Sesini yükselt çocuğum! – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______25.10.2018_______

Sesini yükselt çocuğum!

Dursun Yıldırım
Şehit Polis Salih Aksu çocukken andımızı bozkurt işaretiyle okuyor.

Prof. Dr. Dursun Yıldırım, sesinin en gür tonuyla ANDIMIZ’ı okuduğu çocukluk yıllarına dönüyor. ANDIMIZ’ın kendisinde uyandırdığı Türklük duygusu ve Türkçülük bilinci ile aymazları uyarıyor-

Yıllar önce Rize’nin köylerinden birinden hiçbir şehir görmeden, Rize’den yağmurlu bir günde taka ile bin bir meşakkatle açıkta duran gemiye binerek yola düşüp birkaç gün sonra, 1952 yılı sonbaharında anam ile birlikte İstanbul’a geldik. Galata rıhtımına yanaşan gemiden babam gelip bizi aldı. Bir taksiye bindirip eşyalarımız ile bizi kalacağımız yere getirdi. Ekimin sonu Kasım ayı başlarına yakındı.

Bir süre sonra oturduğumuz sokağın adının ‘Dere Sokağı’ ve mahallemizin Muradiye Mahallesi olduğunu öğrendim. Babam sabah işe gidiyor, annem evde kendi  işlerini yapıyor ve ben cumbalı pencere önünde kendi başıma eğleniyordum. Sokağın çocukları ise sabah erkenden çantalarını kapıp okula gidiyordu. Benim tek başına orada oynuyor olmam, rahmetli İbrahim Amca adlı yaşlıca komşumuzun dikkatini çekmiş. Akşam babam ile konuşmaya uğradı ve sordu: “Bu çocuk niye okula gitmiyor?” Babam ona, nüfus kâğıdı yok, çıkaramadık henüz, dedi. Bunun üzerine: “Bu çocuğun okul çağı, böyle olmaz. Yarın birlikte ilçe eğitim müdürüne gidip durumu anlatalım, bir yol gösterir. Bu arada Muradiye muhtarlığı yolu ile nüfus kâğıdı için başvuru yapalım.” dedi.

Dediği gibi yaptık ve bir pusula ile Nilüfer Hatun İlkokulu öğrencisi oldum. Nüfus kâğıdım dördüncü sınıfa geçtiğim zaman ancak geldi. Anlatmak istediğim şu: Geldiğimde tabii İstanbul Türkçesi ile değil köy ağzı ile konuşuyordum. Bir de iki ay geç kalmıştım. Fıtnat öğretmen beni oğlu gibi koruyordu. Sesim oldukça kalındı. Çocukların sesinden farklı bir ses tonum vardı. Sabahları ve akşamları bir süre beni oturduğum sokağa kadar getirip götürüyordu. Bana, şöyle yap böyle yap diye öğretiyordu. Yolda bana sabah okuduğumuz andı öğretti. Bir süre özel çaba ile İstanbul şivesinde konuşmayı başardım. Bir gün bana “Hadi bakalım bugün sınıfta sen de andımızı birlikte onlara tekrarlatacaksın.” dedi. “Ama benim sesim kalınmış, arkadaşlar öyle diyor.” dedim ve başımı öne eğdim. “Sen de o kadar yükseltmeden söylersin.” deyip gülümsedi.

Sınıfa girdiğimizde kürsüye yerleşti, beni yanına çağırdı. “Haydi, andımızı arkadaşlar ile birlikte tekrar edin.” dedi. Ben, sesimden çekinerek, tonunu alçaltarak andımızı okumaya başladım. Herhalde çok alçaltmış olmalıyım ki Fıtnat Öğretmen “Çocuğum, sesini yükselt, andımızı yürekten duyarak söyle. Andımız alçak sesle söylenmez, sesini yükselt, korkma .”  diye beni cesaretlendirdi. Ben de sesimi yükselttim ve andımızı söylemeye başladım:

Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu , milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun!”*

Andımızı yüksek ses ile okuyup bitirdim ve sınıf da beni takip etti. Fıtnat öğretmenim: “Aferin oğlum,her Türk çocuğu senin gibi yüksek sesle bu andı duyarak,yaşayarak okudukça,daha çok çalışacak ve daha çok ileri gideceğiz. Bundan sonra sınıfta bu andı sen yüksek sesle okuyup arkadaşlarınla birlikte söyleyeceksin, tamam mı?” dedi. O ölünceye kadar her sabah aklımda ‘yükselt sesini çocuğum’ sözünü hatırlayıp sesimi yükselttim, andımızı söyledim.

Türklüğün andını bugün de aynı duyarlılık içinde okurken o günleri hatırlayıp tüm hücrelerim Türklük aşkı ile tutuşur. Andımızı her söyleyişimde öğretmenimin,’yükselt sesini çocuğum’ deyişini hatırlarım ve sesim namertler duysun, hainler korksun diye kendiliğinden yükseliverir.

Mehmed Emin Yurdakul’un oğlu Adil Yurdakul ile tanışmak kısmet oldu. Babam onların yaptığı işlerin inşaat kalfalığını yapıyordu. Güleç yüzlü, iyiliksever, namus abidesi, gururuna düşkün bir insandı. Lise yıllarında Mehmed Emin Yurdakul’un bir şiirini okudum ve yazılış nedenini öğrendim.

  1. Abdulhamid döneminde ağır Rus mağlubiyeti karşısında, büyük vatan topraklarının kaybı şair Mehmed Emin’i isyana yöneltir, gençliği savaşa çağırır ve şöyle haykırır:

Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur;
Sinem özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur,
Türk evladı, evde durmaz giderim

Ben bu dizeleri okuduğumda Fıtnat öğretmenimin sesi kulaklarımda yine çınladı: “Sesini yükselt çocuğum!”..

İstiklal Marşı ne diyor: Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak … // Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal / Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet / Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal!

Türk yaratılmış, Türklük ile yoğrulmuş, tarihin bin yıllarından, yüz yıllarından süzülüp gelmiş, kaderlerini birleştirip bir olmuş, birey ve toplum adı olarak ‘Türk’ ve ‘Türk Milleti’ adını almış insanları, etnik kökenlerine bakarak Türk’ten farklı kabul etmek,düpedüz Türk tarihine, Türk devletini ikinci anayurt üzerinde kurup bugüne eriştiren cümle Türk atalarımıza,kurucu babalarımıza ihanettir. Son devletimizi yeniden farklı bir rejime oturtup iki dudak rejiminden kurtaran kurucu babalarımızdan kadim zamanda devletimizin kurucu babalarına kadar hiç kimse, ben etnik olarak şuyum buyum demek gibi bir yol ile tarihi yürütmemişlerdir.

Canını dişine takan Türk milleti canhıraş bir mücadele ile, koca imparatorluktan kurtarabildiği topraklar üzerinde yepyeni bir Cumhuriyet kurdu ve onu özenle koruyup geliştirdi. Laik, millî devletimizle, her sabah andımızı okuyarak iki binlere kadar geldik. Ama günümüzde yeni Emeviler, yeni Kadızadeliler türedi. Bunların yanında ticaret ve ihaleler ile şişmiş holdinglerin öbeklendiği yerlere dönüşmüş tarikatlar. Dün özgür düşünme ve yaşam alanları işlevini gören tarikatlar bugün insan beynini uyuşturan din maskeli çıkar grupları haline geldi. Tecavüzlerin odağına dönüşenleri de gazete köşelerinde yer bulmada zorluk çekmiyor.

Dün bu toprakları düşmandan kurtarıp bizim için vatan haline getirenler, kutlu mücadeleye Türklük ruhu, Türklük düşüncesi ile atılmışlar ve muvaffak olmuşlardır.  Ankara’ya  çağrılan Meclis-i Mebusan üyeleri ile meşrûiyet içinde yürütülen mücadele bağımsızlık ile taçlanmış, Türk milletinin iradesi iki dudağın sultasında perişan olmasın diye, Cumhuriyet rejimi  ve Meclis iradesi ile denetim ve güven altına alınmıştır. Cumhuriyeti oluşturanların hepsi tartışmasız birer Türkçü kurucu babadır.

Ve rejimin üzerinde yürüdüğü devlet, yüksek Türk kültürü ve yüksek Türk kahramanlığı üzerinde kendini biçimlendirme olanağı bulmuştur. Ve kurucu babalardan Mustafa Kemal Atatürk,”Biz, milliyetperveriz, doğrudan doğruya Türk milliyetperveriyiz.” demiştir. Bu, “Türkçüyüz,Türk milletini seven Türkçüleriz.” demektir.

Türkler bu coğrafya’da sadece Doğu Roma’dan toprak kazanıp Avrupa ve Küçük Asya üzerinde vatan kurmuş, uzun yüzyıllar akıllı kağanlar elinde üç kıtayı buradan yönetmişler. Ahmak kağanlar zamanında ise büyük toprak kayıplarına uğratılmışız. Yok olmak üzere iken yüce Allah Türk milletine mucizevi bir Türkçü kadro ihsan etti ve bugün bu mübarek kadro sayesinde ocağın közünün verdiği ışık ile aydınlanma tüm engellemelere karşın sürmektedir. Bu durum, onları aynı inanç ve kararlılıkla takip eden Türkçüler sayesinde korunacaktır; bunda kimsenin şüphesi olmadığını düşünüyorum.

Türkçülük, vatanımızın çimentosu bir tutku, geçmişi ne olursa olsun, imparatorluğun her yanından kopup gelen kim olursa olsun, kaderini kaderimize bağlayıp gelen herkes Türklerin kurduğu Türklerin Yurdu anlamına gelen Türkiye adlı evimizde gönüllerince oturup yaşama hakkına analarının sütü kadar hak sahibidir. Hepimiz Türklük içinde ve Türk kimliği altında buluşup, kardeşlik bağı içinde Türk milleti olarak dünyaya bakıyor, birbirimizi kucaklıyor isek, “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü de bunu ifade eder kardeşim. Türkçülük budur. Ama sadece bu da değildir.

Türkçülük,  her Türkçünün enerjisini son damlasına kadar, yurdunun imarı, milletinin refahı için harcamaya, yaratmaya, üretmeye ve dünya üzerinde eşitler arasında en eşit ülke hedefini gerçekleştirmeye kendini odaklamak ülküsüdür.

Türk milletinin, Türk devletinin ve Türk vatanının içten ve dıştan çok tehlikeli bir süreçten geçmekte olduğunu görmek istemeyenlerin özel misyonları yoksa bilinçli bir şekilde körletilmişler demektir. İhanetin çok tehlikeli boyutlar kazanmış olduğu gerçeğini çok yakın zaman içinde öğrenmiş bulunuyoruz. Şah Süleyman türbesi toprağı yitirilmiş, Adalar ve otuz iki bin kilometre kare  bir alanı yitirmişiz. Yakında, ülkenin kilit taşı işlevinde olan KKTC ise kimi sebükmağz ağızlarca satılmak üzere, yahut devredilmek üzere diye haber yayılmaktadır ve gelişmeler de bu dedikoduları güçlendirmektedir. Türkçüler, bütün bu olanlara karşıdır. Türkiye’ye teşvik ile getirilmiş kimseler asla ‘muhacir’ sayılamaz. Bir an önce geldikleri yerlere yerleştirip başkalarının kurmak istediği yapıya taş taşıma eyleminden kurtulmak gerekir. Türkçü böyle düşünür. Afrika üzerinde atlar, filler ve develer ağnaşırken aralarına girip işgüzarlık etmek ülkeye daha çok husumet çeker.

İki beyle oynadığını, ya birini oyalayıp öbürüne göz kırptığını sanmak, sadece kendini aldatmaktır ve bu, ülkeyi felakete sürükler. Kuzenler döğüşür, ama birbirlerinin ölümüne müsaade etmez, sadece müsebbip aradan çıkarılır. Bu gerçek unutulmamalıdır. Türkçü kurucu babaların kadrini bilmeyenler sonunda mutlaka hüsrana uğrar. Tarih aynı zamanda güç zehirlenmesine uğrayanlara da mezarlık işlevi görür. Hiç kimse zamanında içinde bulunduğu yalancı ışıkların cazibesine ve alayişine kendini kaptırmamalıdır. Tarih insanlara bu gerçeği tekrar eder. Türkçü bilinç bütün bunları görür ve muhakemesini yaparak yol yürür. Türkçüler, tehlikeli sularda yüzenleri sürekli uyarıyor, kibrin ve cehaletin yaratmakta olduğu tehlikeleri sürekli anlatıyor, yazıyor.

Millî şuur, duyuş ve düşünce zayıfladıkça tahrip edici mikroplar ülkenin her yerinde dayanışma ruhunu kemirip tahrip etmekte ve ülkeyi büyük bir girdaba sürüklemektedir. Her bir Türkçü bu tehlikeli gidişin ortaya çıkaracağı travmaların ağır olacağını görmektedir. Bu yüzden biz Türkçüler diyoruz ki, Türk devlet kurumları hızla liyakatli kadrolara bir an önce kavuşturulmalıdır. TBMM  en kısa zamanda Milli Mücadele yıllarında olduğu gibi bir an önce millî iradeye ve devlet yönetimine ağırlığını koyacak bir niteliğe kavuşturulmalıdır. İlerden bize doğru yaklaşmakta olan korkunç kasırganın yaratacağı tahribat başka türlü göğüslenemez. Türkçü bir yurttaş olarak bu korkunç kasırgayı görüyor ve haber veriyorum, büyük bir iklim değişimi içinde yol olmakta olduğumuzu hissediyorum.

Türk tarihinde atasını, anasını, kısaca ecdadını unutup başka kapılara bağlanıp sefa ve unvan almayı marifet sayan çocuklar elinde devletimiz daima perişan olmuştur.Türkçüler,Türk milleti böyle duruma bir daha düşmesin diye uyarı yapma görevini sürdürecektir.Dünyanın en ileri milletlerinin en güçlü biçimde millet olma bilincini pekiştirdiği çağımızda Türklerin milliyetçi,Türkçü olması nasıl garipsenebilir? İnsanın dünya gerçeğinden habersiz yaşaması köleliği kabul ile eşdeğerdir. Bizim adımız Türk milletidir; yurdumuz Türkiye, devletimiz Türk devleti ve yönetim rejimimiz cumhuriyettir. Bu devleti  İstanbul’dan Ankara’ya taşıyıp yaşatan Kuvva-yı Milliye, Türkçülerin yaktığı istiklâl ateşinin bir sonucudur. Onların torunları olarak bu topraklarda Bodun Kağan’dan, İlteriş’ten Kayı beyimiz Ertuğrul oğlu Osman’dan cumhuriyetin kurucu babalarımıza kadar hepimiz Türküz,Türkçüyüz ve  geleceğe de böyle yürüyüp gideceğiz.Tanrı’nın bildiği Türk milletiyiz,hepimiz Türk’üz,Türkçüyüz.Adından, milliyetinden ,devletinin ve milletinin adını söylemekten utananların elbette Türk olması beklenemez. Tanrı’nın buyruğunu korumak ile görevli Türk milletiyiz. Tarihin Türksüz yürüdüğünü gösteren bir sahife bulmak mümkün değildir ama Türk’e ve Türk milletine ihanetler edenler, onu arkadan sinsice  öldürmeğe kalkışanlara her yerde rastlama mümkündür.

Türkçülük, bizi geleceğe ulaştıracak gerçek enerjinin, bilgi ve erdemin, bilim, teknoloji ve üretimin toplamını içeriğine katan düşüncenin, sevdanın kendisidir.

Türküm, Türkçüyüm… Türkümü söylemek bana kadim zamandan beri yaptıklarımı ve benim bu uğurda yapmam gerekenleri düşündürür. Benimle yürüyen, benimle ekmeği bölüşen, aynı kimlik altında evimize toplanıp yerleşen herkes Türk’tür kardeşim. Ya sen nesin, kimsin? Türkçü değil misin, Türk değil misin? Birbirini Allah Allah diye boğazlayanlardan mısın yoksa?

Rahmetli ilkokul öğretmenim Fıtnat Hanım, sesin kulaklarımda çınlıyor ve sesimi yükseltiyorum ve andımızı yine okuyorum:

“Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun!”.

Türk milletinin tüm üyelerini bu duyuş ve düşünüş ile selamlamak, farklı kimliklere mensup olduklarını söylemek ihtiyacı duyanları anlayışla karşılamak Türkçü olarak görevimizdir. Doğru olmak da bir erdem değil mi? Gideceğiniz yola girmenize yardımcı olmak her Türkçünün insanlık görevidir, sanırım. Bizler, yani Türkçüler, bir ekmeği bölüşerek, aynı kimliği paylaşarak bir arada kardeşçe yaşamaktan mutluyuz. Kendini anayasanın belirlediği bu şemsiye kimlik altında mutlu hissetmeyenlere Türkçülerin yolunuz açık olsun, demekten başka ne sözü olabilir? “Bu evde, istediğiniz yerde, istediğinizi yapın.” mı diyelim? Bizden bu mu bekleniyor?

Türkiye adı çok kadimdir. Yurdumuzun adı budur. Yurdu kuranlar da Türklerdir. Bunu herkesin böyle bilmesi gerekir. Tarih Türk’le yürümüştür. Kimse bunu aklından çıkarmasın. Bu yüce millete hizmet edenler de, ihanet edenler de olmuştur. Türkçüler, hizmet edenleri de, ihanet edenleri de unutmaz.

Türküm, Türkçüyüm. Türkçülerin seslerini yükselttiğini görmek bana rahmetli öğretmenim Fıtnat Hanımı hatırlattı ve ‘Yükselt sesini çocuğum’ sözü kulaklarımda çınladı. Andımız yolumuzdur. Bu yolda yürüyenlere, dünyanın her yerinde yaşayan Türkçülere sesleniyorum, Türkçülük yolunda sesinizi yükseltiniz, birleşiniz ve Türk dilinin en büyük imparatorluğu için bütün gücünüz ile çalışınız. “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü hepimizin şiarı olsun.

________

*Andımızın 1980 öncesindeki şekli budur

 

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları