halka Doğru Dergisi” denilince akla ilk gelen isim Akçura olmalıdır. Dergi, halk için halkı bilinçlendirmek ve “halk medeniyeti” kavramını oluşturup içselleştirmek amacıyla çıkarılıyordu.

Akçura’ya göre halkın, toplum içinde söz sahibi olabilmesi, siyaset iradesinin eylemlerini halka faydalı olabilmek için gerçekleştirmesi gerektiğini savunuyordu. Bir anlamda “halkın ‘adam’ yerine konulması” için yola çıkılmıştı ve bu halkın (köylü ve esnafın) okullar yapıp cemiyetler kurabilmesi için o halka yol gösterecek aydınların kolları sıvaması, öncü olması gerekmekteydi. Bu, Türk aydınının halka yönelmesi, onlarla dayanışma kurması, halkla bütünleşmesi anlamını taşıyordu. Bu noktada Türk Ocakları ve onun yayın organı olan Türk Yurdu devreye girdi. Genç Türk münevverleri halka doğru gidiyor, onlarla içiçe oluyor, sorunlarına, dertlerine çare olmak, onların dili olmak için çaba gösteriyorlardı. Bunun en somut ve güzel örneği, 1913’te Anadolu’yu yaya olarak ziyaret eden, halkla bütünleşen, dertleşen, çareleşmeye çalışan yani, halka doğru giden Tıbbiyeli gençlerdir. Bu anlamda ilk Türk popülistleri olarak bu dönemin Tıbbiyeli gençleri sayılabilir.

Derginin omurgasını oluşturan ikinci kısım ise Gökalp tarafından geliştirilen “halk medeniyeti” kavramı oldu. “Halk medeniyeti” demek, Gökalp’in ifadesiyle “halkiyyat” demek, folklor demekti; halkın kültürü hatta kendisi demekti ve bu sebeple es geçilemezdi. Bu kavramın üzerinde durulmasının gerekliliği ise diğer medeniyetlerde çok da göze çarpmayan resmî  / gayr-ı resmî ayrımının dönemin Türkiye’sinde bağıra bağıra kendini hissettiriyor oluşuydu. Devletin ve aydının resmî edebiyatına, hukukuna, ahlâkına, iktisadına karşılık halkın edebiyatı, dili, ahlâkı, hukuku ve hatta iktisadı vardı. İşte Gökalp için burada devreye milliyetçilik giriyordu. Türklüğü yükselten değerlerin halk tarafından oluşturulmuş ‘medeniyet’te; onu aşağılatan değerlerin ise ‘resmî’ kurum ve teşkilatlanmalarda aranması gerektiğini ileri sürüyordu. Bu nedenle yükseliş ve refah isteniyorsa halka ve onun folkloruna yönelmek gerekmekteydi.

Gökalp’e göre her girişimi devletten yani, resmî teşkilatlardan bekleyenler için devlet ‘ruh’; halk ise ‘beden’i oluşturuyordu. Oysa gerçek tam tersi olmalıydı: milletin ruhunu ‘halk’, bedenini ise ‘devlet’ oluşturmalıydı[22]. Devletin tüm kurum ve kuruluşlarında işlerin yürüyüş şekilleri tam bir nizam içinde, belli ve değişmez kurallara göre tabir-i caizse bir makine gibi işliyordu. Oysa halk, “ocaklar”dan oluşuyordu. Bu ocaklarda değişmeyen kurallar yoktu. O kökleşmiş bir maziye ve yeşeren bir geleceğe sahipti. Yazılı olmayan kurallarının yanında değişmesi ya da dönüştürülmesi mümkün gelenekleri mevcuttu. Burada işler düşünceye engel olacak kurallarla yürümüyordu. Dolayısıyla halk, bir millete ruh katan en önemli unsurdu. Ayrıca devletin kurumlarının işleyişini sağlayan mekanizmaları temelde siyasi partilerin oluşturduğu ve bu siyasi partilerin ise halkın temsilcilerinden oluştuğu gerçekliğine bakılarak denilebilir ki bir milletin varlığına ‘ruh’ katan “halk”, onu harekete geçiren ‘beden’ ise “devlettir”. Gökalp’in bu düşüncesinin arka planında yer eden ise sivil toplumdu. Bir ülkede sivil toplumun kurulabilmesinin ve geliştirilmesinin yolu, ‘halkçılık’tan geçiyordu.

Bütün bunlarla birlikte Gökalp, tarihin tekerrür ettiğine inananlardandı. Dolayısıyla düşüncelerini haklı çıkarmak için kendi köklerine iniyordu ve tarihten kanıtlar bulmaya çalışıyordu. Çok çok uzağa gitmeden ‘tebaa’sı olduğu Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında buldu kendini. O dönemde devleti oluşturan kurumların tümünün ‘ocak’lardan oluştuğunu yani, halkın elinde olduğunu gördü. Ocaklardaki işleyiş, tam bir liyâkat içinde ilerliyordu. Her ocağın kendine özgü bir ‘asabiyet’inin[23] olması işleri kolaylaştırıyordu. Milletlerin güç kaybetmeye başlamasının temel nedeni olarak ise divanlaşmayı gösteriyordu. Türk devleti resmîleştikçe geriliyorken gayr-ı müslimler ise kendi gelenek ve halk ocaklarına göre yaşayarak adeta canlarına can katıyorlardı. Türklerin gittikçe gerilemesinin sebebi, bu resmiyet ve bürokratik işleyiş koşullarıyla yaşama çabası içinde olmak, bir anlamda halkı ruhsuzlaştırmaktı.

Sonuç:

Rus Narodnizmiyle başlayan popülizm, gelişen ve gelişmekte olan ülkelerdeki halk kavramına yükledikleri anlam dolayısıyla farklılık göstermekle birlikte entelektüel ve siyasal açıdan değerlendirilmektedir. Terim olarak ABD’deki çiftçi hareketi sonucunda ortaya çıkan popülizm, tanımlama açısından da farklılıklara sahiptir. Kimi yazarlar onu tek bir tanıma sığdıramazken kimileri ise geniş bir tanımlama ile doğasının ifade edilebileceğini söylemektedirler.

Rus Narodnizmi için Rus halkçılığı ifadesini kullanabiliriz. Narodnizmi, Amerikan popülizminden ayıran şeyin kısaca Kapitalistleşmeye bakış açılarındaki farklılık olduğunu söyleyebiliriz. Bizdeki popülizm ise II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Selanik’ten ülkeye giriş yapmıştır ve dönemin aydınlarının daha ziyade Balkan ve Rus coğrafyası ile etkileşim içinde olması ve oradan ülkeye iktibas etmeleri hasebiyle Rus Narodnizmi ile benzerlik göstermektedir. Rus Narodnizmi’nin dönemin Türkiye’sindeki karşılığı ise “Halkçılık” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Halkçılık, Meşrutiyet Osmanlısı’na damga vuran bir popülizm örneği olmakla birlikte hemen ardından kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin omurgasını oluşturacak bir sistem olarak karşımıza çıkar. Halkçılık fikrini benimseyen aydınların iddiası, halka doğru giderek halk için halkı bilinçlendirmek olmuştur. Dönemin halkçılarından ve yazımının temasını oluşturan düşünür Ziya Gökalp de yönünü halka doğru çevirenlerden olmuştur.

Gökalp’in sahiplendiği halkçılık, bir fikir hareketi hâline gelmiş ve cumhuriyetin ulus-devlet inşasında ve hatta günümüze kadar etkilerini sürdürmüştür. Gökalp halkçılık fikrini iki aşamada değerlendirmiştir. Bunlar: ictimai halkçılık ve siyasi halkçılıktır. İctimai halkçılık ile solidarizm anlayışının dayanışmacılığını birleştirmiş ve bu şekilde sınıfsız bir toplumun mümkün olabileceğini savunmuştur. Mevcut tüm iktisadi sınıfları tek bir potada eriterek; ahlakın disipline edilmesi ve sosyal adalet anlayışının güdülmesi sayesinde tam bir milli iktisat, kendi terimleriyle “Yeni Hayat”ın “Yeni İktisat” değerini oluşturmuştur. Birey ve toplumu birbiri ile aynı olarak değerlendiren düşünür, herkesi ekonomik ve kültürel açıdan eşit ve aynı seçkinlikte olma düşüncesini hâkim kılmak istemektedir. Siyasi halkçılıktan kasıt ise herkesin siyasi hukuk bakımından aynı dereceye sahip olması demekti. Gökalp halkçılığının temelinde toplum içindeki tüm sınıfların ve imtiyazlı grupların olmaması yatmaktadır.

Gökalp, milli devlete giden yolda halkçılığı bir araç olarak görmektedir. Döneminde halk ve aydın/devlet arasında bir ikilik olduğundan yakınmakta ve bu ikiliğin ortadan kalkması gerektiğini savunmaktadır.  Bu ikilikten kurtulmak için başlıca çare “halka doğru” gitmekti. Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda halka gidişi iki amaca dayandırmaktadır: Birincisi, o kaynaktan yararlanarak milli benliğimize kavuşmak, ikincisi de halka uygarlık götürmek[24].

Özetle; Gökalp halkçılığı sadece döneminde ittihatçı gençlerin bir araya gelerek toplumsal refleks gösterme çabalarından çok öte bir şeydi. Bu anlayış, “Yeni Hayat”çıların ve “Halka Doğru” gidenlerin sistematikleştirdiği sadece dönemlerindeki buhranlar için bir çıkar yol değil; gelecekte ortaya çıkacak cumhuriyetin temel anlayışını ve cumhuriyeti kuracak olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün eşsiz dimağındaki ana yönlendirme olacaktı. Gökalp halkçılığı, zamanla dönüşerek de olsa günümüze kadar sirayet etmiştir. Gökalp, özellikle ulus-devlet inşasındaki köktenci tavrın, milli değerlerin halkta arandığı, sınıfsal ayrımlardan arınmış dayanışmacı bir toplum yaratan bir halkçılık önermiştir.

Türkiye için yapılacak bir değerlendirmede popülizmi iki evrede incelemek gerekmektedir. Bunlar entelektüel popülizm, ki Gökalp halkçılığı bu evreye girer ve Tek Parti dönemine kadar kendini hissettirir. Daha ziyade kültürel boyutta ve sosyal devlet anlayışının hâkim olduğu bir süreç olarak karşımıza çıkar. Diğeri ise siyasal popülizm olarak çok partili dönemle birlikte hayatımıza girdi ve halkçılık anlayışından uzaklaştı; daha ziyade iktidara giden yolda kullanılan söylemsel iletişim aracı niteliğine evrildi. Daha sloganist, daha yüzeysel bir tavra bürünüp toplumun yaşam dinamiklerinden uzaklaştı.

Günümüz Türkiye şartları düşünüldüğünde Gökalpçi bir tavırla ancak onun “altın çağ” arayışının aksine bir “kara çağ” ararsak mevcut durumun Meşrutiyet’in hemen öncesindeki Türk tarihini andırdığı yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumdan çıkmak istenildiği takdirde gökten zembille inen bir ‘mehdi’ beklentisinden ziyade Meşrutiyet aydınlarının yaptığı gibi çözümü kendi içimizde aramak gerekmektedir. Popülizmin entelektüel boyutunun içselleştirilerek ve çağdaş, bilimsel metotlar kullanılarak revize edilmesi ile yeniden gündeme getirilmesi var olduğuna inanılan sorunların aşılmasında önemli bir ayrıntı olacaktır. “Yeni Hayat”ın ana damarı olan “halk”ı unutmadan atılacak her adımın sonucunun müspet olacağı tarihin tekerrür eden sayfalarında gün gibi ortadadır.

KAYNAKÇA

Kitaplar

  • Ernesto Laclau, On Populist Reason, British Library Cataloging-in Publication Data, 2005.
  • Zafer Toprak, Popülizm ve Türkiye’deki Boyutları, Tarih ve Demokrasi – Tarık Zafer Tunaya’ya Armağan, Cem Yayınları, İstanbul, 1992.
  • Zafer Toprak, Türkiye’de Popülizm 1908-1923, Doğan Kitap, İstanbul, 2013.

Makaleler

  • Ceren Yaldız, “Popülizm”, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi, Londra: Analiz Türkiye, Cilt I, Sayı 11, (2013).
  • Margaret Canovan, Two Strategies for The Study of Populism, Politikal Studies,30, sayı. 4, (1982).
  • Jasper de Raadt, David Hollanders, Andre Krouwel, An Analysis of The Programmatic Character of Six European Parties,  Vrije Üniversity, Amsterdam, (2004).
  • Burçin Öner, Aydınlanma ve Aydın: Bilimsel ve Popülist Açıdan Bir Değerlendirme, Gencay Dergisi, sayı:61, (2017).
  • Ali Canip, “Genç Kalemler’in Yeni Dil Davası”, Yakın Tarihimiz, sayı 17, (1962).
  • Tayyib Gökbilgin, Ziya Gökalp’e Göre Halkçılık Milliyetçilik Türkçülük, İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, c.6, (1976).
  • Erman Aslanoğlu, Ziya Gökalp’in Halkçı Fikirleri, Teori Dergisi, (2006)

Tezler

  • Çağla Diner, (1999), Populism of Kadro Movement and Its Roots- An Example of A Different Understanding of Populism, (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi), Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
  • Selçuk Aydın, (2011), Türk Düşüncesinde 1908-1938 Yılları Arasında Sosyolojik Bağlamda Halkçılık Hareketi, (Yayınlanmamış doktora tezi), Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum.

DİPNOTLAR:

[1] Çağla Diner, (1999), Populism of Kadro Movement and Its Roots- An Example of A Different Understanding of Populism, (Yayınlanmış yüksek lisans tezi), Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, s.5.

[2] Ceren Yaldız, “Popülizm”, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi, Londra: Analiz Türkiye, Cilt I, Sayı 11, (2013), s. 6-12. (Ana kaynak: Margaret Canovan, Two Strategies for The Study of Populism, Politikal Studies, c.30, (1982) sayı. 4, s. 544-552.)

[3] Yaldız, a.g.m. s.7. (Ana kaynak: Ernesto Laclau, On Populist Reason, British Library Cataloging-in Publication Data, 2005, s. 12-13.)

[4] Diner, a.g.e. s.4. (Ana kaynak: Jasper de Raadt, David Hollanders, Andre Krouwel, An Analysis of The Programmatic Character of Six European Parties,  Vrije Üniversity, Amsterdam, 2004.)

[5] Zafer Toprak, Popülizm ve Türkiye’deki Boyutları, Tarih ve Demokrasi – Tarık Zafer Tunaya’ya Armağan, Cem Yayınları, İstanbul, 1992, s.44.

[6] Burçin Öner, Aydınlanma ve Aydın: Bilimsel ve Popülist Açıdan Bir Değerlendirme, Gencay Dergisi, sayı:61, (2017), s.13.

[7] Selçuk Aydın, (2011), Türk Düşüncesinde 1908-1938 Yılları Arasında Sosyolojik Bağlamda Halkçılık Hareketi, (Yayınlanmış doktora tezi), Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum, s. 164.

[8] Sosyalizm (ya da eski adıyla iştirâkiyye- katılımcılık) diğer bir anlamıyla Toplumculuk, üretim araçlarının kamunun, devletin elinde olması, ekonomik etkinliklerin kâr yerine insanların gereksinimlerini karşılaması gerektiğini öne süren, değer olarak emeğe önem veren, toplumun örgütlenmesinde köklü değişiklikler amaçlayan siyasal öğretidir.

[9] Sosyolojizm, sosyal hayatta meydana gelen olayların temelinde yine bir takım sosyal faktörler bulunduğunu kabul edip toplumsal olayları bu açıdan açıklayan veya sosyal hayatın çok-katlı karmaşık yapısını sosyal bir temele indirgeyerek açıklamaya çalışan bir sosyolojik anlayıştır.

[10] Solidarizm 19. yüzyıl “ekonomist” ve sosyalist düşüncelerin toplumsal sorunu saptadıklarını, ancak tutarlı bir çözüm getiremediklerini ileri sürmüştür: “Ekonomistler, çabanın bireyi yükselttiğini, mücadele kaygısının onu güçlü kıldığını, rekabetin bir ayıklama ve ilerleme unsuru olduğunu vurgulamışlar, ancak “laisser faire, laisser passer” belgisiyle adaleti yadsımışlardır. Kollektivistler ise, salt maddî göstergelerle, adalete arka çıkmışlar, toplumu mutluluğu üleştirecek bir güç olarak görmüşler, insanın tek varlık nedeni özgürlüğünü yitirmesine yol açacak sözde bir adalet sitesini (cite de justice) otoriter yöntemlerle kurmaya kalkışmışlardır. Solidaristlere göre, bu ikilemin çözümü adaletle özgürlük çelişkisini bağdaştıracak tinsel bir yaklaşımdır. Solidarizm “ekonomist” ve sosyalist düşünceyi uzlaştırarak bu amaca yönelmiştir. Solidarist çevrelerde sosyalizme dost bir tavır alınmış, fakat özündeki toplumsal değişiklik yâdsınmış, sosyal adalet ilkesi benimsenmiş, ancak eşitsizliğin kaynağına inilmemiş, hatta solidarizmin bir tür liberal sosyalizm olduğu savunulmuş, fakat sosyalizmin politik silahı sınıf çatışması gündem dışına itilerek, işbirliği ve dayanışma ilkeleri benimsenmiştir

[11] Hepsi de tüketici olan bütün üreticiler tarafından, bütün tüketiciler için düzenli üretimdir. Bir taraftan işleticilerle işletilenler, diğer taraftan da üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri değiştirme ve geliştirmeye yönelik bir ekonomik ve politik bir sistemdir.

[12] Rus popülizmi (narodnizmi) ile paralel olması manasında

[13] Zafer Toprak, Türkiye’de Popülizm 1908-1923, Doğan Kitap, İstanbul, 2013, s.46.

[14] Toprak, a.g.e. s.125.

[15] Toprak, a.g.e. s.135.

[16] Yeni Lisanın Güzelliği başlığıyla kaleme alınmıştır ve Genç Kalemler Dergisi’nin 5. Sayısında yer almıştır.

[17] Yazının başlığı, Yeni Lisan ve Bir İstimzaç’tır.

[18] Ali Canip, “Genç Kalemler’in Yeni Dil Davası”, Yakın Tarihimiz, sayı 17, (1962), s.371-373.

[19] Bu dört başlık sırayla; Düğün ve çeyiz safhasında yapılan aşırı masraflar, evlilik ertesi “bohça düzme” âdeti, evlenen kızın tenha ya da kalabalık olmasına bakılmaksızın erkeğin ailesi ile birlikte oturma zorunluluğu ve ailelerin evlilik sırası gütmeleri yani, büyük çocuğun önce küçük çocuğun sonra evlendirilmesi şeklindedir.

[20] M. Tayyib Gökbilgin, Ziya Gökalp’e Göre Halkçılık Milliyetçilik Türkçülük, İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, c.6, (1976), s.204.

[21] Tarih bilimi, geçmişteki somut olay ve olgular üzerinde yorumlama yaparken sosyoloji bilimi daha soyut meselelere eğilir. Bu anlamda Ziya Gökalp de toplum üzerinde soyut bir sınıflama yapıyordu ve toplumları 6 aşamaya ayırıyordu. Bunlar: 1. Klan/semiyye devri (Kabile içinde herhangi bir sınıf yoktur. Bütün fertler eşittir. Kendi içinde halkçı, sürekli savaş halinde olmasından dolayı dışta emperyalist bir tavır hâkimdir.), 2.  Kast devri (Kavim devletlerinde topluluklar neseb(soy) bağlılıklarına göre belli kastlara ayrılırlar.), 3. Târik devri (Halkın hükümdar üzerinde hiçbir denetleme mekanizmasının olmadığı, otokratik bir sistemdir.), 4. Derebeylik devri (toprağı ve o toprak üzerinde yaşayan köylüleri bir tek kişinin malı sayan, toprak köleliğine dayanan ortaçağ siyasal düzeni. Bizde ise feodalizmle eş değerdir ancak Avrupa’dakinden farklı olarak resmî ve hukukî bir teşkilat halinde değil; gelişigüzel bir düzenin mevcut olduğu bir devirdir.), 5. Sınıf devri (Tanzimat Dönemi’ni tasvirleyen ve halkçılığın gündeme geldiği dönemdir.), 6. Meslek devri (İctimaî halkçılık ile solidarizmin dayanışmacılık anlayışını sentezleyerek hem siyasi hem de iktisadi tüm sınıfların birbiri ile uzlaştırılarak bu sınıfsal ayrımın eritilmesi devrini temsil eder.).

[22] Toprak, a.g.e. s.178.

[23] Asabiyye yahut asabiyyet, İbn-i Haldun’un düşünce sisteminde toplumların ilkellikten uygarlığa doğru ilerlemesini sağlayan temel toplumsal bağdır.

[24] M. Erman Aslanoğlu, Ziya Gökalp’in Halkçı Fikirleri, Teori Dergisi, (2006).

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları