Semantik analizler ışığında Kur’ân’da “Reyb” ve “Yakîn” kavramları – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______03.11.2018_______

Semantik analizler ışığında Kur’ân’da “Reyb” ve “Yakîn” kavramları

İsmail Yakıt

Yazı, Prof. Dr. İsmail YAKIT’ın “Kur’ân’ı Anlamak”
kitabından alınmıştır.

Grekçe “sé­mantiké-sémantikos”dan gelen semantik kelimesi “anlam ve­ren, anlam belirten” demektir. “Semiologie” tabiri de “an­lam bilimi”ne karşılık kullanılmaktadır. Arapça karşılığı “İlmu’l-ma’na”dır. Semantiğin birçok çeşitleri vardır: Analitique, struc­turale, synchronique, diachronique (historique) vs. Anlam ile kelimesini, kelime ile obje ilişkilerini, anlam değişikliklerini, kavram kargaşalığını, eş anlamlı, çok anlamlı kelimeleri ve onların yapısını vs. inceleyen bir bilim dalı olan semantiğin varlığı, dillerin çıkışı kadar eskidir ama bir bilim dalı olarak kuruluşu yenidir. Kısaca semantik bir bilim dalı olduğu kadar kavram kargaşasını önlemede, doğru anlamı bulmada bir me­tottur.[1]

Semantik analiz ve etimolojik anlam bağları üzerinde kısa bir açıklamadan sonra asıl konumuza geçip “reyb” ve “yakîn” kavramlarını ele alacağız. Bir kelimenin veya kavramın se­mantik analizini yapabilmek için ilkin, o kelimenin veya kav­ramın etimolojisini bilmek gerekir. Arapça bir kelime için tabiri caizse, onun deveden örneğini bulmak gerekir. Sonra o keli­menin türevlerinde ve tarih boyunca kazandığı anlam­larında bu kök manayı aramalı ve etimolojisi ile anlam bağı kurul­ma­lıdır. Şayet bu bağ herhangi bir kelimede kurulamazsa seman­tik analiz yapılamaz.[2]

Şüphe ve dereceleri (Şüphe, Şekk ve Reyb)[3]

“Reyb” kelimesi Arapça’da her türlü belirsizlik, kararsızlık, korku ve şüphelerin genel ismidir. Sadece şüphe veya kuşku ile tercüme edilemez. Kaldı ki Arapça’da kuşkuyu ifade eden veya kesinlik arzetmeyen bir şeyi belirten başka kelimeler de vardır. Şüphe ve şekk gibi. “Şüphe” kelimesi “Ş-B-H” kökünden gelir. Benzemek anlamındadır. Benzemek ihtimali ikiden fazla oldu­ğu zaman şüphe kelimesi kullanılır. “Şekk” kelimesi “Ş-K-K” kökünden gelir. Bir şeyin ikiye ayrılması veya iki adet olmasıdır. Dolayısıyla ihtimal ikiye indiğinde bu kelime kullanılır.

“Reyb” kelimesi ise “R-Y-B” kökünden gelir. Kur’ân’da on yedi yerde geçen bu kelime, ya “Kur’ân” ya da “yeniden di­riliş” konusunda zikredilmiştir. Semantik alanı içerisinde “en­dişe, korku, tasa, ihtimal, şüphe, şekk, kaygı, vesvese, zan, tahmin” gibi her türlü belirsizliğin, kararsızlığın genel adıdır. Yani “yakîn” (kesin gerçek) kavramının tam anlamıyla zıttıdır. Durum böyle olunca reyb’in olumsuz hali olan “La Reyb”le “yakîn” eş anlamlıdır. Şu halde “Reyb”, yakîn (kesin gerçek) olmayan her şeyi ifade ederken, “La Reyb” ise yakîn (kesin gerçek) olan anlamındadır. Burada ihtimal bire inmiş gibi görünse de o artık ihtimal değil gerçeğin kendisidir.

Yukarıda anlattıklarımızın tamamını içeren bir örnek verelim: Hava alacakaranlık, uzaktaki objeler pek seçilemiyor olsun. Uzakta bir karartı bulunsun. Bu karartı pek seçile­mediğinden, pek çok şeye benzetilebilir bir görünüşte olsun. Yani insana, hayvana, ağaç kütüğüne, çuval yığınına, taş yığınına vs. pek çok şeye benziyor olsun. İşte burada benzediği her bir şey için şüphe kelimesi kullanılır. Çünkü benzeme ihtimali çoktur. Yani 2’den fazladır. Çünkü o karartı insana da, hayvana da, kütüğe de vs. benziyor. İşte burada “onun (o ka­rartının) insan olduğundan şüpheliyim” veya “onun hayvan olduğundan şüpheliyim.” denir. Yani o nesnenin insana ben­zediğinden, hayvana benzediğinden emin değilim. Kesin bilgim yok demektir. Karartıya biraz daha yaklaşalım. Taş yığını olma­dığı kesinleşsin, biraz daha yakla­şalım, obje biraz daha net­leşsin, çuval veya ağaç kütüğü olmadığı da anlaşılsın. Biraz da­ha yaklaşıp daha da netlik olunca hayvan olmadığı da görülmüş bulunsun. Onun insan olduğu anlaşılıp da erkek mi yoksa kadın mı olduğu tam seçilemiyor bulunsun. İşte o zaman ihtimal 2’ye düştüğünden şüphe değil “şekk” kelimesi kulla­nırız. Yani o karartının insan olduğunu biliyoruz ama erkek mi yoksa kadın mı olduğunu, hatta Ali veya Ayşe mi olduğunu bilmiyoruz. Yani burada “Onun Ali olduğundan şüpheliyim, veya onun Ayşe oldu­ğundan şüpheliyim” diyemeyiz. Çünkü ihtimal ikiye inmiştir. O zaman “Onun Ali olduğuna şekkim var, onun Ayşe olduğu konusunda şekk sahibiyim” demek öz Arapça’ya ve kav­ramların semantik yapısına çok daha uygun­dur. İhtimal 2 olduğunda artık şüphe kelimesi hiç kullanılmaz. “Şekk” kelimesi kullanılır. Mesela Kur’ân’da Allah’ın varlığı hakkında tereddüt edenler için hiç şüphe kelimesi geçmez. Şekk kelimesi geçer. “Efi’llahi şekkun” (İbrahim, 41/10) bu­yuruluyor. “Allah hakkında şekki­niz mi var?” Çünkü onun hak­kında tereddüd eden kişi “ya vardır, ya yoktur” gibi iki ihtimal arasında kalmıştır. Onun için Kur’ân böyle durumlarda “Şekk” kelimesini kullanıyor.[4]

Karartıya iyice yaklaşalım ve nihayet kim olduğunu tam olarak görelim. Onun artık “Ali” olduğu hiçbir tereddüt, kuşku kalmadan ortaya çıkmış bulunsun. İşte her türlü ihtimal dışı bu kesinlik, bu gerçeklik Arapça’da “La Reyb”le ifade edilir. Bir diğer ifade şekli “yakîn” kavramıdır. Ben, karartının tümü hak­kında “reyb” kavramını kullanabilirim. Ne olduğunu, ne­lere benzediğini düşünmeye başladığımda “şüphe” kelimesini, ihti­mal ikiye düştüğünde “şekk” kelimesini, hiçbir şüphe ve endi­şeye mahal kalmadan ortaya çıkan gerçeğe “La Reyb” veya “yakîn” kelimesini kullanırım.

Yakîn ve dereceleri

Kesin gerçek” anlamına gelen “yakîn”[5] kavramı, aynı zamanda İslam düşüncesinde bilgi vasıtalarını ifade ederken de kullanılır. Her ne kadar İslam tasavvuf felsefesinde “müşâhede, mükâşefe ve tecellî” olarak ifade edilirse de bu 3 bilgi vasıtası aynı zamanda daha yaygın üç deyimle de ifade edilmiştir. “İl­me’l-yakîn”, “ayne’l-yakîn” “hakke’l-yakîn”. Aynı zamanda Kur’ânî ifadelerden olan bu tabirlerin birincisi; bir otoriteye, bir araştırmaya ve duyu güçlerine dayanarak bilmek anlamına gelir. İkincisi yani ayne’l-yakîn, bizzat görülerek elde edilen bilgidir ki, birinciye nisbeten daha kesin bir bilgiyi verir. Üçüncüsü ise bilgi objesini kendi ruhunda bulmaktır. Bu, adeta sujenin objeyle ittihadıdır.[6] Meselâ ölüm hakkındaki bilgi­le­rimiz, araştırmalarımız hep “ilme’l-yakîn”dir. Ölmekte olan ve­ya ölmüş birini görmemiz “ayne’l-yakîn”dir. İnsanın kendisi ölürken, ölüm hakkındaki bilgisi “hakke’l-yakîn”dir. En kesin olan da budur. Şekk, şüphe ve reybin tamamen ortadan kalk­ması halidir.

“Zelike’l-kitabu la reybe fihi” âyeti nasıl tercüme edilmeli?

Bu âyet-i kerimenin hemen hemen bütün müfessirler ve mealcilerce “içinde şüphe olmayan kitap” şeklinde tercüme edildiğini görmekteyiz. Kavramların analizi yapılmadan, kelimenin lügavî anlamıyla yapılan bu nevi tercümeler genelde semantik hatalar içerir. Her şüphe reybdir ama her reyb şüphe değildir. Şüphenin dışında kullanılan tereddütler, endişeler ve belirsizlikler vs. kesinlik ifade etmeyen her kavram yu­karıda da belirttiğimiz gibi, “reyb” kelimesiyle ifade edilir. Yani kesin ve gerçek olmayan herşeye denir. Bunun eski tabirle “nefy” edilmiş hali yani olumsuzluk hali olan “La reyb” ise, ke­sin ve gerçek olanı belirler. Yani “yakîn” kavramının sino­nimidir. O halde buradaki “La reyb” ifadesini “kesin, ger­çek” veya “mutlak hakikat” diye tercüme etmek gerekir. Dolayısıyla âyetin tercümesi: “Bu kitap, kesin gerçeğin ta kendisidir” şeklinde olmalıdır. Tercümeyi “ta kendisidir” gibi vurgulu yapmamız âyetin, Kur’ân’ın hemen başında Kur’ân’ın Kur’ân’la tanımlan­masından kaynaklanmaktadır. Zaten Kur’ân, ileriki surelerde, yukarda yaptığımız tercümeye uygun bir tanımını verecektir. Nitekim Hakka Suresi son âyetlerinde Kur’ân, Kur’ân’ı şöyle tanımlıyor:

“Görebildikleriniz ve göremediklerinize andolsun ki Kur’ân, şerefli bir elçinin getirdiği sözdür. O, şâir sözü değil, ne az inanıyorsunuz. O, kâhin sözü de değildir; ne az düşü­nüyorsunuz! O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Eğer Mu­hammed bize karşı O’na bazı sözler ilave etmiş olsaydı, Biz onu sağ cenâhından yakalar sonra da onun şah damarını ko­parırdık. Doğrusu Kur’ân müttakiler için bir öğüttür. İçinizden kimlerin O’nu yalanlamakta olduğunu biz bil­mekteyiz. Doğrusu Kur’ân kâfirler için bir hüsrandır. Kur’ân, elbette KESİN GERÇEK’in ta kendisidir. Öyleyse Yüce Rabbinin adını tesbih et.” (Hakka, 69/ 38-52.)

Bu âyet-i kerimelerden anlaşılanları şöylece sıralayabiliriz: Görülebilenler ve görülemeyenler üzerine yapılan yeminden Kur’ân’ın fizik ve metafizik boyutuna dikkat çekiliyor. Şerefli bir elçinin getirdiği ifadesiyle Cebrail’in konumu belirleniyor. Zira elçiler kendi sözlerini değil, elçisi olduğu zâtın veya makamın sözlerini getirirler. Dolayısıyla burada Cebrail’in, elçisi olduğu Cenâb-ı Hakk’ın sözünü getirdiği açıktır. Kur’ân’ın şair sözü olmadığı gibi kâhin sözü de hiç değildir tanımının arkasından Hz. Peygamber’in Kur’ân’a kendisinden bir şeyler ilave etme­diğini, edemeyeceğini vurguluyor. Aksi takdirde başına ge­lecekler veya nasıl bir muameleyle karşı karşıya kalacağı belirtiliyor. Kur’ân’ın müttakilere yani Allah’a karşı saygılı olanlara ve ona karşı sorumluluğunun bilincinde olanlara bir öğüt teşkil ettiğini, inkârcılar için ise bir hüsran kaynağı yani bir üzüntü ve bir iç yarası olduğunu belirttikten sonra O’nun kesin gerçeğin ta kendisi olduğunu vurguluyor. Şu halde, bütün anlatılanlar, Kur’ân etrafındaki her türlü tereddüd, şüphe, şekk, endişe, tahmin, itham gibi kesinliğin ve hakikatin zıttını ifade eden her türlü belirsizlik yani “Reyb” hali giderildikten sonra O’nun ne olduğu tam olarak ortaya konmaktadır: “O elbette Kesin Gerçek’in ta kendisidir.” Kesinlik ifade eden “yakîn” kelimesi olup “Hakku’l-yakîn” şeklinde en kesin bilgi mertebesi olan bu terim kullanıldığından “kesin gerçek” diye tercüme ettik. Çünkü “reyb” halinin tamamen ortadan kalk­ması yani nefy olması kısaca “La reyb”in karşılığı olan “ya­kîn” hali ve bunun en üst mertebesi olan “hakke’l-yakîn” haliyle vurgulan­maktadır. Öyleyse, “Kur’ân’da bir âyete ve­rilen anlam diğer âyetlerle tevfik edilebilmelidir[7] prensi­bimizden hareketle Hak­ka Suresi’ndeki Kur’ân’ın Kur’ân’la tanımı olan “Kur’ân elbette kesin gerçeğin ta kendisidir” ifadesi, aynı zamanda Bakara Su­resi’nin hemen başında[8] yer alan “Zelike’l-kitabu la reybe fih. ” âyeti de ilgili kavramın semantik analizi gereği aynı olmalıdır. Yani “Bu kitap kesin gerçeğin ta kendisidir” veya “Bu kitap, içinde kesin ger­çeği veren kitaptır” şeklinde tercüme edil­melidir.

Bütün bu açıklamalardan sonra aklımıza şöyle bir soru gelebilir: “Madem ki Kur’ân kendi tanımıyla kesin gerçeği ve­ren bir kitaptır, o halde şüphe ve belirsizlik ifade eden bazı ilmî teorilerin Kur’ân’da varlığını söyleyenlere ne cevap veril­me­lidir?”

Bu konuyu daha önceki bir makalemde ele almıştım. Onu burada kısaca aktarmak gerekir. “Müspet ilimler vakıalara dayanır. Bu vakıaların her biri bir müspet ilmin fenomenidir. İlim, o fenomeni değerlendirir, kanunlarını koyar ve açıkla­malarını formüle ederek sunar. Yani önce olay vardır, sonra ilim o olayı kanunları içinde açıklar. Olay (ilmî fenomen) değişmez ama, ilmî kanunlar yeni buluşlar ve yeni şartlar doğrultusunda değişkendir. Onun için bugün ilmi olan bir şey yarın arka plana atılabilir. O olayı açıklayan yeni bir kanun ortaya çıkar, eskisi klasik bir değer olarak o ilmin tarihinde yerini alır. İşte Kur’ân’daki ilmî âyetler vakıanın (ilmî feno­menin) sabitliğini gösteren, ama yorumunu ilmî araştırmaların gelişmesine bırakan âyetlerdir. Bu fenomenlerde kişiyi hidayete götürecek sırlar vardır. Onun için pek çok yerde araştırma ve düşünmeye dayalı emirlerin gelmesi bu yüzdendir. İlmî zihniyet ve kanunlar değişse de, o fenomenler değişmeyecek ve her asırda söz konusu edilebilecektir. Bunun yanı sıra âyetlerin bütünlüğü içinde o fenomenin fizik ve metafizik hakikati görülebilir. Bunu tespitte ilmî gerçekler ışık tutabilir. Önemli olan ilmin ve Kur’ân’ın aynı konudaki pozisyonlarını sergileyebilmektir.”[9] Dolayısıyla teori henüz ispat edilmemiş, zan ve şüphe barındıran kesin olmayan bir hükümdür. Kur’ân’da ise teorilerin dayandığı olaylar yani fenomenler vardır. İnsan Kur’ân’da teoriyi değil, tabiatta veya kâinatta var olan fenomeni görür. Bu fenomen üzerine teori oluşturabilir. Ama bu yorum insanın kendi yorumudur. Yoksa içinde ancak “kesin gerçek” bulunan kitapta, fenomen ve o fenomenin gerçek fâili yer alır. İnsanlar bu fenomen ve kanunlar için Kur’ânî düşünce doğrultusunda çeşitli yorumlar, açıklamalar yapabilir ve hatta kendilerine ait olmak kaydıyla yeni bazı teoriler oluşturabilirler. Mesela Kur’ân güneşin kendine ait bir yörüngede gittiği ve bu olayın Aziz ve Alîm olan Allah’ın takdiri olduğunu söyler.[10] Buradaki olay, Güneşin uzaydaki hare­ketidir ve bu hareketin Allah’ın takdiriyle olduğu yani Tanrı’nın uzaya Güneş için bahşettiği bir prensip gereği olduğu vurgu­lanmaktadır. Biz buradan Güneşin değişmeyen ve her zaman devam eden kendi yörüngesindeki hareketi gerçeğinin gerçek fâilinin Allah olduğuna, ve O’nun kâinata bağışladığı bir kanun olduğuna hükmediyoruz. Öte yandan Batlamyus, Kopernik vs.’lerin fikirleri Güneşin bu hareketini açıklamaya yönelik kendi devirlerine ait teorilerdir. Kur’ân onların teorilerinden elbette bahsetmez. Kâinattaki bu ve benzeri olaylar (feno­men­ler) üzerinde çalışanlar, yukarda da belirttiğimiz gibi çeşitli hi­potezler, çeşitli teoriler geliştirebilirler. Durum bundan ibarettir.

[1] Bkz. Yakıt, (İ.), “Doğru Bir Kur’ân Tercümesinde Semantik Metodun Önemi”, I. Din Şurası Tebliğleri, 1-5 Kasım 1993, Diyanet İşl. Başkanlığı, s.412, Ankara.

[2] Bkz. Yakıt, (İ.), A.g.m., s.412, 413

[3] Bu kelimelerin semantik analizlerinde yardımcı olabilecek kaynaklar: İbn Fâris, Mu’cem el- Mekâyis el- Luğa; İbn Manzûr,  Lisân el-Arab; Râgıp el- İsfehânî, El- Müfredât

[4] Nitekim Anadolu’da Müslüman Türk insanına Allah’a iman konusunda bir husus sorulduğunda “Elhamdülillah, şeksiz-şüphesiz iman ettim” şeklinde cevap alınıyor. İhtimal sayısına bakılmaksızın her türlü tereddütün ve şüphenin vs. nefy edildiğinin güzel bir örneğidir.

[5] Yakîn kelimenin semantik analizinde yardımcı olabilecek kaynaklar: İbn Fâris, Mu’cem el- Mekâyis el- Luğa; İbn Manzûr,  Lisân el-Arab; Râgıp el- İsfehâni, El- Müfredât.

[6] Bkz. Yakıt, (İ.), “Sadreddin Konevi’nin Felsefesinde İdrak ve Hakikat Bilgisi”, Felsefe Arkivi, Sayı: 28, İ.Ü. Edebiyat Fak. Basımevi, İstanbul – 1991, s.202-203.

[7] Bkz. Yakıt, (İ.), “Kur’ân’da İnsanın Yaratılışı ve Evrimi”, S.D.Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı: 5, Yıl: 1998, s.2.

[8] Bakara, 2/ 2.

[9] Yakıt, (İ.), “Çağdaş Problemler ve İnanç Buhranına Karşı Dinî Yayınlar”, S.D.Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, S.2, s.26.

[10] Yasin, 36/38.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları