Sykes – Picot ruhu hortluyor mu? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______31.05.2018_______

Sykes – Picot ruhu hortluyor mu?

Aziz Bozatlı

Bilindiği gibi Suriye’de Mart 2011’deki sokak eylemleri ile başlayan ve Arap baharının son halkası gibi görünen olaylar, vekâlet savaşları şeklinde günümüze kadar gelmiştir.

Görünürde savaşın bir tarafında Suriye, ona yardım eden Rusya ve İran, diğer tarafında ise ABD, yanında başta İngiltere olmak üzere Batı ülkeleri var. İsrail ise sıcak çatışmaların dışında gibi görünen, ancak ABD politikalarını yönlendirebilen etkin bir aktör. Diğer Arap ülkeleri ise, tarihten gelen alışkanlıkları ile her biri bir batılı gücün güdümünde pozisyon almaktadırlar. Türkiye de, deyim yerindeyse iki arada bir derede kalarak çelişkili, yanlış ve karasız politikalar izlemiş, kendi özgün ve milli politikalarını oluşturmak yerine, ABD’nin aldığı pozisyonlara göre edilgen ve reaksiyoner bir konumda kalarak beka sorunu ile yüz yüze gelmiştir. Sıcak çatışmalarda devletler nadiren karşı karşıya gelirken (Rus uçağının düşürülmesi gibi) genelde savaş, destekledikleri gruplar üzerinden vekâleten yürütülmektedir.

Bölgedeki tüm bu gelişmeler bir bakıma 1916’da Sykes-Picot anlaşması ile çizilen siyasi sınırların güncellenmesi niteliğini taşımaktadır. Nisan 2018’de Fransa, IŞİD ile mücadele bahanesiyle Suriye’deki terörist unsurlardan PYD’ye destek vereceğini açıklamıştır. Böylece Brexit süreci ile 2019’da Avrupa birliğinden çıkacak olan ve şimdiden tamamen müstakil bir dış politika izleyen İngiltere’den sonra, AB’nin ikinci büyük aktörü Fransa, eski Sykes-Picot aktörü olarak, sürece dâhil olmuştur. Sykes-Picot’nun üçüncü aktörü Rusya ise zaten başlangıçtan beri en etkin bir şekilde Suriye’dedir. Fransa’nın Türk-Rus işbirliğini baltalamak üzere, ABD tarafından devreye sokulmuş olabileceği de ihtimal dâhilindedir.

Gelinen noktayı Sykes-Picot ruhunun hortlaması olarak, değerlendirip yüz yıl öncesinde bu coğrafyayı tanzim eden emperyal güçlerin birbirleri ve bölge ülkeleri ile ilişkilerini inceleyerek günümüzdeki gelişmelerin daha kolay anlaşılacağını değerlendirebiliriz.

Sykes-Picot öncesi

Rusya 1853’te Osmanlı için hasta adam teşhisini koyduğundan beri, Osmanlı’nın paylaşımını hızlandırmak eğilimindedir. İngiltere ise gırtlağına kadar borçlandırdığı ve vergilerini bile Duyunu Umumiye ile kendisinin tahsil ettiği, adeta sömürgesi konumundaki Osmanlı’nın paylaşılmasını, “kendi sağmal ineğinin kesilmesi olarak” değerlendirdiğinden, sürekli ertelemektedir.

İngiltere 1969’da Süveyş Kanalını açarak, Mısır’a yerleşen Fransa’yı 1882’de oradan atmıştır. 1878’de de Osmanlı’dan Kıbrıs’ı almış, bu şekilde Hindistan’a giden yolda önemli iki köprübaşı elde etmiştir.

Birinci Dünya savaşında Osmanlı ile aynı cephede yer alan Almanya, imtiyazını aldığı İstanbul-Bağdat demiryolunu Adana’ya kadar inşa ederek, Ortadoğu’da kendine alan açmaya çalışmaktadır. 1916 yılına gelindiğinde Rusya, Doğu Anadolu ve İran içlerinde hâkimiyet kurarak Hindistan için ikinci bir tehdit oluşturmaktadır.

Bu sırada İngiltere, güçlü bir sömürge idaresi karargâhı ile Mısır’dadır. Güney Mezopotamya’da ise 1604’de aldığı bir kapitülasyonla, Basra’ya kadar olan bölgede kendi bayrağı altında ticaret ve nehir taşımacılığı yapmaktadır. Yemen’de ise Aden Limanında eskiden beri kömür sevkiyat üssü vardır.

Fransa ise Suriye’de hâkim durumdadır. Sykes-Picot Anlaşması; 2011 Suriye’si, günümüz Lübnan’ı, Hatay, Adana, Antep, Maraş, Urfa, Mardin ve Musul’u içine alan, kabaca Malatya’ya kadar uzanan, 31’inci paralelin kuzeyi kapsamaktadır. Anlaşma, Suriye derken bütün bu bölgeyi kast etmektedir.

Sykes-Picot nedir?

Bu anlaşmanın görüşmeleri 23 Kasım 1915’de başladı. İngiliz Mark Sykes ve Fransız George Picot tarafından 3 Ocak 1916’da üzerinde mutabakat sağlanan anlaşma metni, 4 Şubat’ta İngiltere, 8 Şubat’ta Fransa tarafından onandı. 9 Mart’ta Rusya’ya bildirildi.(2-Kaymaz) Yukarıda sınırları belirlenen Suriye Fransa’ya, Ürdün ve tüm Mezopotamya, kabaca 31’inci Paralelin güneyi ise İngiltere’ye verilecektir. Önce İngiltere’ye bırakılan Filistin, Rusya’nın önerisi ile paylaşım dışı bırakılmıştır. Demografik yapı ve doğal sınırların dikkate alınmadığı, sadece ekonomik ve stratejik kaygılarla hazırlanmış bir paylaşım söz konusudur.

Sykes-Picot Anlaşması, I. Dünya Savaşı tüm hızıyla sürerken yapıldığı için, bu konuda tek örnektir. Savaş sonlanıp barış masasına oturulmadan yapıldığı için de gizli olmak zorundaydı.

Yangından mal kaçırırcasına alelacele yapılan bu anlaşmayı İngiliz tarihçi James Barr şöyle tanımlar; “Ayıyı öldürmeden postunu paylaşan, fazlaca çıkarcı bir anlaşma”

Bölgede Fransa’nın dört katı, yaklaşık bir milyon asker bulunduran baskın aktör İngiltere açısından savaşın sonu beklenmeden yapılmasının önemli nedenleri;

  • Rusya’ya Doğu Anadolu’yu verip, orada durdurarak daha güneye sarkıp, Hindistan için bir tehdit oluşturmasını engellemek,
  • Savaş bittiğinde devreye başka unsurlar gireceğinden (ABD gibi) Osmanlı’nın paylaşımında ön almak,
  • Yıllık elli milyon sterlin olan Ortadoğu’da asker bulundurma maliyetini azaltmak.

Sykes-Picot sonrası

Anlaşmanın sonuçlarından memnun olmayan İngilizler, Balfour deklarasyonu ile bir yandan Siyonistleri memnun etmek, öte yandan da Fransızlara üstünlük sağlamak istediler. Ancak aşağıda görüleceği üzere Patria ve Struma faciaları gibi insanlığa sığmayan hatalar yaparak, deyim yerindeyse, bunu yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

İngiltere’nin, Sykes-Picot’yu yaparken bile Ortadoğu’nun tamamına hâkim olmak düşüncesi vardır. Bu nedenle İngilizler, Filistin’i ve Musul’u İngiliz bölgesine katmak ve hatta Fransızları tümüyle Suriye’nin dışında tutmak için Sykes-Picot’dan caymak istiyorlardı. İşte tam bu sırada Rusya bu anlaşmaya uymayacağını söyleyip gizliliğini de bozunca, İngiltere aradığı fırsatı yakalamış oldu.

19 Nisan 1917’de İngiliz savaş kabinesi, bu anlaşmayla belirlenen kendi sınırlarını kuzeye doğru, yani Fransızlar aleyhine genişletme ve Filistin’e verilen uluslararası statüden vaz geçerek, İngiliz yönetimine almayı kararlaştırdı.(2-Kaymaz)

Savaş bittiğinde Almanya yenildiği için, Rusya ise Ekim Devrimi ile rejim değişikliğine uğradığı için Ortadoğu’dan uzaklaşmıştır. Bundan sonra Filistin Manda Yönetiminin İngiltere tarafından Birleşmiş Milletler’e devredildiği 1947 yılına kadar, bu coğrafya, İngiliz-Fransız mücadelesine sahne olmuştur.

Şimdi 1916-1947 döneminde cereyan eden olaylardan küçük bir demet sunarak, Sykes-Picot Ruhu’ nu, dolayısıyla emperyal güçlerin bu bölgeye ilişkin düşünce ve yaklaşımlarını anlamaya çalışalım.

5 Haziran 1916’da, anlaşmanın üzerinden dört ay geçmeden, İngiliz casusu Lawrence, Fransa’ya bırakılan topraklarda, Beyrut’un yüz km. kuzeyindeki Ras Baalbek’te bir demiryolu köprüsünü havaya uçurdu.

15 Kasım 1918’de İngiliz askerleri Musul’u işgal ettiler.

İngilizler Fransızların Suriye’de bir manda yönetimi kurmalarını arzu etmediler. Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın İngiliz kuklası bir yönetim oluşturmasını istediler. Ancak bu durumun kendilerinin Mezopotamya’da manda idaresi kurmasını olumsuz etkileyeceği düşüncesiyle, istemeyerek de olsa, Fransız mandasının kurulmasına razı oldular.

Bu arada savaş bitmiş, ABD ve Wilson prensipleri gündemdedir. Manda idaresi ile Wilson prensiplerinin “Bölge halklarının kendi kaderini tayin hakkı” çelişmektedir. Ortadoğu mandacıları, Fransız ve İngilizler Wilson komisyonuna üye vermeyerek boykot ettiler.

Suriye’deki Fransız manda yönetiminin başına 16 Kasım 1919’da Gelibolu’da tek kolunu kaybetmiş Henri Gouraud tayin edilir. Gitmeden önce Başbakan Clemenceau ona Fransa’nın amacını açıklar; “Sizin göreviniz, Akdeniz’in merkezinde bir Fransız etki alanı oluşturmaktır”. (1-Barr)

26 Temmuz 1920’de Gouraud, birçok Arap direnişçiyi öldürerek Şam’a girer. Selahaddin Eyyubi’nin mezarını tekmeleyerek, 700 yıllık haçlı intikamını dile getirir; “Selahaddin, geri döndük”

Gouraud’un ilk işi, rüşvet karşılığında İngilizlerin tüm pis işlerini yapan, Fransız karşıtı Kral Faysal’ı güneye, dostları İngilizlerin kontrolündeki Filistin’e sürmek oldu. İngilizler onun Filistin’de kalmasını da sakıncalı görerek Mısır’a gönderdiler.

Mark Sykes der ki; “Büyük dostlarımıza (Fransa) ödeme yapmak için küçük dostlarımızı (Araplar) satmamız gerekir.” Bu ilke uyarınca İngilizler Faysal’ın kovulmasına önce sessiz kaldılar, ama sonrasında, Faysal’ı göstermelik bir referandumla Irak’ın başına getirdiler.

1925’te Lübnan’daki Dürzi ayaklanmasında altı yüz Fransız askeri öldü. Fransızlar biraz araştırınca bu ayaklanmaya güneyden Ürdün üzerinden İngiliz yardımı yapıldığını tespit ettiler. İngilizler Dürzilere desteği kesmek için Musul meselesinde,(O sırada Musul, Lozan sonrasında, Milletler Cemiyeti’ne havale edilmişti) Fransızlardan Türkiye’yi desteklemekten vazgeçmesini istediler.

İngilizlerin Şam büyükelçisi Mac Kereth, Suriye başbakanı Cemil Mardam’ı maaşa bağlayarak, birlikte Suriye’deki Fransız otoritesini aşındırıyorlardı.

1936’da Alman tehdidi belirgin hale gelince, Fransızlar İngilizlere yanaşmak ihtiyacı duydu. Bunu fırsat bilen İngilizler, bir taşla birkaç kuş vurdular:

  • Hatay’ın Türklere verilmesini İsteyerek, Suriyeli milliyetçilerin Fransızlara düşmanlık beslemelerini sağladılar.
  • Arapları İngiliz yardımı ile bağımsızlıklarını kazanabileceklerine inandırdılar.
  • Türkiye’nin sempatisini kazandılar.

Fransızların Lübnan manda yönetimi kabinesinin tamamı İngilizlere çalışmakta idi. Fransızlar, Stern çetesinin de yardımıyla, bir gecede kabinenin tamamını yataklarından alarak dağa kaldırdılar. Devamında Fransa aleyhinde birçok toplumsal olay oldu, Fransızlara öfke arttı.

25 Kasım 1940 ta Patria isimli gemi Hayfa limanına geldi. Bir patlama oldu gemi yan yattı. 263 kişi öldü. Haganah örgütü gemiye patlayıcı yerleştirmişti. Patria Felaketinden sonra 1941 Aralık ayında Struma gemisi, 769 Yahudi ile Romanya’nın Köstence limanından hareket ederek İstanbul’a geldi. İstanbul’da 8 hafta bekledi. İngilizler geminin Filistin’e gitmesine izin vermedi. Karadeniz’e açıldı ve havaya uçuruldu. Bir kişi kurtuldu.

1916’dan itibaren Balfour Deklarasyonu ile Filistin’e Yahudi mülteci akınını başlatan İngiltere, kabaran Arap öfkesini bastırmak için 1939’da Mülteci sınırlaması getirdi. Bunun üzerine 1943’de hem Araplarla ve hem de İngiliz Manda yönetimine karşı savaşmak üzere Yahudi İrgun çetesi kuruldu. Görüş ayrılığı nedeniyle ondan ayrılan bir grup da Stern çetesini kurdular.

İsrail’in kuruluşundan sonraki tüm yöneticileri, genç yaşlarda bu terör örgütlerinin aktif üyeleri olmuşlardır. Moşe Dayan Haganah üyesidir. İzak Şamir Stern mensubudur. İsrail’in kurucu devlet başkanı Ben Gurion, İrgun çetesi üyesidir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “one munite” çektiği Şimon Perez, Ben Gurion’un sekreterliğinden yetişmedir. Tüm bu örgütlerin Avrupa’daki sığınağı, Paris’tir. Stern çetesinin karargâhı Fransız mandasındaki Beyrut yakınlarındadır. (Bir zamanlar PKK kamplarının Lübnan’ın Bekaa vadisinde olması ve PKK’lıların Avrupa’da korunmaları ile benzeşen bir durum. A.B.)

Bu arada Fransa’da Alman yanlısı Vicy rejimi hâkimdir. Vicy rejimiyle ve Almanlarla mücadele eden De Gaulle liderliğindeki “Özgür Fransa” İngilizlerle işbirliği içindedir. Beyrut’ta Vicy’lerin kontrolündedir.

İngilizler, 9 Haziran 1940’ta beş yüz Z Force komando birliği ile Güney Lübnan’da Litani Nehri ağzına çıkarma yaptılar. Vicy rejimi kuvvetlerini arkadan vurmak istediler. Yanlış yere çıkarma yaptıkları için yoğun bir ateş altında kaldılar.

İngilizler ve Özgür Fransa kuvvetleri 23 Haziran 1940’ta Şam’a girdiler. Bu arada 4500 kişi kaybettiler.

Fransa Ortadoğu’da 1940’ta çöktü. Fransız-Alman düşmanlığının yarattığı boşluğu, İngilizler II Dünya Savaşı şartlarında bile değerlendirdiler. Hatay’ın Türkiye’ye verilmesine destek oldular. Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasının önünü açtılar. Ama bu arada kendi kuyularını da kazmış oldular. Lübnan ve Suriye’nin bağımsızlığı bulaşıcı bir hastalık gibi İngiliz nüfuz bölgelerine de sirayet etti.

Fransızları Ortadoğu’dan söküp atmak üzere “Büyük Suriye Planı”nı yaparak yürürlüğe koyan İngiltere’nin Kahire sömürge sorumlusu Lord Moyne’u 6 Kasım 1944 de Stern çetesi Kahire’de öldürdü. Moyne’un öldürülme nedenlerinden bir de Struma kararıdır.

Moyne Cinayetinden 5 gün sonra Chuchill, Paris’te De Gaulle ile buluştuğunda De Gaulle ona “Size karşı artık Irak, Filistin ya da Mısır’da hiçbir şey yapmayacağız” dedi. Bu bir nevi ateşkes teklifi idi.

5 Temmuz 1946’da bir bölümü İngiliz istihbarat karargâhı olarak kullanılan Kudüs’teki King David Oteli, Menahem Begin’in lideri olduğu İrgun çetesi tarafından bombalandı.

Suriye egemenliğini 1946 da kazandı. Şükrü el Kuvvetli 1949’da Hüsnü el Zaim tarafından iktidardan uzaklaştırıldı.

1947 de İngilizler Filistin manda yönetimini Birleşmiş milletlere devretti.  Orada 1948 de bir İsrail devleti kuruldu. Hemen peşinden savaş çıktı.

Hüsnü el Zaim, İsrail ile barış görüşmeleri devam ederken, Fransa ile de ilişkileri düzeltmek istiyordu. Fransa Zaim’e çok yatırım yapmıştı. Suriye’de kaybettiği nüfuzunun onunla kazanmak istiyordu. İngilizler buna izin vermedi. 137 gün sonra Zaim, koltuğundan indirilip idam edildi. Fransızlar çok sinirlendi. Bunu Şam’daki İngiliz ajanı Albay Stirling tezgâhlamıştı. O da bir karşı suikast ile çok ağır yaralandı.

Aralarındaki çatışmalardan çok az bir kısmını verdiğimiz İngiliz-Fransız rekabeti, Osmanlı’nın Sykes-Picot anlaşmasıyla bölüşülmesinden sonra, Ortadoğu’nun efendisinin kimin olacağı kavgasıydı. Kavgada yumruk sayılmaz ama daha çok dayak yiyen taraf Fransa oldu.

II Dünya savaşı süresince Ortadoğu’da sayısız İngiliz entrikasına maruz kalan General De Gaulle, 1958 de Fransa Cumhurbaşkanı olunca, 6 ülkenin bir araya gelerek meydana getirdiği Avrupa ortak Pazarına İngiltere’nin girme teklifini veto ederek, Sykes-Picot’nun baskın aktörü İngiltere’den adeta bunun rövanşını alır gibiydi.(1-Barr)

Sonuç

Suriye’deki gelişmeler Sykes-Picot’nun güncellenmesi olarak değerlendirildiğinde, bu anlaşmanın aktörlerinin birbiri ve bölge ülkeleri ile ilişkilerine geçmişe bir pencere açarak, kabaca göz attık. “Sykes-Picot Ruhu” nu anlatmaya çalıştık. Bazı sonuçlar çıkarmaya çalışırsak:

Bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar, ulusal bilinç ve toplumsal bütünlükten yoksun, din, etnisite ve aşiret eksenli çok yönlü bölünmüş kapalı toplumlardır. Bu toplumsal zaaflar, dün olduğu gibi bugün de emperyalist ihtirasları kabartmaktadır.

Bu coğrafyada emperyal güçlerin kendi aralarındaki rekabet önemsenmeli ve değerlendirilmelidir. Bazen kendi gücünüzle sağlayamadığınızı bu yolla sağlayabilirsiniz. Lawrence’ın “söz konusu Suriye ise düşman Türkiye değil, Fransa’dır” sözü bunu çok güzel açıklar. Yukarıda belirtildiği gibi, İngilizler önce Fransa’nın Suriye’de Manda kurmasını istememişler, sonra Gertrude Bell’in uyarısı ile Fransız mandasına izin vermişlerdir. Yıllar sonra da Fransız mandasının sökülüp atılması ve Hatay’ın Türkiye’ye verilmesine yardım etmişlerdir. Atatürk bunu çok iyi değerlendirmiştir. Benzer şekilde Fransızlar İngiliz mandasındaki bölgede İsrail’in devlet kurması için çalışan örgütlere destek vermişlerdir. Günümüzde PKK terör örgütünün, ABD-Rusya rekabetinden faydalanarak, ABD den aldığı sınırsız desteğe ilaveten, Rusya’dan da himaye gördüğü unutulmamalıdır.

Bölge dışı güçlerin, Ortadoğu’da sadece görünen legal otorite ile değil, başka güç odakları, yönetim muhalifleri, terörist gruplar ve çeteler ile ilişki içine girmelerinin beş yüz yıllık bir geçmişi vardır. İngiltere 1604’de Osmanlıdan ticaret ve nehir taşımacılığı izni aldıktan sonraki tüm işlerini İstanbul’un haberi olmadan rüşvet ile Basra ve Bağdat valilerine yaptırmışlardır.(2-Kaymaz)

Kendi rızaları ile Ortadoğu’yu paylaşırken bile birbirlerine verdikleri sözleri tutmayan bölge dışı güçlerin, bu coğrafyada her mutabakatına itiyatla yaklaşılmalıdır. Bunların Ortadoğu insanına dürüst davranmasını beklemek hayaldir.

Ortadoğu’da politika yapmak mayınlı arazide yürümek gibidir. Bu coğrafyanın ayrı bir aritmetiği vardır. Denklemler çok bilinmeyenlidir. 1916-1947 döneminde İngiltere’nin Fransa’ya bile yüzlerce tuzak kurduğu düşünülürse, bölge ülkelerinin işlerinin ne kadar zor olduğu anlaşılacaktır.

2018 Mayısına gelindiğinde Cumhurbaşkanı ‘nın önemli bir seçim arifesinde İngiltere’ye üç günlük kapsamlı bir ziyaret yapması, Mark Sykes’ın tuzakçı İngiltere’sinin Ortadoğu denklemine daha aktif bir şekilde katılacağına işaret etmektedir.

Etnik, mezhepsel yaklaşımların bu bölgede kaosa yol açacağı ve dış güçlerin değirmenine su taşımak sonucunu doğuracağı dikkate alınmalıdır. Bu nedenle Türkiye etnik ve mezhep bazlı politikalardan kaçınıp, kendi güvenliğinin gerektirdiği barışçı politikalar uygulamalıdır. “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” politikasının, Cumhuriyetimizin önemli bir fabrika ayarı olduğu unutulmamalıdır. Özellikle Arapların kendi aralarında mutabakat sağlamadıkları konularda taraf olunmamalıdır.

Değerli tarihçimiz Prof. İlber Ortaylı’nın dediği gibi; “Bu coğrafyada herkesin bir müttefike ve herkesin Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Akıllıca atak yapıp, akıllıca geri çekilmek lazım”

KAYNAKLAR:

  1. BARR James: Kırmızı Çizgi-Paylaşılamayan Toprakların Yakın Tarihi-Pegasus yayını-2011
  2. KAYMAZ İhsan Şerif: Mezopotamya’da Emperyalist Kapışma-Kaynak Yayını-2006
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları