Siber Siyaset: Tekilliğin Distopyası |                                       Siber Siyaset: Tekilliğin Distopyası – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______29.03.2018_______

Siber Siyaset: Tekilliğin Distopyası

M. Bahadırhan Dinçaslan
Big Data

“Eğer para ödemiyorsan, satılan sensin.” Bu cümleyi 2010’lu yılların başından itibaren sürekli duyar olduk. En meşhur ve birkaç yıl önce büyük paraya satılan örneği Whatsapp: Whatsapp kullanıcıları kâğıt üzerinde yılda 1 dolar öderler, ancak onun da ödendiğine çoğu kullanıcı şahit olmamıştır. 1 milyar aktif kullanıcıyı çoktan geride bırakan Whatsapp’ın yıllık maliyetinin ne olduğuna dair resmi bir veriye ulaşamadım, ancak yüz milyonlarca insanın resim, video ve ses gönderdiği, mesajlaştığı böyle bir platformun yalnızca “sürdürme maliyeti” on milyonlarca dolardır diye manzarayı kabaca görebiliriz. Geçtiğimiz yıllarda 19 milyar dolara satın alınan, reklam içermeyen, kullanıcıların bedava kullandığı ve yılda en iyi ihtimalle birkaç on milyon dolar masraf yaratan bir uygulama, hiçbir kâr beklentisi yoksa nasıl böyle devasa bir fiyata satılabilir? Bu sorunun cevabına geleceğiz fakat önce “sosyal medya” ve “siber siyaset”le ilgili başka meseleleri ele alalım.

Sosyal medya gelişmeye başladığında oldukça olumlu karşılanmıştı. Alışıldık medyanın bariz bir sorunu vardı: Medya patronlarının medya dışındaki ticari faaliyetleri, yöneticiler ve yerleşik düzen aleyhine haber yapmalarını, oluşan “doğal kamuoyu”nu gündeme taşımalarını engelleyebilirdi. Fakat sosyal medya kullanıcıların içerik ürettiği, herkesin muhabir ve “15 dakikalığına ünlü” olabileceği yeni bir yapı vaat ediyordu.

Bunun yansıması ilk olarak Arap Baharı’nda görüldü. Occupy Wall Street ve Türkiye’de Gezi Eylemleri’nde sosyal medyanın örgütlenme ve sansür delme işlevleri kitleler tarafından keşfedildi. Artık yerleşik düzenin, sermayenin, yönetici elitin yarattığı suskunluk sarmalı kırılıyordu. Yahut böyle düşündük.

Türkiye’de şimdilerde unutulmaya başlanan bir vaka var: Fuat Avni vakası. Fethullahçı Terör Örgütü lehine faaliyet yürüten Fuat Avni, sosyal medyanın “sansür delici” işlevinin büyüsüne kapılan kitlelerin hayalleriyle oynanmasından ibaretti. Evet, ortada bir sorun vardı, “gerçek” bize alışıldık medya tarafından ulaştırılmıyordu ama onun ikamesi olarak sunulan “özgür ve sosyal medya” ne kadar gerçeği sunuyordu? Binlerce insan, arada bir doğru ve gerçek bilgi paylaşarak ikna kabiliyetini arttıran Fuat Avni hesabı tarafından manipüle edildi. Yalnızca o değil tabii, darbe girişimi öncesinde Fethullahçıların onlarca “sosyal medya fenomeni” hesap aracılığıyla arzu ettikleri algının oluşması için tetikçilik yaptıklarını çok daha sonra fark edebildik.

Bu noktada, darbe girişimi esnasında Erdoğan’ın kitlelere ancak sosyal medya yoluyla ulaşabildiği ve sokağa dökülen halkın örgütlenmesinde sosyal medyanın rol oynadığını hatırlatmakta da fayda var.

Diğer yandan, “hibrit savaş” denen, klasik askeri araçların yanında yumuşak gücün, kamu diplomasisinin siber araçlar ve yeni medya yöntemleri ile kombinlenmesini içeren bir yeni savaş tanımı var ve özellikle Rusya bu alanda başı çekiyor. “Kremlin Trolleri” olgusu Türkiye’de çok dillendirilmese de dünyada oldukça sıcak bir tartışma konusu. Rusya’nın “siber savaşçıları”, hem doğrudan saldırı (hacker saldırıları, sistemlere sızma ve çökertme girişimleri) ile, hem de paralı/propaganda yoluyla gönüllü kitleler eliyle kamuoyunu etkileme yöntemi ile çeşitli operasyonlar düzenliyorlar. En son örneklerinden birisi, Rusya’nın Amerikan seçimlerini etkilediği iddiasıydı.

Basının neredeyse anlık bildirimlerle yakından takip ettiği Amerikan İç Savaşı iletişim bilimi zaviyesinden tarihçede bir dönüm noktasını teşkil eder. Bugün, Suriye İç Savaşı’nın internetten “canlı” takip edilebildiği bir dünyada yaşıyoruz.

Şimdi başa dönelim. Whatsapp meselesine girmeden bir örnekle devam edelim: Özellikle Ekşi Sözlük’te, “Falanca yerde satılan filanca fiyatlı saçma eşya” tarzı başlıkları bolca görmüşsünüzdür. 50.000 liraya satılan kütük, 25.000 liraya satılan terlik gibi. Bu başlıklar haliyle kullanıcıların ilgisini çekiyor. Eleştirmek, gülmek, dalga geçmek için bu başlıklara yazıyor, daha da görünür olmasını sağlıyorlar; başlığın absürtlüğü de insanları tıklamaya itiyor. Başlığa bakan adamlar, bahse konu ürünün satışa konulduğu web sitesine de tıklıyorlar haliyle: Bingo. Amaç hasıl olmuştur. Neden?

Facebook, Twitter, Instagram gibi dev sosyal medya uygulamaları, kullanıcılarına yönelik reklam içeriklerinden para kazanırlar. Bu içerikler de belli algoritmalarla gösterilir. Bu algoritmaların ne olduğunu çoğu zaman biz bilmeyiz: Instagram hikayelerimizi izleyen kişileri görüyoruz, fakat sıralamasının nasıl yapıldığını bilmiyoruz. Yahut, Facebook’ta, “gerçek” hayatta yakın arkadaşımız olan adamın paylaşımları hiç ana sayfamıza düşmüyor da, yeni tanıştığımız birininki düşüyor. Facebook’a yazdığımız bir şey, yahut attığımız bir tweet, bütün arkadaşlarımıza/takipçilerimize gösterilmiyor. Fakat Facebook’a para öderseniz, “Recep Tayyip Erdoğan sayfasını beğenmiş, erkek, 40 yaş üstü, Ankara’da yaşayan insanlar”a gösterilecek bir reklam yayınlatabilirsiniz. Bu sosyal medya uygulamaları, “gönderi gösterimi” algoritmaları başta olmak üzere, sair yollarla konulan içeriğin ne kadar görüneceğini kısıtlayarak ve bu tasarruflarını para ödeyen lehine kullanarak para kazanıyorlar. Ortak beğeniler, karşılıklı yorumlar, benzer saatlerde aktif olma gibi birçok kriter, Facebook’ta hangi gönderilerin size daha çok gösterileceğini belirliyor; aynı zamanda hangi reklamların gösterileceğini de. Bir internetten satış sitesine tıkladığınızda, artık “otomatik reklamlar” yahut “Google reklamları” size hep o sitenin verdiği reklamları gösterecektir. İlişki biraz karmaşık gibi, ama oldukça basit: Google reklamları, bir reklamveren havuzundan para alarak topladığı reklam içeriğini, içine Google reklam alanı koymuş diğer web sitelerine dağıtır; buralardaki gösterim ve tıklama başına da bu web sitelerine para öder. Google’a reklam veren bir satış sitesi, Google algoritmalarını etkileyerek bu otomatik görünürlükte öne çıkmaya çalışır. Siz oraya tıkladığınızda, web tarayıcınız üzerinden tıklama bilginiz kaydedilir ve Google’a iletilir, Google da size ilgi duyduğunuzu düşündüğü için bu tıkladığınız siteye dair reklamlar gösterir. 50.000 liraya kütük satmak size mantıksız gelebilir, ancak arkasında böyle bir “siber mantık” yatıyor.

İşin daha ilginç bir başka boyutu var. İlerleyen satırlarda yeniden değineceğimiz Cambridge Üniversitesi’nden 2015’te çıkan bir araştırmada, bir “Facebook analiz” yönteminin 10 “beğeni” ile bir adamı iş arkadaşından, 70 beğeni ile ev arkadaşından, 150 beğeni ile annesinden, 300 beğeni ile karısından daha isabetli tanıdığını gördük. Bu ne demek? Beğendiğiniz şeyler, paylaştığınız gönderiler, hatta imleci sayfanın neresinde tuttuğunuz sürekli kaydedilip, açık e-posta hesabınız ya da kullandığınız web tarayıcı (Chrome, Internet Explorer vs) yoluyla bir “büyük veri” olarak depolanıyor. Bu analiz yöntemini kullananlar, sizi en yakınınızdan bile daha iyi tanıyabiliyor: Zira sosyal medyada özgür olduğunuzu hissediyorsunuz. Farklı cinsel tercihlerinize göre aramalar yapıyor yahut sürekli evden kaçmakla ilgili içerikleri beğeniyorsunuz. En yakınınızdan bile sakladığınız, hatta bazen farkında bile olmadığınız bu meyilleriniz yeterli veri varsa büyük bir isabet payıyla karakter şemanızın ve davranış kodlarınızın ortaya çıkmasını sağlıyor.

Trump Amerika’da başkan seçildiğinde, Alexander James Ashburner Nix ve onun başında bulunduğu Cambridge Analytica şirketi övgülere mazhar olmuştu. Trump’ın sosyal medya kampanyasını düzenleyen kurum bir anda kendini spot ışıkları altında bulmuştu: Nasıl oluyor da öngörülerin aksine Trump gibi bir adam seçimi kazanıyor ve bu adı duyulmadık kurum bunu sağlayabiliyordu?

Cevabı, Cambridge Analytica’ya dair okuduğum ilk övgü yazısından yaklaşık bir yıl sonra bulduk. Uluslararası basın, Facebook veri skandalı ile çalkalanıyor. Özetle, Facebook’un kullanıcıların davranışlarına ilişkin devasa (50 milyon kişiyi aşkın) bir veriyi Cambridge Analytica’ya verdiği ve bu verinin işlenerek Trump kampanyası adına kullanıldığı konuşuluyor. Bu ne demek? Seçmenlerin ne istediğini bilmek, ona göre içerik üretmek ve rakip seçmeni zayıflatıcı içerikleri yaymak demek. Böyle bir siyasi gücün çok daha geniş bir veriye ve Cambridge analiz yönteminin gelişmiş bir versiyonuna sahip olduğunu düşünün. İşte o zaman, Spinoza’nın “fırlatılan bir taşa da sorsalar kendi isteğimle hareket ediyorum derdi” kehaneti büsbütün gerçek olurdu.

İnternet bizleri özgürleştireceği yere, doğru bilgiye ve araçlara sahip yapıların ve kişilerin kölesi haline dönüştürüyor olabilir mi? Bir tuhaf Matrix içinde yaşıyor olabilir miyiz?

Cevap yine Amerikan seçimlerinde. Yapılan araştırmalar, Demokrat ve Cumhuriyetçilerin sosyal medya paylaşımlarının birbirlerine pek görünmediğini gösteriyor. (Andrew Lamb’ın bu alandaki içeriklerini öneririm) Sosyal medya özgürleştiğimiz bir alan değil, özgürleştiğimizi düşündüğümüz ve hissettiğimiz bir alan. Gerçek hayattaki bütün zaaf ve meyillerimiz burada da var: Çevremizi, örneğin, bizim gibi düşünenlerle dolduruyoruz. Bu yüzden görüşümüzün yaygın olduğu zannına kapılıyoruz. Desteklemediğimiz parti yeniden başarılı olunca şaşırıyor, kızıyoruz.

Pekala, çözüm nedir? Sosyal medya “operasyonlara açık” ancak bu operasyonlar post-modern olmak zorunda. Bu operasyonları yürütmek, üç, bilemedin beş karar alıcı ve onların hükümetle ilişkisinin çok net ve etkili bir sansür yaratabildiği alışıldık medyadan çok daha zor. Bu alanın hala özgürlük alanı olması mümkün; fakat kullanıcının gerçek hayattaki cehaletinin bu mecraya taşınmasını engellemek gerekiyor. Siber siyaseti uygulayacak partilerin önünde de iki seçenek var: Ya uzun uzun anlatıldığı gibi devasa manipülasyon operasyonlarıyla kitleleri bir illüzyon ağına hapsedeceksiniz, ya da muktedirin ve manipülatörün karşısına, “gerilla” usulü çıkıp, mezkur sosyal medya mekanizmalarını kitleleri aydınlatmak için kullanacaksınız.

İnternet yayıncılığına RTÜK denetimi ile Doğan Grubunun iktidar yanlılarına satılmasının tesadüf ettiği bir Türkiye’de, sosyal medyanın “büyük data”sı hain ellere geçerse neler olabilir, düşününüz.

Bu yazıyı okuduktan sonra Whatsapp gibi bir milyar insanın hangi saatlerde çevrimiçi olduğu, kimlerle yazıştığı, hangi siteleri ziyaret ettiği gibi bilgilerini haiz bir “örgüt”ün neden 19 milyar dolara satıldığı ve kullanıcılara bedava sunulduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.