Şemdinli Davası, Türk kimliği ve egemenlik – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______11.11.2018_______

Şemdinli Davası, Türk kimliği ve egemenlik

Hakan Paksoy

Danıştay’ın Andımız’ın okunmasının kaldırılması kararını iptali üzerine, Andımız üzerinden “Türkçülük ırkçılıktır” ve “Andı yazanlar ezanı Türkçe okutanlardır” tartışmaları en üst düzeyde, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı tarafından dillendirildi.

Cumhurbaşkanının çalışkanlık, doğruluk, ilerleme ya da yükselme gibi genel insanlık değerlerine itirazı olmayacağına göre tartışma iki temel konu üzerinedir. Birincisi kendisinin de öne çıkardığı gibi Türk kimliği üzerindedir. İkincisi de “Ezanı Türkçe okutanlar” diyerek, isim belirtmeden, bir dönemi, Atatürk dönemini belirtmektedir. Özellikle sık sık kullandığı “23 Nisan ruhu”  kavramı ile de 1923 öncesine vurgu yapmaktadır. 1923’te ise Cumhuriyet ile birlikte 24 Anayasası devreye girmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türklerin devleti olduğu ilan edilmiştir.

“Hâkimiyet bila kayd-u şart milletindir.” ifadesindeki millet Türk milletidir. O gün milletin kimliği üzerinde böyle bir tartışma olmadığı için bu şekilde söylenmiştir. Aslı “Hâkimiyet bila kayd-u şart Türk milletinindir.” olmalıydı. Bugünkü tartışma da bu dört harfli, küçük görünen ama mana ve kapsam itibarı ile insanlık tarihine eş değer büyüklükteki isim üzerindedir.

İlgisiz gibi görünen bir haber: Şemdinli savcısı gözaltında

Bu tartışmalar hız kesmeden devam ederken, gündeme Şemdinli Davası savcısının önce memuriyetten ihraç edildiği, ardından da gözaltına alındığı ve sonra tutuklandığı haberi düştü. Hemen “Ne ilgisi var Türkçülük tartışmaları ile?” denilebilir ama azıcık sabır rica edeceğim. İlgiyi ortaya koymadan önce kısacık bir geçmiş hatırlanmalı.

Şemdinli Davası diye bilinen dava, 9 Kasım 2005 günü bir kitapçıya bomba atılması sonucu ölüm ve yaralanmanın olduğu adli bir vakanın davasıdır.

Soruşturma, olayı ilk soruşturan yerel savcıdan alınarak Van Özel Yetkili Mahkeme Savcısı Ferhat Sarıkaya tarafından yürütülmüş, dava da 2006 yılında onun tarafından açılmıştı. İddianame tarihi 3 Mart 2006.

Soruşturma aşamasında Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve kırka yakın komutan suça ortak edilmeye çalışıldı. Savcı, iddianamesi mahkeme tarafından kabul edildikten hemen sonraki ayda meslekten ihraç edildi. Yani, soruşturma esnasında meslekten ihraç edilmeyi gerektiren suç işlemişti ama soruşturma neticesinde altında imzası olan iddianame ile de dava devam etti.

Ancak 18 Aralık 2010’da, 12 Eylül 2010 referandumundan hemen sonra, neredeyse kişiye özel bir yasa ile yeniden mesleğe döndü. Fakat bu sefer de 15 Temmuz kara gecesinden sonra hapse girmekten itirafçı olarak kurtuldu. Ne hikmetse 26 ay süren soruşturma sonrasında yeniden meslekten atıldı ve gözaltına alınıp tutuklandı. Basına yansıyan suçlama, “Resmi belgede sahtecilik, görevi kötüye kullanma, iftira, terör örgütü üyeliği” ama ne olacağını ilerleyen zamanda göreceğiz.

İddianame mi siyasetname mi?

Davada, başta da belirttiğimiz gibi adli bir vaka gitmiş, yerine iki astsubay ve bir sivil tutuklu üzerinden hareket edilerek doğrudan terör karşısında suçlu ilan edilen bir devlet felsefesi oturtulmuş iddianame çıkmıştı. İlk sayfada suç olarak “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak” yazılıydı. Peki, bu suçu terör örgütü mü işlemişti? Hayır, suçlu gösterilen tutuklu üç kişi idi ancak sorgulanan ve suçlu ilan edilen devletin işleyişiydi.

“Askerî hiyerarşinin yapısı gereği ve EMASYA direktifleri gereğince astın üstten habersizce, onun bilgisi, izni veya emri olmadıkça her hangi bir iş ve işlem yapamayacağı genel bir kural olduğu düşünülürse hâlen Hakkâri … Komutanı …  ile Van Asayiş Kolordu Komutanı olarak görev yapan … bu tür yasaya aykırı olarak yapılan istihbarat çalışmalarından bilgisinin olmadığı düşünülemez. Yasaya aykırı olarak yapılan istihbarat faaliyetleri ile ilgili …, … ve … hakkında Görevi Kötüye Kullanmak suçundan Görevsizlik verileceğinden, soruşturma evrakı Genel Kurmay Başkanlığı Askerî Savcılığı’na gönderilmek üzere tefrik edilerek Cumhuriyet Başsavcı Vekilliğimiz soruşturma defterinin 2006/152 sırasına kaydı yapılmıştır.”

İddianamenin daha başında olay anlatılırken, dört sayfaya yakın tutan dipnot ile devletin işleyişi içinde önemli bir yeri olan EMASYA (Emniyet Asayiş Yardımlaşma) genelgesi ve görevliler sorumlu ve suçlu ilan ediliyor, ayrıca soruşturma başlatılıyordu.

İsnat edilen suç, “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak”tı.

İlk bölümde olay hakkında bilgi, ifade tutanaklarından sonra, “PKK/ KONGRA- GEL Terör Örgütüne İlişkin Açıklamalar” ana başlığı altında, bölücü terör örgütünün tarihi ile maksat, hedef ve stratejileri hakkında bilgilerin olduğu bölüm yer alır. Girişte 1999-2004 arası, bölücü başının yakalanması sonucu zorunlu olarak ortaya konulan görece eylemsizlik dönemi olarak tanımlanmaktadır.

Bu bölümde “Terör Örgütü PKK/KONGRA-GEL ile Bölgenin Sosyo-Ekonomik Yapısı Üzerine ve Terörün Sebeplerine İlişkin Değerlendirmeler” ara başlığı ile bölücü terörün tarihi verilmektedir.

Bir terör örgütü başka nasıl olacak bilinmez ama, “Terör örgütü kurulduğu günden beri gerek siyasî gerekse silâhlı olarak devlet otoritesini sorgulayan faaliyetler içerisinde olmuştur.”  cümlesi iddianameye aittir.

Özellikle kullandığı üslup açısından bir istihbarat ya da stratejik rapor gibidir. Mesela:

“Örgütün bu kararı almasında bölgedeki dengelerin yanı sıra silâhlı faaliyetler ile AB sürecinde siyasî otorite üzerinde baskı oluşturmak ve içerisindeki hizipleri bastırma kaygısının etkin olduğu değerlendirilmektedir. (…)AB sürecinde hedeflerini güncelleştiren örgütün süreçten aradığını bulamaması ve aslında örgütün yönetimine hakim olan silâhlı faaliyetler yanlısı radikal şahısların demokrasinin değerlerine ve kurumlarına inanmaktan öte bunları bir araç olarak kullanmasından kaynaklandığı düşünülmektedir.

Güncel hedefleri ise ‘Kürt kültürel kimliğinin anayasal olarak tanınması ve Kürtlerin Cumhuriyet’in ortak kurucu öğesi olarak tescil edilmesi’ noktasında birleşmektedir. Bununla ise ülkenin siyasî ve idarî yapısında değişiklik meydana getirecek bir durum arzu edilmektedir.”

Bununla da yetinmez iddianame. Sebepler arasında,

“Maalesef bölgeye aktarılan ancak gerektiği şekilde kullanılmayan kaynaklar aslında Batı bölgeleri aleyhine eşitsiz bir durum ortaya çıkartmış ve devletin kendi eli ile bütün dünyada sadece bazı ülkelerde azınlık grupları için öngörülen ‘pozitif ayrımcılık’ yaklaşımını vatandaşları için uygulamasına sebep olmuştur. Yine aktartılan kaynakların önemli bir bölümünün aslında bölgede etkin olan ağaların ve beylerin eline geçtiği bilinen bir gerçektir. (…)Yine bölgede vatandaşlarımızın yüzyıllardır altında yaşamak zorunda kaldıkları şartların etkisi ile demokratik standartları ve kurumları bilmemesi, benimseyememesi ve demokratik kültürel olgunluğa ulaşamaması bir sebep olarak belirtilebilir.”

şeklinde ifade edilmektedir. Oldukça üst düzey teknik bilgileri ve entelektüel üslubu da ihtiva eden cümleler vardır. Ve terör örgütü anlatılırmış gibi yaparken devlet sorgulanmaktadır.

Bu bölüm devam eder:

“… Bu değerlendirmeler ışığında bölgede yaşanmakta olan terör olaylarının ancak bölgenin siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel yapısının ıslah edilmesi ile birlikte olacağı düşünülmektedir. Bu yapının ıslah edilmesi halinde örgütün tüm gücüne rağmen terörün sona erdirilmesi çok kolay bir iş haline gelecektir. Yine belirtildiği üzere yüzyıllardır akrabalık ilişkileri içerisinde harmanlanan Suriye, İran ve Irak’taki yapılar büyük ölçüde Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu ile benzerlik taşımaktadır ve etkileşim içerisindedir. Dolayısıyla bölgeye yönelik çözümlerin buraları da içine alacak bütüncül projeler üretmeksizin mümkün olamayacağı düşünülmektedir. Bu ise ancak devletin en üst organları tarafından alınacak kararlar ve uzun vadeli stratejiler ile mümkündür. Oysaki küresel ve ulusal güçlerin farklı yaklaşımları sebebiyle bu politikaları oluşturmak çok da mümkün olamamaktadır.”

Bu cümleler, Irak ve Suriye’deki gelişmelerle birlikte bakıldığında daha bir anlam ifade edecektir. Böyle sınırlarımızın dışına taşan düşünce ve ifadelerin sıradan bir davada nasıl bir yeri olabilir? Sadece bir savcının bunu yazabileceği ya da bugün ortaya çıktığı gibi sadece birkaç polisin bunu yapabileceği ne kadar inandırıcıdır?

Ve bu ana bölüm “Örgütün Güncel Hedefleri, Örgütün Stratejisi, Örgütün Organizasyon Yapısı” birer paragrafla anlatılarak bitirilir. Ardından ikinci ana başlık “Serhildan (Kitlesel Kalkışma) Faaliyetleri Kapsamında Hakkâri Olayları” gelir. Bu ana başlık içinde Şemdinli ilçesindeki gelişmeler anlatılırken, “Kürt kökenli vatandaşlarımızın kutsal bildiği namus ve haysiyet kurumuna alenen hakaret edildiği” görülen bir bildiriden bahseder. Bu bildiriden 9 Kasım gününe kadar ilçe merkezinde 18 bombanın patladığını, bunların da dönemin jandarma komutanının gelmesiyle birlikte olduğunu söylemektedir.

Ya dönemin siyasileri?

İşin ilginç yanı terör örgütünün tarihi anlatılırken var oluş sebepleri içinde gösterilen ve neredeyse bölücüleri haklı gören bu cümleler ne kadar tanıdık değil mi? 2012 yılında Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “İşte Abdullah Öcalan da aynen öyle, belki bir karanlığın kurbanı olarak bu yollara götürülmüş,(…) Kürtlüğü inkâr ederseniz, var diyenlere de cezaevi yoluna gösterirseniz bu işin çözümü olmaz. (…) ben de olsam dağa çıkardım.” sözlerine ne kadar benziyor.

İddianamede dönemin Başbakanı Erdoğan’ın, “Biz bu işin sonuna kadar takipçisiyiz. Devletimizle milletimizi karşı karşıya getirme gayreti içinde olanlar bunun bedelini muhakkak ödeyecektir, ödemelidir. Bunun bedelini ülke geneline yaymak fırsatını vermek asla istemiyoruz”  ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, “… bu konu eskiden olduğu gibi kapalı ve karanlıkta kalmayacak. Kimsenin tereddüdü olmasın ne olursa olsun açığa çıkarılacak, Türkiye artık eski Türkiye değil bunu herkes bilsin”  açıklamaları yer almaktadır. 12 Kasım’da yapılmış olan bu açıklamalar, sanki suçlular belli olmuş gibi bir intiba vermektedir.

Siyasetnamedeki -pardon- iddianamedeki devlet

Sona yaklaşırken, “BU AÇIKLAMALARDAN SONRA GENEL BİR DEĞERLENDİRME”  başlığı altında felsefi olarak devlet yapısını ve rejimini irdelemeye başlayan iddianame, tarihe uzanan bir cümle kurmaktadır: “Türkiye geçmişten beri … bir gizli yapılanmanın varlığını tartışmaktadır. Hatta kimi yorumlarda bu yapının III. Selim’den beri Devlet mekanizması içerisinde faaliyette olduğundan ve kimi zaman Devletin emrinde kimi zaman ise uluslararası grupların emrinde olduğundan söz edilmektedir. İçerisindekilerin kendilerini Devletin gerçek sahipleri olarak gördükleri bu çevreler …” sözleri ile varlığı tartışılan bir oluşum ve bu oluşumun içindekilerin Devlete ilgili düşünceleri üzerine kurgulanmış bir siyasi değerlendirme başlar.

Bu değerlendirmeler, “Terör Nedir? Kim Ne İçin Terör Yapar?” başlığı altında devam eder, bu sorulara da; “devlet içi bir takım organizasyonlar” cevabını verilmektedir. Sonra da bölüm, altı çizilmiş olan yeni bir soru ile bitirilir: “Devlet içerisindeki odaklar neden terör eylemi gerçekleştirmektedirler?”  Sorunun içinde “Kim?”in olduğu da vardır aynı zamanda. “Neden?”in cevabı da “istikrarsızlaştırma” olarak verilmektedir.

Sorulara devam edilir; “Amaç nedir?” Aslında can alıcı yerlerden birisi olarak bu bölüm göze çarpmaktadır. Çünkü; “Anayasamızda; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğundan bahsedilmekte olduğunu’ görürüz” cümlesiyle, Milletin tekliğini ve bu tekliğin T.C. vatandaşlığı ile sağlandığı belirtilir ve “herkesin Türk kabul edilmesi ilkesinde aslında ‘Türk’ün kültürel değil siyasî tanımı yapılmaktadır.” şeklinde fikir beyanında bulunur. Daha sonrasında ise “vatandaşlarımızın farklı kültürel özelliklere sahip olduğu kabul edilmekte” ve “Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde ülkenin standart kültüründen farklı bir kültürel yapının olduğu söylenmektedir.” cümleleri kurulmuştur. Burada da fikrini başkasınınmış gibi söylemektedir. Dikkatli bir şekilde okunduğunda Anayasanın kültürel farklılıkları göz ardı ettiği sonucu çıkmaktadır. Yavaş yavaş son vuruşa(!) hazırlanmaktadır.

Bu bölümdeki, “Provakasyonlar… kimi zaman ise kimliğin bir öğesini ön plana çıkartan ve legal yolları tüketerek karşısındakine saldırıya kadar tahrik eden bir tetikleme ile olmaktadır.” cümlelerinin de altı çizilmiştir. Yani “Devlet görevlilerinin provakosyonu” olduğu belirtilerek, eylemlerin; “Kültürel kimliğin üzerine inşa edilen siyasî kimliğin duyarlı hale getirilmesi, böylece toplumun rahatlıkla eyleme çekilebileceği ortamın sağlanması” amacı için yapıldığını belirtmektedir. Anlaşılan, savcıya(!) göre bütün bunları yapan, kültürel kimlikleri yok sayarak kimlik talebini, dolayısıyla terörü yaratan Devlet’tir(!).

Peki, Devlet bunu niçin yapmıştır? Bu sorunun cevabı da “…değerlendirmeler ışığında…” başlığı altında, yine felsefi ve siyasi bir yaklaşımla, altı madde halinde yazılıdır. Manifestonun hüküm cümleleridir sanki.

Bu kesin hükümler:

  1. …demokratik değerler … üzerinde mutabakat sağlanmış standart … bulunmamaktadır.
  2. Devlet… ile …siyasî hükümetler…arasında bir gerilim mevcuttur. …zaman zaman …çatışmaya dönüşebilmektedir.
  3. Devletin…bürokratik …sızmalar olması halinde …Devletin bekasını tehdit eder noktaya gelebilir.
  4. …kendinden menkul ideolojileri ile Devletin bekasını önceleyen … gruplar…birtakım operasyonlara girişebilirler. …üst politik emeller için kurgulanan büyük bir operasyonun parçası[dır] …
  5. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan ve Cumhuriyet’in ilanında da kabul edilerek devam ettirilen modernlik projesi Kürt milliyetçiliğinin ve siyasal İslâm’ın devletin temel yaklaşımlarına hâkim olmasını temel tehdit unsurları olarak belirlemiştir. Bugün kimi çevrelere göre siyasetin gizli ajandası bu iki temel tehdidi içermektedir. Ayrıca çevreden gelerek merkezi ele geçirme çabası içerisinde olan unsurlar modernlik projesinin sahibi olan sivil/askerî bürokratik eliti oldukça rahatsız etmektedir. O halde devlet içerisinden kimi ideolojik gruplaşmaların çıkar çevreleri ile iş birliği içerisinde temel risk faktörü olarak gördükleri siyasî iktidara karşı tavır geliştirmesi beklenmeyen bir durum olmamalıdır.
  6. Bölgede kimlikler üzerine … gerçekleştirilen operasyonlar … Devlete ve … siyasî iktidara …güvensizlik duygusu …ortaya çıkartmaktadır. Bu… operasyonlar … dış tehdit unsurlarının amaçlarına hizmet eder.”

Olarak sıralanmakta ve artık buradan ceza talebine geçilmektedir.

Bu altı maddelik sonucun öznesi, 5 inci maddedeki “Osmanlı’dan Cumhuriyete miras kalan ve devam ettirilen modernleşme”dir. “Modernlik projesinin Kürt milliyetçiliği ve siyasal İslam’ı devletin temel tehdit olarak belirlemesi” ifadesi olan biten her şeyin anahtarlarından birisidir. Diğer bir anahtar ise: “çevreden gelerek merkezi ele geçirecek unsurlar modernlik projesinin sahibi olan sivil/askerî bürokratik eliti rahatsız ettiği” cümlesi ve “devlet içerisinden kimi ideolojik gruplaşmalar” yaklaşımı, muğlak olmakla birlikte birden fazla ve farklı oluşumu, bunların çabalarını ve hedeflerini bildiren ifadedir. Merkezi yani iktidarı, dolayısıyla devlet gücünü ele geçirmek ‘isteyenlerin varlığı söz konusudur.

Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde görülen odur ki iddianameyi yazanlar, Türkiye’de yaşananlara sebep olarak, önce Cumhuriyet modernleşmesini görmekte, sanık sandalyesine de dış güçlerle ilişkide olduğunu düşündüğü devlet içindeki ideolojik yapılanmayı oturtmaktadır. Dolayısıyla davayı da ona açmaktadır.

Ankara’daki üst düzey makamların, yazılırken müdahale ettiğine dair yoğun rivayetlerin basında yer aldığı bu iddianame, siyasi bir manifestodur. Bir büyük projenin uygulamaya başlandığının, daha sonra yaşanacakların işaret fişekleri gibidir adeta. Bunun için, kumpas olduğu ortaya çıkan bu davadan sonraki süreçte, TSK’nın tasfiye edilmeye çalışıldığı Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat, İzmir Casusluk davalarının arka arkaya gelmesini de birlikte düşünmek gerekir.

Ayrıca Devletin sanık sandalyesine oturtulduğu savcılığa ait cümleler içinde, bölücü terör örgütü için “bölücü” ifadesinin hiç kullanılmamış olması çok dikkat çekicidir.

Şemdinli sonrasında Kürt (!) -aslında PKK- açılımı

1993 R. T. Erdoğan: “…Ne yazık k i Türkiye’nin 70 yıllık tarihi boşa harcanmış bir zamandır. … Resmi ideoloji ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. … Şu anda Türkiye’de 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 grubun da varlıklarının tanınması lazımdır. Türkiye Türkiye’de yaşayan herkesindir. (Kürtler) bağımsızlık isterlerse meşru mudur? (Sorusuna): coğrafi bütünlük içinde evet, ama coğrafi ayrılık içinde hayır.” (2. Cumhuriyet Tartışmaları, Cem Dizdar, Metin Sever)

10 Ağustos 2005 R. T. Erdoğan: (Aydınlara) “Her soruna illa ki bir ad koymak gerekiyorsa Kürt sorunu… Adına ister ‘kökeni Kürt vatandaşlarımızın toplumsal talepleri’ deyin, ister ‘Güneydoğu sorunu’ deyin, isterseniz ‘Kürt sorunu’ deyin… Sorunlar, anayasal düzende, demokratik cumhuriyet sistemi içinde ve daha çok demokratikleşme yoluyla çözülmeli.”

28 Kasım 2005 R. T. Erdoğan: (Şemdinli’deki olaydan 19 gün sonra, İspanya gezisinde) “İnsanların ben Gürcü’yüm, ben Lazım deme hakkı var. Oradaki vatandaşın ‘Ben Kürt’üm’ demesini engelleyemezsin. ‘Kürt’üm demeyeceksin ha’ dersen isyan başlar.”

20 Ekim 2009 R. T. Erdoğan: (AKP Grup Toplantısı) “Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bu bir umuttur. Türkiye’de bir şeyler oluyor, iyi, güzel şeyler oluyor. Umut verici gelişmeler oluyor… 34 kişi sınırı geçti yasalarımız çerçevesinde bırakıldı. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Bazı medya grupları bu sürecin İmralı’dan yönetildiği mahiyetinde ifadeler kullanıyorlar. Adama sorarlar, acaba 11-12 yıldır orada değil miydi? Niçin böyle bir adım atılmadı? Şu anda bu bir milli birlik, bir demokratik açılım sürecinin, bir kardeşlik projesinin gereği olarak atılmış bir adımdır… Gerek dağdakilere gerek Mahmur kampında olanlara gerek Avrupa’da olanlara, çağrımı yineliyorum; vakit yitirmeden ülkelerine dönmelerini tavsiye ediyorum.”

28 Şubat 2015 R. T. Erdoğan: (Dolmabahçe Mutabakatı açıklaması günü, Suudi Arabistan’a giderken havaalanında) “Yani ne istendi de hükümet, 12 yıllık Başbakanlığım döneminde de verilmedi. Alt yapısından, üst yapısından… Bugün söyleniyor, kimlik. Ret politikalarını biz kaldırdık, asimilasyon politikalarını biz kaldırdık, inkâr politikalarını biz kaldırdık. Bunlar kimlik sürecidir.

Şemdinli ve bugün

Davanın savcısı 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında itirafçılıktan yararlanmış, FETÖ üyesi olarak yargılanmaktan kurtulmuştur. FETÖ’ye baktığımızda da Cumhurbaşkanının 6 Ağustos 2016’da, Olağanüstü Din Şurası’nda yaptığı konuşmada; “Bir ortak yanımız vardı. İnanın bana, aynı menzile giden farklı yollardan biri olarak gördüğümüz bu yapının… dediği yapı karşımıza çıkmaktadır. 2006 yılında Şemdinli’de daha sonra diğer davalarda Türk Milletinin karşısına çıkan aynı menzil işte bu menzildir.

Bu menzil, “Ey İmam Hatiplilik Ruhu Geldiysen üç defa vur” başlıklı yazımızda belirttiğimiz, “…İşte bu davete Osmanlıyı yıkan ve Cumhuriyeti kuranlar icabet etmişlerdir ve bu nesil (Ensar nesli) hayır diyen nesildir. Osmanlıyı yıkan, Cumhuriyeti kuranlar, bu davete icabet edenlerdir. (Prof. Dr. Hayrettin Karaman, İmam-Hatiplilik Şuuru, Ensar Vakfı, 2014 Ensar Çatısı Bölümü, s 26-27)” cümlelerindeki fikirdir.

Bugün gelinen noktada Cumhurbaşkanı Andımız ile ilgili konuşurken, artık isim vermeden dönem itibarı ile Atatürk’ü kast ederek konuşmaktadır. 23 Nisan’dan yukarı çıkmamakta, isim zikretmeden Cumhuriyetin kuruluşu ile mücadele etmektedir. Mütemadiyen tekçi, asimilasyoncu ve retçi anlayıştan bahsedilmektedir. Cumhuriyetin sadece Türk üzerine kurulduğunu, diğer etnik unsurları yok saydığını tekrarlanmaktadır.

Bu kısa özetten de anlaşılacağı üzere Andımız üzerinden yapılan, bir kimlik tartışmasıdır. Türk kimliğinin bir milletin mi yoksa etnisitenin mi olduğunun tartışmasıdır. “Türk, egemenliğin sahibi olan milletin mi, yoksa vatanda yaşayan unsurlardan herhangi birisinin mi adıdır?” tartışmasıdır.

Şemdinli Davası iddianamesi de Ergenekon ve Balyoz da 28 Şubat Davası da bu düşüncelerin ete kemiğe büründüğü davalardır.

Kamuoyunda hız kesmeden devam eden “Türkçülük ırkçılıktır” tartışmasına bir de geçmişin bu yaşanmışlıkları ile bakmak faydalı olacaktır.

Çünkü bu tartışmanın sonunda Türk Milletinin bugün yaşayan evladı, unsurların eşit olduğu ortaklık devleti ile mi, yoksa hepsi de Türk olan bireylerin eşit olduğu Türk Devleti ile mi istikbale yürüyeceğine karar verecektir.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları