Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Parlamenter Sistem – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______30.10.2017_______

Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Parlamenter Sistem

Erol Tuncer

15. ve 16. Dönem Gümüşhane Milletvekili, İmar ve İskân Eski Bakanı ve TESAV Vakfı Başkanı Erol Tuncer, MİSAK için Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Parlamenter Sistem başlıklarıyla ilgili dar katılımlı bir sunum verdi. MİSAK editörlerinden Burçin Öner konuşmayı deşifre etti.

 

Gelenekler Her Türlü Yazılı Kuralın Üzerindedir

Siyasi Partiler Kanunu’nun neden bu kadar ısrarla değiştirilmek istendiğini anlayabilmiş değilim. Çünkü Siyasi Partiler Kanunu, sanıldığı gibi, tek başına mucize yaratamayacak. Hep şöyle düşünülüyor: siyasi partiler kanununu değiştireceğiz, parti içi demokrasi gelecek, ondan sonra her şey kolaylaşacak. Ne yazık ki durum öyle değil. Örneğin; 1945’de çok partili rejime geçildi ve siyasi partiler kurulmaya başlandı. 1965 yılına kadar Türkiye’de bir siyasi partiler kanunu yoktu.  Peki parti çalışmaları neye göre düzenlenirdi? Medeni Kanun’a, Cemiyetler Kanunu’na göre… Bu kanunların hiçbiri de siyasi partilere göre düzenlenmiş değildi. Hatırlatmış olayım; Demokrat Parti’nin tüzüğünde “Partinin Cemiyetler Kanunu’na göre kurulmuş siyasi cemiyet olduğu” yazılıdır.

Bu kanunlarda ön-seçim zorunluluğu olmamasına rağmen yaptığımız bütün incelemelerde gördük ki, sadece iki büyük parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti değil tek ilde seçim kazanabilen Osman Bölükbaşı’nın partisi, Millet Partisi’nde bile ön-seçim yapılmıştır. Böyle bir siyasi gelenek kendiliğinden oluşmuştu.

Ben bürokrasi yaşamımın başlangıcını Karayolları Genel Müdürlüğü gibi sorunsuz işleyen bir sistemde geçirdim. Orada çalışırken kurumumuzu çok methederlerdi; “Siz Türkiye’nin 20 yıl ilerisindesiniz” derlerdi. Ben de arkadaşlara “Aman şımarmayalım, öyle zannediyorlar. Biz çalışmamıza devam edelim.” derdim. Sonra Afet İşleri’ne Genel Müdürü olunca “Demek ki, Türkiye’de böyle kurumlar da varmış, o nedenle biz 20 yıl ilerideymişiz.” dedim ve Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nün Kuruluş Kanunu’nu inceledim; mükemmel bir kanundu. Karayolları Genel Müdürlüğü’nün Kuruluş Kanunu’ndan aşağı değildi, ancak sistem işlemiyordu. Çünkü henüz gelenekleri oturmamış. O zaman gördüm ki gelenekler, her türlü kanunun üzerindedir. Bunun pozitif anlamda en uç örneği, İngiltere’dir. İngiltere’nin, bırakın seçim kanununu, siyasi partiler kanunu, bir anayasası dahi yoktur; her şey geleneklerle yürütülmektedir. Durumu bir anekdotla örneklendireyim: Prof. Sıddık Sami Onar, 1946-1947’lerde üniversiteler kanununun çıkarılacağı zaman Londra Üniversitesi Rektörü ile bir görüşme yapmış. Rektöre demiş ki: “Sizin üniversite kanununuzu görmek istiyoruz; biz de kanun çıkaracağız.” Rektör: “Ne kanunu?” diye şaşırmış. Onar: “Efendim, üniversitenin kuruluş kanunu.” diye cevap vermiş. Bunun üzerine rektör: “Bizde öyle bir şey bulunmaz ki.” demiş. Onar: “Peki siz nasıl yönetiliyorsunuz?” diye sorunca rektör: “Valla bizim geleneklerimiz, göreneklerimiz var. Zaten birkaç yüzyıl önce kurulmuş bir üniversiteyiz.” şeklinde bir cevap vermiş.

Siyasi Partiler Kanunu’nun değiştirilmesi gereken yerlerinin olduğunun biliyorum. Ancak değişikliklerin bir mucize getireceğine inanmıyorum. Burada önemli olan geleneklerdir. Siyasi geleneklerimiz, 1980 darbesinden sonra maalesef önemli ölçüde aşınmıştır.

 

1960 Darbesi Siyasi Kadroların Yarısını; 1980 Darbesi de Tamamına Yakınını Sildi

 Birikimin kurum kadrolarınca birbirine aktarılması çok önemli bir olaydır. Ben hep kurum içi eğitimin, yaşayarak, görerek öğrenildiği için çok önemli olduğunu savunuyorum.

12 Eylül’den sonra biz siyasi parti yöneticileri, 10 yıl yasaklı olduk. Yasaklılığımız sırasında bir Meclis oturumunu bizim evde diğer yasaklı arkadaşlarla televizyonda izlerken “Acemi bunlar!” diyoruz. Küçük oğlum, 10 yaşlarındaydı. “Baba, bir soru soracağım. Bunlara acemi diyorsun da sen girdiğinde usta mıydın?” dedi. Kitabın orta yerinden bir soru… “Evladım, Meclise girdiğim gün elbet ben de acemiydim ama benim önümde ustalar vardı. Bunların ustası yok. Bizim farkımız bu..” diye cevap verdim.

Biz önümüzdeki kadroları izleyerek bir eğitim aldık; geleneği devam ettirdik. Ancak 12 Eylül, kadro birikimini önemli ölçüde yok etti. Siyasi kadroların tamamına yakınını hukuken ya da fiilen siyasetin dışına itti. 27 Mayıs darbesi kadroların yarısını, sadece Demokrat Parti’lileri silmişti. Demokrat Parti’nin ikinci kadroları geldi. Hatta derlerdi ki ikinci kadrolar ne olur ne olmaz diye geride kaldılar; üçüncü kadrolar siyasete girdi. Böylece o kanattaki birikim yok oldu.

Rahmeti Adnan Menderes’in Demokrat Parti’de çok güçlü olduğu dönemde, 1955 yılında, bu partinin milletvekilleri, Parti Grubunda hükümeti düşürdüler. Bu isyanı en iyi anlatanlardan biri Rıfkı Salim Burçak’tır; Rıfkı Salim Burçak, Demokrat Partinin kurucularından, 1950 ile 1960 arasında Erzurum Milletvekili ve Genel İdare Kurulu üyesi, ayrıca da bakan. Anılarında diyor ki: “Menderes baktı ki hükümet toptan düşürülecek; bakanlarına tek tek güvenoyu istedi; kendine istemedi.” Bakın bu dönemde siyasi partiler kanunu falan yoktur. Aynı dönemde 1956’larda Demokrat Parti’deki 30 civarında milletvekili Menderes’e ‘Seninle olmuyor’ dediler ve Hürriyet Partisi’ni kurdular. Sonra Ferruh Bozbeyli, Demirel’e karşı çıkarak yeni bir parti kurdu (Demokratik Parti). O dönemlerde liderlere karşı çıkılabiliyordu.

Dikkat ederseniz, son 15 yıllık dönemde iktidar partisinden bir tuğla bile kopmadı. (Sadi Somuncuoğlu’nu göstererek) Biz parlamentoda aynı dönemde çok kez karşı cephelerde birbirimize “Bizden bir tuğla bile koparamazsınız” diyorduk. Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisi grubu hiçbir şeye itiraz etmiyor. Bugün bir tasarı geliyor, oy birliğiyle kabul ediliyor. Ertesi gün ‘Bir yanlışlık oldu’ diyerek aynı tasarı başka türlü geliyor; yine eller havaya kalkıyor. Bu iyi bir şey değil. Elbette hiç değişiklik yapılmasın demiyorum; ama değişiklikler tartışılarak yapılmalıdır; parti içi tartışma yok edilmemelidir.

 

Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarında Yapılacak Değişiklikler Birlikte Ele Alınmalıdır

Hemen söylemeliyim ki, siyasi partiler kanunları ile seçim kanunlarında yapılacak değişiklikler birlikte ele alınmalıdır. Bu kanunların birbirlerini ilgilendiren hükümleri vardır ve bir bütünlük arz ederler.

Vakfımızın 2005 yılında kurduğu “21. Yüzyıl için Türkiye” platformu vardı. O platform toplantısından çıkmış bir bildiri var. Bildiride Seçim ve Siyasi Partiler Kanunları’nda yapılmasını istediğimiz değişikler yer almakta. Orada istediğimiz şeylerin bir kısmı zaman içinde gerçekleşmiştir: elektronik üye kaydı, seçilme yaşının 25’e indirilmesi, gibi.. (Bildiri örneği Sadi Somuncuoğlu’na verildi.)

Tartışılması gereken bir konu da şu: acaba bütün partiler tek tip örgütlenme modeli ile mi örgütlenmelidir yoksa her parti değişik şekilde mi örgütlenmelidir? Yani, bir parti ‘ben il başkanlığı kuruyorum, ilçe başkanlığı kurmuyorum’ diyebilir mi? Bu, tartışmaya açık bir konudur. Şu an bana sorsanız; ”Doğrusu şudur.”diyemiyorum.

 

Ön Seçim Zorunlu Tutulmalıdır

Çok önemli bir nokta ön-seçim… Ön-seçimle ilgili olarak hem siyasi partiler kanununda hem de seçim kanununda yer alan hükümler var. Önseçim zorunlu tutulmalıdır.

Ön-seçimin hikâyesi şu: henüz böyle bir kanun yokken zorunluymuş gibi bütün partiler ön-seçim yapıyordu. Kendiliğinden böyle bir gelenek oluşmuştu. 1965 Siyasi Partiler Kanunu’nda ön-seçim zorunlu tutuldu. Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi hep ön-seçim yaptı; Milliyetçi Hareket Partisi ile Millî Selâmet Partisi ön-seçim yapmadı. (Sadi Somuncuoğlu’na dönerek “1973-1977 yılları arasında sizde merkez yoklaması vardı, ben öyle hatırlıyorum.” dedi. Somuncuoğlu, 2-3 il hariç böyle olduğunu beyan etti.)

Peki, merkez yoklaması nasıl yapılıyor? 1965 tarihli Siyasi Partiler Kanunu’nda hüküm var. Bir ilde yeterli başvuru olmazsa; -diyelim ki 5 milletvekili çıkarılacak yere 3 kişi başvurmuş- bu durumda liste yapma imkânı yok; işte o zaman merkez yoklaması yapılır. Merkez yoklaması yapmaya karar veren parti genel merkezleri illerde başvuru yapmayı yasaklar; aday adayları genel merkeze başvururlar. Aday listeleri merkezde belirlenir. Küçük partiler bunu hep yaptılar.

1982’de kabul edilen Siyasi Partiler Kanunu’nda da ön-seçim zorunlu tutulmuştu. 1987’de Özal’ın yaptığı değişiklik sonucunda siyasi partiler, ön-seçim ya da merkez yoklaması yapmakta serbest bırakıldılar. O andan itibaren partiler merkez yoklamasına yöneldiler. Bu tercih, genel başkanların iyice güçlenmesine yol açtı ve parti içi demokrasiye ağır bir darbe indirilmiş oldu.

Aday belirleme sistemi de kendi başına bir şey ifade etmiyor. Hep şöyle bir örnek veririm: bıçak tek başına nötr bir alettir. Siz bıçakla adam keserseniz suç aleti olur; ekmek keserseniz size hizmet eden bir alet olur. Merkez yoklamasını da iyi kullanırsanız bazen ön-seçimden daha iyi sonuçlar alabilirsiniz. İyi bir merkez yoklamasının koşulları var. Bir kere genel merkez, örgütlerin nabzını iyi tutacak. Yani, filan örgütte hiç sevilmeyen birisini listeye koymaya kalkınca partinin oy kaybedileceğini bilecek.. Çok önemli husus da liste sıralamasıdır. Bazen çok güçlü adayları, bile bile ilk sıralara değil; 2’nci ya da 3’üncü sıraya falan koyarlar ki o ilde oyları çoğaltsın… İyi bir merkez yoklaması için seçim çevrelerinde ciddi incelemelerin yapılması gerekir. Sivil Toplum Örgütleri ile konuşulacak, esnafla konuşulacak… Böyle merkez yoklaması yaparsanız; uygundur ama benim klikten olanı, bana uyacak olanı sıralamaya alırsanız sıkıntı doğurur.

1957 seçiminde Demokrat Parti, 67 ilin 28’inde merkez yoklaması yapmıştır. Rıfkı Salim Burçak, anılarında diyor ki “1957 seçimindeki kayıp nedenlerimizin en büyüğü, çok sayıda ilde Demokrat Parti Genel Merkezince aday gösterilmiş olmasıdır.” Dolayısıyla ön-seçimin zorunlu tutulması başlı başına bir önem arz etmektedir. Bugün sadece bir partimiz yapıyor bu işi, o da Cumhuriyet Halk Partisi..

Ön seçimdeki tehlike şudur: yığma kayıt, yani partinin yararlarına göre değil; oradaki örgütün yararlarına uygun üye kaydı… Örneğin; CHP kurultaylarından birinde eski Genel Başkan Altan Öymen, mahallesinde delege seçtirilmemiştir. Altan Bey diyor ki “Seçime bir gittik; karşımıza bir sürü tanımadığımız üye çıktı. Kardeşim siz kimsiniz, biz sizi tanıyamıyoruz, besbelli bu mahallede oturmuyorsunuz.” deyince partiye kayıtlı olduklarını söylediler. “Peki siz nerede oturuyorsunuz?” diye sorunca da “Şu adreste oturuyoruz.” dediler. “İyi de bu adrese bu kadar kişi sığar mı?” Belli ki talimatla gelmişler: Altan Öymen’e oy yok! Şimdi, siz partinizin yararını düşünmezseniz ön-seçim de tehlikeli bir silah haline gelir.

Yani, bütün sözlerimi döndürüp dolaştırıp aynı noktaya getireceğim: bu bir siyasi bilinç işidir. Bilmeliyiz ki, seçim kanununda yapılması gereken değişiklikler bile tek başına mucize getirmeyecek.

 

Siyasi Partilere Devlet Yardımı / Siyasetin Finansmanı

Önemli bir nokta da siyasi partilere yapılan devlet yardımının nasıl kullanılacağıdır. Örgütlere para dağıtım yetkisi, parti genel merkezlerinin elinde önemli bir güç halini almıştır. Yani, kendisine yakın gördüğü örgüte parayı gönderiyor, görmediğine göndermiyor. Onun için belki de Devlet yardımının belli bir yüzdesi örgütlere dağıtılır, gibi bir hüküm getirmek gerekmektedir.

Bir de gerek partilerin gerekse de adayların harcamaları gibi konular yasal formaliteye bağlanmış değildir. Dolayısıyla bunlarla ilgili yasaların da çıkarılması gerekmektedir.

 

Siyasi Partilerin Seçimlerde İşbirliği Yapabilmelerinin Önü Açılmalıdır

Siyasi Partiler Kanunu ile ilgili bir diğer konu da siyasi partilerin seçimlerde işbirliği yapmasına izin verilmesidir. Siyasi Partiler Kanunu’na göre; seçimlerde işbirliği yapan partiler kapatılır. Ancak partiler bu yasağı aşmanın yolunu bulabiliyorlar. Örneğin 1991’de Milliyetçi Hareket Partisi ile Milli Selamet Partisi, bir partinin bayrağı altında ortak liste yaptılar ve kendileri açısından iyi de sonuç aldılar. Dolayısıyla zaten yapılmakta olan bu işbirliğini meşru hale getirmek gerekir. Tabii bir şartla.. Diyelim ki baraj % 10 ise seçim işbirliği yapan partiler için baraj %12,5 veya %15 olmalıdır. (Sadi Somuncuoğlu ile ihtilafa düşüyorlar.) En azından tartışılması gereken bir husustur bu.

 

Osmanlı’yı Bilmeden Cumhuriyeti Anlamak Mümkün Değil

Öncelikle seçim kanunlarının tarihçesine bir bakmak gereklidir. 1877’den 1946’ya gelinceye kadar iki dereceli seçim sistemi esas alınmıştır. Yani, müntehib-i evvel denilen birinci seçmenler -ki bunlar halktır- müntehib-i sanileri, yani ikinci seçmenleri seçerler. İkinci seçmenler de belli bir günde toplanarak milletvekillerini seçerler.1946’ya kadar iki dereceli seçim geçerli olmuştur.

Peki, Cumhuriyet Dönemi’nde çok partili sisteme geçinceye kadar kadar hangi seçim kanunu geçerliydi? Yaptığımız araştırmada gördük ki 1876’da çıkan İntihab-ı Mebusan Kanun-ı Muvakkatı (Milletvekili Seçimi Geçici Kanunu) geçerli olmuş. Padişah fermanıyla çıkmış, ancak Parlamentonun onayından geçirilmemiş. Cumhuriyet Dönemi de bu geçici kanunu 1942’ye kadar uygulamış. 1942’de çatısı aynı kalmak koşuluyla yeni bir kanun yapılmış. Gördük ki, Osmanlı’yı bilmeden Cumhuriyeti anlamak mümkün değil. Cumhuriyet döneminde radikal hamlelerde bulunulmuştur ama bir şeyi de bilelim ki, bunların bir kısmı, Osmanlı’nın Tanzimat Dönemi ve daha sonrasından gelen şeylerdir. Atatürk ve silah arkadaşları dahi Osmanlı mekteplerinin ürünüdür.

 

Siyasal Partilerimiz Çifte Standartlı Davranışlarından Vaz Geçemiyorlar

Şu hususu bilmekte yarar var: siyasi partilerimiz çifte standartlı davranışlarından vaz geçemiyorlar. 1946’da seçim kanunu yapılırken CHP Mecliste ezici çoğunluğa sahiptir. CHP’den ayrılan milletvekilleri Demokrat Parti Grubunu oluşturmuş.. CHP’liler çoğunluk sistemini önermekteler. Kürsüde muhalefet adına Adnan Menderes konuşuyor: “Bu çoğunluk sistemini yasalaştırmayın. Siz bu sistemle çokluk (çoğunluk) partilerini kolluyorsunuz, bizim gibi azlık (azınlık) partilerine hayat hakkı tanımıyorsunuz. Nispi temsil kabul edilmelidir.” Roller şöyle bölüşülmüş; Cumhuriyet Halk Partisi çoğunlukta, çoğunluk sistemini getiriyor. Öbürü azınlıkta ‘bizi de koruyacak sistemi getirin, nispi temsil olsun’ derdinde..

1950’ye gelindiğinde Cumhuriyet Halk Partisi -ki o dönemde hükümetti- çok önemli bir hizmet yaptı; seçim kanununu önce bir bilim heyetine (adı bilim heyeti olmasına rağmen içinde Yargıtay başkanı, Danıştay üyesi, çeşitli hukukçular da vardı.) verdi ve onların hazırladığı raporu partilere gönderdi. Onların da görüşlerini almak istedi. Parti görüşleri alındıktan sonra hükümet, tasarıya son şeklini verip Meclise göndermiştir. Meclis komisyonlarında Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi beraber çalışmışlardır. Ne yazık ki böyle güzel örneklerin devamını getiremedik. Millet Partisi bu işbirliğine yanaşmamıştır. Sonunda sıra seçim sistemine gelince iki parti de çoğunluk sistemini savunmuştur. Çünkü CHP cumhuriyeti kurmuş ve 2. Dünya Savaşı’ndan ülkeyi korumuş olduğu için çoğunluğun kendisinin yanında olduğunu, Demokrat Parti de iyi örgütlenip kendinden emin olduğu için çoğunluk sistemini savunmuştur. Çoğunluk sistemini eleştiren Millet Partililer sistemin sakıncalarını giderici önlemlerin alınmasını istemişler, ancak dinleyen olmamıştır.

Başbakan Şemsettin Günaltay 16 Şubat 1950’de seçim kanunu tasarının kanunlaşması üzerine Mecliste yaptığı teşekkür konuşmasında nispi temsilin sakıncalarını anlatmış, bu usulün Türk Milletinin ruhuna aykırı olduğunu belirtmiştir.

Çoğunluk sisteminin uygulandığı 1950 seçiminde CHP % 39,4 oy oranındaki oyuyla, 484 kişilik Mecliste 69 milletvekili çıkarınca (% 14,3 oranında temsil) aklı başına geldi. Kısa süre sonra Cumhuriyet Halk Partisi “Ülkemiz için en iyi temsil sistemi, nispi temsil sistemidir.” demeye başladı. İki sene sonra, 26 Şubat 1952’de, CHP Grup Başkanvekili Şemsettin Günaltay kürsüye gelip “Ülkemiz için nispi temsil gereklidir.” diyor; Başbakan Menderes ise “Hadi canım sen de! Çoğunluk sistemi iyi sistemdir.” diyordu.

Bunları şunun için anlatıyorum; benim de mensubu olduğum ve bir dönem kuruculuğunu yaptığım CHP de dâhil olmak üzere hiçbir parti kendini çifte standartlı davranışlardan koruyamamıştır. Bütün partiler, iktidardayken başka muhalefetteyken başka tavır almakta sakınca görmemiştir.

 

Türkiye’de Bugüne Kadar Yedi Seçim Sistemi Uygulanmıştır

Bizde bugüne kadar 7 adet seçim sistemi uygulanmıştır. Bunların bir kısmı doğrudan kanunlar yoluyla (1946, 1950, 1961, 1982), bir kısmı kanun değişiklileri ile iki tanesi de anayasa mahkemesi kararlarıyla yürürlüğe girmiştir.

1960’a kadar gerçekten adaletsiz bir sistem olan ‘liste usulü çoğunluk’ uygulandı. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra, bir kanadı Milli Birlik Komitesi, bir kanadı Temsilciler Meclisi olan Kurucu Meclis, hiç tartışmasız nispi temsili kabul etti. Bu arada, Demokrat Parti’nin kapatılmış, mebusların çoğunun Yassıada’da olduğu bir dönemde Temsilciler Meclisinde çoğunluğa sahip olan CHP’liler, kendilerinden emin bir şekilde “Çoğunluk sistemi gelsin” diye tutturdular. Buna İsmet Paşa: “Millete söz verdik, 1957 seçimlerine girerken ‘iktidara gelirsek nispi temsili getireceğiz’ şeklinde adaylardan taahhütname aldık.” diyerek direndi. CHP’liler İsmet Paşa’nın bu itirazı üzerine “Bari Senato seçimlerinde çoğunluk sistemini getirelim” dediler ve Senato seçimlerinde çoğunluk, Millet Meclisi seçimlerinde nispi temsil usulü kabul edildi. Bu süre zarfında çok ilginç bir şey oldu; oylar birbirine yakın olduğu halde Adalet Partisi’nin senatör sayısı, CHP’yi geçti. Böyle olunca CHP çoğunluk sisteminden şikâyet etmeye başladı: “Bu iş bir bütünlük ister; Senato seçiminde de nispi temsil usulünü uygulayalım.” Tabii bir yandan da Adalet Partisi’nin güçlenmekte olduğunu gördüler. Bu AP iktidarını engellemenin bir yolu olarak Milli Bakiye Sistemi diye dünyada eşi olmayan bir sistem getirildi. Sistem o kadar karmaşık ki, “Osmanlı’dan Günümüze Seçimler” kitabını yazarken kanun hükümlerini özetlemekte bayağı zorlandım. Bu sistemde küçük partilerin TBMM’ye girmeleri kolaylaştı, ancak yine de Adalet Partisi’nin iktidar olması engellenemedi. Çünkü Adalet Partisi % 52,9 oranında oy almıştı. % 50 düzeyinin üzerinde oy alırsanız hiçbir sistem sizin çoğunluğu ele almanızı engelleyemez. Sonuçta Demirel ve arkadaşları iktidara gelince Milli Bakiye Sistemi’ni devre dışı bırakarak önceki sisteme yani, çevre barajlı d’Hondt sistemine döndüler. Türkiye İşçi Partisi, Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak ‘Çevre barajı’ maddesini iptal ettirdi; barajsız d’Hondt sistemine dönülmüş oldu.

Anayasa Mahkemesi kararıyla çevre barajı kaldırılınca 1980’e kadar Barajsız d’Hondt sistemi ile seçimlerimizi gerçekleştirdik. Barajsız d’Hondt sisteminin getirdiği sonuçlardan birisi, parlamentoya çok sayıda partinin girmiş olmasıdır. Böyle olunca koalisyonlar dönemi başladı.

12 Eylül yönetimi, koalisyonlar dönemine tepki olarak Çifte barajlı d’Hondt sistemini getirdi. Bu, %10 ülke barajı ve bir de çevre barajı şeklindeydi. Çevre barajı’na göre örneğin; Hakkâri’de 2 milletvekili çıkacaksa Çevre Barajı % 50 olacağı için % 49 oya sahip olan parti, milletvekili çıkaramıyordu.

1987’ye doğru oylarında azalma olduğunu sezen Turgut Özal, kontenjan müessesini getirdi. Bu durumda seçim sistemi, (Çifte baraj + kontenjan) şekline dönüştü. Yani, o çevrede en fazla oy alan parti, bir tane de kontenjan milletvekiline sahip oluyordu. Bunun anlamı, çoğunluk etkisinin de nispi temsil sistemine eklenmesidir. Bu uygulama 6 ve üzeri milletvekili çıkaran yerlerde geçerli oluyordu.

Sonra, 1995’te bir değişiklik daha oldu. O değişikliği de Anayasa Mahkemesi bozdu. Çevre barajını kaldırdı; bugünkü Ülke Barajlı d’Hondt sistemine geçildi.

Görülüyor ki, seçim sistemlerinin belirlenmesindeki amillerin bir kısmı, geçmiş döneme duyulan tepkiler, bir kısmı siyasi beklentiler, bir kısmı da Anayasa mahkemesinin kararlarıdır.

İleri demokrasilerde böyle bir örnek yoktur. Yedi defa seçim sistemi değişikliği yapan bir demokratik ülke bulamazsınız. Daha hazin olanı da şudur ki biz, hâlâ seçim sistemi arayışı içindeyiz.

 

Dar Bölge Türkiye İçin Sakıncalıdır

Peki, bugün hangi sistemler düşünülmektedir? İktidar partisi, ‘Daraltılmış Bölgeler’ diyor. Daraltılmış Bölge, Dar Bölge’nin bir seçeneği gibi algılanabilir. Bunun için önce Dar Bölge’yi konuşmak gerekiyor.

Dar Bölge, sadece 1 milletvekili çıkarılan bölgelere deniyor. Türkiye 600 seçim çevresine bölünecek, her çevreden 1 milletvekili çıkarılacak. İngiltere böyle yapıyor. Bunun yararı, dar bölgeden seçilen milletvekilinin kendisini genel başkanına borçlu hissetmemesi, sadece seçmenine borçlu hissetmesidir. Dolayısıyla sistem parti içi demokrasi açısından yararlıdır. Ancak her getirinin bir götürüsü de vardır. Mecliste ‘kaygan çoğunluklar’ adı verilen çoğunluklar oluşmaya başlar. Her konuda değişik çoğunluklar rol alır. Parti disiplini zayıflar.

Bunun teknik sakıncalarıyla ilgili olarak şu görüş savunulabilir: Ülkenin 600 seçim çevresine ayrılmasının güvenilir yöntemlerle yapılması gerekir. İktidarların, bölge sınırlarını kendi çıkarları doğrultusunda belirlemeyeceğini kimse garanti edemez. Tek milletvekillik çevrelerin sınırlarının belirlenmesi konusunda, başlangıçta İngiltere’de çok tartışmalar yaşanmıştır.

Bir başka sakınca, bu sistemde adaylar arasındaki fırsat eşitliğinin ortadan kalmasıdır. Bir seçim çevresinde bir mezhep, başka bir çevrede bir etnik grup egemen olur, başka mezhepten, başka etnik gruptan kimse seçilemez. Paranın ağırlığı da ihmal edilmemelidir. Bu sistem, bazı yerlerde bu işi belli ailelerin tekeline vermekle sonuçlanabilir. Bu yönleriyle dar bölge Türkiye açısından oldukça sakıncalı bir sistemdir.

 

Daraltılmış Bölge

Gelelim Daraltılmış Bölgeye Daha önce daraltılmış bölge uygulaması 1987 ve 1991’de uygulandı.  Denilmiş ki, 6 milletvekilinden yukarı olan bölgeleri, bir tarafı 6 olacak şekilde seçim çevrelerine bölelim. Şimdi 5’e düşeceği söyleniyor. Bu durumda 152 tane seçim çevresi ortaya çıkıyor. Seçim çevresinden çıkacak milletvekili sayısı azaldıkça büyük partilerin şansı yükselir. Örneğin, büyük parti 5 mebustan ancak 3’ünü çıkarır ama 3 mebusluk çevrede 2’sini kesin çıkarır. Dolayısıyla iktidar partisi şimdi kendi çıkarına bir öneride bulunuyor ve “Barajı yüksek buluyorsanız indirelim ama daraltılmış bölgeyi de beraberinde getirelim.” diyor. Baraj indirildiği zaman, bazı partiler bundan yararlanır ama ancak barajı aşmış olan partilerden bazıları çoğu yerde sıfır milletvekili çıkarma ihtimaline de katlanmak durumunda kalabilirler.

 

Siyasal İstikrar İle Yönetimde İstikrar Aynı Şey Değildir

Üzerinde durmak istediğim bir diğer husus da siyasal istikrar ile yönetimde istikrar arasındaki ilişkidir. Kamuoyundaki tartışmalarda, kavram karışıklığı yaşanıyor. Bir partinin tek başına iktidar olması, siyasal istikrar olarak tanımlanıyor. Ancak bu, ‘siyasi istikrar’ anlamına gelmez; bunun adı ‘yönetimde istikrar’dır. Örneğin şu sırada bir partinin Mecliste ezici çoğunluğu vardır ama Türkiye’de siyasi istikrardan söz edemeyiz. Siyasi istikrar, çok boyutlu bir kavramdır ve sizin siyasi kültürünüz, yasal alt yapınız, demokratik geleneğiniz, ekonominiz, gelir dağılımınız gibi faktörlerden etkilenir. Örnek vermek gerekirse; 1957’de DP tek başına iktidar oldu ve yönetimde istikrarı sağladı ancak siyasi istikrarı sağlayamadığı için sonunda ülke bir darbe ile karşı karşıya kaldı. Bizde siyasi kültür yeterince gelişmediği için çoğunluk oyunu alıp iş başına gelenler, ne yazık ki çoğulcu değil çoğunlukçu oluyorlar. Yani, ”Benim çoğunluğum varsa ben dilediğim her şeyi yaparım” diyorlar. Dolayısıyla böyle bir kültürün egemen olduğu yerde yönetimde istikrar dediğiniz şey, bazen doğrudan istikrarsızlığın nedeni olabiliyor.

Bir şeyi daha tartışmak lazım; koalisyonlar hep zararlı mıdır? 2001 öncesi üç partinin (DSP, MHP ve ANAP) kurduğu hükümet başarılı bir koalisyondu. Ortaklar, birbirleri ile uyum içerisindeydiler; çok önemli işler yapabildiler ve bir dönem boyunca (3 sene) hükümeti bozmadan görevlerini sürdürebildiler. Almanya’ya bakarsak -ki dünyanın büyük ekonomilerinden birisi ve AB’nin en büyük ekonomik gücüdür- uzun yıllardır koalisyonla yönetiliyor. Koalisyonların bir faydası da siyasette uzlaşma kültürünü teşvik ediyor olmasıdır.

 

Uygun Seçim Sistemi

Seçim sistemleri, oy verme eğilimlerimizi yönlendiriyor, siyasi partiler sistemini etkiliyor ve siyaset sürecini çok yakından etkiliyor. Sonuncusu için bir örnek; çoğunluk sisteminin uygulandığı 1957 seçimlerinde iktidar partisinin sandalye sayısı 424, muhalefet partilerinin sandalye sayısı toplamı ise 186 idi. Arada 238 fark vardı. O seçimde Barajsız d’Hondt sistemi uygulanmış olsaydı iktidar partisi ile muhalefet partilerinin milletvekili sayıları arasında yalnızca 16 fark olurdu. 16 fark demek, 9 mebusun yer değiştirmesi halinde iktidarın el değiştirmesi demektir. O korku iktidarı frenlerdi, ilişkileri yumuşatırdı ve bana göre 27 Mayıs darbesi olmazdı.

En iyi seçim sistemi diye bir şey yoktur. Çünkü büyük ve küçük partilerin tamamını aynı anda gözeten bir sistem yoktur. Dolayısıyla en iyi seçim sistemini de iyi seçim sistemini de bir yana bırakıp ‘uygun’ seçim sistemini aramak gerekmektedir. Bu bile bir konsensüs (parlamento içindeki ve dışındaki tüm partiler, sivil toplum örgütleri vs.) içinde yapılabildiği takdirde fayda getirecektir. Tercihli oy kullanımı önerilebilir. Bu sistem önerisini Sadettin Bilgiç ortaya atmıştır. Seçmenler oy kullanırken, oy verdiği parti listesinde seçilmesini istediği isimleri de işaretlesin, yani aynı anda ön seçimi de yapmış olsun.

 

Sorunumuz, Parlamenter Sistemin Gereği Gibi İşletilememesidir

Parlamenter sisteme gelecek olursak; sistemin düzeltilmesi hususunda söyleyebileceğim pek fazla bir şey yok. Ancak sistemin gereği gibi işletilmesi konusunda bazı örnekler vermek isterim.

Öncelikle bu sistemin kuvvetler ayrılığına dayandığını söylemeliyiz. Parlamenter sistemde hükümetler, yani yürütme parlamento içinden çıkmaktadır. Bir parti tek başına çoğunluğu aldığı zaman yasamaya egemen olabilmektedir. Bugün iktidar partisinin getirdiği önerilerin tamamının Meclisten geçiyor olmasını, buna örnek olarak verebiliriz. Dolayısıyla yasamanın yürütme karşısından bağımsızlığından söz etmek çok da imkân dâhilinde değildir. Bunun adı zaten yumuşak kuvvetler ayrılığıdır.

Sert kuvvetler ayrılığı, ‘hakiki’ başkanlık sisteminde söz konusudur. Hakiki demek durumundayım, çünkü bugün Anayasa değişikliği ile getirilen sistemin başkanlık sistemiyle alakası yoktur. Bu, bir kişinin sistemi, başkan sistemidir. Başkanlık sisteminde yasama yürütmeyi düşüremez; yürütme yasamayı feshedemez. Bu iki organ tamamen birbirlerinden bağımsızdır. Hâlbuki parlamenter sistemde Meclis, güvensizlik oyu verip hükümeti düşürebilir ya da Hükümet Meclisi feshederek seçimi yenileyebilir. Bizde fesih olayı, ancak 45 gün içinde hükümet kurulamaması halinde gerçekleşebiliyor.

Parlamenter sistem nasıl iyileştirilir? Bu sistemde hükümetin kanun tasarısı vermesine engel olmanız mümkün değildir. Şunu da unutmamak gerekir; dönüp dolaşıp aynı yere geliniyor olsa da siyasi kültürü yükseltmeden, pati içi demokrasiyi geliştirmeden parlamenter sistemin gelişmesi de olanaksızdır.

Bütün partiler için aynı şeyi söyleyeyim. Bugünkü halka açık grup toplantıları mitingden farksız.. Böyle grup toplantısı yapılacağını geçmişte bize söyleseler inanmazdık. Halbuki grup toplantıları parlamenterlerin konuşmaları içindir, kapalı olmalıdır. Başlangıcı açıktır; genel başkanlar haftalık siyasi olaylarla ilgili görüşlerini beyan ederler, sonra medya mensupları dışarı çıkarılır ve grup kapalı toplantıya geçer. Toplantının bir gündemi olur. Ayrıca gündem dışı konuşmalar olur. Gündemi, parlamentoda bir kanun tasarısı görüşülecek, bunun için grubumuzun görüşü ne olacak; bunu konuşalım şeklindedir. Çeşitli konularda genel görüşmeler yapılabilir. Sonunda bir oylama yapılır; grup görüşü oylama ile belirlenir. Öyle genel başkan talimat verdi; şu oyu kullanacaksınız gibi dayatmalar olamazdı. Hepimizin de görüş beyan etme olanağımız vardı.

Kendi partimden örnek vereyim. 1977’ye kadar olan dönem, CHP’nin yükseliş dönemiydi.  Benim parti yönetiminde bulunduğum 1973 sonrası dönemde % 33,3 oy oranındaki oyumuz 1977’de % 41,4’e çıkmıştı. Bülent (Ecevit) Bey’in itibarı fevkalade yüksek, partililer çok seviyor, sayıyor.  Böyle bir ortamda, parti içi muhalefete mensup arkadaşlarımız grup toplantılarında kürsüye çıkar, gündem dışı konuşmalarda genel başkanı en ağır dille eleştirirlerdi. Genel başkan hiçbir tepki vermezdi, notlarını alır; eleştiriler bitince kürsüye çıkar ve her bir eleştiriye tek tek cevap verirdi. Peki, kürsüdeki milletvekili neden bu kadar rahat eleştiri yapabiliyordu? Çünkü sırtını kendi örgütüne dayamıştı, ön seçimle gelmişti. Bülent Bey’e borcu yoktu, ondan çekinmesi için bir neden yoktu.

Hasan Esat Işık, değerli bir devlet adamıydı. Fransa’daki büyük elçilik görevini Marsilya’daki Ermeni Anıtı’nın açılışını protesto ederek bırakmıştı. CHP onu 1973 seçiminde Bursa’dan kontenjan adayı gösterdi. 2’nci Dönem kontenjan adaylığı istemek, bizim partide ayıp sayılırdı. Bülent Bey, Hasan Bey’in gelmesini istiyordu, ancak Bursa örgütüne bu isteğini söyleyemedi. Neyse ki CHP delegesi onu yine liste başına getirdi.

Ben Bülent Bey’in önerilerinden bazılarının grupta reddedildiğini bilirim. Bülent Bey il başkanlarından da çekinirdi. Kendimden bir örnek vereyim: 1979 Kurultayı’nda Bülent Bey, beni Genel Yönetim Kurulu aday listesinin dışında bıraktı. Ertesi gün il başkanları toplanmış, genel başkanı davet etmişler ve Uğur Alacakaptan ile benim listeye girmemiz için ısrar etmişler. Bülent Bey de karşı koyamamış ve ikimizi listeye almış. Keşke il başkanları müdahale etmeseymiş, çünkü onların sempatileri benim on yıl siyaset yasağına uğramama yol açtı.

Sonuç olarak; böyle işleyen bir sistemde korkmayın. Parti içi demokrasi var demektir.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları